Ademoğlu Nerdeydin

Ağustos 27, 2009 Can Yayınları, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

heinrich

Mermiler vınlayarak kıl payı farkla yanından, üzerinden geçiyordu. Arkasında camlar şangırdıyor, ahşap binalar parçalanıp birbirinden ayrılıyor, evin birinde bir kadın haykırıyor, çevresinde sıva topakları ile kalas parçaları uçuşuyordu… Yattığı yerde kaldı, bir an için bütün yaşantısı döndü dolaştı gözlerinin önünde. Sözü edilemeyecek tekdüze acılar ve aşağılamalarla dolu bir kaleydoskop. Bir mermi gelip bir samanlığın çatısındaki kalasa çarptı, büyük ahşap bina saman balyalarıyla birlikte Greck’in üzerine yıkıldığı sırada o hâlâ ağlıyordu.”
Heinrich Böll, Ademoğlu Nerdeydin adlı kitabında, bizi insanoğlunun karşılaşabileceği en büyük acıyla, savaş acısıyla yüz yüze bırakıyor. Savaşın acımasızlığı altında ezilen, yitip giden genç insanlar, küçücük umut kırıntılarına tutunanlar, onca olumsuzluğun içinde yeşeren küçük sevdalar ve ölüm, hep ölüm

I
Önce, tragedyalardan çıkmışa benzeyen ablak, san bir surat geçti yanlarından, generaldi bu… General yorgun görünüyordu. Bin kadar adamın yanından geçerken, basını, morarmış göz keseleri, sarı sıtmalı gözleri ve gevşek, ince dudaklı ağzıyla talihsizliğe uğramış bir adamınki gibi çabuk çabuk sallıyordu. Tozlu dikdörtgenin köşesinden başlamıştı yürümeye… Her bîrinin yüzüne yas dolu gözlerle bakıyor, gevşek, hareketsiz ve cansız adımlarla köşeleri dönüyordu. Göğsünde yeteri kadar nişanı vardı, gümüş ve altın parıltılıydı, ama boynu boştu, nişan yoktu boynunda… Hepsi de gördü bunu… Bir generalin boynundaki haçın öyle pek önemli bir şey olmadığım biliyorlardı. Ama, buna bile sahip olmadığım görünce sarsıldılar. Bu nişansız, sarı, zayıf general boynu, yitirilmiş savaşları getiriyordu akla. Başarısızlığa uğrayıp geri çekilmeleri, sonra zılgıtları, yüksek rütbeli subayların kendi aralarında birbirlerine alayla, azap çektirerek verip veriştirmelerini, iğneli telefon konuşmalarını, yerlerinden alınan kurmay başkanlarını, bir de akşamlan ceketini çıkarıp içki içmek için ince bacakları, sıtmalı bedeniyle yatağının kenarına ilişen ve umutsuz görünen yorgun, yaşlı bir adamı akla getiriyordu. Üç kez yüzlerine baktığı üç yüz otuz üç adamın hepsi de tuhaf bir şey duydular içlerinde: Yas, acıma, korku ve gizli bir öfke… Artık çok uzun sürmüş, bir general boynunun nişansız kalamayacağı kadar uzun sürmüş olan bu savaşa karşı öfke vardı içlerinde… General elini öne eğilmiş kasketinin yanında tutuyordu. Elini dümdüz tutuyordu, hiç olmazsa… Dikdörtgenin sol köşesine gelince biraz daha keskin bir dönüş yaptı, açık kanada doğru yürüdü, orada kaldı. Subay grubu gevşek, ama planlı bir ölçü içinde çevresine toplandı generalin… Bütün ötekiler, rütbece küçük olanlar, demir haç nişanlarını güneşin altında parıldatabilirken generali böyle boynu nişansız görmek azap veren bir şeydi.
Önce bir şey söyleyecekmiş gibi baktı general. Ama sonra birden elini yine kasketinin kenarına götürüp beklenmedik bir dönüş yapınca, subay grubu ona yol açmak için çekingen bir tavırla ikiye bölündü. Ve tüm oradakiler, bu ufak tefek, zayıf adamcağızın arabasına bindiğini, subayların ellerini yeniden kasketlerinin kenarına götürdüğünü gördüler. Sonra bir hortum gibi döne döne yükselen beyaz bir toz bulutundan generalin batıya doğru gittiğini anladılar. General ötelere, güneşin oldukça aşağıda, beyaz dümdüz damların neredeyse tam üzerinde durduğu, artık cephe bulunmayan yerlere doğru uzaklaşmıştı.
Sonra yüz on bir kez üçerli sıralar halinde, güneye, kentin bir başka kesimine doğru yürüyüşe geçtiler. Kirli kibar kahvehanelerin, sinemalarla kiliselerin yanından, köpeklerle tavukların tembel tembel kapı önlerinde yattığı yoksullar semtinden geçtiler. Güzel, kirli kadınlar beyaz göğüslerîyle pencerelerden sarkıyor, pis meyhanelerde kafa çeken adamların söylediği tuhaf, tahrik edici, tekdüze şarkılar yükseliyordu çevrelerinden… Önlerinden bir serüven çabukluğumla, gıcırtılı sesler çıkararak tramvaylar geçiyordu. Sonra sessiz bir semte vardılar. Yeşil bahçelerde villalar görünüyor, taştan büyük kapıların önünde askeri arabalar duruyordu. Bu büyük taş kapıların birinden girip çok bakımlı bir parka geldiler. Yine bir dikdörtgen, daha küçük bir dikdörtgen, yüz on bir kez üç adamlık bir dikdörtgen halinde toplandılar.
Ağırlıkları arka tarafa boşaltılıp yerleştirildi, tüfekler çatıldı. Yorgun ve aç, susamış, öfkeli, bu kahrolası savaştan bıkkın, yeniden hazır ol durumuna geçtikleri sırada zayıf, soyu sağlam bir surat geçti yanlarından. Donuk, sen bakışlı gözleri, kenetlenmiş dudakları ve uzun burnuyla albaydı bu… Bu suratın altındaki yakanın demir haç nişanıyla bezenmiş olması çok olağan bir şey gibi geliyordu hepsine… Ama bu surattan da hoşlanamadılar. Albay köşeleri dümdüz alıyor, yavaş, sağlam adımlarla yürüyor, gözünden hiçbir şey kaçırmıyordu. Sonunda küçük bîr subay grubuyla açık kanada doğru yönelince, hepsi anladı albayın konuşup bir şey söyleyeceğini..Bir şey içebilsek ne iyi olurdu diye düşündü hepsi de… “Arkadaşlar,” diye seslendi albay açık ve pürüzsüz bir sesle, “merhaba arkadaşlar. Söylenecek fazla bir şey yok. Yalnızca şunu söylemek isterim: Bu kulağı düşük şapşalların peşini bırakmayacağız, steplerine kadar süreceğiz onları… Anladınız mı?”
Ses, bir ara verdi; bu kısa aradaki sessizlik müthişti, neredeyse öldürücüydü. Güneşin çoktan kızarmış, koyu kırmızı bir renge bürünmüş olduğunu gördü hepsi de… Bu kırmızı Ölüm parıltısı albayın boynundaki haça oturmuş kalmıştı sanki, şu dört pırıltılı çubuğa sinmiş gibiydi. Albayın boynundaki haçın, sebze diye adlandırdıkları bir meşe yaprağıyla bezenmiş olduğunu ilk şimdi görüyorlardı. Sebze vardı albayın boynunda…
“Anlamadınız mı?” diye bağırdı ses.
“Anladık…” diye bağırdı bazıları. Ama kısık ve yorgun seslerinde umursamazlık vardı.
“Anladınız mı?” diye bağırdı ses yeniden. Ses, albayın gırtlağından Öyle güçlü çıktı ki, delirmiş bir tarla kuşu gibi, çabuk, olağanüstü bir hızla, yıldızlardan birini yem diye koparacakmış gibi göğe yükseldi sanki…
Yine birkaçı, “Anladık…” diye bağırdı, ama pek çoğu değil. Bağıranlar da yorgun, kısık sesli, umursamazdı aslında… Bu adamın sesindeki hiçbir şey duydukları susuzluğu, açlığı giderecek ya da sigara içme özlemlerini dindirecek gibi değildi.
Albay, elindeki kırbacı öfkeyle salladı boşlukta… Kulaklarına “pis herifler…” gibi bir söz çalındı. Ve albay, arkasında yaveriyle çabuk adımlar atarak gerilere doğru gitti O uzun boylu ve genç bir üsteğmene acımamak ellerinden gelmiyordu. Güneş daha gökteydi, düz, beyaz damların tam üzerindeydi sanki… Damların üzerinde yuvarlanıp duran, kor halinde demirden bir yumurtaya benziyordu… Gri yanıksı gök neredeyse beyazdı. Yürüyüşe devam ettikleri sırada, ağaçlardan kurumuş yapraklar sarkıyordu.
Doğuya yönelmişlerdi artık; kentin kıyısındaki kulübelerin yanından, büyük kaldırım tasları üzerinden geçiyorlardı. Paçavra alım satımı ile uğraşanların barakaları ile modern, türeme apartmanların hasara uğramış blokları arasından, çöp kuyularının önünden, çürük kavunların yerlerde yattığı bahçelerin içinden, kendilerine yabancı gelen büyük çalıların, tozlara batmış dolgun domateslerin asılı olduğu büyük çalıların arasından ilerliyorlardı. Yorgun adımları yaklaştıkça tembel tembel uçuşan kara kuş sürülerinin üşüşüp gagaladığı kalın başaklı mısır tarlalarına da yabancıydılar. Onlar yaklaşınca havada çekingen süzülen kuş kümeleri, sonra yeniden aşağı inip başakları gagalamayı sürdürüyordu.
Şimdi yalnızca otuz beş kez üç adamdılar. Çıbanlı ayaklan, terlemiş yüzleriyle toza batmış yorgun bir kervan… En önde de yüzünde bıkkınlık okunan bir üsteğmen. Daha komutanlığı üzerine alır almaz üsteğmenin nasıl bir adam olduğunu anlamışlardı. Yalnızca bir bakmıştı yüzlerine şöyle… Yorgun oldukları, susamış oldukları halde gözlerinde okumuşlardı bunu: “Bombok… bir şey bu,” diyordu üsteğmenin bakışları, “bombok… ama, ne gelir elimizden?” Sonra, aşırı bir umursamazlık içinde, tüm belli başlı komutları aşağılayarak: “Haydi…” diye seslenmişti.
Şimdi yarı kurumuş ağaçların arkasındaki kirli bir okulun yanındaydılar. Vızıldayan sineklerin toplandığı kara, kokulu su birikintileri, kaba kaldırım taşları ile üzeri tebeşirle çizilmiş, içinden iğrenç, keskin, güçlü bir koku gelen aptesane arasında aylardır duruyormuş gibiydi.

“Durun…” dedi üsteğmen, sonra tepeden tırnağa bıkkınlık içinde bir adamın kibar, aynı zamanda gevşek yürüyüşüyle evden içeri girdi.
Artık dikdörtgen düzeninde durmalarının gereği yoktu. Yanlarından geçen yüzbaşı elini kasketine bile götürmedi, belinde palaskası da yoktu üstelik. Dişlerinin arasındaki saman çöpü ve kara kaslı kaba suratıyla kendini bırakmış bir hali vardı. Başını sallayıp “Hmm,” diye bîr ses çıkardı yalnızca, sonra önlerinde durup konuştu: “Fazla vaktimiz yok çocuklar… Başçavuşu gönderip hemen birliklere dağıtacağım sizi…” Ama önlerinden geçen bu sağlam suratı görür görmez, savaş arabalarının açık, kirli pencerelerinin kenarında yeşil, düzenli paketler halindeki taarruz çantalarıyla yanlarında gerekli her şeyin; ekmek torbası, fişeklikler, kürek ve gaz maskeleri ile palaska takımının da hazır olduğunu görmüşlerdi.
Şimdi, yürüyüşe devam ederken, sekiz kez üç adamdılar. Mısır tarlalarından geçip gerideki çirkin, modern türeme apartmanlara kadar yürüdüler. Sonra yeniden doğuya doğru saparak zavallı bir ormanın içinde bir sanatçılar sitesi gibi duran birkaç eve vardılar: Tek katlı, düz damlı, büyük pencereler iyi e mini raini evler… Bahçelerde yazlık sandalyeler görünüyordu. Durup yüz geri ettikleri zaman, güneşin evlerin arkasında durduğunu, ışınlarının tüm gökkubbeyi kötü bir resimdeki kan gîbi boyamış, oldukça açık kırmızı bir renkle doldurmuş olduğunu gördüler. Arkalarında, doğuda, gök koyu karaltıydı ve hava sıcaktı. Küçük evlerin önündeki gölgede piyade erleri oturmaktaydı. Aşağı yukarı on kadar çatılmış tüfekten oluşan bir küme görünüyordu. Piyade erleri palaskalarını çoktan kuşanmışlardı: Yaylı emniyet kancalarındaki çelik miğferler kırmızıya çalarak parlıyordu.
Küçük evlerin birinden çıkan üsteğmen artık yanlarından geçmedi. Tam önlerinde ortada durdu; yalnızca bir tek nişanı olduğunu gördüler, aslında nişan sayılamayacak küçük, kara bir nişan, anavatan için kan akıttığını gösteren, kara tenekeden yapılmış hiçbir şey söylemeyen bir madalya… Üsteğmenin yüzü yorgun, kederliydi. Onları gözden geçirirken önce nişanlarına baktı, sonra da yüzlerine ve konuştu; “Pekâlâ,” kısa bir ara verip saatine baktı”yorgunsunuz biliyorum, ama elimden bir şey gelmez, bir çeyrek sonra hareket etmeliyiz.”
Sonra yanında duran astsubaya, “Yoklama yapmanın gereği yok,” dedi. “Maaş defterlerini toplayıp nakliyeye teslim edin. Çabuk olun, adamlara su içecek vakit kalsın.” “Mataralarınızı doldurmayı unutmayın…” diye bağırdı sekiz kez üç adama.
Üsteğmenin yanındaki astsubay sinirli, kendini beğenmiş görünüyordu. Üsteğmenden dört kez daha fazla nişanı vardı. Başını eğip yüksek sesle bağırdı: “Haydi, çıkarın maaş defterlerini bakalım…”
Paketi eski bir bahçe masasının üzerine koyup defterleri saymaya, işaretlemeye başladı. Defterler sayılırken hepsi de aynı şeyi düşünüyordu: Yorucu olmuştu sefer; sıkıntılı, Allahın belası bir yolculuk, ama yine de ciddi değildi. General, albay, yüzbaşı, hatta üsteğmen bile uzaktaydılar şu anda, bir şey isteyemezlerdi onlardan. Ama ya buradakiler… Onlara ait olduklarını pekâlâ biliyorlardı; elini kasketine götürüp ökçelerini birbirine vuran şu astsubaya, arkadan gelip sigarasını atarak palaskasını sıkıştıran şu boğaları andıran başçavuşa aittiler. Tutsak oluncaya, herhangi bir yerde yaralı ya da ölü toprağa düşünceye kadar, bunlara aittiler işte…
Bin adamdan yalnız bir kişi kalmıştı geriye. Şu anda yanında, arkasında ya da önünde kimse olmadığı için, assubayın önünde çaresiz durmuş, çevresine bakmıyordu. Astsubayı bir daha gözden geçirince susamış olduğu geldi aklına ve on beş dakikanın da en az sekiz dakikasının geçmiş olduğunu düşündü.
Astsubay maaş defterini masadan almış, açmış, gözden geçirmişti. Başını kaldırıp yüzüne bakarak sordu:
“Adınız Feinhals mi?”
“Evet.”
“Demek mimarsınız, yani resim yapabilirsiniz.”
“Evet.”
“Bölükte işimize yarar üsteğmenim.”
“Güzel,” dedi üsteğmen kente doğru bakıp. Feinhals de üsteğmenin baktığı yere bakınca, onu kendine çekip bağlayan şeyin ne olduğunu gördü: Güneş arkadaki evlerin arasında ve tam sokak hizasında yerde duruyordu su anda… Ne tuhaf… İki kirli Rumen evinin, iki banliyö evinin arasında ezik, parıltılı, biçimini değiştirmiş bir elma gibi yerde duruyordu güneş…
“Güzel,” dedi üsteğmen yeniden. Feinhals, üsteğmenin bununla güneşi mi kastettiğini, yoksa cümleyi alışkanlıkla mı öyle söylediğini anlayamadı. Birden, dört yıldır yollarda olduğunu düşündü Feinhals, tam dört yıldır… O sıralarda adresine gelen posta kartında birkaç hafta sürecek bir eğitime çağrıldığı yazılıydı. Ama birden savaş başlamıştı işçe…
Üsteğmen, Feinhals’e, “Gidin su için,” dedi. Feinhals, ötekilerin koşuştuğu yere doğru koştu, su başını da hemen buldu. Kurumaya yüz tutmuş çam gövdeleri arasındaki paslı bir demir boruydu suyu veren. Bahçedeki musluklu borudan akan su, parmak kalınlığında var yoktu. Ama daha kötüsü, itişip kakılan, küfredip birbirlerinin mataralarını iten on kadar adam suyun başına dikilmişti.
Suyun sürekli aktığını gören Feinhals’in aklı başından gidiyordu az kalsın. Matarayı ekmek torbasının yanından koparır gibi çekip çıkardı, ötekileri ite kaka aralarına girdi ve birden, sonsuz bir güce sahip olduğunu duydu. Matarasını ötekilerin arasına, hanidir itişip kakışmakla olan sürüyle teneke ağzın arasına soktu. Artık hangisinin kendine ait olduğunu bilmiyordu bile… Gözleriyle kolunu İzleyince koyu renkli emaye mataranın kendi matarası olduğunu gördü. Matarasını sıkıca tutup kaldırınca, içinî titreten bir şey duydu: ağırlaşıyordu matara… Suyu içmek mi, yoksa mataranın nasıl ağırlaştığını duymak mı daha güzeldi bilemiyordu anık. Ellerinin gücü kesilmeye, tüm damarları zayıflıktan titremeye başlayınca, arkasından da sesler yükselince, matarayı geri çekti: “Sıraya girin, çabuk olun…” Kollarında kaldıracak güç bulamadığı için yere oturup dizlerinin arasına aldı matarayı, çanağa eğilen bir köpek gibi üzerine eğildi, titreyen parmaklarıyla hafifçe üstüne bastırınca mataranın dibi yassıldı ve suyun yüzü dudaklarını buldu. Üst dudağı iyice ıslanıp da suyu içine çekmeye başlayınca gözlerinin önünde tüm renklerden bir sürü harfin sağa sola dans edip oynaştığını gördü: “Su, sssu, ussu…” Oynak bir biçimde belirdiğini, hayalinde yazılı olduğunu görüyordu işte: Su… Elleri yeniden güçlendi, çanağı kaldırıp içebilirdi artık…
Biri gelip hırsla onu dürttü, iterek önüne kattı. Feinhals, biraz ötede bölüğün yürüyüşe hazır durduğunu, bölüğün önünde de bağırmakta olan üsteğmeni gördü: “Çabuk, çabuk…” Tüfeğini omuzladı, astsubayın emrederek gösterdiği ön sıraya girdi.
Sonra ileriye, karanlığın içine doğru yürüyüşe geçtiler. Feinhais isteksiz yürüyordu. Aslında yere bırakmak istiyordu kendini, ama hiç istemese de yine öndeydi işte… Kendi ağırlığından dizleri bükülüyordu, dizlerini bükünce de yaralı ayakları Öne atılıyordu. Sert sancı topaklarını, ayağından da büyük sancı topaklarını beraberinde taşımak zorundaydı. Ayakları çok küçük kalıyordu bu sancı karşısında. Ayaklarını ileri atınca yine arkasından, omuzlarından, kolları ile başından gelen ağırlık harekete geçip dizlerine baskı yapıyor, dizlerini bükünce yaralı ayaklar yine öne atılıyordu.
Üç saat sonra bitik bir halde cılız step otlarının üzerinde yattığı sırada gri karanlık içinde emekleyen bir karaltı gördü. Bu karaltı ona iki yağlı kâğıt, bir parça ekmek, bir küçük paket drops şekeriyle altı da sigara getirmişti.
Karaltı, “Parolayı biliyor musun?” diye sordu.
“Hayır.”

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club