Aldatma

Ağustos 4, 2009 Pegasus, Roman (Yabancı)

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

aldatma-charlotte-link-kapak

Her kadın hayatında bir kez olsun aldatılır mı ya da aslında her erkek aldatır mı? Peki aldatılan kadın kocasını intikam için aldatır mı?

Başarılı iş adamı, sorumlu bir koca ve baba olarak bilinen Peter Simon Provence’a yaptığı bir yolculuk sırasında ardında iz bırakmadan ortadan kaybolur. Karısı Laura umutsuzca her yerde onun izini sürerken sadece garip çelişkilerle karşı karşıya kalmaz, ayrıca kocasının sandığı gibi biri olmadığını da anlar. Bu gerçek ölümcül tehlikeyi de beraberinde getirecektir… Gizemli, zekice ve son sayfasına dek büyüleyici… Yazdığı her romanıyla okurlarını kendine hayran bırakan ve ünü gittikçe tüm dünyaya yayılan bestseller yazarı Charlotte Link’in kaleminden muhteşem bir psikolojik gerilim romanı. “Charlotte Link yaşam çizgilerini görkemli bir şekilde bir gerilim ağına dönüştürmeyi başarıyor.”
-GONG

Aldatma, aşk, tutku ve ihanet üzerine psikolojik açıdan oldukça etkileyici, gerilim yüklü ve olağanüstü bir roman. ALDATMA bu yıla damgasını vuracak en iddialı romanlardan biri. Okuyucuların soluklarını kesecek kadar müthiş. MUTLAKA OKUYUN…

15 Eylül 1999 tarihli Berlİner Morgenpost la yer alan haber
BerlinZehlendorf ta ki kiralık bir dairede ortaya çıkan korkunç gerçek
Berlin, Zehlendorf’la konut yöneticisini ikna ederek uzun zamandır haber alamadığı arkadaşı Hilde R.’nin daire kapısını yedek anahtarla açtıran emekli bir kadın dün korkunç bir manzara ile karşılaştı. Altmış dört yaşındaki yalnız yaşayan arkadaşı haftalardır dostlarını ve yakınlarını ne aramış ne de telefonlara yanıt vermişti. İple boğulmuş olan kadın oturma odasında bulundu. Katil, kurbanın giysilerini bıçakla parçalamıştı. Olay bir seks cinayeti gibi görünmediği gibi polis hırsızlığı işaret eden bir ipucu da bulamadı. Eve zorla girilmemiş olması, kadının katiline kapıyı kendisinin açmış olduğunu ortaya koyuyor
ilk otopsi bulguları cesetin, ağustos ayının sonlarından beri evde bulunduğunu ortaya koyuyor. Katilden hiçbir iz yok.

Giriş
Onu neyin uyandırdığım bilmiyordu. Bir gürültü ya da kötü bir düş müydü, ya da akşamki düşüncelerinin hayaletleri hâlâ kafasının içinde miydiler? Düşüncelere dalmaya, acı ve umutsuzluğu uykusuna taşımaya eğilimliydi ve bu yüzden zaman zaman yanakları gözyaşlarından ıslanmış bir halde uyandığı oluyordu.
Ama bu kez öyle değildi. Gözleri kuruydu.
On bire doğru yatağa girmiş ve çok zor uyumuştu. Kafasının içinde birçok şey dolaşıyordu, içi sıkılmıştı ve kısa bir zaman için üstesinden geldiğini sandığı gelecekten korkmakla ilgili eski korkusuna kapılmıştı. Daralma ve tehlikede olma duygusu içinde gitgide yayılıyordu. Deniz kıyısındaki bu ev ona genellikle özgürlük duygusu vermiş, kolay soluk almasına neden olmuştu. Buradayken hiçbir zaman Paris’teki şık ama ona hep hep bira; kasvetli gelen daireyi özlediği olmamıştı. ilk kez şimdi, yazın bittiğine seviniyordu.
Cumaydı, Eylülün 28′i Ertesi gün Bernıidette’yle birlikte Paris’teki evlerine doğru yola çıkacaklardı.
Küçük kızı aklına gelince yatakta irkildi. Belki de Bernadette bağırmış va da uykusunda yüksek sesle konuşmuştu. Bernıadette çok sık düş görür, çoğu kez uyanıp annesine seslenirdi. Dört yaşındaki bir çocukk için bunun normal olup olmadığını ya da bitip tükenmeyen depresvonlarıyla çocuğu bunaltıp bunaltmadığını sık sık kendine soruyordu.
Elbette bu yüzden suçluluk duygusu ona rahat vermiyordu ama bunu gerçekten değiştirmesi mümkün değildi Bu konudaki çabası ara sıra kendini derin düşüncelerin batağından ve kaybolmuşluktan çıkarmak için yaptığı bir ataktan öteye geçemiyordu, ama hiçbir zaman kalıcı bir başarı yakalayamamıştı.
Geçen yıl dışında… Geçen yaz…
Yatağının yanında duran ve yoğun yeşil renkli sayılan karanlıkta parlayan elektronik çalar saate baktı. Gece yarısına çok az vardı ve çok az uyuyabilmişti. Tekrar kulak kesildi. Hiçbir şey duyulmuyordu. Bernadette ona seslenmiş olsaydı genellikle bunu aralıksız sürdürürdü. Yine de ayağa kalkıp çocuğuna bakacaktı.
Ayaklarını tas zemine basıp doğruldu.
Jacques’ın ölümünden bu yana her zaman olduğu gibi geceleri sadece yıpranmış pamuklu bir külot ve soluk bu tişört giyiyordu. Eskiden Provence gecelerinin sıcağında, daima bronz olan tenini ve simsiyah saçlarını çok güzel Ön plana çıkardığı için çoğunlukla fildişi renginde, derin dekolteli, tüy gibi hafif ipek sabahlık giymeyi severdi. O hastaneye kaldırıldığı ve ölümü aşamalar halinde başladığı zaman böyle giyinmeye son vermişti. İyileştiğini söyleyip onu bırakmışlar ve kendisine geri dönmüştü. Bernadette’ye hamile kaldıktan sonra hastalık birden nüksetmiş ve bu kez bir daha hastaneden çıkamamıştı Öldüğünde aylardan Mayıstı. Haziranda da Bernadette dünyaya gelmişti.
Odanın içi sıcaktı. Pencerenin iki kanadı da ardına dek açık duruyordu, sadece ahşap kepenkleri kapatmıştı. Kepenklerin aralığından yıldızlı gecenin aydınlık karanlığına baktı, kızgın yaz güneşinin toprakta oluşturduğu çürük kokusunu aldı.
Eylül olağanüstü güzel geçmişti ve ne olursa olsun, burada sonbaharı özellikle seviyordu. Hiçbir zorunluluğu olmadığı halde neden ısrarla Ekim ayının başında Paris’e gittiğini bazen kendi kendine soruyordu. Belki gerçek olmayan duygular içinde kaybolmamak için planlı bir yıl akışının içinde olmaya ihtiyacı vardı. Herkes en geç ekim
ayında kente geri dönerdi. Yaşamındaki sahte duygular yüzünden karanlık düşüncelerinin içinde sık sık kendini acıyla suçlasa da oraya ait olmak istiyordu belki de.
Koridora çıktı ama ışığı yakmaktan vazgeçti. Bernadette uyuyorsa onu uyandırmamalıydı. Çocuk odasının kapısı sadece aralıktı, dikkatle odanın içini dinledi. Çocuğun solukları derin ve düzenliydi.
Beni uyandıran herhalde o değildi, diye düşündü.
Koridorda kararsız durdu. Bilinçaltını neyin huzursuz ettiğini kavrayamıyordu. Geceleri çok sık uyanırdı, önceleri deliksiz uyuyup uyandığı bu geceleri garip karşılardiÇoğunlukla onu neyin korkuttuğunu bilmezdi. Bu gece neden bu kadar gergindi?
Korku, içinde pusuya yatmıştı. Tüylerini diken diken eden ve duygularını garip biçimde keskinleştiren bir korkuydu bu. Sanki karanlıkta bekleyen tehlikeyi sezebiliyor, kokusunu alabiliyor ve hissedebiliyordu. Sanki tehlikeli bir hayvanın kokusunu almış başka bir hayvan gibiydi.
Panik yapma, diye kendi kendini sakini eştirdi.
Hiçbir şey duyulmuyordu.
Ama o, birinin olduğunu biliyordu, kendinden ve çocuğundan başka birinin. Ve bu biri, onun en kötü düşmanıydı. Evin ıssızlığı aklına geldi.
Burada ne kadar yalnız olduklarını, bağırsalar dahi kimsenin onları duyamayacağını, sıradışı bir olay meydana geldiği takdirde kimsenin bir şey fark etmeyeceğini biliyordu.
Evin içine kimse giremez, dedi kendi kendine, bütün kepenkler kapalı. Çelik kancayı kopartmak epey gürültü çıkarır. Kapı kilitleri sağlam. Onların da gürültü çıkarmadan açılması olanaksız. Belki dışarıda biri var.
Aklına getirebileceği tek şey, oma gece gizlice evine girmiş olabileceğiydi, bu düşünce onu neredeyse hasta etmişti.
O, bunu yapmazdı. Israrcı biriydi ama hasta değildi.
Ama o anda onun aksine tam da böyle olduğunu açıkça kavradı: Hasta. Ondan uzaklaşma nedeninin hastalığı olduğunu. Kendisini rahatsız eden şeyin hastalığı olduğunu. Yavaş yavaş şiddetlenen, içgüdüsel bir tiksintiyi harekele geçiren, bütün zaman boyunca tam anlamıyla açıklayamadığı hastalığıydı. Çok hoş biriydi. Nazikti. Onu terk etmeyi gerektirecek hiçbir şeyi yoktu. Onu reddetmek için ahmak olmalıydı.
Onu istememiş olmak, hayatta kalmanın içgudüsüydü.
Tamam, dedi kendi kendine ve Jacques’ın ölümünden sonra geçirdiği ilk zor dönemlerde nefes terapistinin ona öğrettiği gibi derin nefes almaya çalıştı, tamam, belki  dışarıda. Ama nasıl olsa içeriye giremez. Yatağıma rahatça gidip uyuyabilirim. Burada olduğu yarın nasılsa ortaya çıkar, polisi peşine salarım. Arazime girmesini yasaklayan geçici bir belge alırım. Paris’e gidiyorum. Eğer Noel’i burada gecirirsem, her şey tamamen farklı görünebilir.
Kararlı bir tavırla odasına geri döndü.
Ama tekrar yatağa yattığında, vücudunu titreten o gerginlik durmadı. Tenindeki bütün tüyler hâla dimdikti Odanın içi yirmi derece sıcak olmasına karşın şimdi üşüyordu. Örtüyü çenesine dek çekti ve bir sıcak dalgası soluğunu kesti. Kendini daima sıcak ve soğuk arasında dalgalı bir değişimle belli eden sıkı bir panik atağın eşigindeydi. jacques’ın öldüğü dönemde ve sonraki bir yıl boyunca bıı tür ataklara dayanmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık bir yıldır bu durumdan kurtulmuştu. İlk kez yine şimdi, hâlâ ona tanıdık gelen semptomların hücumuna uğruyordu.Daha önce koridorda başladığı nefes denemelerine devam etti ve yüzeysel olarak sakinleşti, ama hâlâ içinde kırmızı bir uyan ışığı yanıyor ve onu yüksek alarmda bekletiyordu. Hiçbir şekilde bir hiserinin kurbanı olmadığı, aksine bilinçaltının somut bir tehlikeye tepki verdiği ve onu aralıksız dikkatli olmaya çağırdığı duygusundan kurtulamıyordu. Aynı zamanda mantığı da bu tür düşüncelere izin vermeyi reddediyordu. Jacques her zaman önsezilere, karında duyulan garip hislere ve buna benzer şeylere inanmanın saçma olduğunu söylerdi.
“Sadece gördüğüm şeye inanırım” derdi her zaman, “ve sadece gerçek olarak kanıtlanan şeyleri kabul ederim.”
Ve ben şu anda tam da aklımı kaçıracak durumdayım, dedi kendi kendine.
Aynı anda bir gürültü duydu ve bunu hayali olarak uydurmadığı tamamen açıktı. Bu, çok iyi tanıdığı bir gürültüydü: Bu, evi oturma ve yatak odalarından ayıran cam kapının açılırken çıkardığı sesti. Burada olduğu sürece günde yüz kere duyduğu bir sesti, kendisi geçerken ya da Bernadette girip çıktığı sırada.
Bu, evin çevresinde hiç kimsenin gizlenmediği ve evde birinin olduğu anlamına geliyordu
O. evin içindeydi
Bir sıçrayışta yataktan fırladı.
Lanet olsun, Jacıjues, diye düşündü, o anın olağandışılıgına aldırmadan, çünkü ilk kez ölmüş kocasını eleştirel düşünmekten kendini alıkoyamamıştı, üstüne üstlük sövgü şeklinde. Evde biri olduğunu önceden biliyordum, keşke sadece bu içgüdüye güvenseydinı!
Odasını içerden sürgüleyebilir ve böylece kendisini eve giren saldırgandan koruyabilirdi, ama Bernadeitte yan odada uyuyordu, çocuğu olmadan kendini nasıl kilitleyebilirdi

Cumartesi, 6 Ekim 2001
1
Nötre Dame de Beauregard’a gelmeden kısa süre önce birden otobanda bir köpek gördü. Yuvarlak kafalı ve uzun kulakları neşeyle uçulan küçük, kahverengi beyaz lekeli bir köpek. Onu daha Önce fark etmemişti. Yolun karşı tarafına geçmek üzere intihar girişimine kalkmadan önce belki yol kenan boyunca bir parça koşmuş olsaydı bunu söyleyemezdi.
O Tanrı’m, diye düşündü, hemen ölmüştür.
Arabalar üç şeritli yolda 130′la gidiyorlardı. Zarar görmeden onların arasından karşıya geçme şansı neredeyse
Onu ezip geçmelerini görmek istemiyorum, diye düşündü ve birden hissettiği korku saçlarını dimdik etti.
Arabalar art arda frene bastı. Herkes hızlı araba sürdüğü için kimse bu yüzden durmak istemiyordu, ama hızlarını kesip başka bir şeride geçmeye çalıştılar. Birkaçı korna çaldı.
Köpek yukarı kaldırdığı kafasıyla koşmaya devam etti. Bunun gerçekletmesi bir mucizeye dayanıyordu, belki de orta refüje zarar görmeden erişen köpeğin kendisi bir mucizeydi.
Tanrıya şükür. Başardı. En azından şimdilik.
Ter içinde kaldığını, yün kazağının altındaki tisin tünün vücuduna yapıştığını fark etti. Birden kendini çok zayıf hissetti. Sağ şeride geçip refüjde arabayı durdurdu. Önünde  Nötre Dame de Beaugard’ın bugün ona çok kasvetli görünen gri göğü delen, ince uzun taş kilise kuleleri uzanıyordu. Gökyüzü neden bugün mavi değildi? Biraz önce St. Remy çıkışını geçmişti, Akdeniz kıyısı artık çok uzakta değildi. Bulutlu ekim günü yavaş yavaş güneyli rengine bürünebilirdi.
Aklına yine küçük köpek geldi; Arabadan çıkıp merakla geriye baktı. Onu hiçbir yerde göremiyordu. orta retüjde olmadığı gibi şeritlerden birinde püre halinede gelmemişti. Acaba otobanın karşı yönünü de geçmeyi başarmış mıydı?
Koruyucu bir melek ya var ya da yok, diye düşündü. Eğer bir koruyucu melek varsa o zaman bir mucize, mucize olmaktan çıkar, aksine bu mantıklı bir sonuç olur Küçük köpek herhalde şimdi çayırlarda koşturuyordur. Aslında ölmesi gerektiği gerçeği onu hiçbir zaman ele geçirmeyecekti.
Arabalar yanından hızla geçip gitti. Burada durmanın tehlikeli olmadığını biliyordu. Tekrar arabanın içine oturup bir sigara yaktı, cep telefonunu eline alıp bir an düşündü. Laura’yı daha şimdiden aramalı mıydı? Akdeniz’in ilk göründüğü şu mola “yerinde” aramak konusunda anlaşmışlardı.
Onun yerine annesinin numarasını çevirip sabırsızca bekledi. Yaşlı kadının telefonuna erişmesi daima uzun sürerdi. Sonra boğuk bir sesle konuştu: “Evet?”
“Benim, anne. Öylesine aramak istedim.”
“Güzel. Senden uzun zamandır haber alamadım.” Sesi sitem doluydu. “Nerelerdesin?”
“Güney Fransa’da bir benzin istasyonundayım.” Bir otobanın kenarında durduğunu ve biraz önce gözlerinin önünde ölümden dönen bir köpek yüzünden bacaklarının titrediğini duymak onu huzursuz edebilirdi
“Laura yanında mı?”
……………

Satın Alabilirsiniz

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

www.ucuzkitapal.com | YGS Kitapları