Alemdağ’da Var Bir Yılan

Ağustos 10, 2009 Hikaye(yerli), Yapı Kredi Yayınları

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

109217_2

“…Onun hikayelerini okuyup sokağa çıktığımız zaman bir evin damını, uzakta uçan kuşu, yaprakların arasından denizi görünce birileri arkamızdan ‘Hişt! Hişt!’ diye seslenecek.”

- Oktay Rifat

“…İşte hikayelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın incir çekirdiğini doldurmayacak mevzuları yazan bir hikayecinin iyi bir hikayeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikayem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikaye anlayışımız da böyle efendim.”

diyen büyük yazarın ilk kez 1954′te yayımlanan hikaye kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan yeniden gözden geçirilerek yayına hazırlandı.

Mektuplar, manüskriler ve gün ışığına çıkmamış yepyeni metinler sırada…

İÇİNDEKİLER
Öyle Bir Hikâye •
Yalnızlığın Yarattığı İnsan •
Alemdağın’da Var Bir Yılan •
Panco’nun Rüyası •
Melâhat Heykeli •
Yani Usta •
İki Kişiye Bir Hikâye •
Rıza Milyoner •
Sarmaşıldı Ev •
Eftalikus’un Kahvesi
Hişt, Hişt!… •
Dülger Balığının ölümü •
Kafa ve Şişe •
Çarşıya İnemem •
Dolapdere •
Bîr Hastalık •
Yılan Uykusu •

Öyle Bir Hikâye
Sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. Ne yapacağım? Küfrettim, Ana avrat küfrettim. Canım bir yürümek istiyordu ki… Şoförün biri:
— Ati kal i, Atikalü diye bağırdı.
Gider miyim Atikali’ye gecenin bu saatinde, giderim. Atladım şoförün yanına. Dere tepe düz gittik. Otomobilin buğulu, damlalı camlarında kırmızı, sarı, yeşil, türlü ışıklar görerek, bir renk dalgası içinde Atikali’ye vardık.
Şisli’de Bomonti durağından yüz adım yürüsem evime varır, iki yorganlı yatağımın çukuruna büzülür, dostum Panco’yu düşünürüm. Şimdilik başka kimsem yok. İstanbul adalarının birinde hasta anam yatar döşeğinde. Kara köpeğim de karyolasının altında onu ve beni bekler. Panco, Çilek isimli bir sokakta oturur. Futbol oyunları görür rüyasında. Yahut da yine rüyasında pişpirik oynar. Ben gece yarısından sonra yağmurlu bir havada Atikali’deyim. Sozümona bir bulvar üstündeyim. Yürüyorum. Yağmur yağıyor da yağıyor. Evet, yağmurun, yalnızlığın, Atikali’nin hakkı var: Uzaklaştıkça anamı, Panco’yu, köpeğim Arabi daha çok özlüyorum.
Üçü de uykudadır. Annem horluyor, Arap uyanmış, sokağa kulak veriyor, Panco rüya da görmüyor, demincek attım.
Ben, iki İnsan ve bir hayvan düşünerek yağmurun altında, Atikali’nin bilmediğim sokaklarına sapıyorum. Bekçi düdükleri geliyor. Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor.
— Dostumu öldürdüm abi, diyor, sakla beni.
Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simidin susamları kokan cebimi. Girip kayboluyor.
— İsmin ne senin? diye sesleniyorum cebime:
— Hidayet.
— Neden öldürdün; Hidayet?
— Seviyordum be abi!
— Nasıl seviyordun; Hidayet!
— Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba? derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi. Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o, yol göstermeyince aptal aptal bakardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden.
— İsmi ne idi?
— Sonra Hidayet?
— Sonra abi… Hava kararırdı. Susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. Afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez Pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, ısı cacık.
— Sahiden mi?
— Yok be yalancıktan, hülyadan be abi! Artık konuşur dururdum abi.
— Sus, gelen var. Hidayet.
Hidayet paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzülürdü.
Yağmur dinmişti. Ortalık bir parça ağarmış gibi idi. Hidayet cebimden seslendi:
— Anlatayım mı ötesini abi?
— Anlatma, yeter bu kadarı.
— Peki abi, sustum. Nasıl istersen abi. Ama anlat beni Panco’ya emi?
— Anlatının Hidayet.
— Ama ötesi daha kıyak abi.
— Ötesini ben uydururum Hidayet. Sen çık cebimden. Palto da ıslandı. İkinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum.
— Peki abi.
Cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. Karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı.
Bir oh çektim. Rahatlamıştım. Keyidenmiştim. Panco’ya domuzuna bir hikâye anlatacaktım: Hidayet Pakize’nin ta kalbine bir vuruşta kocaman bir çivi saptamıştı. Başka çaresi yoktu. Susam helvaları yiyen çocuklar, kadınlar Hidayet’ten bu hikâyeyi beklemezlerdi. Susam helvası karın doyurmazdı. Pakize susam helvacıya da varamam a, demişti. Seviyormuş… Sevgi karın doyurur mu? Hidayet o akşam süslenmiş, Taksim’e çıkmıştı. On sekiz lira otuz yedi kuruş parası vardı. Bir meyhaneye girdi içti de içti. içtikçe Hidayer’e koydu. Artık minareye baktığı zaman minarenin aleminin göğe doğru yükselişini Pakize ilen bir bulutsuz ay mehtaplı gecede seyretmeyecekti, demek. Hırkaişerif e bu yol mu gider diye bir kadıncağız sorduğu zaman Hidayet kafasının içinde, san yün kazağı altında kaybolmuş, Pakize’ye aynı suali sorup da: “Bu yol mu gider, öteki mi, ben ne bileyim Fatma Hanım!” derse, o da kadıncağızın şaşırmış yüzüne gülümseyerek aynı şeyleri söyleyemeyecekti, ha.
Başını tüyler gibi, kediler gibi, temiz tülbentler ve mendiller gibi kokan Pakize’nin dizlerine hiç mi hiç koyamayacaktı.
Ulan bu çiviyi de kim koymuştu cebine. O piç Abdullah yok mu? O canım çocuk. O çilli, esmer yüzlü, badik burunlu, Karakaplan kulübü santrhafı canım oğlan Abdullah. O koymuş olacaktı çiviyi. Yanm sinema bileti, yanm stadyum bileri, diş fırçası, İngiliz anahtarı, bozuk yale kilidi, ispermeçet mumu, çiklet, kurtlu kiraz, sabun, karpuz kavun çekirdeği, soğan sarımsak koyan piç kurusu çiviyi ne bok yemeye kor. Kocaman temel enserisi. Pınl pınl da. Biz gibi de ince… Panco’ya hazırda hikaye.
— Ne arıyorsun buralarda gece yansı hemşerim sen
— Bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Ordan dönüyorum. Geç kalmışım.
— Nerde oturuyorsun?
— Şişlide.
Üstümü aradılar. Kalemden başka 67 lira 30 kuruş param var. Bir hikâye müsveddesi, Panco’nun bir resmi, bir kalem daha.
— Nüfus kâğıdın yok mu yanında?
— Yok!
— Ne iş yaparsın?
— Yazı yazarım.
— Ne yazısı, kâtip misin?
— Kâtibim.
— Kimin yanında?
— Kocaeli, İkbal ambarında.
Nereden aklıma geldi de birdenbire söyleyiverdi m Kocaeli İkbal ambarını.
— Hadi bakalım. Tabana kuvvet. Dolaşma gece vakti, ihtiyar halinde.
Fatih parkının kenanndan yürüyorum, Panco. Adamın biri oturmuş ıslak yere. Bacaklarını dimdik dikmiş. Kafasını parkın s mır demirlerine dayamış.
— Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet! Diye bağırıyordu.
— Yaşasın hemşerim, dedim.
— Otur yanıma, dedi.
Oturdum. Oh! Sahiden rahatmış be. Islak ıslak. Soğuk soğuk.
— Benim bir karım var hemşerim. Suratını görsen bir aylık yola kaçarsın. Bir kızım var. Allah senin gibisine nasip etsin. Evli misin? Evli isen boşa benim kızı al. Bir gözü kör, öteki gözü Yaradana yan bakar. Bir bumu var. Enfiye mendili dayanmaz. Sümüğü kokar. Mendili kokar, kendisi kokar. Yanından geçemezsin. Buram buram aybaşı kokar. Bir oğlum var. On dokuz yaşında, sidik kokar. Ayak kokar, ağara kokar. Ev desen evlere şenlik apteshane kokar. Hey büyük Allahım! Şu taşlara bak. Yıkadın pırıl pınl. Şu yeşile boyanmış demirlere bak! Kan, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. Şu çimenler. Şu bulutlar, şu kara kara, san san, kırmızı kırmızı, sansın sansın, esmer esmer geçen bulutlara bak! Şu gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! Şu baştan aşağıya yıkanmış daireye bak! Soğukmuş, yağmurmuş. Vız gelir. Tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde, bulut içinde kâinatın altında yatıyorum. Başımı demirlere dayamışım. Kıçım sular içinde ne çıkar? Kâinat tepemde akıl ermez oyunlar oynuyor. Buhar su oluyor. Su çamurlan, pislikleri temizliyor, çimenleri yeşil ediyor, ağaçlan ağaç. Ne işim var evde? Otur sen de. Sen de gitme evine. Yatalım burda. Uyuyalım. Dur önce bir ağara yakalım.
Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fışırdayıp da sonradan peki emret anam yanayım, diyen şu kibritin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pınl pınl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. Dumanlarımıza, cıgaralanmızın dumanlanna bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, sinema seyretmek… Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm bak efendim. İşte sana kibrit alevi. İşte sana ağara dumanı! Hadi uyuyalım hemşerim.
Ha uyumadan evvel Panco’ya anlat beni. Fatih parkının demirine dayalı uyuyan adamı, ağar asının dumanını. Panco iyi çocuktur. Candır can. Selam söyle benden.
İyi ki şu ayakkabıları almışım. Bereket ki ayaklanm su çekmiyor. Her yanım su içinde. Ayaklarım kaloriferli. “Cıgaramın dumanı, yoktur yarin imam. Altından köşk yaptırdım, gümüşten merdivam” türküsünü bağıra bağıra söyleyerek uzaklaşırken arkamdan sesleniyordu.
— Var ol! Gördün mü? Var mı imiş dünya. Panco’nun arkadaşı! Faik Be/İn oğlu.
Zeyrek’teki setlerin üzerine oturdum. Önümde Vefa. Atatürk bulvannda cinler top oynuyor. Rüzgâr bir kaleden bir kaleye bulut atıyor. Yaşasın futbol maçlan, diyorum. Şeddin han
………

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club