Altın Defter

Ekim 2, 2009 Can Yayınları, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

61684_2

Genç bir yazar olan Anna Wulf, kocasından ayrılmış, küçük çocuğuyla birlikte oturmaktadır. Bir süredir hiçbir şey yazamadığı için, hiç de doyurucu olmayan ilişkilerin düş kırıklıklarıyla yaşamının çökmekte olduğu duygusuna kapılır. Delireceğini düşünür ve yaşadıklarını farklı renklerde dört defterde toplar. Siyah defterde, yazarlık sorunlarını dile getirir. Kırmızı defter, siyasal yaşamı içindir; sarı defter ise ilişkileri ve duyguları için. Mavi deftere de günlük olayları yazar. Ne ki, Anna’nın iyileşip yeniden doğuşuna giden kapıyı beşinci defter açacaktır: Altın Defter.
2007 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Doris Lessing, kendisine büyük ün sağlayan Altın Defter’le de, Fransa’nın en saygın ödüllerinden Médicis Ödülü’nü yabancı roman dalında almıştı. Roman, birçoklarınca feminist hareketin başyapıtı olarak kabul edilmiş, Lessing ise kişisel ve siyasal kimliğini aramakta olan bir kadının derinlikli öyküsünü anlattığını ileri sürerek bu görüşe uzak durmuştu.,

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
ÖZGÜR KADINLAR 1
Siyah Defter.
Kırmızı Defter.
Sarı Defter
Mavi Defter
ÖZGÜR KADINLAR 2.
Siyah Defter.
Kırmızı Defter
Sarı Defter
Mavi Defter
ÖZGÜR KADINLAR 3.
Siyah Defter.
Kırmızı Defter .
Şarj Defter
Mavi Defter
ÖZGÜR KADINLAR 4.
Siyah Defter.
Kırmızı Defter
Sarı Defter
Mavi Defter
ALTIN DEFTER
ÖZGÜR KADINLAR 5.

ÖNSÖZ
Okuyacağınız romanın genel hatları şöyledir: Özgür Kadınlar adlı, yaklaşık 60.000 sözcükten oluşan, başlı başına kısa bir roman sayılabilecek bir iskelet ya da temel yapı var. Bu kısa roman, beş bölüme ayrılıyor, bu bölümler de Siyah, Kırmızı, Sarı ve Mavi olmak üzere dörder Defter’den oluşuyor. Defterleri, Özgür Kadınlar’in ana karakteri Anna Wolf tutuyor. Tek defter yerine dört defter tutuyor, çünkü karmaşa, biçimsizlik ve bunalımdan korkuyor ve bazı şeyleri birbirinden ayırmak zorunda olduğunu hissediyor. İç ve dış baskılar Defter’lerin sonunu getiriyor; Anna birer birer hepsinin üstüne koyu siyah birer çizgi çekiyor. Defter’deki kayıtlar sona erdiğine göre, onların parçalarından yeni bir şey doğabilir: Altın Defler. Defterlerde insanlar tartıştılar, kuramlar ürettiler, dogmalaştırdılar, etiketlediler, bölümlendirdiler  bazen o kadar genel ve yaşadıkları döneme özgü yorumlar yaptılar ki, anonimleştiler; bu kişilere alegorik oyunlardaki gibi adlar verilebilir: Bay Dogma ve Bay Özgürüm çünkühiçbir yere ait değilim, Bayan Aşık ve mutlu olmalıyım, Bayan Yaptığımherşeyde en iyiolmalıyım, Bay Gerçekkadın nerede, Bayan Gerçek erkeknerede, Bay Ben deliyim çünkü öyle olduğumu söylüyorlar, Bayan Yaşamboyu deneyler yapan, Bay Devrim yapıyorum –öyleyse varım, Bay ve Bayan Küçük sorunlarlaugraşırsakbüyüksorunlaraeğilmeyecesaretedemediğimizi unuturuz. Ancak bu kişiler aynı zamanda birbirlerini, birbirlerinin çeşitli yönlerini yansıttılar, birbirlerinin davranış ve düşüncelerini etkilediler  birbirleri oldular, birbirlerini tamamlayıp bütünleştiler. Romanın iç bölümü olan Altın Defter’de birçok şey bir araya geldi, bölümlerin duvarları yıkıldı, bölümler ortadan kalkınca kalıplar yok oldu, böylece konusu uyum olan ikinci izlek bir zafer kazandı. Anna ve bunalımlı” Amerikalı Saul Green. İkisi de çılgın, deli, kudurmuş… ne derseniz deyin. “Bunalımlarını’, birbirlerine ve başkalarına yansıtıyorlar; geçmişte yarattıkları hatalı kalıkları yıkıyorlar; kendilerini ve birbirlerini kurtarmak için yarattıkları kalıplar eriyip gidiyor. Birbirlerinin düşüncelerini okuyor, kendilerini birbirlerinde görüyorlar. Saul Green, Anna’yı kıskanıyor, onu yıkmaya çalışıyor; öte yandan Anna’ya destek ve öğüt, hatta son kitabı Özgür Kadınlar’ın  “İki kadın Londra’daki evde yalnızdılar” cümlesiyle başlayan bir roman için ironik bir başlık ana izleğini veriyor. Saul’u delicesine kıskanan, onu sahiplenen, üzerinde hak iddia eden Anna da. daha önce vermeyi reddettiği güzel Altın Defter’in ilk sayfasına, “Cezayir’de kuru bir yamaçta askerin biri, tüfeğine yansıyan ay ışığını seyrediyordu,” cümlesini yazarak. Saul’a bir sonraki kitabının izleğini de bu defterle birlikte veriyor. İkisinin birlikte yazdığı Altın Defter bölümünü okumaya başladığınızda artık bunu yazanın Saul mu, Anna mı. yoksa romandaki öteki karakterler mi olduğunu anlayamıyorsunuz.
İnsanlar kişilik bölünmesi yaşadığında, hatalı biçimde bölünen ve parçalanan “iç benliğin” kendini sağaltabilmesinin yolu olan “bunalım” izleği, elbette başkaları, hatta benim tarafımdan sık sık işlenmişti. Ama o tuhaf kısa öykü dışında, bu izleği ilk kez bu kitapta işliyorum. Bu izlek bu kitapta daha çarpıcı, daha gerçekçi bir biçimde, deneyimin düşünceye ve kalıplara dönüşmesinden önceki haliyle yansıtılıyor; böylesi, belki henüz hammadde sayıldığı için daha değerli.
Ancak kimse bu izleğin farkına bile varmadı, çünkü düşman eleştirmenler kadar dost eleştirmenler de. kitabın kadın erkek savaşıyla ilgili olduğunu ileri sürdüler, kadınlar Altın Defter’in kadın erkek savaşında yararlı bir silah olduğunu ileri sürdüler.
O zamandan beri yanlış anlaşılıyorum; kadınları desteklemeyi reddettiğimin düşünülmesini hiç istemezdim doğrusu.
Kadın Hareketi konusuna gelince… Bu hareketi elbette destekliyorum, çünkü birçok ülkede birçok insan, kadınların hâlâ ikinci sınıf vatandaş olduğuna içtenlikle inanıyor. Bu insanların ne kadar ciddiye alındıkları göz önüne alınırsa, bu düşüncelerini kabul ettirmekte başarılı oldukları sonucuna varılabilir. Daha önce kadın hareketine karşı düşmanca bakan ya da tarafsız kalan her tür insan, “Amaçlarını destekliyorum, ama edepsiz sözlerini ve kaba davranışlarını onaylamıyorum,’” diyor. Bu, bütün devrimci hareketlerin geçirdiği kaçınılmaz bir evredir; devrimciler, kendileri için kazanılan hakların tadını büyük bir zevkle çıkaranlar tarafından reddedilmeyi göze almalıdırlar. Yine de Kadın Hareketi’nin fazla değişeceğini sanmıyorum. Bunun nedeni, amaçlarının yanlış olması değil, dünyanın, yaşadığımız felaketler, belki de içinde bulunduğumuz dönem tarafından sarsılarak yeni bir biçim kazanacak olmasıdır. Belki de bu dönemi atlattıktan sonra atlatabilirsek elbette Kadın Hareketi’nin amaçları bize çok önemsiz ve tuhaf görünecek.
Ama bu kitap, Kadın Hareketi’nin savaş borusu değil. Kadınların saldırganlık, kötülük, nefret gibi duygularını tanımlamaya çalıştı, bunları yazıya döktü, o kadar… Besbelli kadınlar, bu kitabın bütün düşüncelerini, duygularını, deneyimlerini anlattığını keşfettiler. Birden birçok eski silah çıktı ortaya; bu silahların en sık karşılaşılanları her zamanki gibi, “dişilikten yoksun kadın”, “erkek düşmanı” konularını işliyordu. Düşünmeksizin verilen bu tepki ortadan kaldırılamaz gibi görünüyor. Erkekler ve birçok kadın, haklarını arayan bu kadınların, kadınsılıktan, insanlıktan uzak, erkeksi ve duygusuz olduklarını ileri sürdüler. Kadınlar doğanın kendilerine tanıdığından fazlasını istediğinde, erkeklerin ve bazı kadınların onlara gösterdiği tepkilere bütün toplumların kayıtlarında rastlanır. Allın Defter, birçok kadını kızdırdı. Kadınların birbirlerine mutfakta homurdanarak, yakınarak ve dedikodu niteliğinde söyledikleri, kendilerine acı vermekten hoşlandıklarını belli eden sözcükler, çoğunlukla yüksek sesle söyleyebilecekleri son şeylerdir, çünkü bir erkek duyabilir. Kadınlar korkaktır, çünkü uzun zamandır birer köle gibi yaşamaktadırlar. Sevdiği adamla birlikteyken düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini savunmaya hazır kadın sayısı hâlâ çok azdır. Bir erkek kendisine, “Kadınsı değilsin, saldırgansın, erkekliğimi öldürüyorsun,” dediğinde, birçok kadın hâlâ taşlanmış küçük köpekler gibi kuyruğunu kıstırıp kaçar. Bana göre böyle bir adamla evlenen ya da kendisini böyle tehdit eden bir adamı ciddiye alan bir kadın. bunların hepsini hak etmektedir; çünkü böyle bir erkek zorbanın tekidir, içinde yaşadığı dünyayla, onun tarihiyle ilgili hiçbir şey bilmemektedir; erkekler ve kadınlar, geçmişte farklı toplumlarda, sonsuz türde rol oynamışlardır ve bu rolleri oynamaya devam etmektedirler. Kısacası, böyle konuşan bir erkek cahilin tekidir, başkalarına uyum sağlayamamaktan korkan biridir, bir korkaktır… Bu sözleri yazarken kendimi, uzak geçmişe gönderilecek bir mektup yazıyormuş gibi hissediyorum; doğruluğunu kabul ettiğimiz her şey, on yıl içinde doğruluğunu yitirecek, bundan eminim.
(Öyleyse neden roman yazıyoruz? Gerçekten, neden! Sanırım yaşam sürmeli, sanki..)
Bazı kitaplar gerektiği gibi okunmuyor, çünkü bu kitaplar toplumda henüz gerçekleşmemiş bir aydınlanmanın var olduğunu varsaydığı için, bir düşünce basamağını atlamış oluyor. Bu kitap, Kadın Hareketi’yle yaratılan davranış biçimlerinin daha önceleri de var olduğu varsayılarak yazıldı. Kitap piyasaya on yıl önce, 1962′de çıktı. Piyasaya ilk kez şimdi çıkıyor olsaydı, okunur ve yalnızca tepki almakla kalmazdı; çünkü her şey büyük bir hızla değişti. Bazı ikiyüzlü davranışlar sona erdi. Sözgelimi on, hatta beş yıl önce cinsel başkaldırı zamanıydı piyasa, kadınları öfkeyle eleştiren erkekler tarafından yazılmış roman ve tiyatro oyunlarıyla doluydu, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde… Elbette burada, İngiltere”de de. Bu eserlerde kadınlar, zorba, hain, özellikle erkekleri el altından çökertmeye ve onları temelden yıkmaya çalışan kişiler olarak betimlendiler. Ne var ki, kimse erkek yazarların yanlış davrandığını düşünmedi; kadın düşmanlığı yaptıkları, saldırgan ve sağlıksız davrandıkları değil de, düşüncelerini sağlam bir felsefi temele dayandırdıkları, bu düşüncelerinin doğal olduğu kabul edildi. Bu durum devam ediyor, ama hiç kuşkusuz düzelmekte…
Bu kitabı yazmaya kendimi öyle kaptırmıştım ki, insanların bunun için ne düşünecekleri aklıma bile gelmedi. Kendimi kitaba böylesine kaptırmamın nedeni, yalnızca yazmanın güç oluşundan değil bütün planı kafamda tutarak, baştan sona durmaksızın yazdım, bu da çok güç olduyazdıkça birçok şey öğrenmemdi. Belki de belli bir kalıp belirlemek, yazarken kendine sınırlar koymak, hiç beklenmedik yerlerden yeni cevherlerin ortaya çıkmasına yol açıyor. Bana yabancı çeşitli düşünceler ve deneyimler, yazım sürecinde su yüzüne çıkıverdi. Bu yüzden yalnızca malzemeyi oluşturan deneyimler değil, yazım süreci de zorlayıcıydı; bu süreç beni değiştirdi. Metne son biçimini verdikten sonra bunu yayıncıma ve arkadaşlarıma gösterdim ve kadınerkek savaşıyla ilgili bir kitapçık yazmış olduğumu, söyleyeceğim hiçbir şeyin bu kanıyı değiştiremeyeceğini öğrendim.
Oysa kitabın özü, planı, içindeki her şey, doğrudan ya da dolaylı bir biçimde hiçbir şeyi bölmememiz, bolü inlendirmememiz gerektiğini anlatmakta.
“Bağlı. Özgür. İyi. Kötü. Evet, Hayır. Kapitalizm. Sosyalizm. Seks. Aşk…” diyor Anna, Özgür Kadınlar bölümünde, bir izleği dile getirerek, bağırarak, davullarla, borazanlarla motifini ilan ederek… ya da ben Öyle sanmıştım. Tıpkı romanın içindeki Altın Defler bölümünün kitabın en önemli bölümü olduğunun, kitabın yükünü omuzlarında taşıdığının ve her şeyi açıkladığının anlaşılacağına inandığım gibi.
Ancak hayır.
Bu kitap, başka izleklerin de katılmasıyla tamamlandı, bu benim için güç bir dönemdi. Yıllardır zihnimde olan düşünceler ve izi eki er bir araya geldi.
Bu düşüncelerden biri, Tolstoy’un Rusya’yı. Stendhal’ın Fransa’yı anlattığı gibi, İngiltere’nin yüz yıl önce geçen yüzyılın ortasında içinde bulunduğu düşünsel ve ahlaki ortamı anlatan bir romanı, bulmanın olanaksızlığıydı. (Bu noktada bu iddiadan vazgeçmek zorunda bırakılıyoruz.) Kızıl ile Kara’yı ve Luçien Leuwen’i okuyunca o dönemin Fransası’nı, orada yaşamış gibi tanırsınız, Anna Karenina’yı okuyunca o dönemin Rusyası’nı görmüş gibi olursunuz. Oysa Kraliçe Victoria dönemini anlatan, gerçekten yararlı olabilecek bir roman yoktur, Hardy bize yoksulluğun, kısıtlı bir zamanın olanaklarından daha geniş bir düş gücüne sahip olmanın, bir kurban olmanın ne demek olduğunu anlatır. George Eliot, olabildiğince başarılı. Ancak galiba Kraliçe Victoria döneminde yaşayan bir kadın, kadın olmanın bedelini, dönemin ikiyüzlüleri bunu kabul etmese bile, toplum kurallarına uyan bir kadın olarak tanıtılmak zorunda kalarak ödedi  iyi ahlaklı olduğu için anlamadığı çok şey var. Ne tuhaftır ki, kıymeti bilinmeyen yazar Meredith, belki içlerinde bu kitabı yazmaya en çok yaklaşanı. Trollope bu konuda yazmayı denedi, ama anlayışı kıttı. William Morris’in başarılı yaşam öyküsündeki kadar etkileyici düşüncelere ve bunların çatışmasına hiçbir romanda rastlanmaz.
Elbette, bir kadının yaşama bakış açısının, bir erkeğinki kadar doğru olduğunu varsayarak giriştim bu işe… Bu sorunu bir kenara bırakarak, daha doğrusu göz önüne almayarak, yüzyılımızın son elli yılının ideolojik “havasını” doğru olarak yansıtabilmek için konuyu sosyalist ve Marksist bir çevre içinde işlemem gerektiğine karar verdim, çünkü zamanımızda büyük tartışmalara yol açan birçok olay, sosyalizm tarafından incelenmiştir; akımlarda, savaşlarda, devrimlerde yer alanlar, bu olayları sosyalizmin ya da Marksizm’in türleri olarak görüyorlar; bazen bir şeyin üzerinde egemenlik kurmak ya da geri çekilmek olarak algılayarak daha da ileri gidiyorlar. (Galiba, en azından gelecek kuşakların bizim zamanımızı, bizim gibi algılamayacaklarını kabullenmek zorundayız  aynen bizim, İngiliz, Fransız ve hatta Rus devrimlerine baktığımızda bunları o dönemlerdeki insanlardan farklı algıladığımız gibi.) Ancak Marksizm ve onun filizleri, her yerde düşünceleri etkiledi; hem de öyle hızlı ve güçlü biçimde etkiledi ki, kısa bir süre önce “çıkış yolu” olarak algılanırken, kanıksanıvermiş ve sıradan düşünüşün bir parçası olmuşlardı. Otuzkırk yıl önce aşırı solcu olarak kabul edilen görüşler, yirmi yıl önce bütün solu istila etti, son on yıldır da, sağsol gözetmeksizin, her yerde karşımıza çıkan basmakalıp görüşlere dönüştüler. Böylesine kanıksanan bir görüş etkisini yitirir; yine de bu görüş toplumda egemendi ve benim yazmaya çalıştığım romanda ana izlek olmalıydı.
Uzun süre aklımı kurcalayan bir başka düşünce de, romanın kahramanının bir sanatçı olmasıydı, ama “tıkanmış” bir sanatçı olmalıydı bu. Bu kararımın nedeni, sanatçı konusunun sanatta uzun süredir, sıkça kullanılmış olmasıydı; çoğu kitabın kahramanı ressam, yazar, müzisyendi sözgelimi. Büyük yazarların hepsi ve Önemsiz yazarların çoğu bu izleği kullanmıştır. Sanatçı ve tam karşıtı işadamı tipleri, kültürümüzü dengelemişlerdir. Biri kaba, duyarlılıktan uzak; ötekiyse yaratıcı, fazlasıyla duyarlı, çok acı çeken, çok bencil, ama yaratıcı olduğu için bağışlanması gereken biri gibi gösterilmiştir. Elbette, aslında işadamı da yarattıklarından dolayı bağışlanmalıdır. Bu fikri kanıksayıverdiğimiz için, sanatçının örnek olarak kullanılmasının yeni bir izlek olduğunu unutuyoruz. Yüz yıl öncenin kahramanları genellikle sanatçı değildi. O zamanın kahramanları askerler, imparatorluk kurucuları, kâşifler, din adamları ve politikacılardı  ne yazık ki Florence Nightingale olmayı başarabilen çok az kadın vardı. Yalnızca tuhaf ve çatlak tipler sanatçı olmayı isteyebilir, bunun için savaşabilirlerdi. Ancak günümüzün konusu olan “sanatçı”yi, “yazar”ı kullanırken, bu izleğin, zavallıyı tıkayarak ve bu tıkanmanın nedenlerini tartışarak geliştirilmesi gerektiğine karar verdim. Kahramanımızın artık yazamamasının nedeni savaş, açlık, yoksulluğun ezici sorunlarıyla bunları topluma aktarmaya çalışan küçük bireyin arasındaki uyuşmazlık olmalıydı. Asıl dayanılmaz, artık katlanılmaz olan, temel alman erdem örneğinin sanatçının inanılmaz ölçüde yalıtılmış ve kendini beğenmiş olmasıydı. Görünüşe bakılırsa gençler bunun farkına varmış ve yüzlerce, binlerce insanın film çektiği, çekimlere yardım ettiği, gazeteler çıkardığı, müzik yaptığı, resim çizdiği, kitap yazdığı, fotoğraf çektiği, kendilerine özgü bir kültür yaratarak bu durumu değiştirmişler. Onlar bu yalıtılmış, yaratıcı, duyarlı tipi yüz binlerce kişi içinde çoğaltarak yok etmişlerdir. Bu eğilim uç noktasına, sona ulaştı artık, her zamanki gibi, buna karşı bir tepki oluşması kaçınılmaz.
“Sanatçı” konusu bir başka izleğe bağlanmalıydı: Öznelliğe. Benim yazarlığa başladığım dönemde, yazarlara “öznel” olmamaları gerektiği yolunda baskı yapılıyordu. Bu baskı, Rusya’da on dokuzuncu yüzyılda, komünist hareketler çerçevesinde, sanatı, özellikle de edebiyatı Çarcılığa ve baskıya karşı savaşmakta kullanan toplumsal edebiyat eleştirilerinin bir uzantısı olarak başladı; bu eleştiri türünü geliştiren kayda değer yeteneklerin arasında ünlü Belinski de vardı. Bu eleştiri türü her yerde moda oldu ve İngiltere’de “bağlılık” adı altında ellili yıllara kadar etkili oldu. Komünist ülkelerdeyse etkisini hâlâ sürdürmekte. Bu, sıradan yaşamda, “Roma yanarken, aptalca kişisel sorunlarımızla İlgilenmek” biçiminde ifade edilmekte. Bu baskıyı yapanlar, en yakınımız, en çok sevdiğimiz, hep saygı duyulan şeyler yapan, sözgelimi Güney Afrika’daki ırk ayrımına karşı savaşan kişiler olduğu için buna direnmek güçtü. Yine de romanlar, öyküler, sanatın her türü, giderek daha öznel olmaya başladı. Mavi Defter’de Anna verdiği derslerle ilgili olarak şunları yazar: “Ortaçağda sanat, bireysel değil toplumsaldı; grup bilincinden doğmuştu. Burjuvazi döneminin insanı gayrete getiren, acınası öznelliğinden yoksundu ve bir gün bizler öznel sanatın katı bencilliğini geride bırakacağız. İnsanın kişiliğinin bölünüşü ve başka insanlardan farklılığını değil, başkalarına karşı sorumluluğunu ve onlarla kardeşliğini anlatan bir sanata döneceğiz. Batı’daki sanat gitgide daha çok acıyı anlatan, acı dolu bir çığlığa dönüşüyor. Acı en derin gerçekliğimiz haline geliyor… İşte böyle bir şeyler söylüyordum. Yaklaşık üç ay önce, bu dersin ortasında kekelemeye başladım ve konuşmanın sonunu getiremedim…”
Anna, kaçamak yorumlar yaptığını fark ettiği için kekelemeye başlamıştı. Baskı ve akım bir kez başladı mı, bundan uzak durmak olanaksızdır; iyice Öznel olmaktan kaçınamazdınız; doğrusunu isterseniz, o sıralar yazarların amacı da öznel olmaktı. Bunu göz ardı edemezdiniz: köprü ya da baraj yapımıyla ilgili bir kitap yazıp da. onu inşa eden insanların duygu ve düşüncelerini paylaşmamanız olanaksızdı. (Bunun kötü bir benzetme olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hiç de değil. Tartışma yaratan bu ikilem, şu sıralar komünist ülkelerde en büyük edebiyat sorunu.) Sonunda bu ikilemden, “önemsiz kişisel sorunlarımızı” yazarken duyduğumuz kaygıdan kurtulmanın yolunun ya da bu sorunun çözümünün, hiçbir şeyin kişisel yani tam anlamıyla kişiye ait olmadığını fark etmek olduğunu anladım. Kendimizi anlatırken, aynı zamanda başkalarını anlatırız, çünkü sorunlarımız, acılarımız, zevklerimiz, duygularımız hatta olağanüstü ve kayda değer düşüncelerimiz bile yalnızca bize ait olamaz. “Öznellik” sorununu çözmenin, korkunç ve harika olasılıkların ortasında kararsız kalakalmış önemsiz bireyle uğraşmanın yolu, onu küçük bir dünya olarak görmektir. Böylece öznel ve kişisel olan şeyleri aşarak, aslında yaşamda hep olageldiği gibi, kişiseli genel1eştirebiliriz; sözgelimi büyüdükçe, küçükken “Âşık oluyorum’, “Şöyle hissediyorum” ya da “Şöyle düşünüyorum” biçiminde dile getirdiğimiz kişisel bir deneyimin herkesçe paylaşıldığını öğreniriz. Aslında büyümek, insanın benzersiz ve inanılmaz deneyimlerinin herkes tarafından paylaşıldığını öğrenmesidir.
Bir başka düşüncem de, kitaba gerektiği gibi bir biçim verirsem, beylik roman üzerine kitabın kendi yorumunu yapabileceğiydi. Roman konusundaki tartışmalar, roman doğduğundan beri sürüp gitmekte. Günümüz akademisyenlerinin yarat…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club