Ana

Mayıs 12, 2011 Dünya Klasikleri, KUM SAATİ YAYINLARI, Roman (Yabancı)

Maksim Gorki’den müthiş bir eser ‘Ana’ onun en önemil kitaplarından sadeci biri.

Vasili, yere çömelip tencereye bakarken, koynuna bir deste kağıt sıkıştırdı. Yüksek sesle İvan’a:
- Eve gitmeyelim, burada yiyelim, dedi.
Bu sözleri söylerken, bir tomar kağıdı da çizmelerinin içine sıkıştırdı.
- Hem bu kadıncağız da kazanmış olur!
İvan, başını salladı:
- Doğru… Haklısın…
Ana, etrafına bakarak bağırmaya başladı.
- Sıcak çorba var… Kızartma da var…

Sabahın erken saatlerinde, fabrikanın sireni işçi mahallesinin ağır dumanlı havasını keskin bir çığlıkla çalkalayınca; ufacık kara evlerden henüz gevşeklikten kurtulamamış asık yüzlü insanlar çıkar, korkudan kaçışan hamam böcekleri gibi koşuşmaya başlar, sabahın o soğuğunda dar sokaklardan geçerek, pencerelerinden süzülen san ışıkla çamurlu şoseyi aydınlatan fabrikanın güvenli, yüksek duvarlarına doğru giderlerdi. Çamur ayaklarının altında vıcıklaşırdı. Uykulu sesler, boğuk haykırışlar halinde yükselir, küfürler, sövüşmeler ayyuka çıkardı, İşçileri fabrikada, makinaların ağır takırtısıyla, buhar uğultularının homurtulu gürültüleri karşılardı. Karanlık ve asık suratlı heyulamsı bacalar, bir muhafız edasıyla bütün işçi mahallesine egemen olurdu.

Akşam güneş batıp da kızıllığı evlerin pencerelerini yaldızladığı zaman, fabrika bütün bu insanları yer altından çıkarılan maden artıkları gibi dışarı döker ve onlar dumandan kapkara kesilir, geçtikleri yerlere bir yağ kokusu saçarak, açlıktan parlayan gözleriyle sokağa yayılırlardı. O zaman seslerinde bir canlılık, bir sevinç farkedilirdi; çünkü o ağır işler birkaç saatliğine son bulur, evde kendilerini bir kap sıcak çorba ve rahat beklerdi.

Fabrika onların bütün günlerini öldürüyor; makinalar vücutlarına gerekli bütün kas gücünü, enerjiyi emip, bitiriyordu Günler arkada hiçbir iz bırakmaksızın ardısıra akrp gidivordu. Her geçen gün farkına varmadan mezara bir adım daha yaklaşmış bulunuyorlardı. Bununla beraber onlar yine de sevinçli idiler… Çünkü; hiç olmazsa akşamlan huzur ve rahatın tatlı kucağına, hiç olmazsa bir meyhanenin rezü tatlarına kendilerini bırakabiliyorlardı.

Yortu günleri sabahın onuna dek uyurlardı. Uyanınca evli ve ciddi adamlar en iyi giysilerini giyerek, gençlerin din konusundaki kaygısızlıklarım çekiştirerek kiliseye giderler, dönüşte biraz börek yedikten sonra yine akşama kadar yatarlardı.

Uzun yılların birikmiş yorgunlukları iştahlarını kesmişti; yemek yiyebilmek için çok içmeleri ve gevşeyen midelerini içkinin yakıcı etkisi ile canlandırmaları gerekirdi.

Akşam oldu mu, sokaklarda tembel tembel gezmeye koyulurlar, bir çift lastik ayakkabı olanlar hava kuru bile olsa giyerlerdi. Bir çift lastik ayakkabı, bir şemsiye sahibi olmak herkese nasip olan şeylerden değildi. Ne var ki herkes komşusuna nasıl olursa olsun üstün olmak hevesindeydi.

Sokakta rastlaşırlarsa durur, fabrikadan, konuşulur, usta-başıları çekiştirilirdi. Düşünceler, konuşmalar işe ilişkin şeylerden dışarı çıkamazdı, beceriksiz, aciz zekâları, yaşamın tekdüze akımına küçük bir kıvılcım, zayıf bir ışık saçmaya yetmezdi.

Erkekler evlerine girdikleri zaman birer bahane bularak karıları ile hır çıkarır, çok defa acımaksızın onları döverlerdi. Delikanlılar, ya bir meyhanede sızar kalır ya da içlerinden birinin evinde küçük oyunlar tertip eder; akordeon çalar, kaba, Çirkin şarkılarla oynayarak, iğrenç açık saçık hikâyeler söyleyerek ve durmadan içerek vakit geçirirlerdi. Çalışmaktan bitkin düşen bu adamlar pek çabuk sarhoş olur, hastalıklı bir coşkunluk ile ve ufak bir nedenle yırtıcı hayvanlar gibibirbi-rinin üstüne saldırırlar, o vakit birtakım kanlı kavgalar olurdu.

Her zaman uygun bir fırsat bekleyen bir düşmanlık duygusu egemendi işçilerin ilişkilerinde. Kaslarındaki yorgunluk gibi bu duygu da onlarda kökleşmişti. Onlar, babalarından miras aldıkları bu ruh hastalığı ile doğarlar, bu hastalık bir kara gölge gibi yanlarından ayrılmayarak onlarla beraber mezara kadar gider, kaba bir vahşetle onları en çirkin davranışlara sürüklerdi.

Yortu günleri, delikanlılar geç vakit eve döndüklerinde giysileri parçalanmış, üstleri başlan çamura, toprağa batmış, yüzleri gözleri berelenmiş olurdu. Bir kısmı arkadaşları ile ettiği kavgada ne kadar dayak attığını anlatmakla övünür, kimisi de yediği dayaklardan kudurarak öfkesinden ağlardı. Hepsi acınacak derecede sarhoş, iğrenilecek kadar mutsuzdu. Kimi zaman bu gençler ya bir sokak ortasında ya da bir meyhanede bir ölü gibi sızarlar; o vakit babaları, anaları gelip bunları alır, votkanın hem coşturup, hem hayvanlığa indirdiği bu zavallıları döverek, söverek eve götürürler yataklarına yatırırlar ancak sabah olup da fabrikanın keskin düdüğü havayı çınlatınca uyandırırlardı.

Babalar çocuklarma böyle dövüp sövmekle beraber, o kavgalar sarhoşluklar onlara olağan gelirdi; çünkü onlar da gençliklerinde içmişler, döğüşmüşlerdi; onları da anaları, babaları böyle eğitmişti. Yaşam hep böyle idi. Çamurlu bulanık bir su gibi ağır ve düzgün bir akıntı ile bilinen yoldan geçip gidiyordu. Kimi zaman mahalleye yabancı kişiler gelirdi. Bunlar yabancı oldukları için ilkin dikkati çekerler; fakat bir süre sonra gözler alışınca dikkat çekmez olurlardı. Bunlar, anlatırlardı. Her yanda işçilerin yaşayışı buradaki gibiydi. O halde oturup da yine bu yaşayıştan söz etmek neye yarardı?

Bununla birlikte kimi zaman bu yabancılardan biri o zamana kadar mahallenin bilmediği duymadığı birtakım şeyler anlatırdı İnanmak isteyenin can kulağı üe dinlediği bu garip sözler kimisinde körü körüne bir öfke, kimisinde korkuya benzer duygular uyandırır, birtakımı da belirsiz bir umut ile kafaları bulanarak bu heyecanı defetmek için eskisinden daha çok içerdi. Eğer yabana fazla ileri gidip, haddini aşarsa herkes buna karşı koyar, yaşayışlarının değişmez ve sakin akışını bu yabancının davranışlarının bozacağı korkusu ve içgüdüsüyle ona karşı tiksinti duyardı. Yaşayışlarını baskı allında görmeye alışmış olan bu adamlar, her yeni değişikliğin boyunlarına geçen boyunduruğu bir kat daha ağırlaştıracağına inanırlardı.
O zaman o yabancılar ya nereye gittikleri bilinmeden kaçar ya da fabrikada kalacak olurlarsa hepsi birbirine benzeyen bu işçi sınıfına karışmayarak ayrı yaşarlardı.

Çilingir Mihail Vlasof böyle yaşayanlardan biriydi. Kalın kirpiklerin altındaki ufak gözlerinin kötü bakışlarıyla fabrikanın en iyi çilingiri, mahallenin en yiğit adamıydı. Ne var ki şeflerine karşı her zaman kabalık ederdi. Onun için az para kazanır, her pazar arkadaşlarından birini döver, herkes ondan korkar, kimse tarafında sevilmezdi. Bir çok defalar onu dövmek istemişlerdi de başaramamışlardı. O, böyle bir saldırıyı sezdiğinde hemen eline bir taş, bir demir parçası alır ve bacaklarım ayırarak sağlamca düşmanını beklerdi. Gözlerinin kenarından boynuna kadar bütün yüzünü örten kıllarla, tüylü elleriyle herkese korku salmıştı. Onun en çok sivri bir demir gibi kalbi delen keskin ve içe işleyen bakışlarından korkulurdu. Bu bakışa yakalananlar kendilerini korku bilmez, vahşi, acımasız, saldırıya hazır bir gücün karşısında sanırlardı.

Gözleri bir ok gibi alayla parlardı. Biraz sonra başını havaya kaldırarak öfkeli bir duruşla düşmanlarını izler ve ara sıra:

- İçinizden hanginiz ölmek ister? derdi. Elbette hiç kimse istemezdi.
Pek az konuşurdu. En çok kullandığı, en beğendiği söz “İtler” sözcüğü idi. Fabrikadaki amirlerini, güvenlik memurlarını bu sıfatla niteler, karışma seslenirken de bu sözcüğü kullanırdı:
- Görmüyor musun, it, pantolunum yırtılmış?
Oğlu Pavel 14 yaşına geldikten sonra bir gün Vlasof onu eskiden yaptığı gibi saçlarından yakalamak istediyse de çocuk eline kocaman bir çekiç alarak sert bir sesle:
- Çek elini! dedi.
Vlasof, şaşkın ve öfkeli ağır bir gölge gibi ve iriyarı vücudu ile karşısında dikilen delikanlının üstüne doğru ilerleyerek:
- Ne dedin sen? dedi:
- Yeter artık, bütün bunlar paydos!
İri kara gözleri gittikçe büyüyor, bir eliyle de çekici sallıyordu.
Vlasof, tüylü ellerini arkasına götürürken oğluna baktı, alaylı alaylı gülerek:
- Öyle olsun bakalım, dedi. Ve derin bir soluk aldıktan sonra ekledi:
- Ah, it herif!

O ara karısını gördü.

- Bak sana birşey söyleyeyim. Bundan sonra ne kendin için, ne Pavel için benden para istemeyeceksin.
- Bütün kazandığını içkiye mi vereceksin? dedi karısı. Yumruğu ile masaya vurarak bağırdı:
- O senin bileceğin bir iş değil, it! Kendime bir metres tutacağım! Dahası var mı?
Metres tutmadı ise de, o günden sonra da ölünceye kadar, hemen hemen iki yıl, ne oğlunun yüzüne baktı, ne de bir defa olsun ona bir çift söz söyledi.

Vlasof un kendisi gibi tüylü, büyük bir köpeği vardı. Köpek her sabah onunla fabrikanın kapısına kadar gelir, akşamlan kapının önünde onu beklerdi. Bayram günleri. Vlasof meyhaneye giderdi. Yolda hiç konuşmadan, sanki bir bela arıyormuş gibi rastgeldiği adamları bakışları ile tırmalayarak yürürdü. Köpek, iri tüylü kuyruğu yerde bütün gün sahibinin arkasından ayrılmazdı. Akşam eve dönüp yemeğe oturunca köpeğe de kendi tabağından yiyecek yedirirdi. Köpeğini hiç dövmezdi, hiç azarlamazdı, okşamazdı da. Yemekten sonra karısı sofranın örtüsünü vaktinde kaldırmazsa tabakları yere savurur, önüne bir votka şişesi alır, arkasını duvara dayayarak ağzı açık, gözleri kapalı bozuk bir sesle acıklı bir şarkı tuttururdu.

Bir ara hastalandı ve yatağa düştü. Kasığı patlayarak uzun bir can çekişme dönemi geçirdikten sonra öldü. Beş gün ağrılar içinde kapkara kesilmiş, gözleri kapalı, dişlerini gıcırdatarak aralıksız çırpınmıştı. Arada bir karışma:

- Bana biraz arsenik ver, beni zehirle artık! diyordu. Zavallı kadın, doktor getirdi. Doktor, kesin olarak ameliyat gerektiğini, hastanın hemen o gün hastaneye yatırılmasını söyledi.
Vlasof reddetti:

- Haydi defol oradan… İt herif! Ben burada doktorsuz da ölebilirim. Kimseye ihtiyacım yok.
Doktor gittikten sonra karısı ağlayarak yalvardı. Kocasını ameliyata razı etmeye çalıştı. O, yumruğu ile zavallıyı korkutarak:
- Uğraşma, karı… diyordu; iyi olur kalkarsam pestilini
çıkarırım!

Bir sabah fabrikanın düdüğü işçileri çağırırken Vlasof öldü. Onu tabutuna yatırdılar; kaşları çatık, ağzı açıktı. Karısı, oğlu, köpeği, fabrikadan kovulmuş hırsız takımından yaşlı bir adam Danilo Vesofçikof, mahallenin sefil adamlarından birkaçı, bu ölüyü mezarına götürdüler. Karısı biraz ağladı.
Pavel’in gözleri kupkuru idi, yolda cenazeye rastgelenler durarak haç çıkarırken bir yandan da:

- Kuşkusuz. Pelage kocasının ölümüne çok sevinmiştir, diyorlardı.
Öteden biri düzeltti:
- O ölmedi, geberdi.
Tabut mezara indirildikten sonra herkes döndü ise de köpek dönmedi. Taze toprağın üzerine uzanarak uzun uzun kokladı. Birkaç gün sonra bilinmez kimin eliyle zavallı köpeği orada öldürülmüş buldular.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Pomstore.net | Keşfet ve Satınal