Anılar Yetmeyince

Ağustos 26, 2009 ÖZGÜR YAYINLARI, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

anilar-yetmeyince-dacia-maraini

1988-1995; öyküyü anlatan Vera’nın genç arkadaşı Flavia’ya gönderdiği mektuplarda anılan yedi yıl.

Romanın başında “bayramların çocuğu” Flavia, altı yaşındadır, “gezgin oyun yazarı” Vera ise, o mektuplarla, anılarındaki Flavia’nın amcası genç kemancı Edoardo ile olan aşkının hikayesini yeniden canlandırmayı deneyen elli yaşlarında bir kadındır.

Ancak Vera ile Edoardo’nun duygusal hikayesi, mektuplardaki birbiriyle kesişen farklı hikayelerden yalnızca birisi. Romantik anılara müzik anıları, konser randevularına Brezilya’ya yaptığı iş seyahatleri eşlik etmektedir. Kırılgan ya da katı “aile mitolojilerini” aşıkların eğlenceli argo oyunları izler ve Flavia’nın yavaş yavaş çocukluktan ergenliğe geçiş dönemi, çok sevdiği Vera ablasını kaybetmesi gibi hayatını altüst eden trajedilere sahne olacaktır.

Aşk ve trajedinin birlikte yol aldığı romanın en başında Vera ve Edoardo’nun ayrıldıklarını öğreniyoruz. Romanın ilerleyen kısımlarında ise neden ve hangi koşullarda ayrıldıkları, yaşanan pişmanlıklar, paylaşılan şiirler, geçmişe ve masumiyete özlem su yüzüne çıkıyor.

SUNUŞ
19881995; öyküyü anlatan Vera’nın, genç arkadaşı Flavia’ya gönderdiği mektuplarda anılan yedi yıl.
Romanın başında “bayramların çocuğu” Flavia, altı yaşındadır, “gezgin oyun yazan” Vera ise, o mektuplarla, anılarındaki Flavia’nın amcası genç kemancı Edoardo ile olan aşkının hikâyesini yeniden canlandırmayı deneyen elli yaşlarında bir kadındır.
Ancak Vera ile Edoardo’nun duygusal hikâyesi, mektuplardaki birbiriyle kesişen farktı hikâyelerden yalnızca birisidir. Aşk anılarına müzik anıları, konser randevularına ise Brezilya’ya yaptığı gibi iş seyahatleri eşlik etmektedir. Kırılgan ya da katı “aile mitolojilerini” âşıkların eğlenceli argo oyunları izler ve Flavia’nın yavaş yavaş çocukluktan ergenliğe geçiş dönemi, çok sevdiği Vera ablasını kaybetmesi gibi hayatını altüst eden trajedilere sahne olacaktır.
Aşk ya da sevgi dolu davranışlar, deneyimlerin ve tutkuların yinelenemez parabolleri, sonunda insani an pençesine alan yaşamın yorgunluğu da bu romanda değinilen önemli noktalardır. Romanda yalnızca müzikal bir konu işlenmemiş, hatıralar da armoni içinde sunulmuştur. Başlığını, Leopardi’nin “Anılar” adlı eserinden alan kitap, içinde bulunulan zamanın düşüncesi ile geçmişe duyulan arzu arasında kalmışlığın sentezidir. İşte bu havada kalmışlık üzerinde, İstek ve duygu dolu bu mektuplar uçuşmaktadır. Zira anılara kapı açmakla yükümlü olduğu ka dar, iletişimin kapısını da açmakla yükümlüdür o mektuplar. Nitekim amcasının oteldeki odasına girmek için de Flavia, ona bir mektup olduğunu söylemiş, sonra da amcası kapıyı açtığında “işte ben mektubunum” deyip amcasının kollarına atılmıştı.

3 Ekim 1988
Sevgili Flavia,
Son görüşmemizin üzerinden, yani Hotel Bellevue’nün holünden, başında kiraz kırmızısı şapkan, dizlerinin üzerine kadar inen İskoç eteğin, domates kırmızısı, balerin fiyonklu ayakkabılarınla tıpkı öfkeli bir melek gibi içeri girdiğinden beri, tam altı ay geçti.
Beni görünce babanın gazetelerini yere atıp bana doğru koşup sarılmıştın.
Uzun süre ayrı kalacağımızı tahmin edemezdim, bu kadar acı çekeceğimi, “bayramların çocuğu” halinle zihinsel yolculuklarıma dâhil olacağını da bilemezdim. Nerede o bayramlar? Geriye baktığımda, benim sonumun da Lot’un karısınınkine benzemesinden korkuyorum. Yine de “İçimde hiçbir hayalin geri dönmediği/ tatlı anıların yeniden doğmadığı/ zaman yoktur./ Hiçbir şey görmediğim, hiçbir şey duymadığım / an yoktur benim için. Korku ve merak içinde ürkekçe başım dönmeye devam ediyor. Kendince tatlı anılar /ama altında acıları saklayan/yaşanan anın düşüncesi / geçmişte yaşananları arzuluyor/ boş yere.” (Şiirler Giacono Leopardi’den alınma)
Bunlar mı hatırladıklarım? Hotel Bellevue’nün o kasvetli girişi, o kahverengi duvarlar, yumurta sarısı tavan, gri üzerine pembe çiçekli kanepeler? Bir de odaların aydınlık olduğu ve pencerelerin Sciliar’ın grimavi kayalıklarına baktığını anımsıyorum.
Eğer diretseydim, tıpkı Lot’un karısı gibi tuzdan bir heykele dönüşebilirdim, biliyorum.
Sahi neydi şu Lot’un karısının adı? İncil bundan söz etmiyor. Enine boyuna inceledim. Onu yalnızca isimsiz, suratsız, bir evlilik akdiyle Lot adlı bir adama ait bir kadın olarak hayal edebilirsin.
Yine de davranışı çok Önemli ve yıkıcı olmuştur: merak; bu şehvetli ve tuzla buz edici duygu, onu daha canlı, daha cömert ve canlı yapmak yerine, gerginleştirip sertleştirmektedir. Hatıraların, ruhu taşlaştırması mümkün müdür? Tanrı’m n anlattığı bu mu acaba? Başımı cesaretle karışık bir ürkeklikle arkaya çevirmeye devam ediyorum. İçimdeki kapana kısılmıştık korkusunu bastırmaya çalışıyorum. Anıların ışıklarıyla doğan şehrin ardında sen varsın Flavia; döner bir kapının tutsağı. Hatırlıyor musun? Otel kapısının ağır camını iki elinle itip tekrar tekrar içeri girip dışarı çıkmak nasıl da hoşuna giderdi.
Bu esnada elinde tenis raketi olan birkaç kadın dışarı çıkabilmek için sabırla senin oyununun bitmesini beklerlerdi.
Hotel Bellevue. O da mı yasak? Geriye dönme sakın. Boğazında bir tuz tadı hissediyor musun?
Oldukça sakin bir oteldi, Sodom ve Gomorra (İncil’de Lot ve ailesinin yerleştiği yerler) ile hiçbir ilgisi yoktu. Özellikle yaşlı müşterileri konuk eden ve katı gelenekleri olan bir dağ oteliydi.
“Seni yeniden görmek ne güzel” dedin, Hotel Bellevue’nün lobisinde.
Sonra büyük çizgili valizini taşımasına yardım etmek için annene doğru koştun. O esnada baban siyah kılıflı viyolonselini tezgâha yerleştirirken, ayırttığı iki odanın anahtarlarını istedi.
“Küçükhanım Sciliar manzaralı bir oda mı ister?” diye sordu şirin olmaya çalışan resepsiyonist. Bu arada annenin valizini taşımaya yardım ettiğin için oldukça yorgun düşen sen, kendini pembe çiçekli kanepenin üzerine atarak: “Şu anda korkunç yorgunum”, dedin büyükannenin annesi Fiorenza’nın tipik cümlesini onun mimikleriyle tekrarlayarak.
Az önceki “korkunç yorgunluğunu” unutup kanepenin üzerine atladın ve “Ya Edoardo amca?” diye sordun
Edoardo amca seninle benim aramızdaki bağdı. Seni bana, beni de sana getiren sevgi bağıydı. Tıpkı altı yaşında bir kız çocuğu ile elli yaşındaki bir kadın arasında oluşabilecek bir şefkat ve merak ilişkisi gibi. Özellikle de akraba olmayıp kısa bir süre önce tanışmışlarsa.
“Edoardo amca odasında ders çalışıyor” dedim senin neşeyle hoplamanı izlerken. “O zaman yukarı çıkalım”, dedin ve asansöre doğru önümden yürümeye başladın.
Küçük ve tombul parmaklarınla siyah düğmeye basmak istemiş, ve mutlu bir şekilde her katta yanan kırmızı ışığı izlemiştin.
“Ona bir sürpriz yapalım mı?” diyerek bir anda fırlayıp kapıyı açmak üzere koştun ve bağırmaya başladın: “Buradayım!” Ancak 38 numaralı odanın kapısı kilitliydi. Sen komik bir şekilde ağzını büktün.
Sürpriz yapamamıştık. Kapalı kapının ardından Bach’ın mi majör Prelüd’ünün sert ve hoş notaları duyuluyordu.
“Kapıyı daha hızlı vur”, dedim sana. Dediğimi yaptın ancak amcan keman sesinden seni duyamadı. Bir kez daha şiddetle vurdun. Prelüd bir anda kesilmişti. Senin deyişinle “karga” sesiyle “Kim o ?” diye seslendi amcan.
“Kat görevlisiyim, size bir mektup var” dedin kahkaha atmamak için kendini zor tutarken.
Önce kapıya yaklaşan adımlarını duyduk, daha sonra anahtarla kapı açıldı. Üzerinde pijaması, bir elinde kema nı, diğerinde kemanın yayı olan yakışıklı amcan karşımızdaydı şimdi. Yüzünde şaşkın ve mutlu, ortak bir arkadaşımızın deyişiyle “barok” bir gülümseme belirmişti bizi gördüğünde.
“Mektup benim” diye bağırdın onu kucaklarken.
Siz gülüşerek birbirinize sarılırken ben eğilip yerdeki kazağı aldım, daha sonra nemli bir havluyu banyoya götürdüm. Senin tatlı amcan “düzenli” sayılan insanlardan değil maalesef. Ama keman çalarken kusursuz ve titiz.
“Şimdi aşağıya, annemin yanına ineceğim, bana ihtiyacı var, sen çalmana devam et.” dedin bilmişçe. Benim elimden tuttun, birlikte aşağıya indik.
Eski kanepeleriyle, oyun masalarıyla, akvaryumlarıyla otel, Jacques Tati’nin filmlerinden çıkmış gibiydi. Mösyö Hulot’nun tatili”a görmüş müydün? Tati’nin biraz endişeli sürrealizmi, benim için her zaman bir neşe kaynağı olmuştur.
Mösyö Hulot, ağzında uzun piposuyla yurttaşlarının eğlencelerine katılmaya çalışır, ancak sonunda başına bir sürü dert açar. Ellili yılların Güney Fransa bölgesindeki tatillerin o uyuşuk, tekdüze havasını allak bullak eden türden dertlerdir bunlar.
Otel müşterileri, alışkanlıklarına, zamanlarına çok önem verirler: uzun tenis maçları, düz bir alanda seken lastik topun uzaktan da fark edilen ritimleri, her ne kadar sonradan duyarsızca bir tarafa fırlatsalar da, kadınların günbatımında deniz kabuklan topladıkları uzun yürüyüşler, yeşil çuhalı masalarda öğleden sonra oynanan kağıt oyunları, çoğu kez bir çocuğun kaza ile devirdiği bir sandalyenin sessizliği bozduğu sakin akşam yemekleri.
Beşamel soslu, mantarlı volauventlar, çok pişmiş etler, Vichyli havuçlar, komik Mösyö Hulot’nun dışında kimsenin katılmadığı maskeli balo.
Şimdi çocuksu mantığını devreye sokarak “Kim bu Mösyö Hulot?” diye sorarsın biliyorum. Şey, biraz senin saf Edoardo amcan, biraz sen, Flavia, beceriksizliklerimle ve komik dalgınlıklarımla belki biraz
da ben.
Kim bilir bu altı ayda ne kadar büyümüşündür; tıpkı göz açıp kapayıncaya kadar büyüyen bir soğan otu gibi. Annem çok dikkat edilirse otun büyüdüğü hissedilir derdi, hiç duymuş muydun?
Sabahlan kapımı çalıp bana her zamanki sorunu yöneltirdin: “Bugün hangi ayakkabımı giyeyim?” Ben ise sana şöyle cevap verirdim: “Şu tank gibi altı kalın botlarını.” Sen: “Beyaz tenis ayakkabılarımı giysem daha iyi olmaz mı?” diye tekrar sorardın. “Ormanda yürüyüş için onlar iyi olmaz” diye yorum yapardım. “O zaman şu kırmızıları giyeyim, akşam da beyazlan giyerim olur mu?” derdin.
Kim bilir ayak numaran da ne kadar büyümüştür. Aman otuz yediye ulaştığında dur.
Otuz yedi bir kadın için iyi bir numaradır. Eğer ayakların daha fazla büyürse “koca ayaklı” derler.
Yaşlı bilgeler, büyük ayağın değişken, cömert ve beceriksiz bir karakteri simgelediğini söylerlerdi.
Sen ne beceriksiz ne de kabasın; hüzne hafif bir meylin olsa da düzenli ve istekli bir çocuksun.
Benim ayakkabılarıma baktığında burnunu kivi lirdin.
Senin için çok fazla koyu ve ciddilerdi. “Neden dore sandaletlerini giymiyorsun?” diye sorardın bana. Alt dudağını ısırmandan, o sandaletleri aslında senin giymek istediğini anlardım. Ama annen Marta’nın buna izin vermeyeceğini bilir; bu yüzden de benim giymem için ısrar ederdin.
Bir keresinde biri bana, “rahibe” ayakkabıları giydiğimi söylemişti. Büyük bir olasılıkla sen de onunla aynı fikirde olurdun. Sana: “ayakkabılarım hoşuna gidiyor mu?” diye soracak olsam, tıpkı damak zevkine uygun olmayan bir yemeği sana ikram ettiklerinde yemeği pişireni renci de etmemek için bunu nasıl yüksek sesle telaffuz etmiyorsan, yine öyle yapıp yapmacık bir gülüşün arkasına saklanırdın her zaman.
Gelişme çağım biteli bir hayli olmasına rağmen, ayaklarım hâlâ büyüyor. Komik değil mi? Bir süredir ayakkabılarım ayaklarımı sıkıyordu. Sicilyalı dadımın deyişiyle artık her tür ayakkabıya hassas olan “nazik ayaklarım” mı vardı?
Sonra bir gün kendi kendime şöyle dedim: “Biliyor musun, ne yapacaksın? Gidip kendine bir numara büyük bir çift ayakkabı satın alacaksın, eğer bol gelirse içine bir tabanlık koyarsın.”
Oysa aldığım ayakkabılar tam ayağıma göre olmuştu. Böylece ayaklarım da birden rahat etmişti.
Ayakların çok küçük de olmamalı, bu kez de tökezleme riskin çoğalır. Yeter ki, yaşın büyüdükçe boyun bir buçuk metrenin altında olmasın.
Ama eminim ki sen daha uzun boylu olacaksın. Şu anda da altı yaşındaki bir çocuğa göre bir hayli uzun sayılırsın.
Eğer annene çekersen, bence ideal boyda olursun. Belki de sırık gibi uzun olursun.
Upuzun bacaklı, kocaman ayaklı, başında kiraz kırmızısı şapkası, domates kırmızısı ayakkabıları ile yirmi yaşında bir Flavia düşünebiliyor musun?
Herhalde ben o zaman olmayacağım, sense olgun kestane rengi gözlerinle, kâh ürkek kâh utanmaz gülümsemenle çok güzel bir genç kız olacaksın. Çekingen bir çocuk olduğunu biliyorum, bunu kendinden de saklıyorsun ama tüm çekingen insanlarda olduğu gibi sende de bazen delice bir cesaret var. Korktuğun zamanlarda, korku içine işlemesin diye gözlerini kısarsın, tıpkı manastırın demir parmaklıklarının ardından kendilerini göstermeden dışarı bakan rahibeler gibi, sen de göz kapaklarını indirirsin.
….

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club