Anna Karenina – Aşık Bir Kadının Önünde Tüm Engeller Çaresizdir

Şubat 20, 2013 Martı Yayınevi, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Anna Karenina herkesin imrendiği bir hayata sahiptir; aristokrat bir çevreye mensup asil ve güzel bir kadın olmasının yanı sıra yüksek mertebede görevli zengin bir eşi ve taparcasına sevdiği bir oğlu vardır. Tüm bunlar dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı resmetse de, sevgisiz ve sıradan evlilik yaşantısı Anna Karenina’nın yüreğinde büyük bir boşluk yaratır. Çünkü o aşka susamış, eksik bir kadındır. Ta ki yakışıklı subay Kont Vronski’yle tanışana kadar…

Aşkın karşı konulmaz gücüne direnen Anna Karenina, sonunda kendini onun büyülü ve bir o kadar da tehlikeli kollarına atar. Fakat bu sıra dışı ilişki Anna’yı her geçen gün büyük bir çıkmaza, dolayısıyla yıkıma doğru sürükleyecektir.

Tolstoy’un arka planda Rus sosyetesindeki ikiyüzlülüğün resmedildiği bu trajik aşk, kader ve öz yıkım hikâyesi, aynı zamanda büyük bir gerçekçilikle işlenmiş insan hayatının zengin bir portresini sunmaktadır. Anna Karenina, birçok yazar ve edebiyat eleştirmeni tarafından tüm zamanların en iyi romanı olarak belirtilen önemli bir yapıttır.

***

İntikam benimdir, bedelini ben ödeteceğim.

Birinci Bölüm

1

Mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz ailelerin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

Oblonskilerin evinde her şey birbirine girmişti. Evin hanımı, kocasının bir Fransız kızla kaçamak bir ilişki yaşadığını öğrenmiş ve kocasına onunla beraber aynı evi paylaşmaya daha fazla dayanamayacağını bildirmişti. Kadın ilişkiyi öğreneli üç gün olmuştu ve ne yazık ki evin tüm bireyleri bu ilişkiden haberdardı. Evdeki herkes ikisinin bir arada yaşamasının anlamsız olduğunu ve yol üstündeki bir handa bir araya gelen yabancı insanların bile Oblonskilerden daha fazla ortak yönü bulunduğunu düşünüyordu. Kadın bir an olsun kendi odasından çıkmıyor, kocası da üç gündür eve uğramıyordu. Çocuklar evin içinde koşturuyor, İngiliz mürebbiye ikide bir kâhya kadınla kavga ediyordu. Bu yüzden de bir arkadaşına mektup yazıp ondan kendisine acilen yeni bir yer bulmasını istedi. Başaşçı da bir önceki gün tam akşam yemeğinden önce alıp başını gitmiş, aşçı yamağı ile arabacı da istifalarını vermişti.

Tartışmadan üç gün sonra, Prens Stepan Arkadyeviç Oblonski, bu modern dünyada namı diğer Stiva, sabah her zamanki saatinde, yani sekizde uyandı. Ancak bu sefer karısının yanında değil, çalışma odasındaki deri koltuktaydı. Sanki yeniden derin bir uykuya dalmak için hazırlanırmış gibi iri, bakımlı vücudunu koltuğun yaylı minderleri üstünde yan çevirdi. Yanındaki yastığa sıkıca sarıldı ve yüzünü içine gömdü. Fakat bir anda olduğu yerde sıçrayıp koltukta doğruldu ve gözlerini açtı.

“Evet, evet, şimdi nasıldı?” diye geçirdi aklından, rüyasını düşünerek. “Şimdi, nasıldı? Emin olmak lazım! Alabin, Darmstadt’ta bir yemek veriyordu. Yo, hayır, Darmstadt değil de, Amerikanvari bir yerdi. Darmstadt da Amerika’daydı sözde. Evet, Alabin, cam masaların üstüne güzel bir sofra kurmuştu ve sofralar Il mio tesoro’yu söylüyordu. Il mio tesoro değildi galiba, daha güzel bir şarkıydı ve masada ufak sürahiler vardı, ayrıca kadınlar da,” diye hatırladı.

Stepan Arkadyeviç’in gözleri neşeyle parladı ve yüzünde kocaman bir gülücükle düşüncelere daldı. “Evet, çok güzeldi, çok… Hatta güzelden de öteydi ama nasıl olduğunu kelimelerle tarif etmek, hele uyandıktan sonra şöyle bir hayal etmek bile imkânsız.” İnce şayak perdenin kenarından süzülen ışığı fark edince ayaklarını koltuktan keyifle indirdi ve yeri yoklayarak, karısının geçen seneki doğum gününde hediye ettiği, sırmalı maroken terliklerini bulmaya çalıştı. Son dokuz yıldır her gün yaptığı gibi yerinden kalkmadan, kolunu sabahlığının yatak yanında asılı durduğu yere uzattı. İşte tam o anda karısının odasında değil, çalışma odasında uyuduğunu ve bunun nedenini hatırladı. Yüzündeki tebessüm bir anda siliniverdi, kaşlarını çattı.

“Ah, ah, ah! Ah!” diye mırıldandı, yaşananları bir anda anımsayarak. Karısıyla aralarında geçen tartışma en ince detayına kadar birden gözünde canlandı. Çaresiz haldeydi, en kötüsü de her şeyin suçlusu kendisiydi.

“Evet, beni affetmeyecek. Affedemez. En kötüsü de, her şey benim hatam ama suçlu ben değilim. Zaten bütün mesele de bu,” diye düşündü. Bu kavganın onda uyandırdığı acı duyguları anımsadıkça, çaresizlik içinde, “Ah, ah, ah!” diye söylenmeye devam etti.

En kötüsü de, elinde karısı için getirdiği koca bir armutla güle oynaya tiyatrodan eve döndüğünde, ne salonda ne de çalışma odasında bulabildiği karısını, olan biten her şeyi anlatan o bahtsız mektupla beraber yatak odasında gördüğü andı.

Ev işlerinden başka hiçbir şeye kafa yormayan karısı, onun biricik Dolli’si, sıkıca tuttuğu mektupla kıpırdamadan oturuyor, gözlerinde dehşet, çaresizlik ve tiksinti dolu bir ifadeyle ona bakıyordu.

“Nedir? Nedir bu?” diye sordu mektubu göstererek.

O görüntü aklına geldikçe Stepan Arkadyeviç’in asıl canını sıkan, gerçeğin kendisi değil, karısının sözcükleriyle bir anda yüzüne vurulan haliydi.

Beklenmedik bir şekilde kendilerini son derece ahlaksız bir vaziyetin içinde bulan insanların başına ne geliyorsa, işte aynısı o anda onun da başına geldi. Hatasının ortaya çıkmasıyla beraber karısının karşısında düştüğü duruma adapte olmayı başaramadı. İncinmek, her şeyi inkâr edip kendini savunmak, af dilemek, hatta tamamen kayıtsız kalmak yerine –zira hepsi gerçekte yaptığından daha iyi olurdu; yüzünde istemsiz olarak, hem de tamamen istemsiz olarak (omur sinirlerine bağlı bir refleksti, diye düşündü fizyolojiye hayli meraklı olan Stepan Arkadyeviç)– o her zamanki neşeli haliyle o an için son derece saçma kaçan tebessüm belirdi.

Bu şapşal tebessümü kendisi bile affedemiyordu. Dolli, kocasının suratındaki pişkin ifadeyi görünce bir yerine yumruk yemiş gibi acıyla irkildi, o anın hiddetiyle acımasız sözlerle saldırıya geçti ve koşarak odadan çıktı. O günden sonra kocasıyla görüşmeyi reddetmişti.

“Her şeyin suçlusu o şapşal tebessüm,” diye düşündü Stepan Arkadyeviç.

Çaresizce, “Peki ne yapmalıyım? Ne yapmam lazım?” diye tekrarladı kendi kendine ama bir cevap bulamadı.

2

Stepan Arkadyeviç, kendine karşı son derece dürüst bir adamdı. Bu davranışından pişmanlık duyduğunu söyleyerek kendini aldatması ve kendini buna inandırması mümkün değildi. Otuz dört yaşında, yakışıklı ve nüfuzlu bir erkek olarak, kendisinden sadece bir yaş küçük olan ve beşi hayatta, ikisi ölü yedi çocuğunun annesi karısına âşık olmadığı için pişmanlık duyamazdı. Onun tek pişmanlığı, bu olayı karısından saklamayı becerememesiydi. Ancak hareketinin neden olduğu zorlukların farkındaydı ve hem karısı, hem çocukları, hem de kendi için üzgündü. Davranışlarının karısı üzerinde bu denli büyük bir etki yaratabileceğini tahmin edebilseydi günahlarını çok daha iyi örtbas etmeyi başarabilirdi muhtemelen. Bu konuyu daha önce oturup uzun uzadıya düşünmemişti hiç, ancak içten içe karısının ihanetlerini uzun zaman önce fark etmiş olması gerektiğine ve göz yumduğuna inanmıştı. Hatta artık ne genç ne de güzel olan, yıpranan herhangi bir dikkat çekici özelliği bulunmayan basit bir anne olarak anlayışlı davranıp bu duruma müsamaha göstermek zorunda olduğunu bile düşünmüştü. Halbuki düşündüklerinin tam tersi olmuştu.

Stepan Arkadyeviç kendi kendine, “Ah, ne korkunç! Tanrım, Tanrım! Korkunç!” diye söylenip duruyor ve aklına yapacak hiçbir şey gelmiyordu. “Halbuki şu ana kadar her şey nasıl da yolundaydı! Gül gibi geçinip gidiyorduk! O çocuklarıyla beraber hayatından memnundu, bense hiçbir işine karışmıyor, çocukları da, evi de dilediği gibi idare etmesine izin veriyordum. Evet, bir mürebbiye çalıştırması çok kötü oldu, doğru! Ah, çok kötü oldu! İnsanın mürebbiyesiyle flört etmesi çok bayağı, çok adice! Fakat o da ne mürebbiyeydi ama!” (Matmazel Roland’ın çapkın bakışlı simsiyah gözlerini ve gülüşünü anımsadı.) “Ama sonuçta karım evdeyken kızla hiç ilgilenmedim. Ve en beteri de şimdiden… Ah, ah! Peki ne yapacağım şimdi?”

Hayatın en karmaşık, en çözümsüz durumlarda bile her türlü soruya karşı sunduğu o evrensel çözüm dışında yapılacak bir şey yoktu. O çözüm de şuydu: İnsan günün koşullarına göre yaşamalı. Yani tüm düşüncelerinden kurtulmalı. Ama düşüncelerinden kurtulmak için çareyi uykuda bulması mümkün değildi; akşama kadar sürahi tutan kadınların söylediği şarkıların eşliğinde dertlerini unutamayacaktı, dolayısıyla en iyisi günlük yaşamın rüyaları arasında kaybolmaktı.

Stepan Arkadyeviç kendi kendine, “Hadi bakalım,” dedi ve koltuktan kalkıp mavi ipek astarlı gri sabahlığını giydi, kuşağını düğümledi ve geniş, çıplak göğsüne derin bir nefes çekerek, o iri vücudunu kolayca taşıyan ayaklarını yere vura vura, kendinden emin adımlarla camın önüne yürüdü. Panjuru açtı ve var gücüyle zile asıldı. Daha ilk çalışta eski dostu ve valesi Matvey elinde kıyafetleri, çizmesi ve bir telgrafla karşısında bitti. Matvey’in hemen arkasından, tıraş için gerekli tüm alet edevatıyla berber geldi.

“Ofisten herhangi bir evrak göndermişler mi?” diye sordu Stepan Arkadyeviç, telgrafı alıp aynanın önündeki sandalyeye otururken.

“Masada,” diye cevap verdi Matvey, hem sorgulayıcı hem de anlayışlı bir ifadeyle efendisine bakarak. Kısa bir duraksamadan sonra sinsi bir gülücükle, “Arabacı simsarı yollamış,” dedi.

Stepan Arkadyeviç herhangi bir karşılık vermeden, aynada Matvey’in gözlerinin içine baktı. Aynada göz göze geldikleri anda birbirlerinin aklından geçeni anladılar. Stepan Arkadyeviç’in gözlerinde, bana bunu neden söyledin? Olan bitenden haberin yok mu senin? sorusu okunuyordu.

Matvey ellerini cebine soktu, bir bacağını öne uzattı ve yüzünde belli belirsiz bir tebessümle, sessizce, iyi niyetle efendisine baktı.

“Onlara pazar günü gelmelerini ve o güne kadar da ne sizi ne de kendilerini hiçbir şey için sıkmamalarını söyledim,” dedi. Söyleyeceklerini önceden düşündüğü belliydi.

Stepan Arkadyeviç, Matvey’in bir espri yapıp dikkati kendi üstüne çekmek istediğini fark etti. Telegrafı açıp baştan sona okudu. Telgraflarda sürekli imla hatası yapıldığı için ara sıra kelimeleri tahmin etmek zorunda kaldı ve sonuna geldiğinde bir anda yüzü aydınlandı.

Upuzun, kıvırcık favorilerinin arasına pembe bir kesik atan berberin pürüzsüz, tombul elini birden tutup, “Matvey, kız kardeşim Anna Arkadyevna yarın burada olacakmış,” dedi.

Matvey, “Şükürler olsun!” dedi. Verdiği cevaptan, tıpkı efendisi gibi bu ziyaretin öneminin farkında olduğu belliydi. Efendisinin gönülden sevdiği kız kardeşi Anna Arkadyevna, karıkocanın yeniden barışmasını sağlayabilirdi.

“Yalnız mı geliyor, kocasıyla mı?” diye sordu Matvey. Berber dudağının üstünü tıraş etmekle meşgul olduğu için Stepan Arkadyeviç bir cevap veremedi ama parmağını kaldırdı. Matvey de aynaya bakıp başını salladı.

“Demek yalnız geliyor. Üst kattaki odayı hazırlatalım mı?”

“Darya Aleksandrovna’ya haber ver. O neresi derse, orayı hazırlasınlar.”

“Darya Aleksandrovna mı?” diye tekrarlandı Matvey şüphe içinde.

“Evet, haber ver. Al, telgrafı da götür. Ona verirsin. Dediklerini aynen yerine getirirsin.”

Matvey içinden, “Demek nabzını yoklamak istiyorsunuz” diye geçirdi ama sadece, “Evet, efendim,” demekle yetindi.

Matvey gıcırdayan çizmelerini yere vurarak elinde bir telgrafla yeniden odaya girdiğinde, Stepan Arkadayeviç de çoktan yıkanmış, taranmış, giyinmek için hazırlanıyordu. Berberse çoktan çıkmıştı.

“Darya Aleksandrovna, size evden ayrılacağını bildirmemi istedi. Canınız ne isterse onu yapacakmışsınız,” dedi. Yalnızca bakışlarıyla güldü, ellerini ceplerine soktu ve başını yana yatırıp efendisini seyretti. Stepan Arkadyeviç bir dakika kadar sessiz kaldı. Sonra o yakışıklı yüzünde yine her zamanki iyi niyetli, hatta acıklı tebessüm belirdi.

“Ee, Matvey?” dedi başını iki yana sallayarak.

“Sorun yok, efendim. Eminim aklı başına gelecektir,” dedi Matvey.

“Aklı başına mı gelecek?”

“Evet efendim.”

“Öyle mi dersin? Kim var orada?” diye sordu Stepan Arkadyeviç, kapıda bir kadın elbisesinin hışırtısını duyunca.

“Benim,” dedi sert ama hoş bir kadın sesi. Sonra da kapı eşiğinde çocukların dadısı Matryona Filimonovna’nın çiçek bozuğu aksi yüzü belirdi.

“Ne oldu Matryona?” diye sordu Stepan Arkadyeviç, kapıya doğru kadının yanına giderek.

Stepan Arkadyaviç karısının gözünde tamamen hatalı olmasına, bunu kendisinin de bilmesine rağmen neredeyse evdeki herkes (ki buna Darya Aleksandrovna’nın en iyi dostu olan dadı da dahildi) ondan yanaydı.

“Gene ne oldu?” diye sordu tekrar.

“Yanına gidin, efendim. Suçunuzu üstlenin. Hem Tanrı da

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club