Arasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar | Dücane Cündioğlu | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Arasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar

Dücane Cündioğlu

Arasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar

Gençler hatırat yazmazlar, yazamazlar; zira gençlerin hatırlayabilecekleri ve/veya yazabilecekleri miktarda bir mazileri yoktur. Hatırat yazmak, evvelen yaşlıların işidir; yani yazmak istediklerinde işe yarayabilecek hatıralara sahip olanların. Saniyen, geçmişleriyle, daha doğrusu kendileriyle hesaplaşmak, mazilerinin muhasebesini yapmak zaruretini duyanların. Sâlisen, mağlupların, siyaset içinde değil, hayat karşısında mağlup olanların, mağlup olmaya değecek bir hayatı yaşamış olanların.

İçindekiler

tarihin arasokkları

ah şu hatıratlar       3

bir varmış, bir yokmuş    7

hatırat yazmak bu ülkeyi yazmak demektir10

hatıratlar: tarihin arasokakları 13

hatıratların dünyası  16

hatıratlar ve/veya belgesel romanlar       19

hatıratlar hatır dinlemezler      24

hatırat kitaplarına dair     30

hatıraları tazelemeli 33

hatıratların ışığında siyasî tarih       37

hatır-gönül dinlemeyenler 40

hatıratları tanımak kendini tanımaktır      43

geçmiş kimler için geçmez?      46

geçmişe kimler ihtiyaç duyar?  49

arasokakların tarihi  53

meşrutiyet hatıraları

bari portakalımı yesem    71

dilde sermaye bir ah kaldı 76

kim kimin arabasını çekiyor?   80

rol bâki, oyuncular fâni    83

bu toprakların hikayesi    87

eyvah artık geceleri uykularımız kaçmaz oldu  92

kötümserlik degil, karamsarlık 96

halkın inkilaplara katkıları 99

ankaranın piyanoları 102

bir amerikan büyükelçisinin hatıratı  105

cumhuriyet hatıraları

atatürk ve beykozlu imam      113

atatürk ve trabzonlu imam      116

mustafa kemal cumhuriyetinin imamı     119

atatürk’ün cenaze namazı 122

açıklan(ma)mış anılar      125

türbelerle kapanan tarih   130

baban da mı şapka giyerdi?     136

cumhuriyet ve portakal    139

cumhuriyet ve muhafazakâr türkler  142

hatıratlarla cumhuriyet    146

osmanlı ve cumhuriyet    150

ankara yârim   154

cumhuriyet’in amerikan sefirleri      157

kabristanın hüznü

sövgüye övgü  163

paçaları kanlı pantolonun hikâyesi    167

anacaddelerde fazilet aranmaz 171

neyzen’in neyi var    177

eskimeyecek bir öykü..    181

müzisyen hatıraları  184

dayakçı şairlerin hikâyesi  187

aptallar cennetinde işin ne?      190

hepsinin canı cehenneme  193

berlinli bir kitapseverin hikayesi       196

babam otuzyedi yaşında alkolden öldü     199

bir kadirî şeyhi’nin hikâyesi      202

Biterken mi başlar yazılar?      205

aksekili hakkında iki farklı yorum    208

kutuz hocanın hatıraları   212

asıl kimin için ilginçtir bir kadının gösterisi?     215

bilgin’in izinden bilgi’nin izine 218

oma 223

japonyası kalmamış bir muhalefetin ızdırabı    226

bir adam, bir kitab ve bir ölüm              229

pişkinlik piştikçe pişer       232

ah şu hatıratlar

Gözlerimizi dünyaya açtığımızda, o gözleri verili bir dünyaya, tanımlanmış bir dünyaya açıyoruz. Sevgilerimizin, nefretlerimizin çoğunu ya bilkuvve ya da bilfiil olarak bilincimizin derinliklerinde hazır buluyoruz.

Okumaya, dünyayı tanımaya, anlamaya başladığımızda, etrafımızda hazır iyilerle, hazır kötülerle karşılaşıyoruz. Hatta bu iyiler ve kötüler sembolleştiklerinden, kötülerin dünyasından kaçıyor, onlarla hiçbir surette ilgilenmiyor, onları kendi dünyamıza mümkün mertbe yaklaştırmıyoruz; buna karşın yine hazır bulduğumuz iyileri ise idealleştiriyor, onlara ait ne varsa bilmeye çalışıyor, dünyamızı onların sözleriyle, tavırlarıyla inşa ediyoruz. Çok genç yaşlardan itibaren dünyamız kesin çizgilerle ayrılıyor; siyahlarımız ve beyazlarımız oluyor ve fakat asla aralarında irtibat alanları bulunmuyor, özel bir gayret göstermediğimiz sürece, beyazların aralarından dışarı çıkamıyor; siyah bellediğimiz alanın o karanlık köşelerine kısa kaçamaklar bile yapmaya cesaret edemiyoruz.

Sanıyorum iyi ya da kötü bir fikir dünyası olan her gencin yaşadığı, içinden geçtiği bir süreç bu. Zamanla iyiler kötüler hakkında sahip olduğumuz bu hazır tasavvurat değişmiyor değil; hatta bu değişim öyle noktalara varıyor ki çokları için iyiler kötü, kötüler iyi olabiliyor ve bu sefer aynı süreç farklı insanlar, farklı kimlikler üzerinden işliyor.

Siyasî kanaatlerimizi umumiyetle ailemizin siyasî kanaatlerinden hareketle oluşturduğumuz gibi, fikir dünyamızı da hemen hemen aynı etkiler belirliyor. Bunun tersi de olmuyor değil. Nitekim 12 Eylül öncesinde, ailelerinin siyasî ve fikrî eğilimlerinin tam aksi istikametindeki görüşleri savunan nice genç vardı; öyle ki aynı ailede dahi birbirinden çok farklı kanaatler çarpışabiliyordu. Bugün de böyle. Hem de koca koca adamlar için böyle.

Dün siyah dediğine, bugün beyaz diyen; dün beyaz dediğine bugün siyah diyen kimseler yok mu? Elbette var; ve olmaya da devam edecek.

Bir zamanlar bu ülkede gençler hep kendi iyilerini okurlar; kötülerin semtine uğramazlar, onları da semtlerine uğratmazlardı. Sözgelimi Necip Fazıl’ı veya Peyami Safa’yı okuyan, seven, yazdığı her satırı takip eden bir genç, Nâzım Hikmet’i okumaz, tanımaz, okumaya, tanımaya ihtiyaç da duymazdı. Kemal Tahir’i, Ahmed Hamdi Tanpınar’ı tanımak ise hem güçtü, hem özel gayret istiyordu.

Bu durum Nâzım Hikmet’i okuyanlar için de geçerliydi ve Cemil Meriç gibi, İsmet özel gibi isimler bu ülkede iyilerle kötüler arasındaki irtibat noktaları oldu; bu tür isimler bu nedenle çokları için bir şans idi; farklı dünyalara açılmayı meşru kılan kıyılardı. Sanırım 80 neslinin sınırlarındaki geçişkenliklerin kolaylaşması da yine bu tür isimler aracılığıyla mümkün oldu, olabildi.

Gençliğimde -birçok yaşıtım gibi- benim de ismini duyduğum ve fakat hiçbir eserini okumadığım, hatta kendisini hiç tanımadığım kötülerim vardı. Öyle kötülerdi ki, o kadar kötülerdi ki niçin kötü olduklarını bilmeye ihtiyaç bile duymamıştım.

Meselâ HasanÂli Yücel ile Nurullah Ataç, benim hiç okumadığım, hiç tanımadığım kötülerimdi. Belli belirsiz isimlerine tesadüf ederdim; hatta zaman zaman kendilerine bazı olumsuz atıfların yapıldığı yazılar da okurdum ama bu İnsanların gerçekte neler yazdıklarını, neler yaptıklarını öğrenmek ihtiyacı hissetmezdim. Acaba hissetseydim bile benim yaşadığım mahallede onların izlerini bulabilir miydim bilemiyorum.

Daha sonra bu isimler arasına (eski Maarif Vekili) Dr. Reşit Galip de katılmıştı. Fakat bu sefer şanslıydım; zira yakın tarih okumalarımda karşılaştığım bu ismi tanımak, hakkında ayrıntılı bilgiler bulmak zorundaydım. Fikirlerini hiçbir surette paylaşmadığım halde Dr. Reşit Galip’e saygı duymama, hatta bu sırf nedenle hakkında yazarken itina göstermeme yol açan hâdise, vefatının hemen ardından çekilmiş olan bir fotoğraftır.

Koca bir kütüphaneden ibaret odasında, mütevazı bir yatağın içinde yorganla Örtülü genç cesedi o kadar muhteşem, o kadar azametli görünüyordu ki yıllarca bu sahne gözümün önünden gitmedi. O benim nezdimde, artık iflah olmaz bir idealistti.

Nurullah Ataç hakkındaki kanaatlerim ise, yazdıklarını okumaya başlamakla değil; bilakis kızının babası hakkında yazdıklarını okuduğum an değişti. Babam Nurullah Ataç adlı küçük hatırat kitabı, nedense Nurullah Ataç’ı hep hüzünle anmama yol açar. Genç şairler tarafından sokak ortasında tekmelenen ve dua etmeden kapıdan çıkamayan bu dilciyi bana tanıtan muhterem kızıydı desem mübalağa etmiş olmam.

insanların bilinmeyen taraflarında hakikaten nice soyluluklar var!

Hasan Âli Yücel’e gelince, bu küçük mevlevî dervişinin hikâyesi uzun. Fakat henüz sonuna gelmiş olduğum -bu yazıyı da yazmama yol açan- Geçtiğim Günlerden adlı hatıratını herkese öneririm; şayet Maarif Vekili iken yayımlamış olduğu o devâsâ Şark ve Garp klasikleri, onu takdir etmeniz için yeterli olmuyorsa.

Hâsılı, bu isimler tanınmadıkça Cumhuriyet’in ne denli trajik bir devre olduğu da anlaşılamaz diye düşünüyorum.

bir varmış, bir yokmuş

Önceki yazımda eski Maarif Vekillerinden Dr. Reşit Galip’ten söz açmış ve özellikle bir fotoğrafının beni çok etkilediğini yazmıştım. Reşit Galip’in ölü bedeni, tavana kadar uzanan büyük bir kitaplığın önünde, fakir bir somyedeydi.

Fotoğraftaki görüntü fevkalâde soğuk ve ürperti vericiydi; belki ölünün, belki de ölümün soğukluğu idi, tam olarak nedenini kestiremiyorum; ancak görüntünün bütün soğukluğuna rağmen, o ölü bedene karşı içimde bir saygı uyanmıştı; kim bilir belki de kitaplığında yatıp kalkan ve orada canını vermiş bir ölüye duyulan acımayla karışık bir saygıydı benimkisi.

1932 Ramazanı’nda tatbik mevkiine konulan dini inkılâptan tedkik ederken yakından tanımak imkânı bulduğum genç Vekil’in hayatı da tıpkı ölümü gibi trajikti. Nitekim Türkçe Kur’an’ı Cumhuriyet İdeolojisi (İstanbul, 1998) adlı eserimde bu trajedinin önemli bir safhasını ele almıştım.

Hayatının ayrıntıları arasında yaptığım yolculuklar, bir kenara sürekli kaydettiğim bazı ilginç sahneler ve hepsinden önemlisi o trajik fotoğraf, fikirlerine de, dünyayı kavrama biçimine de yakınlık duymadığım bu müfrit ve mutaassıb adamı, ilk izlenimlerimin aksine nezdimde daha sevimli hale getirmişti.

İşte sözü geçen o yazımda böylesi duygulara yer vermiştim; üstelik kraldan çok kralcılığını, fikrî yetersizliklerini, İstiklâl Mahkemelerinde îfa ettiği rolü ve üniversite reformunda hem de fena hâlde (!) kullanılmış olduğunu bilmeme rağmen.

“Anlarsanız, affedersiniz” denilir ya, işte o yazı biraz da bu hissiyatın eseriydi.

Yazının yayımlandığı akşam, yakın tarihle ilgilenen tanıdık bir yazar aradı ve biraz hoşbeş ettikten sonra ağzından baklayı çıkardı:

— Sevecek başka adam mı bulamadın?

Bir an için “Ben ne demeye çalışıyorum; siz ne anlıyorsunuz” gibi birşeyler söylemek geçtiyse de zihnimden buna lüzum görmedim; bakış farkı diye kestirip attım. Birbirimizi anlama şansımız yoktu çünkü.

Sertel ailesinin hatıralarıyla ilgili genel bir değerlendirme yazısı kaleme almaya karar verdiğimde, karar verişime neden olan duygular, nedense bu hikâyeyi hatırlamama yol açtı.

Acaba bir tür savunma içgüdüsü mü?

Niçin olmasın?

Hatıraların eleştiriyi gerektiren yönlerinden ziyade anlamaya çalıştığım yönlerine dikkat çekmek geliyordu içimden. İnsan nefsinin acziyeti, o nefse tanınan süre dolmak üzereyken ya da dolmuşken daha da belirginleşiyor. Zaten hatıralar da hep bu durumlarda yazılmaz mı? Pişmanlıklar, onca pişmanlığa rağmen tekrarlanan hatalar, aptalca öteye beriye yöneltilen suçlamalar, gaflet, ihanet, kin. nefret, kıskançlık, kendini beğenmişlik ve daha nice çiğlik, hamlık.

Bunların hepsi insanî zavallılığın kucağında boynunu bükmüş masum bir kedi yavrusu gibi öylece sinip kalıyor.

 

Yayım tarihi
  • Kitap AdıArasokakların Tarihi; Hatıralar ve Hatıratlar
  • Sayfa Sayısı236
  • YazarDücane Cündioğlu
  • ISBN9786055257101
  • Boyutlar, Kapak 13,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKapı Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur