Aspidistra

Ekim 2, 2009 Can Yayınları, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

39721

İngiliz romancı George Orwell, Hayvan Çiftliği adlı siyasal masalında, zorbalığa dönüşen Stalin yönetimini yerden yere vurmuş; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı ünlü yapıtında da insanlığı belleksiz ve muhalefetsiz bir totaliter toplum tehlikesine karşı uyarmıştı. Ama bu iki büyük yapıtından önce, 1930’lar İngiltere’sinde ‘sınıf atlama özlemi’ni benzersiz bir kara mizahla eleştirdiği Aspidistra romanını kaleme almıştı. Aspidistra, sınıf atlama özentisindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklâm ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklâmcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktır.

Saat iki buçuğu vurdu. Mr. McKechnie’nin kitapçı dükkanının arka tarafındaki küçük büro bölümünde, Gordon Comstock ailesinin son üyesi, yirmidokuz yaşında ve de şimdiden yaşlanmış görünen Gordon Comstock masanın üzerine yayılmış, dört penilik bir Player’s Weights paketini başparmağıyla açıp kapamaktaydı.
Daha uzaktaki bir başka saatin caddenin karşı tarafındaki Prinee of Wales’in saatinin ding dongları durgun havayı titretti. Gordon isteksiz bir çabayla doğruldu ve sigara paketini cebine koydu Bir sigara içmek için neleri vermezdi. Ancak sadece dört sigarası kalmıştı. Günlerden çarşambaydı ve cumaya kadar parası olmayacaktı. Gerek bu akşam, gerek yarın tütünsüz kalmak felaket olurdu.
Yarının tütünsüz saatleri şimdiden canını sıkmış olarak kalktı ve kapıya doğru ilerledi  ufak tefek, cılız, ince kemikli, huysuz ve sıkkın adımlarla ilerleyen bir beden. Ceketinin sağ dirseği yırtıktı, ortadaki düğme düşmüştü; hazır alınmış flanel pantolonu lekeli ve ütüsüzdü. Üstten baktığınızda bile ayakkabılarının pençe istediğini anlayabilirdiniz.
Kalktığında pantolon cebindeki paralar şıngırdadı. Orada tam tamına kaç para oluğunu biliyordu. Beş buçuk peni – iki buçuk peni, bir de üç penilik madeni para vardı. Durdu, o sefil üç peniligi aldı ve baktı. Canavar, beş para etmez şey! Onu alansa aptalın aptalı! Dûn, sigara alırken oldu olay. Küçük tezgâhtar fahişesi “Üç peni vermemin sakıncası yok, değil mi efendim?” diye ötmüştü. O da almıştı elbet. “A, hayır hayır, hiç sakıncası yok!” demişti  aptal kafa!
Dünyada sadece, üçünü harcayamayacağı beşbuçuk peniden başka bir şeyi olmadığını düşünmek yüreğini eziyordu. Çünkü, sonuçta üç peniyle ne alınabilir? Bozuk para değil bu, bir bilmecenin yanıtı. Bu parayı bir avuç bozuk para arasında değil de tek başına cebinden çıkardığında, çok gülünç duruma düşer insan. “Kaç para?” dersiniz. “Üç peni,” der satıcı kız. Sonra cebinizi arar, tarar, nihayet o saçma küçük şeyi dımdızlak, bir gazoz kapağı gibi tutarsınız parmaklarınız arasında. Satıcı kız burnuyla yoklar durumu. Dünyadaki son üç peninizi elinizde tuttuğunuzu şıp diye anlar. Kızın elinizdekine kaçamak bir bakış baktığını görürsünüz  hepsi bu mu, bu para Noel muhallebisinden mi çıkmış acaba demektedir içinden. Burnunuz havada dükkândan çıkarsınız, oraya da bir daha adım atamazsınız. Yok! Son meteliği harcamayacağız. İkibuçuk peni kaldı  cumaya kadar iki buçuk peni.
Öğle tatili sularıydı, ya biriki müşteri gelirdi ya da hiç. Yedi bin kitapla baş başaydı. Tbz ve eski kâğıt kokan ve büroya açılan küçük karanlık bölüm tepeleme kitap doluydu, çoğu eskiydi, satılacak durumda değildi. Tavana yakın üst raflarda toplu mezarlarda sıra sıra dizilmiş tabutlar gibi yan yatmış uyuklamakta olan nesli tükenmiş A3 boyutunda ansiklopediler bulunuyordu. Gordon bitişik odaya kapı görevi gören tozla kaplı mavi perdeyi çekti. Diğerinden daha iyi aydınlanmış olan bu odada ödünç verilen kitaplar bulunuyordu. Kitap kurtlarının pek rağbet ettiği şu ‘iki penilik depozitosuz’ kütüphanelerdendi burası. Raflarında roman dışında kitap yoktu elbet. Hem de ne romanlar? Ama bundan doğal ne olabilirdi?
Tam tamına sekizyüz roman odanın üç duvarını tavana dek kaplıyordu; kitaplar, hafif uzunyuvarlak dik dörtgen sırtlar, sıra sıra, sanki duvarlar dikine döşenecek çok renkli tuğlalar için özel yapılmışçasına dizilmişti. Alfabetik olarak sıralanmışlardı. Arlen, Burroughs, Deeping. Dell, Frankau, Galstvorthy, Gibbs, Prietley, Sapper, Walpole. Gordon onlara dışa vurmadığı bir nefretle baktı. Şu anda bütün kitaplardan, özellikle de romanlardan nefret ediyordu. Bütün bu rutubetli, hamur olmuş süprtintünün bir arada durduğunu düşünmek korkunçtu. Yığışmış taşlara benzeyen donmuş kuyruk yağı. Sekiz yüz yağ dilimi, oluşturdukları dört duvar arasına  yığılmış taştan bir mahzene Gordon’u tıkmıştı. Bunu düşünmek insanı çileden çıkarıyordu. Gordon perdeyle örtülen kapıdan dükkânın ön tarafına doğru ilerledi. Bunu yaparken eliyle saçlarını sıvazladı. Bir alışkanlıktı bu. Ne de nisa, cam kapının dışında kızlar bulunabilirdi. Gordon öyle ilk bakışta etkileyici bir tip değildi. Boyu bir altmış sekizdi, saçları genellikle fazla uzun olduğundan kafasının bedenine göre fazla büyük olduğu izlenimini uyandırıyordu. Ufak tefek oluşu nerdeyse asla aklından çıkmazdı. Birinin kendisine baktığını hissettiğinde, ânında dikelir, göğsünü ileri çıkarır, basit insanları arada bir kandıran bir senkimoluyorsun havası estirirdi.
Ne var ki dışarda kimse yoktu. Ön oda. dükkânın diğer bölümlerinin tersine şıktı, pahalı görünümlüydü ve vitrindekiler dışında aşağı yukarı iki bin kitabı barındırıyordu. Sağ tarafta çocuk kitaplarının sergilendiği camlı dolap vardı. Gordon bakışlarını şömizi Arthur Rackham’ın abartılı çizgilerini taşıyan bir çocuk kitabından uzaklaştırdı; yaramaz çocuklar hatmi çaldıklarında birine çelme takıyorlardı. Cam kapıdan dışarıya baktı. Kasvetli bir gündü, rüzgâr çıkacağa benziyordu. Gökyüzü kurşun rengindeydi, caddeye döşenmiş kaldırım taşları kaygandı. Aziz Andrew Günü’ydü, yani kasımın on üçü. McKeehnie Kitabevi köşede, dört caddenin birleştiği biçimsiz bir meydandaydı. Solda kapıdan görülecek uzaklıkta büyük bir karaağaç yükseliyordu, şimdi yapraksızdı, sayısız dalları gökyüzünde solgun bir dantel oluşturuyordu. Karşıda, Prince of Wales’in bitişiğinde, yapım halindeki binaları çevreleyen tahta perdeler, şu ya da bu sentetik çerçöple bağırsaklarınızı perişan etmenizi öğütleyen hazır yiyeceklerin ve reçetesiz ilaçların ilanlarıyla kaplanmıştı. Canavarı andıran taşbebek suratlarından budala iyimserlikler fışkıran pembe, anlamsız suratlardan oluşmuş bir sergi görüyordunuz âdeta. Gizli Sos, bilmem ne kahvaltı gevreği (‘Çocuklar Kahvaltı Gevrekleri verilsin diye tepiniyor’), Kangru Şarabı, Vitamalt Çikolata, Bovex. Aralarında en çok Bovex, Gordon’un sinirine dokunuyordu. Gözlüklü, fare suratlı bir memur, kolalı saçlarla bir kafe masasında oturmuş, beyaz bir Bovex kupası elinde sırıtıyordu. ‘Roland Butta Bovex’siz sofraya oturmaz’ sloganı atılmıştı.
Gordon gözlerini kıstı. Kendi suratı, tozlu vitrin camında ona bakıyordu. İyi bir surat değildi bu. Otuzuna basmamıştı, ama şimdiden moruklamıştı. Acı, giderilmesi olanaksız çizgilerle dolu solgun bir yüzdü bu. Herkesin ‘iyi’ dediği türden, yani yüksekçe alnı vardı gerçi, ama küçük sivri çenesi, yüzünü ovalden çok armut şeklinde gösteriyordu. Saçları sıçan tüyü rengindeydi, dağınıktı, ağzı sevimsizdi, ela gözleri daha çok yeşile çalıyordu. Bakışlarını oradan uzaklaştırdı. Bugünlerde aynalardan nefret ediyordu. Dışarda hava soğuktu, kış ortası sanırdınız. Çelikten yapılma gürültülü bir kuğuyu andıran tramvay, caddeyi oluşturan kaldırım taşlan üzerinde homurdanarak kayıyordu, hızının yarattığı rüzgâr, ezik yapraklan savuruyordu. Karaağacın çıplak dallan sallanmakta, doğuya doğru itilmekteydi. Gizli Sos’un reklamını taşıyan posterin kenarı yırtılmıştı; bir kâğıt şerit, minik bir bayrak gibi çıldırasıya sallanmaktaydı. Sağdaki yan sokakta da, kaldırımın sınırım oluşturan karakavak ağaçlan, rüzgâr çarptıkça başlarını eğiyorlardı. Berbat bir rüzgârdı bu. Esintisinde, tehdit eden bir hava vardı; kış öfkesinin ilk gürlemesiydi bu, Gordon’un aklında iki dizdik bir şiir doğum sancıları çekmekteydi.
Sertçe savuran bilmem ne rüzgâr  örneğin tehditkâr rüzgar? Yok. eğilen karakavaklar daha iyi. Eğilenle ürküten arasındaki ses benzerliği daha mı iyi yoksa? Neyse, daha yeni soyunmuş, eğilen kavaklar. Güzel.
Sertçe savuruyor ürküten rüzgâr Daha yeni soyunmuş eğilen korakları
Güzel. Rüzgâr sözcüğüne kafiye bulmak kolay değil; gerçi. Chaucer’den bu yana her ozanın kafiye bulmakta zorlandığı sözcükler var. Bu arada Gordon’un aklındaki esin tükendi. Paralsın cebinde çevirdi. İki buçuk peni ve bir üçlük  iki peni bir de yarım peni ve üçlük. Canı müthiş sıkılıyordu. Kafiyelerle, sıfatlarla arası iyi değildi. Cebinde iki buçuk peni varsa iyi olmaz elbet.
Gözlerini yine karşıdaki posterlere çevirdi. Berbat şeylerdi bunlar. Onlardan nefret etmek için kendine özgü nedenleri vardı. Öylesine, mekanik bir şekilde okudu sloganları. ‘Kanguru Şarabı  Britanyalılar için ideal şarap’. ‘Gizli Sos Kocanızı Mutlu eder’. ‘Bir Vitamalt al, bütün gün yürü!’ Entelektüel misiniz? Nedeni kepektir’. ‘Çocuklar Kahvaltı Gevreği verilsin diye tepiniyor’. ‘Piyore mi? Bana göre değil!’ ‘Roland Bulta, Bovexsiz sofrasında.
Hah! Bir müşteri  ya da en azından potansiyel müşteri. Gordon doğruldu, dikeldi. Kapının yanında durunca kimseye görünmeden vitrinin önünde olup biteni yandan da olsa görebiliyordunuz. Gordon potansiyel müşteriyi inceledi.
Halim selim görünümlü, orta yaşlı bir adamdı, siyah takım elbise giymişti, başında kasket, elinde şemsiye ve çanta vardı  taşra avukatı ya da sicil memuru olsa gerekti. Soluk renkli iri gözlerle vitrine bakıyordu. Yüzünden suçluluk duygusu akıyordu. Gordon adamın bakışlarını İdadi. Ha! Mesele anlaşıldı! Adam ta köşedeki ilk baskı D.H. Lawrencelara göz koymuştu. Üzerlerinde kir pas arıyordu elbet. Lady Chatterley’i uzaktan duymuştu. Yüzü kötü, diye düşündü Gordon. Solgun, sarkık, asık, çizgileri hiç düzgün değil. Görünüşe bakılırsa Galli. En azından tutucu değildir. Ağzının çevresinde aşağı doğru sarkmış çizgiler var. Köyünde yerel Safiyet Derneği ya da Sahil Koruma Komitesi (lastik tabanlı pabuç, elde fener, kumsalda öpüşen çiftleri mıhlama işi) başkam, şimdiyse kent sarhoşu. Gordon içeri gelse keşke, dedi içinden. Ona bir adet Ârtık Kadınlar satayım. Nasıl da şaşırdı!
Ama hayır! Galli dava vekilinde o yürek nerde. Şemsiyesini kolunun altına sıkıştırdı ve sırtını dönüp çekti gitti. Ama kuşkusuz bu gece karanlık, yüzünün kızardığını gizlediğinde, seks dükkânlarından birine sessizce girecek ve Sadie Blackeyes’ın Bir Paris Manastırında’sini alacak.
Gordon kapıdan çekildi, gene kitap raflarına döndü. Kütüphaneden çıkınca solunuza gelen raflarda yeni ve yeni saydabilecek kitaplar duruyordu  cam kapıdan içeri bakanın dikkatini çekmeyi amaçlayan rengârenk bir bölüm. Dümdüz, yıpranmamış, lekesin sırtlan raflardan size kollarını açmış sanırdınız. ‘Beni al, beni al!’ diyorlardı sanki. Baskıdan yeni çıkmış romanlar  gerdeğe girmemiş gelinler gibi, bekâretlerini bozacak kâğıt açacağına uzanıyorlar  bir de basım öncesi inceleme kopyaları, genç dullar gibi, artık bakir değiller ama yine de çiçek gibiler, ve orda burda, yarım düzinelik takımlar halinde o acınası evde kalmış kız kuruları, uzun süredir korunmuş bekaretlerinin nöbetini hâlâ umutla tutan ‘artıklar’. Bunlar kötü anıları canlandırıyorlar. Kendisinin iki yıl önce yayınladığı o sefil ince kitap tam tamına yüz elli üç adet sattı, sonra ‘artıklaştı’; üstelik bir ‘artık’ olarak bile satmadı. Gordon yeni kitapları geçti, yenilerin sağında dizilen ve aralarında daha çok elden düşme kitapların olduğu bölümün önünde durdu.
Sağda, şiir rafları bulunuyordu. Önündekiler karışık …

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club