Başkaldıran İnsan

Ağustos 11, 2017 Can Yayınları, Deneme, Edebiyat

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

baskaldiran insan.indd“Başkaldıran İnsan”, başkaldırının kendisidir, ama ılımlı ve insanın boyutlarında. “Başkaldıran İnsan”, adalete ve özellikle doğruluğa vurgundur, mutlak olan’ın iğvasından, mitoslardan, gurur, horlanma ve kanın romantik başdönmelerinden uzak durur. Ama insan, ne ise, o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır. Bu yadsıma onu intihara mı, yoksa bir başkasını öldürmeye mi götürür? “Hayır!” demeyi bilen insandır “Başkaldıran İnsan”, ama kime, neye, nerede, nasıl? Başkaldıran insanı kuşatan ‘hayır’ın içeriği nedir? Bunun yanıtı “Başkaldıran İnsan”da…

***

I

BAŞKALDIRAN İNSAN

Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri. Ama yadsırsa da vazgeçmez; evet diyen bir insandır da, hem de daha ilk deviniminde. Tüm yaşamı boyunca buyruk almış bir köle, birdenbire, yeni bir buyruğu kabul edilmez bulur. Bu “hayır”ın içeriği nedir?
Örneğin, “fazla uzadı bu iş”, “buraya kadar evet, buradan ilerisine hayır”, “çok ileri gidiyorsunuz” ya da “geçemeyeceğiniz bir sınır vardır” anlamlarına gelir. Kısacası, bir sınırın varlığını kesinler bu hayır. Başkaldırmışın ötekinin “fazlaya kaçtığı”, hakkını bir başka hakkın kendisine karşı çıktığı, kendisini sınırladığı bir çizginin ötesine taşırdığı duygusunda da aynı sınır düşüncesini buluruz. Böylece, başkaldırı edimi hem katlanılmaz bulunan bir haksızlığın kesinlikle yadsınmasına, hem de bulanık bir hak inancına, daha doğrusu başkaldırmışın “… yapmaya hakkı olduğu” izlenimine dayanır. Herhangi bir biçimde, herhangi bir yerde bizim de haklı olduğumuz duygusu uyanmadıkça başkaldırı olmaz. İşte bunun için, başkaldıran köle aynı zamanda hem evet, hem de hayır der. Sınırla birlikte, bu sınırın berisinde var sandığı ve korumak istediği şeyleri de kesinler. Kendisinde de “… çabasına değen”, sakınılması gereken bir şey bulunduğunu kanıtlar inatla. Bir bakıma, kendisini ezen düzene karşı, kabul edebileceğinden fazla ezilmeme hakkını çıkarır.
Her başkaldırıda, haksıza karşı bir tiksintiyle birlikte, insanın kendi benliğinin herhangi bir yanına tam ve birdenbire bir katılışı vardır. Böylece, kendiliğinden bir değer yargısı sokar araya, ne denli nedensiz olursa olsun, tehlikeler içinde sürdürür onu. Bu noktaya kadar, umutsuzluk içindeydi, koşulunu haksız da bulsa kabulleniyor, hiç değilse susuyordu. Susmak, hiçbir şeyi yargılamıyor, hiçbir şey istemiyor sanılmasına yol açmak, kimi durumlarda da gerçekten hiçbir şey istememektir. Umutsuzluksa, tıpkı saçmalık gibi, genel olarak her şeyi yargılar ve ister, özel olarak hiçbir şeyi. Sessizlik iyi belirtir bunu. Ama konuştuğu dakikadan sonra, hayır derken bile ister ve yargılar. Başkaldıran insan, sözcüğün kökensel anlamıyla, yüz geri döner. Efendinin kamçısı altında yürüyordu. İşte karşı koymaktadır. Yeğ tutulmayanın karşısına yeğ tutulanı çıkarmaktadır. Her değer başkaldırıyı getirmez, ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce. Gerçekten bir değer mi söz konusudur?
Ne denli bulanık bir biçimde olursa olsun, bir bilinçlenme doğar başkaldırı eyleminden; insanda insanın, kısa bir zaman için bile olsa, özdeşleşebileceği bir şey bulunduğu konusunda bir sezgi, birdenbire göz kamaştırıcı oluveren bir sezgi. Bu özdeşleşme şimdiye kadar gerçekten duyulmamıştı. Köle ayaklanıştan önceki tüm aşırı isteklere katlanıyordu. Hatta çoğu zaman, şimdi “hayır” demesine yol açan buyruktan çok daha başkaldırtıcı buyruklar almış da tepki göstermemişti. Bunları içine atarak sabrediyordu belki de ama sustuğuna göre, hakkının bilincinde olmaktan çok, o anki çıkarını düşünüyordu daha. Sabrın yitirilmesiyle, sabırsızlıkla birlikte, eskiden benimsenenleri de kapsayan bir devini başlar. Hemen her zaman geçmişe-dönüktür bu atılış. Köle, üstünün alçaltıcı buyruğunu yadsıdığı anda, kendi kölelik durumunu da yadsır. Başkaldırı, basit yadsımada olduğundan çok daha ötelere uzanır. Karşısındakine tanıdığı sınırı da aşar, kendisine bir eşit gibi davranılmasını ister şimdi. İlkin insanın indirgenmez direnci olan şey şimdi bütün insan olur, onunla özdeşleşir bütün insan, onunla özetlenir. Karşısındakine saydırtmak istediği bu yanını geri kalanın üstüne çıkarır, bunun her şeye, hatta yaşama bile yeğ tutulabileceğini bildirir. Kendisi için en büyük değer olur bu. Köle, daha önce bir uzlaşma içine yerleşmişken, birdenbire (“değil mi ki böyle…”) ya Hep ya Hiç’in içine atılır. Bilinç başkaldırıyla doğar.
Ama, aynı zamanda, daha oldukça karanlık bir “hep” ile insanın bu “hep”e kurban olabileceğini bildiren bir “hiç”in bilinci olduğu da görülüyor. Başkaldıran kişi her şey olmak, birdenbire bilincine vardığı ve kendi varlığında kabul edilmesini, saygı gösterilmesini istediği bu değerle tümden özdeşleşmek ister ya da hiç olmayı, yani benliğine egemen olan gücün kendisini kesinlikle yere sermesini. Örneğin “özgürlüğüm” diye adlandıracağı bu vazgeçilmez kutsamadan yoksun kalacaksa ölümden başka bir şey olmayan son düşüşe boyun eğer. Diz çökmüş durumda yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğ tutar.
Değer saygın yazarlara göre, “(genellikle herkesçe istenenin aracılığıyla) çoğu zaman olgudan hakka, istenenden istenebilire geçişi belirtir”2. Gördüğümüz gibi, başkaldırıda hakka geçiş açıktır. “Böyle olması gerekirdi”den “Böyle olsun istiyorum”a geçiş de öyle. Ama, belki, bireyden ortak bir değere geçme kavramı daha da açık. “Ya Hep ya Hiç”in belirmesi, genel kanının tersine, insanın en bireysel yanında doğmakla birlikte, başkaldırının birey kavramını bile tartışma konusu ettiğini gösterir. Gerçekten de, birey kendi başkaldırı devinimi içinde ölmeyi kabul ediyorsa, öldüğü de oluyorsa, bununla kendi yazgısını aştığını düşündüğü bir değer uğrunda kendini kurban ettiğini gösteriyor demektir. Ölme olasılığını, savunduğu bu hakkın yoksanmasına yeğ tutuyorsa, bu hakkı üstün tutuyor demektir. Öyleyse, şimdilik bulanık olan; ama hiç değilse, bütün insanlarla birlikte kendine de özgü olduğunu sezdiği bir değer adına davranmaktadır. Görülüyor ki, her başkaldırı ediminde var olan kesinleme, onu yalnızlığından sıyırdığı, ona bir eylem nedeni sağladığı ölçüde, bireyi aşan bir şeyi kapsamakta. Ama, hemen belirtmek gerekir ki, her türlü eylemden önce var olan bu değer bir değerin (kazanılırsa) ancak eylem sonunda kazanıldığını savunan, yüzde yüz tarihsel felsefelerle çatışmaktadır. Başkaldırının incelenmesi, Helenlerin düşündüğü gibi ama çağdaş düşüncenin önermelerinin tersine, bir insan yaradılışı bulunabileceği kuşkusuna götürür en azından. Benliğimizde korunması gereken, sürekli olan hiçbir şey yoksa, ne diye başkaldırmalı? Köle, şu ya da bu buyrukla benliğinde yalnız kendisinin olmayan, içinde bütün insanların, hatta kendisini alçaltıp ezenin bile ortaklık hakkı bulunan bir ortak alan olan şeyin yoksandığı yargısına vardığı zaman, aynı zamanda tüm varlıklar için ayaklanır.3
İki gözlem desteklik edecektir bu uslamlamaya. Başkaldırı eyleminin özünde tümden bencil bir eylem olmadığını belirtmek gerekir ilkin. Hiç kuşkusuz bencil kararlar da olabilir. Ama tıpkı baskıya başkaldırıldığı gibi yalana da başkaldırılır. Üstelik başkaldıran insan, bu kararlardan sonra ve en derin atılışı içinde, her şeyi tehlikeye attığına göre, hiçbir şeyi esirgemez. Kendisine saygı ister kuşkusuz ama doğal bir toplulukla özdeşleştiği ölçüde.
Sonra başkaldırının ille ve yalnızca ezilmişte doğmadığını, başka birinin ezilişini görmekten de doğabileceğini belirtelim. Bu durumda, başka biriyle bir özdeşleşme var demektir. Bunun ruhbilimsel bir özdeşleşme, yani imgelemimizde alçaltmanın bize yöneldiğini duyuran kaçamak olmadığını da söylemeliyiz. Tam tersine, bizim başkaldırmadan katlandığımız alçaltmaların başkalarına yapıldığını görmeye dayanamadığımız olur. Kürek cezalarını çektikleri sırada, Rus yıldırıcılarının arkadaşlarının kamçılanması karşısında giriştikleri protesto intiharları bu büyük duyguyu gösterir. Çıkar birliği duygusu da söz konusu değildir. Düşman bildiğimiz insanlara yapılan haksızlığı da başkaldırtıcı bulabiliriz. Yazgıların özleştirilmesi ve karar verme vardır yalnız. Öyleyse birey, tek başına, savunmak istediği değerin kendisi değildir. Bu değeri oluşturmak için, en azından bütün insanlar gerekir. Başkaldırıda, insan başkasında kendi kendini aşar. Bu açıdan, insanların bağlılığı doğaötesi bir bağlılıktır. Ama şimdilik zincirler altında doğan bağlılık söz konusu yalnızca.
Her başkaldırının varsaydığı değerin olumlu yanı Scheler’in tanımladığı hınç kavramı gibi4 tümüyle olumsuz bir kavramla karşılaştırılırsa, daha kesin bir biçimde belirlenebilir. Gerçekten de, başkaldırı edimi, sözcüğün en güçlü anlamında bir hak isteme eyleminden daha fazla bir şeydir… Scheler; hıncı çok güzel bir biçimde; sürüp giden bir güçsüzlüğün bir kendi kendini zehirlemesi, onun kapalı kapta kötü bir salgısı olarak tanımlamıştır. Başkaldırı, tam tersine, varlığın kabuğunu kırar, taşmasına yardım eder. Durgun sulara yol açar, onlar da azgınlaşır. Scheler arzuya, ergiye adanmış varlıklar olan kadınlarda hıncın ne büyük bir yer tuttuğunu belirterek edilgen yanını gösterir onun. Başkaldırının kaynağında ise, tam tersine, taşkın bir etkenlik ve güç ilkesi vardır. Scheler, hıncın çekememezlikle renklendiğini söylemekte de haklıdır. Ama elinde olmayanı çekemez insan, başkaldıran insansa olduğu şeyi savunur. Elinde bulunmayan ya da yoksun bırakıldığı bir şeyi istemez. Kendisinde bulunan ve hemen her durumda, göz dikebileceği şeylerin en önemlisi diye bildiği bir şeyi tanıtma ereğini güder. Başkaldırı, içinde geliştiği ruhun güçlü ya da zayıf oluşuna göre, hırslılık ya da hınçlılık olur. Ama, her iki durumda da, olduğundan başka şey olmak ister insan. Hınç her zaman kendi kendine karşı hınçtır. Başkaldıransa, tersine, daha ilk atılımında, olduğu şeye el sürülmesini yadsır. Varlığının bir yanının bütünlüğü için çarpışır. Ele geçirmeye çalışmaz ilkin, kabul ettirmeye çalışır.
Hınç kinini yönelttiği varlığın çekmesini istediği acıyı düşünmekten haz duyar gibidir. Nietzche ile Scheler, Tertullianus’un okurlarına gökyüzünde, cennetlikler arasında duyulabilecek en büyük mutluluğun Cehennem’de yanan Roma imparatorlarını izlemek olacağını söyleyen satırlarında bu duyarlığın güzel bir örneğini görmekte haklıdır. Bu mutluluk idamları izlemeye giden namuslu kişilerin de mutluluğudur. Başkaldırı, ilke olarak, alçalışı yadsımakla yetinir, başkası için de istemez onu. Hatta, bütünlüğüne saygı gösterildikten sonra, kendisi acı çekmeyi de kabul eder.
Scheler’in başkaldırı anlayışını neden tümden hınçla özdeşleştirdiği anlaşılıyor şimdi. İnsanseverlikte hıncın eleştirisi (insanlık aşkının Hıristiyan olmayan biçimi olarak ele alır bu insanseverliği) belki de insanseverlik düşüngüsünün kimi belirsiz biçimlerine ya da yıldırı tekniklerine uygulanabilirdi. Ama insanın kendi durumuna karşı ayaklanışı tüm insanlara özgü bir onur uğrunda bireyi ayaklandıran edim konusunda yanlışlığa düşer. Scheler insanseverliğe insanlık düşmanlığının eşlik ettiğini kanıtlamak ister. İnsanın genel olarak insanlığı sevmesi yaratıkları özel olarak sevmek zorunda kalmamak içindir. Kimi durumlarda doğrudur bu, hele onun için insanseverliği Bentham’ın, Rousseau’nun belirlediğini görünce, Scheler’i daha iyi anlar insan. Ama insanın insana aşkı çıkarların rakama vurulmasından ya da insan yaradılışına beslenen kuramsal bir güvenden başka şeylerden de doğabilir. Yararcılara, Emile’in eğiticisine karşılık, örneğin Dostoyevski’nin İvan Karamazov’da kişileştirdiği mantık, başkaldırı ediminden doğaötesi ayaklanmaya giden mantık vardır bir de. Scheler de bilir bunu, bu anlayışı şöyle özetler: “Şu yeryüzünde insan dışında kalan şeylere de harcanacak oranda bol değildir aşk.” Bu tümce doğru bile olsa, varsaydığı baş döndürücü umutsuzluk horgörüden başka bir şey ister. Karamazov’un başkaldırışındaki acılı niteliği kavrayamıyor gerçekte. İvan’ın acısı, tam tersine, yeryüzünde gereğinden fazla boşuna aşk bulunmasıdır. Tanrı yadsınıp da bir yeri, bir gereği kalmadığı zaman, bu aşkın, cömert bir suç ortaklığıyla, insana yöneltilmesine karar verilir.
Gördüğümüz kadarıyla, başkaldırı ediminde, yürek yoksulluğundan, kısır bir hak istemeden ileri gelen, soyut bir ülkü belirmiyor. İnsanda düşünceye indirgenemeyen şeyin, varlıktan başka hiçbir şeye yaramayacak olan şu sıcak yanın göz önüne alınması isteniyor. Hiçbir başkaldırı hınçla yüklü olamaz demek mi bu? Hayır, kinler yüzyılındayız, yeterince biliyoruz bunu. Ama, bozulmasını istemiyorsak, en geniş anlamıyla ele almalıyız bu kavramı. O zaman, başkaldırı her bakımdan hıncı aşar. Rüzgârlı Tepe’de Heathcliff, aşkını Tanrı’ya yeğ tuttuğu, sevgilisine kavuşmak için Cehennem’i istediği zaman, yalnız alçaltılmış gençliği değildir konuşan, bütün bir yaşamın yakıcı deneyidir. Aynı atılış, Maître Eckhart’a, şaşırtıcı bir sapkınlık nöbeti içinde, İsa’lı Cehennem’i onsuz Cennet’e yeğ tuttuğunu söylettirir. Aşk atılımının ta kendisidir bu. Öyleyse, Scheler’e karşı, başkaldırı edimi içinde yer alan ve onu hınçtan ayıran tutkulu kesinleme üzerinde fazla durmak yersiz. Hiçbir şey yaratmadığına, görünüşte olumsuz olsa bile, insanın her zaman savunulması gereken yanını ortaya koyduğuna göre, alabildiğine olumlu bir şeydir başkaldırı.
Ama bu başkaldırı da, getirdiği değer de görece değil midir? Gerçekten de, çağlar ve uygarlıklarla birlikte, uğrunda başkaldırılan nedenler de değişir gibi. Bir Hint paryasının, İnka İmparatorluğu’nun bir savaşçısının, Orta Afrika’nın ilkel bir insanının ya da ilk Hıristiyan toplulukların bir üyesinin başkaldırı konusunda aynı düşünceye bağlanmadıkları açık. Hatta, çok büyük bir olasılıkla, bu belirli durumlarda başkaldırı kavramının bir anlam taşımadığı da ortaya konulabilir. Buna karşılık, bir Helen kölesi, bir serf, Rönesans’ın bir paralı askeri, Régence zamanının Parisli bir burjuvası, 1900 yıllarının bir Rus aydını ve günümüzün bir işçisi, başkaldırının nedenleri konusunda birbirlerinden ayrılsalar bile, yasallığı konusunda birleşirlerdi kuşkusuz. Başka bir deyişle, başkaldırı sorunu ancak Batı düşüncesinde kesin bir anlam kazanır gibi görünüyor. Scheler’le birlikte, eşitsizliklerin çok büyük olduğu (Hintlilerin kast yönetimi) toplumlarda ya da tersine, eşitliğin tam olduğu toplumlarda (kimi ilkel topluluklar) başkaldırı anlayışının güçlükle dile geldiğini söylersek, sorunu daha da açıklaştırabiliriz. Başkaldırı anlayışı ancak kurumsal eşitliğin büyük gerçek eşitsizlikleri örttüğü topluluklarda gerçeklik kazanabilir. Öyleyse başkaldırı anlayışı yalnız bizim Batı toplumumuz içinde bir anlam taşır. Daha önce söylediklerimiz bizi böyle bir sonuca karşı uyarmamış olsaydı, bu sorunun bireyciliğin gelişmesiyle ilgili olduğunu söylemeye yeltenebilirdik.
Kesin gerçek düzleminde, Scheler’in sözünden çıkarabileceğimiz bütün sonuç şu: Politik özgürlük kavramı, toplumumuz içinde, insanda insan kavramının gelişmesini sağlıyor, aynı özgürlüğün uygulanışı ise hoşnutsuzluk uyandırıyor. Özgürlük olgusu insanın özgürlük bilincine oranlı olarak gelişmemiştir. Bu gözlemden yalnız şunu çıkarabiliriz: Başkaldırı, haklarının bilincine varmış, bilinçli kişinin işidir. Ama yalnız birey haklarının söz konusu olduğunu söylemek için hiçbir dayanağımız yok. Tam tersine, daha önce belirttiğimiz bağlılık sonucu, insan türünün geçirdiği serüvenler boyunca kendiliğinden edindiği ve gittikçe geliştirdiği bir bilinç söz konusuymuş gibi görünüyor. Gerçekten, İnka ya da parya başkaldırı sorununu ele almaz, çünkü bu sorun, kendileri için önceden, daha kendileri ele almadan, bir gelenek içinde çözülmüştür, çünkü yanıt “kutsal”dır. Kutsal evrende başkaldırı sorununa rastlanmıyorsa tüm yanıtlar bir kez için, kesinlikle verilmiş olduğundan, burada hiçbir gerçek sorun bulunmadığı içindir. Doğaötesinin yerini söylen almıştır. Soru yoktur artık, yalnızca yanıtlar, bir de sonu gelmez açıklamalar vardır. Ama insanın kutsala girmesinden önce ya da girebilmesi için, kutsaldan çıkmasıyla ya da çıkabilmesi için, soru ve başkaldırı vardır. Başkaldıran insan kutsalın öncesinde ya da sonrasında yer alan, bütün yanıtların insansal, yani usa uygun olarak belirlenmiş olduğu bir düzen isteyen insandır. Bu andan sonra, her soru, her söz başkaldırıdır, oysa kutsalın evreninde her şey “Tanrısal bağışlama” (mağfiret) eylemidir. Böylece, insan kafası için ancak iki evren, yani kutsalın (ya da, Hıristiyan diliyle, yarlıgamanın)5 evreni ile başkaldırının evreni bulunabileceği gösterilebilir. Birinin belirişi, ötekinin silinişi demektir, bu beliriş şaşırtıcı biçimler altında da olsa böyledir bu. Burada da ya hep ya hiç çıkıyor karşımıza. Başkaldırı sorununun güncelliği bugün toplumların kutsala göre durumlarını yeni baştan incelemek istemelerinden ileri geliyor. Kutsallıktan sıyrılmış bir tarih içinde yaşıyoruz. İnsan yalnız ayaklanma değil elbette. Ama bugünün tarihi, uzlaşmazlıkları ile, insanın temel boyutlarından birinin de başkaldırı olduğunu söylemeye zorluyor bizi. Başkaldırı bizim tarihsel gerçeğimiz. Gerçekten kaçmadığımız sürece, değerlerimizi onda bulmak zorundayız. Kutsalın ve salt değerlerin ötesinde, bir davranış kuralı bulunabilir mi? Başkaldırının getirdiği soru budur.
Başkaldırının yer aldığı sınırda doğan bulanık değeri gösterdik. Şimdi bu değerin başkaldırı düşünce ve eylemlerinin çağdaş biçimlerinde de bulunup bulunmadığını araştırmamız, bulunuyorsa, özünü belirtmemiz gerekiyor. Ama, hemen söyleyelim, bu değerin temeli başkaldırının ta kendisidir. İnsanların birbirlerine bağlılığı başkaldırı edimine dayanır, bu edim de ancak bu uzlaşmada haklılık kazanır. Öyleyse bu bağlılığı yadsımaya ya da yıkmaya kalkan bir başkaldırının aynı anda başkaldırı adını yitirdiğini, gerçekte öldürücü bir boyun eğişle birleştiğini söylemek hakkımız. Bunun gibi, bu bağlılık da, kutsalın dışındaysa, ancak başkaldırı düzeyinde yaşarlık kazanabilir. Başkaldırmış düşüncenin gerçek dramı işte o zaman ortaya çıkar. İnsan var olmak için başkaldırmak zorundadır, ama başkaldırının kendi kendinde bulunduğu, insanların üzerinde birleştikçe var olmaya başladıkları sınıra saygı göstermesi gerekir. Öyleyse başkaldırmış düşünce belleksiz edemez; sürekli bir gerilimdir. İlk soyluluğuna bağlı kalıyor mu, yoksa, tam tersine, bıkkınlık ya da çılgınlık yüzünden bir zorbalık ya da kölelik sarhoşluğu içinde unutuyor mu onu, yapıtları ve eylemleri içinde onu incelerken, bunu her seferinde söylememiz gerekecek.
Şimdilik, başkaldırı anlayışının dünyanın uyumsuzluğunu, görünüşteki kısırlığını kavramış düşünceye sağladığı ilk ilerlemeyi göstermiş bulunuyoruz. Uyumsuz deneyimde, acı çekme bireyseldir. Başkaldırı deviniminden sonra, ortak olduğunun bilincine varır, herkesin serüvenidir artık. Aykırılığı ele alan bir düşüncenin ilk ilerlemesi bu aykırılığı tüm insanlarla paylaştığını ve insan gerçeğinin, tüm olarak, kendi kendisine ve evrene uzaklığı dolayısıyla acı çektiğini anlamaktır. Bir tek insanın çektiği dert ortak salgın olur. Gündelik acımızda başkaldırı, düşünce düzeyinde, cogito’nun gördüğü işi görür; ilk kesinliktir. Ama bu kesinlik bireyi yalnızlığından çekip alır. İlk değeri bütün insanlar üzerine kuran bir ortak noktadır. Başkaldırıyorum, öyleyse varız.

2. André Lalande, Vocabulaire tecnique et critique de la philosophie.
3. Kurbanlar topluluğu, kurbanı cellata bağlayan topluluğun aynıdır; ama cellat bunu bilmez.
4. Max Scheler, Hınç, çev. Abdullah Yılmaz, Kanat Kitap, İstanbul, 2004.
5. Hıristiyanlığın başında da doğaötesi bir başkaldırı vardır elbette ama İsa’nın dirilişi, ölümsüz bir yaşam umudu olarak yorumlanan Tanrı ülkesi onu gereksiz kılan yanıtlardır.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>