Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda | Yılmaz Özdil | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Son 10 yılda yaşadığımız her şey

“Beş gazetenin arşivinden 460 bin sayfa taradım. Sırf arşiv taraması 1.5 senemi aldı. İsim Şehir Hayvan ve İsim Şehir Bitki gibi köşe yazılarımdan derleme değil… Sıfırdan yazıldı. 3 Kasım 2002’de başlıyor. Bugüne kadar geliyor. Çıraklık, kalfalık, ustalık diye üç bölümden oluşuyor.”
-Yılmaz Özdil, Hürriyet, 30 Temmuz 2013-

Bir tablo hayal edin.
Sanat eseri.
Miras. Size ait.
Tuvali, Türkiye coğrafyası.
Boyası, şehit kanı, alın teri.
Her sabah uyanıyorsunuz.
Gururla seyrediyorsunuz.
Ama, birileri her sabah sizden önce uyanıp o tablonun başına geçiyor
ve orasına burasına minik minik fırça darbeleri atıyor.
Her sabah bir minik fırça darbesi.
Usta işi.
Küçük küçük değişiyor tablo.
Aniden değil.
Milim milim.
Alıştıra alıştıra.
Yedire yedire.
Aradan yıllar geçiyor.
Tablo, o tablo olmaktan çıkmış!
Komple değişmiş.
Dedim ya, kanıksamışsınız.
Bakıyorsunuz bakıyorsunuz…
Tablo, hâlâ aynı tablo zannediyorsunuz.
Peki ne yapılabilir?
Fark, nasıl fark edilebilir?
Orijinal’in aslında ne kadar değiştiği…
Ne hale getirildiği…
İlk bakışta nasıl anlaşılabilir?
Tek çare var. Kıyas.
Tablonun ilk haliyle…
Son halini yan yana koymalı.

***

En baştan söyleyeyim.

Önsöz’ü var.

Son söz’ü daha söylenmedi.

Başı olan, sonu henüz olmayan bir kitaptır bu.

*

AKP iktidarının şeceresidir.

Gazete manşetlerinden kronolojisidir.

11 yılın arşiv özeti…

Haber hafızası’dır.

Hangi adımlar, hangi sırayla atıldı?

Hangi sansasyon, hangi basit olayın artçısıydı?

Hangi sebep, hangi sonucun işaret fişeğiydi?

Hangi niyet, hangi amacın maskesiydi?

Bir bakışta görebilmeniz için hazırladım.

*

Huninin ağzına yaklaştıkça hızlanan girdap misali, memleketin döne döne nasıl sürüklendiğini… Tesadüfler silsilesinde aslında hiç tesadüf bulunmadığını… Birbiriyle alakasızmış gibi peş peşe yaşananların, meğer aynı tespihin taneleri olduğunu… Tarih sırasıyla, tarihe not düşmek için derledim.

*

Niye derseniz…

Yarın öbür gün…

Utanılacak dönemdir.

Unutturulmak istenecektir.

*

Hatırlansın diye yazdım.

Unutulmasın.

2002

AKP yerine “Ak Parti” • Hilton’da şükür namazı
Siirt seçimi iptal • Hablemitoğlu suikastı

3 Kasım 2002.

Sandıklar açıldı.

Ampul çıktı.

AKP iktidarı başlamıştı.

Muhalefette CHP vardı.

Teee 1946’dan sonra ilk defa mecliste sadece iki parti temsil ediliyordu, gerisi yüzde 10 barajının altında kalmıştı. Recep Tâyyip Erdoğan seçime katılamamıştı. “Halkı ırk, din, dil farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan hüküm giymişti; siyasi yasaklıydı. Abdullah Gül Başbakan oldu.

Güya biri yasaklı, biri Başbakan’dı ama..

Davul kimin omzunda tokmak kimin elinde, belliydi.

İlk resmi davet Beyaz Saray’dan gelmiş, Başbakan Gül değil, henüz milletvekili bile olmayan Erdoğan çağırılmıştı. O günlerde AKP’liler dahil, herkes “AKP” derken, gazetelerimize manşet olan davet mektubunda “AKP” yerine “Ak Parti” yazıyordu. Kimse farkında değildi. AKP’ye Ak diyen ilk kişi, ABD Başkanı’ydı.

Reuters ajansı, bu ziyareti şu cümlelerle haber yaptı:

“Geçen sene Washington’da konuşacak adam bulamayan Tayyip Erdoğan, film yıldızları gibi limuzinlerle karşılandı.”

Eee, bu işler böyleydi. Moda AKP’ydi.

İlk tesettür defilesini, Yıldırım Mayruk yaptı.

İş dünyası “tek parti iktidan’ndan pek mutluydu. Sakıp Sabancı “ikinci Özal trenine biniyoruz” diyerek, sadece cebini düşünen patronların duygularını dile getirirken… AKP milletvekilleri Ankara Hilton’da iftar açıp, lobide topluca şükür namazı kılıyordu.

Manşetler Gül’lük Gülistanlıktı.

Gel gör ki, Başbakan’ın eşi Hayrünnisa Hanım, eşinin yöneteceği ülkeyle mahkemelikti. Eşi muhalefetteyken, türbanla okula giremediği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dava açmış, Türkiye’yi şikâyet etmişti. “Peki n’oolacak şimdi?” diye sordular. “Nefsim için bir şey yapmam, insanlığı düşünürüm; davayı geri çekersem makam mevki için geri çekti demezler mi?” dedi. Oysa, pek yalanda “insanlığı düşünürüm” filan demeyecek, bir başka makam mevki için davasından vazgeçecekti.

Şak…

Yüksek Seçim Kurulu, Siirt seçimini iptal etti.

Interpol tarafından aranırken bağımsız aday olmasına ve milletvekili seçilmesine ses çıkarılmayan Jet Fadıl, apar topar tutuklandı. Meclise girdim diye sevinirken, hapse girdi. Jet’in tasfiye edildiği gece, jet hızıyla yasa çıkarıldı, Erdoğan’ın yasağı kaldırıldı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer veto etti ama, nafile… Erdoğan’ın yakında “cibilliyetsiz” diyeceği CHP’nin tam desteğiyle aynen iade edildi, onaylandı. Siirt seçimi, Siirt konuşmasından sonra hapse atılan Erdoğan’ın başbakan olabilmesi için tekrar edilecekti. Minareli şiirden yasaklayan hukuk, kılıfına uydurulmuştu.

Bülent Arınç, TBMM Başkanı oldu, Cumhurbaşkanı’nı yurtdışı gezisine uğurlamaya eşiyle birlikte geldi, böylece türbanı ilk defa devlet protokolüne soktu. Kadınlarımızın kılığı kıyafeti tartışılırken, saçının teline bile tahammül edilmezken, kaderin cilvesi sanırım, Türk kızı Azra Akın dünya güzeli oldu.

AKP’li bakanların katıldığı ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, bakanlarla birlikte, Genelkurmay Başkanı Hilmi özkök’ün de oruçlu olduğu açıklanırken… İrticai faaliyetleri nedeniyle TSK’dan atılmış eski subay AKP milletvekili, rövanş gibi, Meclis Milli Savunma Komisyonu Başkanı seçiliyordu.

PKK terörü neredeyse sıfıra inmişti.

Sene boyunca sadece iki şehit verilmişti.

1987’den beri uygulanan olağanüstü hal kaldırıldı.

Derken… Türkiye suikastla sarsıldı.

Alman vakıflarının örtülü faaliyetleri ve siyanürlü altın kitaplarıyla tanınan Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doçent Necip Hablemitoğlu, evinin önünde başına kurşun sıkılarak öldürüldü. Fethullah Gülen cemaatinin istihbarat dünyasındaki örgütlenmesiyle ilgili kitap hazırlığındaydı. Tetikçi kayıptı. AKP döneminin ilk karanlık olayıydı. Başbakan Gül “Bu cinayeti aydınlatmak devletin namus borcudur” dedi. Başbakanlık’tan Çankaya’ya, devletin başına çıkacaktı ama, namus borcundan ses seda çıkmayacaktı.

2003

Mart tezkeresi geçmedi • Kafamıza çuval geçti • Taliban’ın dizinin dibinden başbakanlık makamına • Türbanlı Diana ♦ Kayserili George Clooney • Haysiyetli beygir Cihan • Babalar gibi satış • Uzan operasyonu • El Kaide İstanbul’da vurdu

Yeni seneye faciayla girdik.

THY’nin “Konya” isimli RJ-100 tipi uçağı Diyarbakır’a iniş sırasında düştü, 76 kişi hayatını kaybetti. AKP henüz iktidarda yeniydi ama taktiği eski taktikti. Baktılar, pilot ölmüş. “Pilot hatası” deyip, kapattılar.

Halbuki, bu RJ’ler uçan tabuttu.

Kazayı rahmetli pilota yıkmışlardı ama…

THY bunlardan kurtulduğunda deve bile kesecekti.

“Konya” isimli uçağın üstüne bir bardak soğuk su içilirken…

Yeşil sermaye tabir edilen Endüstri Holding’in koordinatörü, “Konya” isimli şehrimizde basın toplantısı düzenliyor, gurbetçilerden toplanan 300 milyon mark’tan geriye anca 50 milyon mark kaldığını belirterek “Ortaklarımız paranın üstüne bir bardak soğuk su içsin” diyordu.

Gelişmiş ülkelerde bir ömürde bile yaşanmayanlar, Türkiye’de bir haftada yaşanır hale gelmişti. Gündemin değişme hızı, sersemleticiydi. Peş peşe okuyup göreceksiniz ki, yokuş aşağı koşar gibiydi.

Mesela, inanmakta güçlük çekebilirsiniz ama, AKP’yle ilk ters düşen kişi, AKP’nin pek yakında yere göğe sığdıramayacağı Hilmi Özkök’tü. Gazetecilere orduevinde kokteyl verdi, Başbakan’a verdi veriştirdi, “Yüksek Askeri Şûra kararlarına şerli konulması, ilticaya bulaşanlara cesaret verdi” dedi.

Peki, ne demek istemişti?

Ertesi günkü manşetlerde izah edildi.

TSK’dan atılmasın diye şerh konulan bir astsubay, tarikat şeyhiydi, üsteğmen müridi vardı; subay astsubaydan emir alıyordu. Bir başka subay, namaz saatine denk geliyor diye, nöbete çıkmamıştı. İsrail’e gönderilen bir muhribin subayı ise “Ben Müslüman’ım, İsrail Müslümanlara eziyet ediyor” diyerek, gemiye binmeyi, İsrail’e gitmeyi reddetmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ufak ufak ne hale getirilmeye çalışıldığı, ilk defa bu kadar açık şekilde basına yansımıştı.

Aynı gün, Genelkurmay tarafından TBMM Dışişleri Komisyonu’na brifing verildi. Çünkü AKP iktidar olur olmaz, KKTC’nin kepenklerinin kapatılması anlamına gelen Annan Planı peydah olmuştu. Aniden “Denktaş defol” mitingleri başlamış, Denktaş da “Ankara bu planı kabul etmem için baskı yapmaya devam ederse, istifa ederim” resti çekmişti. Brifingi veren Tümamiral Kadir Sağdıç “1974’te Barış Harekâtı’na genç bir subay olarak katılmıştım, şimdi gelinen nokta çok üzücü” derken, gözyaşlarını tutamamış, ağlamıştı.

Tarikat şeyhi astsubaya, hükümet eliyle sahip çıkılırken…

Bu yurtsever tümamiral, tutuklanacaktı.

Dedim ya, her şey çok hızlı gelişiyordu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, seçimden 10 gün önce açtığı davanın esası hakkındaki görüşünü henüz Ocak ayı bitmeden Anayasa Mahkemesi’ne sunmuş, “Siyasi Partiler Yasası’na uymayan, hukukun arkasına dolanan AKP’yi kapatın, Tayyip Erdoğan’ın genel başkanlık yetkisi kullanmasını önleyin” demişti.

Gel gör ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tek sütunda kalmış, dansöz Asena sürmanşete çıkarılmıştı, İbo Şov’a giderken silahlı saldırıya uğramış, bacağından vurulmuştu; memleket için daha önemli haber yoktu!

Herkes Asena’nın bacaklarına bakarken, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, memleketin kalkınma planını açıkladı: Bütün limanlar satılacak, Tüpraş, Petkim satılacak, madenler, Telekom, Tekel satılacak, bankalar, fabrikalar, köprüler, otoyollar satılacaktı.

Dünya ekonomi tarihinde…

Üreterek değil satarak kalkınacağına inanan ilk millettik.

Hadi buna inandık diyelim…

Biri çıkıp, “Bu Abdüllatif Şener AKP’den istifa edecek, yol arkadaşlarını yolsuzlukla suçlayacak, hatta rakip parti kuracak” deseydi, herhalde Abdüllatif Şener bile inanmazdı.

Kalkınmamız için “vergi barışı” adı altında yasa çıkarıldı. Kalkınmamızdan ilk faydalanan kişi, Maliye Bakanı oldu. Kemal Unakıtan yargılandığı davadan yırttı.

Bilahare, haksız malvarlığı davasından yargılanan Tayyip Erdoğan’ın beraatine karar verildi. Hazine avukatı itiraz bile etmedi, ki kalkmalım!

Kurban Bayramı başladı.

Etin kilosu sekiz milyon lira… Bugünkü parayla sekiz liraydı.

17 Ocak 2003.

AKP döneminin ilk şehidi, Uzman Çavuş İrfan Yayla, Diyarbakır kırsalında düşerken… ABD askeri heyeti, Mersin ve İskenderun limanlarında inceleme yapıyor, AKP milletvekilleri Antalya açıklarına demirleyen uçak gemisi Harry Truman’da hatıra fotoğrafı çektiriyordu.

Başbakan Gül’ün özel danışmanı Ahmet Davudoğlu’na büyükelçi unvanı veriliyor, Tayyip Erdoğan ailece Davos’a gidiyor, Emine Hanım “Kar yağışı kristal bir rüya gibi, çok romantik” diyor, Tayyip Erdoğan Davos Zirvesi’ne önemsiz diyenlerin “şizofren tipler” olduğunu söylüyordu.

Hemen peşinden Başbakan Gül de eşiyle birlikte Davos’a gidiyor, yalakalık fırsatını kaçırmayan gazetelerimiz Hayrunnisa Hanım’ı “Davos şıklığı” başlığıyla sunuyor, Başbakanımız “Kaynak bulmak için Türk vatandaşlığını satmayı düşündük, 20 bin dolara vatandaşlık satalım önerisi getirildi, tepkiden çekindik, vazgeçtik” diyor, her geçen gün adını biraz daha fazla duyacağımız spekülatör Soros, Türk hükümetinin doğru yolda olduğunu anlatıyordu.

Hal böyleyken… Cumhurbaşkanı Sezer, bileği kırılan eşini Hacettepe’nin acil servisine getiriyor, sıradan vatandaşlarla röntgen kuyruğuna giriyor, gidişte-dönüşte kırmızı ışıkta duruyordu. Davos’a gidip İsviçre’ye cumhurbaşkanı olması daha uygundu, “yeni Türkiye’ye pek yakışmıyordu!…»

Tank taşıyabilen dev kargo uçakları, încirlik’e inip kalkmaya başlamıştı. Amerikan basını, Ankara’yla Washington’ın el sıkıştığını, 40 bin Amerikan askeri ile 350 uçağın Türkiye’ye konuşlanacağını yazıyordu.

Başbakan Gül “Bugünden itibaren stratejik ortağımızın yanındayız’ dedi. O günden itibaren, yüce basınımıza sihirli değnek değdi, hep bir ağızdan “Irak’ta kitle imha silahları var” manşetleri başladı. Kimisi kimyasal silah olduğunu, kimisi biyolojik silah olduğunu yazıyor, “maazallah bu Saddam çok fena adam” korkusu pompalanıyor, dumanı tüten füze rampası fotoğrafları yayınlanıyordu.

“Bizim ahali dünya yansa okumaz, magazini mutlaka okur” diye düşünenler, işin o tarafını da ihmal etmiyordu. Mesela, şu başlığı hiç unutmam: “Saddam’da dünyaya yetecek kadar botoks var!”

Milli Savunma Bakanlığı, seferberlik halinde ciplere sefer görev emri çıkarılacağını, el konulacağını duyuruyor; Sibel Can “desteğe hazır olduğunu” açıklıyor, Hülya Avşar “feda olsun” diyordu. Seksi sanatçılarımız adeta göğüslerini memlekete siper ederken…

İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde, Zeki Triko’nun bikinili reklam panosu, hacı adaylarının aptesini bozuyor.

diye beyaz perdeyle kapatılıyordu Hollanda’nın Türkiye’ye Patriot verdiği, Amerikan Awacs’larının memleketimize tekerlek koyduğu dakikalarda… İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ulaşım genel müdürü, THY’ye genel müdür yapıldı. “Ha belediye otobüsü, ha Boeing” diyemediği için “Uçak ve metro birbirine çok benziyor” dedi.

Tam adı “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için hükümete yetki verilmesi” olan “1 Mart tezkeresi”nin oylanmasına saatler kalmıştı. İngiliz basını, ABD’nin 27 milyar dolar verdiğini, Ankara’nın 4 milyar dolar daha istediğini yazıyor, ABD Başkam Bush “Türkler at pazarlığı yapıyor” diyor, Barzani’nin internet sitesi “Türkiye pahalı fahişe rolünde” manşeti atıyordu.

Tayyip Erdoğan “evet” çıkması için bastırıyor, “Hayır’da hayır yok” diyor, CHP lideri Baykal mutlaka hayır dememiz gerektiğini söylüyordu. TBMM Başkanı Arınç ise “Oy hakkım yok, oy versem hayır verirdim” diyerek, dincisi, eski solcusu, eski ülkücüsü, eski liboşu, toparlama kadroyla iktidara gelen AKP’nin “monoblok” olmadığını gösteriyordu.

Türkiye nefesini tuttu, tezkere oylandı.

Sonuç evet Karar ret
Tam bize göre bi durumdu!
Dünya algılamakta güçlük çekti.

Evet’ler fazlaydı, 250 hayır’a karşılık 264 evet çıkmıştı ama, salt çoğunluk sağlanamamıştı. CHP’yle beraber, 71 AKP milletvekili hayır demişti. O ana kadar aslansın kaplansın koçumsun diyen Amerikan basınında, aniden hava döndü, Türkiye’yi “dansöz kıyafetiyle tasvir eden karikatürler yayınlandı.

Hemen ertesi gün, kemer sıkma paketi açıklandı, hükümetimiz a’dan z’ye bütün vergilere giydirdi. Basınımız pek cesurdu o zamanlar, “Bush’tan alamadı, halktan alacak” başlıkları atıldı.

8 Mart 2003…

Siirt seçimi tekrarlandı.

  • Kitap AdıBeraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda
  • Sayfa Sayısı352
  • YazarYılmaz Özdil
  • ISBN9786050916355
  • Boyutlar, Kapak14 x 23 cm , Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2013-09

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur