Beyaz | Mihriban Doğan, Ted Dekker | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

BEYAZ
Zamana karşı amansız bir takip,
BEYAZ
Geçmişle geleceğin anahtarı,
BEYAZ
Ölüme direnen aşkın rengidir.

Dünyaların birinde, hızla yayılan ölümcül bir virüs, bilimadamları ve hükümetlerin yoğun çabalarına rağmen, bütün canlıları yok etmek üzere. Diğer dünyadaysa yasak bir aşk, Çember olarak da bilinen direnişçilerin her an sonunu getirebilir.

Bu iki dünyanın arasındaki tek köprü olan Thomas, birini kurtarayım darken ikisini birden kaybedebileceğinin farkında. Şimdi yaklaşan kıyamet öncesi, onu bir girdap gibi içine çeken duygularından ve olaylardan sıyrılıp tarihi yeniden yazmanın bir yolunu bulmak zorunda.

İki dünyanın kaderi tek bir adamın elinde. Yaşam. Ölüm. Aşk. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. YEŞİL’deki kaos, SİYAH’taki dehşet ve KIRMIZI’daki ihanetten sonra Çember görülmedik bir güçle karşı karşıya. Büyük Takip’in son saatlerinde verilen bir karar her şeyi sonsuza kadar değiştirebilir.

***

Kuzey Dakota

Finley, nüfus 543. Tabelada yazan buydu.

Finley, nüfus 0. Mike Orear iki hafta sonra tabelada pekâlâ böyle yazabileceğini düşünüyordu.

Sıcak rüzgâr saçlarının arasından eserken, kasabanın kıyısında durmuş; boş caddelerin kenarlarında dikili kurşun rengi binaların, her an ölülerini bekleyen mezar taşlarına dönüşebileceğine dair içini kemiren korkuyla mücadele ediyordu. Oysaki Mike, North Forks’taki okula gitmek üzere buradan ayrılmadan önce kasaba yaklaşık üç bin sakiniyle cıvıl cıvıl bir yerdi.

İki yıl önce kasabayı son ziyaret ettiğinde nüfusu binin altına düşmüştü. Şimdiyse beş yüzden biraz fazlaydı. Amerika’da ölümü bekleyen sayısız kasabadan biriydi. Ancak burası özeldi.

Burası annesi Nancy Orear’ın yaşadığı kasabaydı. Ayrıca babası Carl’la, tek kardeşi Betsy’nin de. Hiçbirinin onun geleceğinden haberi yoktu. Mike, Raison Türü haberini patlattığından bu yana her gün konuşmuşlardı, ama dün artık konuşmanın yetmediği sonucuna varmıştı.

Onları görmek zorundaydı. Onlar ölmeden ve Washington’da işler iyice sarpa sarmadan önce görüşmelilerdi.

Mike arabasından indi, ceketini omzuna atarak Central Bulvarı’nda kaldırımdan yukarı yürümeye başladı. Kimseye görünmeden dolaşmak istiyordu, ki bunu Finley’de en iyi, cafcaflı bir arabayla değil de yürüyerek yapabilirdiniz. Ne var ki görünürde tek bir insan yoktu. Bir tane bile.

Mike onların virüs hakkında ne kadar bilgi sahibi olduklarını merak etti. Onun bildiği kadarını biliyorlar mıydı acaba? Şu anda diğer bütün Amerikalılar gibi koltuklarına yapışmış, büyük buluş haberini bekliyorlardı herhalde.

Mike’nin ayakları uyuşmuştu. Atlanta’da günde yirmi dört saat stüdyoda çalışırken, kendisini bu kargaşanın ön cephelerinde mücadele eden, hakikate giden yolu açan bir savaşçı gibi görüyordu. Milyonlarca izleyicinin yüreklerine dokunan, onlara umut, Amerika’ya yaşam soluğu veren bir kahraman. Gel gör ki, terk edilmiş anayollardan kuzeye doğru yaptığı bu yolculuk onu yeni bir gerçekliğe uyandırmıştı.

Amerika ölüyordu. Hakikat onları öldürüyordu.

Televizyonda görünen zıvanadan çıkmış adamlar ne derlerse desinler, ölmek üzere oldukları, kaçınılmaz bir gerçekti. Orta Amerika her çareye başvurulduğu palavrasına inanmayacak kadar akıllıydı.

Toz bürümüş kaldırımlarda yürürken Mike’nin ayakkabıları gıcırdıyordu. Sağ tarafında karaltı halinde yükselen Citizens Devlet Bankası’ydı.

Tabelada “kapalı” yazıyordu. Tek bir insan bile yoktu.
Bu bankada bir zamanlar hesabı vardı. Eski, mavi Schwinn’i Toby’den almak için ilk kez biriktirdiği kırk beş doları buraya yatırmıştı. Peki, Toby bugün nerelerdeydi? En son onun deprem korkusuna rağmen Los Angeles’te bir işte çalıştığını duymuştu. Deprem bugün artık Toby’nin endişelerinin arasında en önemsiziydi herhalde.

Finley Lounge’nin camındaki tabelada “açık” yazılıydı – büyük ihtimalle krizden dolayı büyüyen tek kurumdu. Bazılarına göre haberler birayla daha iyi karşılanırdı.

Mike bir an içeri girmeyi düşündüyse de tanıdık birilerini görme endişesi yüzünden yanından geçip gitti. Annesi, babası ve Betsy’yle konuşmak istiyordu, başka kimseyle değil. Hepsinin mahkûm olduğu o kirli küçük sırrın Amerika’nın başına bela olmasının onunla pek ilgisi yoksa da, kendini virüsten nedense bir şekilde sorumlu hissediyordu.

Yutkundu, Roger’s Heating’in yanından geçip gitti. Orası kapalıydı.

Görebildiği kadarıyla Central Bulvarı’nda ve yan yollarda hâlâ hiç kimse yoktu.

Mike durup arkaya baktı. Ortalık çok sessizdi. Rüzgâr bu kasabaya savurduğu virüsten bihaberdi sanki. Postanenin üzerinde bir Amerikan bayrağı aheste aheste dalgalanıyordu, ama Mike bugün herhangi bir postanın ulaştırıldığından şüpheliydi.

Bir yerlerde binlerce bilimci Raison Türü’nün belini bükmek için durmaksızın uğraşıyordu. Bir yerlerde politikacılar ve devlet başkanları bir çözüm bulabilmek için çırpınıyorlar ve ölümün kapılarına dayandığı gibi akıl almaz bir gerçeği makul bir biçimde açıklamaya çabalıyorlardı. Başka bir yerlerdeyse nükleer savaş başlıkları havada uçuşuyordu.

Oysa burada, hiçliğin ortasında, Finley olarak bilinen ve 12 Temmuz 1926’da kurulmuş bu yerde, Mike’nin tek duyabildiği, rüzgârın sesiydi. Tek görebildiği, boş caddeler ile puf puf beyaz bulutların serpiştirildiği mavi gökyüzüydü.

Birden arabasından çıkmakla hata yaptığını düşündü. Koşa koşa geri dönüp arabasına atlamalı ve aslında yarın sabah onu bekledikleri Washington’daki protesto yürüyüşüne katılmak için geri dönmeliydi.

Ancak Mike birden koşmaya başladı. Dave’s Auto’yu geçip, Lincoln Caddesi’ne çıktı; babasının yaklaşık kırk yıl önce aldığı eski beyaz evin halen ayakta durduğu caddenin sonuna doğru koşturdu.

Soluklanmaya çalışarak kapıya yaklaştı. Ne bir ses ne bir yaşam belirtisi. En azından metronun sesini duymalıydı, değil mi?

Mike basamaklardan sıçraya sıçraya çıktı, kapıyı hızla çekip evin içine daldı.

Orada sesi kısılmış bir televizyonun karşısında, anne babası ile Betsy, sağa sola dağılmış tabak çanaklar, yarısı boş bardaklar ve Safeway marka patates cipsi poşetleriyle kuşatılmış halde, kanepenin üzerinde oturuyorlardı. Üzerlerinde pijama vardı, saçları darmadağındı. Kollarını kavuşturmuşlardı ve suratları elmacık kemiklerinden sarkan çuvallar gibi görünüyordu; ama onu görür görmez gözleri fal taşı gibi açıldı. Eğer bu yaşam belirtisini de göstermemiş olsalardı Mike onların çoktan ölmüş olduklarını sanabilirdi.

“Mikey?” Annesi öne doğru atıldı, sonra sanki gözlerine inanamıyormuş gibi bir an duraksadı. “Mike!” Kanepeyi itip, hıçkıra hıçkıra ağlayarak koştu, onu sımsıkı kucakladı.
Mike işte o anda Washington’da düzenleyecekleri yürüyüşün yapılacak en doğru şey olduğunu anladı. Başka bir umutları yoktu. Hepsi de ölecekti.

Başını annesinin omzuna koyup ağlamaya başladı.

*

1.
BÖLÜM

Kara Hunter cep telefonu kulağına yapışmış halde, arabasını Johns Hopkins Üniversitesi kampusundan içeri sürdü. Dünya parçalanmaya başlamıştı ve Kara, içinde, derinlerde bir yerlerde – ki insanların bir şeyi böyle bilmesi beklenmezdi – çok önemli bir şeyin kendisine bağlı olduğunu biliyordu. Thomas ona, dünya da Thomas’a bel bağlamıştı.

Durum ancak kasvetli bir gece yarısı kadar açıktı, ama ufukta parlayan bir yıldız vardı; bu yüzden Kara bu yol gösteren parlak ışıktan gözlerini ayırmıyordu.

Cep telefonunu kulağıyla omzu arasına sıkıştırıp, iki elini birden kullanarak bir dönüş yaptı. “Çaresizlikten deli gibi davrandığım için kusuruma bakmayın Bay Gains, ama bana izin vermezseniz oraya bir silah alıp gideceğim.”

Dışişleri Bakan Yardımcısı, “Senin için izin alamayacağımı söylemedim,” dedi. Kara bizzat başkanla da görüşebileceğini düşünmüştü ama bugünlerde başkanın gezegendeki en ulaşılabilir adam olmadığı da kesindi. Tabii, adınız Thomas değilse. “Sana deneyeceğimi söyledim; ama bu biraz sıra dışı bir şey. Dr. Bancroft belki… bir dakika müsaade eder misin?” Telefondaki ses gitti. Kara yalnızca boğuk bir ses duyabiliyordu.

Gains geri geldi, hızlı hızlı konuşuyordu. “Çıkmam lazım.”

“Ne oldu?”

“Bilmene gerek var mı?”

“Bilmem gerekiyor! Thomas’ın sağ olduğunu farz edersek, aranızdaki tek bağ ben olabilirim! Aynı şekilde Monique ile de. Onun da sağ olduğunu farz edersek tabii. Tanrı aşkına, konuş benimle!”

Gains cevap vermedi.

“Bunu bana borçlusunuz, Bay Gains. Thomas’a ilk defasında yanıt vermediğiniz için bunu ülkemize borçlusunuz.”

“Bunu kendine saklayacaksın.” Kara onun ses tonundan, ona bir şeyler söylemek zorunda kaldığı için duyduğu öfkeyi şüpheye yer bırakmayacak biçimde hissetmişti. Fakat başka hiç kimse anlamasa bile, Gains Kara’nın bu deney sayesinde bir şeyler öğrenebileceğini anlamalıydı.

“Elbette.”

Gains, “Az evvel karşılıklı bir nükleer atışma yaşadık,” dedi.

Nükleer mi?

“Daha doğrusu, İsrail Fransa sahillerinin karşısındaki okyanusa bir füze ateşledi ve Fransa da karşılık verdi. Şu anda havada yol alan kıtalararası bir füzeleri var. Benim gerçekten gitmem lazım.”

“Lütfen, efendim, Dr. Bancroft’u arayın.”

“Yardımcım aradı zaten.”

“Teşekkür ederim.” Kara telefonunu kapattı.

Kesinlikle böyle son bulamazdı! Ancak Thomas virüsün, Tarih Kitaplarında bahsi geçen toplu tahribatın yalnızca bir parçası olabileceği konusunda önceden uyarmıştı. Aslında havari John’un önceden bildirdiği kıyameti virüsün başlatma olasılığını tartışmışlardı. İsrail John’un kıyamet öngörüsünde belirgin biçimde öne çıkmıyor muydu?

Kara aniden önüne çıkan bir bisikletçiye çarpmamak için direksiyonu kırdı, içinden lanet okuyarak gaza bastı. Dr. Bancroft onun son umut kapısıydı. Thomas yaklaşık üç gündür kayıptı, Monique de dün kaybolmuştu. İçlerinden birinin hayatta olup olmadığını öğrenmek zorundaydı – burada değilse bile diğer gerçeklikte.

Bancroft laboratuarındaydı; Kara bunu onunla yaptığı telefon görüşmesinden biliyordu. Ayrıca kardeşinin kayıtlarının hükümetin kontrolü altında olduğunu da biliyordu. Kayıtlar çok gizliydi. Thomas’ın Dr. Bancroft’la yaptığı seansa dair herhangi bir sorgu, nazik doktorun iradesi dışında bir yetki gerektiriyordu. Kara’nın şansı varsa Gains en azından bu kadarını ona sağlamış olabilirdi.

Kara arabasını park etti, bir hafta önce CIA başkanı Phil Grant’le inmiş olduğu basamaklardan koşa koşa indi. Bodrum kattaki panjurlar çekilmişti. Kara cama vurdu.

“Dr. Bancroft!”

Kapı neredeyse anında içe doğru açıldı. Kıpkırmızı gözlerinin altında torbalar olan gösterişsiz bir adam önünde duruyordu. “Evet, tamam,” dedi.

“Tamam mı? Ne tamam?”

“Sana yardım edeceğim. Acele et!” Psikolog Kara’yı içeri çekti, dışarı eğilip beton merdivenin yukarısına hızla göz attıktan sonra kapıyı kapattı. Masasına doğru hızlı hızlı yürüdü.

“Thomas’la ilgili verileri bir haftadır inceliyorum. Birçok meslektaşımı aradım – dikkatini çekerim, bu insanlar budala değil – biri bile sessiz beyin uykusuyla ilgili bir şey duymamış.”

“Dışişleri Bakan Yardımcıs…”

“Onlarla az önce konuştum, evet. Senin görüşün nedir?”

Kara, “Sessiz beyin uykusuyla kast ettiğiniz nedir?” diye sordu.

“Benim yeni terimim. Uyurken rüya görmeyen beyin, kardeşininki gibi.”

“Başka bir açıklaması olmalı ama, değil mi? Onun rüya gördüğünü biliyoruz. Ya da en azından uyurken başka bir gerçekliğin farkında olduğunu biliyoruz.”

“Tabii burası” – Bancroft odayı gösterdi – “rüya olmadığı müddetçe.” Göz kırptı.

Doktor da Thomas gibi konuşmaya başlamıştı. İkisi de balatayı sıyırmıştı. Üstelik Kara’nın önereceği şey, bu rüya meselesini Bancroft’un söylediğine kıyasla mükemmel ….

  • Kitap AdıBeyaz
  • Sayfa Sayısı544
  • YazarTed Dekker
  • ÇevirmenMihriban Doğan
  • ISBN6055420390
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviMARTI KİTABEVİ / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur