Beyaz Düşler

Temmuz 7, 2011 Epsilon, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Nora Roberts, dört kitaptan oluşan “Gelin” dizisinin bu ilk romanında okuyucularını çocukluk arkadaşı olan ve sonra hep birlikte düğün organizasyonu işine giren Parker, Emma Laurel ve Mac ile tanıştırıyor. “Nora Roberts, masalsı bir hikayeyi başka hiç kimsenin anlatamayacağı güzellikte anlatıyor.”Rocky Mountain News Çocukluk yılları  boyunca evlerinin arka bahçesinde sözünona düğünler düzenleyerek oyunlar oynayan dört arkadaş için çiçekler, fotoğraflar, tatlılar ve diğer tüm ayrıntılar yaşamlarının bir parçasının haline gelmiştir.Çektiği fotoğraflar gelin dergilerinin kapaklarını süsleyen Mackensie Ellliot, arkadaşları arasındaki adıyla Mac, hayatında çocukluğunda kendisinin yaşayamadığı mutlu anları fotoğraflarıyla ölümsüzleştirmeye adamıştır. İkinci evliliğini yapan babasını neredeyse hiç göremeyen, sürekli sevgili değiştiren annesiyle de sorunlar yaşayan, sonunda mutluluktan umudunu kesen Mac için her şey, önemli bir düğün görüşmesi öncesinde, müstakbel gelinin erkek  kardeşiyle karşılaştığında değişecektir. Carter Maguire, Mac’in tipi değildir aslında. Ancak İngilizce öğretmenliği yapan, fazlasıyla sakin ve kibar bu adam, düğün krizleriyle ve annesinin ardı arkası kesilmeyen talepleriyle boğuşan genç kadının hayatında bir ışık oluverir.  Mac artık, üç arkadaşının da yardımıyla, kendi mutlu anılarını yaratmayı öğrenmek zorundadır.

ÖNSÖZ

Mackensie Elliot, sekiz yaşına kadar on dört kez evlenmişti. En iyi üç arkadaşının her biriyle -hem gelin hem damat olarak- en yakın arkadaşının erkek kardeşiyle (onun itirazına karşın), iki köpek, uç kedi ve bir tavşanla evlenmiş bulunuyordu. Başka sayısız düğünde de damdonör, nedime, sağdıç ve şahit olarak görev yapmıştı.
Ayrılıklar kaçınılmaz olarak hep dostça olsa da, bu evliliklerin hiçbiri bir günden uzun sürmemişti. Evliliklerin geçici olması Mac’i şaşırtmıyordu, çünkü kendi anne babası da ikişer kez evlenmişlerdi… şimdilik.
Düğün Günü onun en sevdiği oyun değildi ama rahip, papaz ya da hakim olmayı seviyordu.  Ya da, babasının ikinci karısının yeğeninin 13 yaş törenine katıldığından beri, haham  olmayı.
Üstelik davetlerde mutlaka ikram edilen pastalara, lezzetli kurabiyelere ve limonataya bayılıyordu.
Bu, Parker’ın en sevdiği oyundu ve Düğün Günü hep kocaman bahçeleri, güzel koruları, gümüş havuzu olan Brown Estate’te oynanıyordu. Soğuk Connecticut kışlarında, tören büyük evde hararetle yanan şöminelerden birinin önünde gerçekleşebiliyordu. Basit düğünler ve ayrıntılı işler oluyordu. Kraliyet düğünleri, kaçarak evlenmeler, sirk temaları ve korsan gemileri vardı. Bütün fikirler ciddi ciddi değerlendiriliyor ve oylanıyordu. Hiçbir tema ya da kostümde aşırıya kaçılmıyordu.
Yine de, başından on dört evlilik geçen Mac, Düğün Günü’nden biraz sıkılmıştı.
Önünde yeni bir ufuk açılana kadar. Mackensie’nin çekici ve çoğunlukla ortalarda olmayan babası, sekizinci doğum gününde ona bir Nikon fotoğraf makinesi göndermişti. Mac’in fotoğrafa hiç ilgisi yoktu; makineyi de babasının boşanmadan beri kendisine verdiği ya da gönderdiği diğer garip hediyelerle birlikte bir yere kaldırmıştı. Ama Mac’in annesi kendi annesine bunu söylemiş büyükannesi de homurdanmış, “beceriksiz, işe yaramaz Geoffrey Elliot” hakkında atıp tutmuş, daha Barbie bebeklerle oynayacak yaşta bir kıza yetişkinlere göre bir fotoğraf makinesi armağan etmenin ne kadar uygunsuz olduğunu söyleyip durmuştu.
Mac de, büyükannesiyle prensipte anlaşamamayı alışkanlık haline getirdiğinden, fotoğraf makinesine birden ilgi duymaya başlamıştı. Scottsdale’deki huzurevinde kalmak yerine Mac onun tam da oraya ait okluğunu düşünüyordu- yazı geçirmek üzere onların yanına gelen büyükannesini sinir etmek isteyen Mac, Nikon’unu yanından ayırmaz olmuştu Makineyle oynuyor, deneyler yapıyordu. Odasının, ayaklarının ve arkadaşlarının fotoğraflarını çekiyordu, Bulanık, karanlık ya da soluk karelerdi bunlar. Sürekli başarısız olması ve annesinin üvey babasından boşanmanın eşiğine gelmesi, Mac’in Nikon’a olan ilgisini azaltmaya başlamıştı. Yıllar sonra bile, o güzel yaz günü Parker’lara Düğün Günü oynamaya giderken, makineyi neden yanında götürme ihtiyacı hissettiğini anlayamıyordu.
Geleneksel kır düğününün bütün ayrıntıları planlanmıştı. Emmaline gelin, Laurel da damat olacaktı. Evlilik yeminlerini güllerden yapılmış çardağın altında edeceklerdi. Emma,  Parker’ın annesinin eski bir masa örtüsünden yapmış olduğu duvağı takacaktı. Ona bahçe yolunda Harold, yani Parker’ın ihtiyar, dost canlısı köpeği eşlik edecekti. Barbie’ler, Ken’ler, lahana bebekler ve pofuduk hayvanlardan oluşan bir konuk topluluğu da yolun iki kenarına dizilecekti.
“Çok özel bir tören bu,” demişti Parker, Emma’nın duvağıyla ilgilenirken, “Çok sınırlı sayıda konuk olacak. Sağdıç nerede?” Dizi sıyrılmış olan Laurel ortancaları işaret etmişti. “Kaçtı, bir sincabın peşinden  ağaca tırmandı. Bir türlü aşağı indiremiyorum.”
Parker güzlerini devirmişti. “Ben onu getiririm. Senin düğünden önce gelini görmemen gerek. Uğursuzluk getirir. Mac, sen Emma’nın duvağı ve buketiyle ilgilen. Laurcl ile ben de gidip Hay Fish’i ağaçtan indirelim.”
“Ben yüzmeye gitmeyi tercih ederim,” demişti Mac, Emma’nın duvağını çekiştirirken.
”Ben evlendikten sınıra gidebiliriz.”
“Olabilir.  Evlenmekten yorulmadın mı?”
“Ah, neden yorulayım. Burası harika kokuyor. Her şey öyle güzel ki.”
Mac, Emm’ya toplamalarına izin verilen karahindibalardan ve yabani menekşelerden oluşan bir buket uzatmıştı. “Çok güzel görünüyorsun.” Bu kesinlikle doğruydu. Emma’nın koyu renk, parlak saçları beyaz dantelin altında omuzlarına dökülüyordu. Yabani otlardan oluşan buketi koklarken, kahverengi gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Güneşte yanıp bronzlaşmıştı. Mac ona baktıkça kendi süt beyazı teninden hiç hoşlanmıyordu.
Kızıl saçın laneti, diyordu annesi. Havuç rengi saçlarını babasından almıştı. Sekiz yaşındayken Mac, yaşına göre bir hayli uzun boylu ve sopa gibi inceydi. Dişlerinde de nefret ettiği teller vardı.
Ona göre, Emmaline, yanında bir çingene prenses gibi duruyordu. Parker ve Laurcl kıkırdayarak geri dönmüşlerdi.
Sağdıç kedi, Parker’ın kollarındaydı.
“Herkes yerini alsın.” Parker kediyi Laurel’ın kollarına bırakmıştı. “Mac. giyinmen gerek! Emma…”
“Ben damdonör olmak istemiyorum.” Mac. bahçedeki banklardan birinin üzerine serilmiş kabarık Cinderella elbisesine bakmıştı. “Bu şey kaşındırıyor ve terletiyor. Neden Bay Fish damdonör olmuyor? Ben de sağdıç olurum?”
“Çünkü her şey planlandı. Düğün öncesinde herkes gergin olur.” Parker, uzun kahverengi  atkuyruğunu arkaya atmış, sonra üzerinde leke filan olup olmadığına bakmak için elbiseyi  eline almıştı. Memnun bir halde, elbiseyi Mac’e verilişti. “Tamam. Harika bir düğün olacak. Gerçek bir aşk yaşayacak ve bir yastıkta kocayacaklar.”
“Annem bir yastıkta kocamanın kocaman bir yalan olduğunu söylüyor.”
Mac’in bu sözlerinden sonra bir an sessizlik olmuştu. “Boşanma” sözcüğü dillendirilmese de, etkisi hissediliyordu.
“Öyle olmak zorunda değil.” Gözleri anlayışla dolu olan Parker, koşmuş ve Mac’in çıplak kolunu okşamıştı.
“Ben elbiseyi giymek istemiyorum. Nedime olmak istemiyorum. Ben…”
“Tamam. Sorun değil. Yalancıktan bir nedimemiz olabilir. Sen de belki fotoğraf çekersin.”
Mac, boynunda asılı olduğunu unuttuğu fotoğraf makinesine bakmıştı. “Hiçbir fotoğraf doğru dürüst çıkmıyor ki.”
“Belki bu defa çıkar. Çok eğlenceli olacak. Sen bizim resmi düğün fotoğrafçımız olabilirsin.”
“Bay Fish ile benim fotoğrafımızı çek,” diye ısrar etmişti Laurel ve kedinin yüzünü kendi yüzünün yanına getirmişti. “Çek, Mac.”
Pek hevesli olmayan Mac, makineyi kaldırmış ve deklanşöre basmıştı.
“Bunu daha önce akıl etmeliydik! Gelinle damadın portrelerini çekebilirsin, tören sırasında başka fotoğraflar da çekersin.” Kendini bu yeni fikre kaptıran Parker, Cinderella kostümünü ortanca çalılıklarından birinin üzerine atmıştı. “Çok güzel olacak, çok eğleneceğiz. Sen gelin ve Harold ile birlikte yolda yürürsün. Güzel resimler çekmeye çalış. Ben bekleyeceğim, sonra da müziği başlatacağım. Haydi, başlayım!”
Pasta ve limonata olacak, diye hatırlatmıştı Mac kendine. Sonra da yüzmeye gidecekler ve eğleneceklerdi.
Resimlerin aptal olması, büyükannesinin haklı çıkması ve yaşının fotoğraf makinesi kullanmak için çok küçük olması önemli değildi.
Annesinin yeniden boşanacak olması ve hiç fena bir adam olmayan üvey babasının evden taşınması da önemli değildi.
Bir yastıkıta kocamanın zırvalık olması da önemli değildi çünkü her şey numaraydı zaten.
Emma ve canayakın Harold’ın fotoğraflarını çekmeye çalışmıştı. Bunu yaparken bir yandan da filmi geri aldığını ve her zamanki gibi üzerinde baş parmak izleri olan, bulanık fotoğrafları gördüğünü canlandırıyordu gözümle.
Müzik başladığında, sırf annesiyle büyükannesi moralini bozdular diye insanı kaşındıran o elbiseyi giymediği ve Emma’nın damdonörü olmadığı için kendini kötü hissetmişti. Bu yüzden yan tarafa geçmiş ve bahçede yürümekte olan Harold ile Emma’nın güzel bir fotoğrafını çekmek için daha çok uğraşmıştı.
Mercekten ne kadar farklı görünüyor, diye düşünmüştü . Emma’nın yüzünde odaklanması… Duvağın Emma’nın saçlarında duruşu… Güneşin dantelin arasından parlaması çok güzeldi.
Parker, Rahip Whistedown olarak “Dearly Beloved”i başlattığında, Emma ile Laurel el ele tutuşurlarken biraz daha resim çekmişti. Harold ayaklarının dibinde kıvrılmış, harlayarak uyuyordu.
Mac, Laurel’ın saçlarının ne kadar parlak olduğunu, güneşin onun damat olarak giydiği uzun siyah şapkanın kenarlarından saçlarına nasıl vurduğunu fark etmişti. Bay Fish esnerken bıyıkları nasıl da seğiriyordu.
Her şey biraz da Mac’in dışında gerçekleşmişti aslında Üç arkadaşı gösterişli beyaz çardağın altında toplanmışlardı. Üç güzel kız yan yanaydı, Mac içgüdüsel bir şekilde yerini değiştirmiş, fotoğraf makinesini hafifçe eğmişti, Bunun bir kompozisyon olduğunu bilmiyordu aslında. Sadece mercekten daha güzel görünmüştü.
Mavi bir kelebek de görüş alanından geçmiş ve gidip Emma’nın buketindeki karahindibalara konmuştu. Beyaz güllerin altındaki üç yüzde beliren şaşkınlık ve keyif ifadeleri  neredeyse birbirinin aynıydı.
Mac deklanşöre basıvermişti. Bu fotoğrafın bulanık, karanlık, kötü çıkmayacağını ya da yanmayacağını biliyordu.
Baş parmağı merceğin önünü kapatmayataktı. Resmin nasıl görüneceğini, büyükannesinin haksız çıkacağını biliyordu.
Bir yastıkta kocamak zırvalıktı belki ama o, daha fazla mutlu anın fotoğrafını çekmek  istediğini biliyordu.
Çünkü o zamanlar çok mutluydular.

***
Bir Ocak sabahı, Mac çalar saati kapatmak için uzandı ve yüz üstü yere düştü, “Lanet olsun. Mutlu yıllar.”
Şaşkın ve sersemlemiş halde yerde yatarken birden üst kata çıkıp yatağına yatmadığını hatırladı; alarm, kendisini öğle vakti uyandırmak üzere ayarlanmış olan bilgisayarından geliyordu.
Zorla ayağa kalkıp yalpalayarak mutfağa, kahve makinesinin başına gitti.
insanlar neden yılbaşı gecesi evlenmek isterlerdi ki? Neden deliler gibi içip önüne gelenle sevişmek üzere tasarlanmış bu özel güne resmi bir ritüeli karıştırırlardı? Üstelik ailelerim, arkadaşlarını ve tabii düğün fotoğrafçılarını da peşlerinden sürüklüyorlardı.
Tabii, davet nihayet gecenin ikisinde bittiğinde, fotoğrafları yükleyip bunlara göz atmak yerine, aklı başında bir insan gibi davranıp yatağına gidebilirdi, Hines-Myers düğün fotoğrafları üzerinde çalışarak yaklaşık üç saat daha geçirmişti.
Ama doğrusu güzel fotoğraflar çekmişti. Aralarında gerçekten çok iyi olanlar vardı.
Ya da belki hepsi çöptü. Kendisi bunlara başı dumanlı halde baktığı için güzel bulmuştu.
Hayır, iyi karelerdi.
Sütsüz kahvesine üç kaşık şeker attı ve pencerenin önünde durup içti. Bahçeleri ve Brown Estate’in çimenliğini örten karı seyrediyordu.
Düğün gayet başarılıydı, diye düşündü. Belki Bob Hines ve Vicky Myers bundan ilham alırlar ve evliliklerinde de başarılı olurlardı.
Ne olursa olsun, o güne dair anılar hiç solmayacak». Bü yük, küçük, önemli, önemsiz anların hepsi yakalanmıştı.
Mac bunları eleyerek, temizleyecek ve basacaktı. Bob ve Vicky, gelecek hafta ya da bundan altmış yıl sonra, fotoğraflara bakarak o  günü tekrar yaşayabileceklerdi.
Bu da, diye düşündü, soğuk bir kış günü içilen tatlı, sütsüz kahve kadar tatmin edici.
Dolabı açıp bir kutu Pop-Tart çıkardı. Durduğu yerde birini yerken, bir yandan da o günkü programını düşündü.
Saat altıda Clay-McFearson {Rod ve Alison) düğünü. Bu, gelin ve kız tarafının üçte, damat ve erkek tarafımı! ise dörtte geleceği anlamına geliyordu. Demek ki düğünün yapılacağı mekânda son düzenlemeler için saat ikiye kadar vakti vardı.
Bu süre duş alması, giyinmesi, notlarını gözden geçirmesi ve ekipmanını tekrar tekrar kontrol etmesine yeterdi.
Hava durumuna en son baktığında, güneşli bir gün olacağını öğrenmişti, Belki doğal ışıktan faydalanarak güzel düğüne hazırlık fotoğrafları çekebilirdi. Belki de Alison’la konuşup onun karın fon oluşturduğu gelin portrelerini çekerdi.
Mac, gelinin annesini Dorothy’nin (bana Dottie de) huysuz ve kaprisli bir kadın olduğunu hatırlıyordu ama onunla başa çıkılabilirdi. Kendisi bunu yapamazsa, Parker mutlaka yapardı. Parker, herkesle ve her şeyle başa çıkabilirdi.
Parker’ın çabaları ve kararlılığı sayesinde, beş yıllık bir süre içinde Wows eyaletin en önemli düğün ve etkinlik  organizasyon  şirketlerinden biri haline gelmişti. Parker’ın anne babasının ölümünün trajedisini umuda, muhteşem  Viktoryen evi ve Brown Estate’in çarpıcı arazisini de sürekli gelişmekte olan, benzersiz bir işletmeye dönüştürmüştü.
Mac, son Pop-Tart’ı yutarken, kendisinin de bunun nedenlerinden biri olduğunu düşündü.

Nora Roberts, dört kitaptan oluşan “Gelin” dizisinin bu ilk romanında okuyucularını 

çocukluk arkadaşı olan ve sonra hep birlikte düğün organizasyonu işine giren Parker,

Emma Laurel ve Mac ile tanıştırıyor.

“Nora Roberts, masalsı bir hikayeyi başka hiç kimsenin anlatamayacağı güzellikte

anlatıyor.”
Rocky Mountain News

Çocukluk yılları boyunca evlerinin arka bahçesinde sözünona düğünler düzenleyerek

oyunlar oynayan dört arkadaş için çiçekler, fotoğraflar, tatlılar ve diğer tüm

ayrıntılar yaşamlarının bir parçasının haline gelmiştir. Çektiği fotoğraflar gelin

dergilerinin kapaklarını süsleyen Mackensie Ellliot, arkadaşları arasındaki adıyla Mac,

hayatında çocukluğunda kendisinin yaşayamadığı mutlu anları fotoğraflarıyla

ölümsüzleştirmeye adamıştır. İkinci evliliğini yapan babasını neredeyse hiç göremeyen,

sürekli sevgili değiştiren annesiyle de sorunlar yaşayan, sonunda mutluluktan umudunu

kesen Mac için her şey, önemli bir düğün görüşmesi öncesinde, müstakbel gelinin erkek

kardeşiyle karşılaştığında değişecektir. Carter Maguire, Mac’in tipi değildir aslında.

Ancak İngilizce öğretmenliği yapan, fazlasıyla sakin ve kibar bu adam, düğün krizleriyle

ve annesinin ardı arkası kesilmeyen talepleriyle boğuşan genç kadının hayatında bir ışık

oluverir. Mac artık, üç arkadaşının da yardımıyla, kendi mutlu anılarını yaratmayı

öğrenmek zorundadır.

ÖNSÖZ
Mackensie Elliot, sekiz yaşına kadar on dört kez evlenmişti. En iyi üç arkadaşının her

biriyle -hem gelin hem damat olarak- en yakın arkadaşının erkek kardeşiyle (onun

itirazına karşın), iki köpek, uç kedi ve bir tavşanla evlenmiş bulunuyordu.
Başka sayısız düğünde de damdonör, nedime, sağdıç ve şahit olarak görev yapmıştı.
Ayrılıklar kaçınılmaz olarak hep dostça olsa da, bu evliliklerin hiçbiri bir günden uzun

sürmemişti. Evliliklerin geçici olması Mac’i şaşırtmıyordu, çünkü kendi anne babası da

ikişer kez evlenmişlerdi… şimdilik.
Düğün Günü onun en sevdiği oyun değildi ama rahip, papaz ya da hakim olmayı seviyordu.

Ya da, babasının ikinci karısının yeğeninin 13 yaş törenine katıldığından beri, haham

olmayı.
Üstelik davetlerde mutlaka ikram edilen pastalara, lezzetli kurabiyelere ve limonataya

bayılıyordu.
Bu, Parker’ın en sevdiği oyundu ve Düğün Günü hep kocaman bahçeleri, güzel koruları,

gümüş havuzu olan Brown Estate’te oynanıyordu. Soğuk Connecticut kışlarında, tören büyük

evde hararetle yanan şöminelerden birinin önünde gerçekleşebiliyordu.
Basit düğünler ve ayrıntılı işler oluyordu. Kraliyet düğünleri, kaçarak evlenmeler, sirk

temaları ve korsan gemileri vardı. Bütün fikirler ciddi ciddi değerlendiriliyor ve

oylanıyordu. Hiçbir tema ya da kostümde aşırıya kaçılmıyordu.
Yine de, başından on dört evlilik geçen Mac, Düğün Günü’nden biraz sıkılmıştı.
Önünde yeni bir ufuk açılana kadar.
Mackensie’nin çekici ve çoğunlukla ortalarda olmayan babası, sekizinci doğum gününde ona

bir Nikon fotoğraf makinesi göndermişti. Mac’in fotoğrafa hiç ilgisi yoktu; makineyi de

babasının boşanmadan beri kendisine verdiği ya da gönderdiği diğer garip hediyelerle

birlikte bir yere kaldırmıştı. Ama Mac’in annesi kendi annesine bunu söylemiş

büyükannesi de homurdanmış, “beceriksiz, işe yaramaz Geoffrey Elliot” hakkında atıp

tutmuş, daha Barbie bebeklerle oynayacak yaşta bir kıza yetişkinlere göre bir fotoğraf

makinesi armağan etmenin ne kadar uygunsuz olduğunu söyleyip durmuştu.
Mac de, büyükannesiyle prensipte anlaşamamayı alışkanlık haline getirdiğinden, lotoğral

makinesine birden ilgi duymaya başlamıştı. Scottsdale’deki huzurevinde kalmak yerine -

Mac onun tam da oraya ait okluğunu düşünüyordu- yazı geçirmek üzere onların yanına gelen

büyükannesini sinir etmek isteyen Mac, Nikon’unu yanından ayırmaz olmuştu Makineyle

oynuyor, deneyler yapıyordu. Odasının, ayaklarının ve arkadaşlarının fotoğraflarını

çekiyordu, Bulanık, karanlık ya da soluk karelerdi bunlar. Sürekli başarısız olması ve

annesinin üvey babasından boşanmanın eşiğine gelmesi, Mac’in Nikon’a olan ilgisini

azaltmaya başlamıştı. Yıllar sonra bile, o güzel yaz günü Parker’lara Düğün Günü

oynamaya giderken, makineyi neden yanında götürme ihtiyacı hissettiğini anlayamıyordu.
Geleneksel kır düğününün bütün ayrıntıları planlanmıştı. Emmaline gelin, Laurel da damat

olacaktı. Evlilik yeminlerini güllerden yapılmış çardağın altında edeceklerdi. Emma,

Parker’ın annesinin eski bir masa örtüsünden yapmış olduğu duvağı takacaktı. Ona bahçe

yolunda Harold, yani Parker’ın ihtiyar, dost canlısı köpeği eşlik edecekti.
Barbie’ler, Ken’ler, lahana bebekler ve pofuduk hayvanlardan oluşan bir konuk topluluğu

da yolun iki kenarına dizilecekti.
“Çok özel bir tören bu,” demişti Parker, Emma’nın duvağıyla ilgilenirken, “Çok sınırlı

sayıda konuk olacak. Sağdıç
nerede?”
Dizi sıyrılmış olan Laurel ortancaları işaret etmişti. “Kaçtı, bir sincabın peşinden

ağaca tırmandı. Bir türlü aşağı indiremiyorum.”
Parker güzlerini devirmişti. “Ben onu getiririm. Senin düğünden önce gelini görmemen

gerek. Uğursuzluk getirir. Mac, sen Emma’nın duvağı ve buketiyle ilgilen. Laurcl ile ben

de gidip Hay Fish’i ağaçtan indirelim.”
“Ben yüzmeye gitmeyi tercih ederim,” demişti Mac, Emma’nın duvağını çekiştirirken.
”Ben evlendikten sınıra gidebiliriz.”
“Olabilir.  Evlenmekten yorulmadın mı?”
“Ah, neden yorulayım. Burası harika kokuyor. Her şey öyle güzel ki.”
Mac, Emm’ya toplamalarına izin verilen karahindibalardan ve yabani menekşelerden oluşan

bir buket uzatmıştı. “Çok güzel görünüyorsun.”
Bu kesinlikle doğruydu. Emma’nın koyu renk, parlak saçları beyaz dantelin altında

omuzlarına dökülüyordu. Yabani otlardan oluşan buketi koklarken, kahverengi gözleri

pırıl pırıl parlıyordu. Güneşte yanıp bronzlaşmıştı. Mac ona baktıkça kendi süt beyazı

teninden hiç hoşlanmıyordu.
Kızıl saçın laneti, diyordu annesi. Havuç rengi saçlarını babasından almıştı. Sekiz

yaşındayken Mac, yaşına göre bir hayli uzun boylu ve sopa gibi inceydi. Dişlerinde de

nefret ettiği teller vardı.
Ona göre, Emmaline, yanında bir çingene prenses gibi duruyordu.
Parker ve Laurcl kıkırdayarak geri dönmüşlerdi. Sağdıç kedi, Parker’ın kollarındaydı.

“Herkes yerini alsın.” Parker kediyi Laurel’ın kollarına bırakmıştı. “Mac. giyinmen

gerek!
Emma…”
“Ben damdonör olmak istemiyorum.” Mac. bahçedeki banklardan birinin üzerine serilmiş

kabarık Cinderella elbisesine bakmıştı. “Bu şey kaşındırıyor ve terletiyor. Neden Bay

Fish damdonör olmuyor? Ben de sağdıç olurum?”
“Çünkü her şey planlandı. Düğün öncesinde herkes gergin olur.” Parker, uzun kahverengi

atkuyruğunu arkaya atmış, sonra üzerinde leke filan olup olmadığına bakmak için elbiseyi

eline almıştı. Memnun bir halde, elbiseyi Mac’e verilişti. “Tamam. Harika bir düğün

olacak. Gerçek bir aşk yaşayacak ve bir yastıkta kocayacaklar.”
“Annem bir yastıkta kocamanın kocaman bir yalan olduğunu söylüyor.”
Mac’in bu sözlerinden sonra bir an sessizlik olmuştu. “Boşanma” sözcüğü dillendirilmese

de, etkisi hissediliyordu.
“Öyle olmak zorunda değil.” Gözleri anlayışla dolu olan Parker, koşmuş ve Mac’in çıplak

kolunu okşamıştı.
“Ben elbiseyi giymek istemiyorum. Nedime olmak istemiyorum. Ben…”
“Tamam. Sorun değil. Yalancıktan bir nedimemiz olabilir. Sen de belki fotoğraf

çekersin.”
Mac, boynunda asılı olduğunu unuttuğu fotoğraf makinesine bakmıştı. “Hiçbir fotoğraf

doğru dürüst çıkmıyor ki.”
“Belki bu defa çıkar. Çok eğlenceli olacak. Sen bizim resmi düğün fotoğrafçımız

olabilirsin.”
“Bay Fish ile benim fotoğrafımızı çek,” diye ısrar etmişti Laurel ve kedinin yüzünü

kendi yüzünün yanına getirmişti. “Çek, Mac.”
Pek hevesli olmayan Mac, makineyi kaldırmış ve deklanşöre basmıştı.
“Bunu daha önce akıl etmeliydik! Gelinle damadın portrelerini çekebilirsin, tören

sırasında başka fotoğraflar da çekersin.” Kendini bu yeni fikre kaptıran Parker,

Cinderella kostümünü ortanca çalılıklarından birinin üzerine atmıştı. “Çok güzel olacak,

çok eğleneceğiz. Sen gelin ve Harold ile birlikte yolda yürürsün. Güzel resimler çekmeye

çalış. Ben bekleyeceğim, sonra da müziği başlatacağım. Haydi, başlayım!”
Pasta ve limonata olacak, diye hatırlatmıştı Mac kendine. Sonra da yüzmeye gidecekler ve

eğleneceklerdi. Resimlerin aptal olması, büyükannesinin haklı çıkması ve yaşının

fotoğraf makinesi kullanmak için çok küçük olması önemli değildi.
Annesinin yeniden boşanacak olması ve hiç fena bir adam olmayan üvey babasının evden

taşınması da önemli değildi.
Bir yastıkıta kocamanın zırvalık olması da önemli değildi çünkü her şey numaraydı zaten.
Emma ve canayakın Harold’ın fotoğraflarını çekmeye çalışmıştı. Bunu yaparken bir yandan

da filmi geri aldığını ve her zamanki gibi üzerinde baş parmak izleri olan, bulanık

fotoğrafları gördüğünü canlandırıyordu gözümle.
Müzik başladığında, sırf annesiyle büyükannesi moralini bozdular diye insanı kaşındıran

o elbiseyi giymediği ve Emma’nın damdonörü olmadığı için kendini kötü hissetmişti. Bu

yüzden yan tarafa geçmiş ve bahçede yürümekte olan Harold ile Emma’nın güzel bir

fotoğrafını çekmek için daha çok uğraşmıştı.
Mercekten ne kadar farklı görünüyor, diye düşünmüştü . Emma’nın yüzünde odaklanması…

Duvağın Emma’nın saçlarında duruşu… Güneşin dantelin arasından parlaması çok güzeldi.
Parker, Rahip Whistedown olarak “Dearly Beloved”i başlattığında, Emma ile Laurel el ele

tutuşurlarken biraz daha resim çekmişti. Harold ayaklarının dibinde kıvrılmış,

harlayarak uyuyordu.
Mac, Laurel’ın saçlarının ne kadar parlak olduğunu, güneşin onun damat olarak giydiği

uzun siyah şapkanın kenarlarından saçlarına nasıl vurduğunu fark etmişti. Bay Fish

esnerken bıyıkları nasıl da seğiriyordu.
Her şey biraz da Mac’in dışında gerçekleşmişti aslında Üç arkadaşı gösterişli beyaz

çardağın altında toplanmışlardı. Üç güzel kız yan yanaydı, Mac içgüdüsel bir şekilde

yerini değiştirmiş, fotoğraf makinesini hafifçe eğmişti, Bunun bir kompozisyon olduğunu

bilmiyordu aslında. Sadece mercekten daha güzel görünmüştü.
Mavi bir kelebek de görüş alanından geçmiş ve gidip Emma’nın buketindeki karahindibalara

konmuştu. Beyaz güllerin altındaki üç yüzde beliren şaşkınlık ve keyif ifadeleri

neredeyse birbirinin aynıydı.
Mac deklanşöre basıvermişti.
Bu fotoğrafın bulanık, karanlık, kötü çıkmayacağını ya da yanmayacağını biliyordu. Baş

parmağı merceğin önünü kapatmayataktı. Resmin nasıl görüneceğini, büyükannesinin haksız

çıkacağını biliyordu.
Bir yastıkta kocamak zırvalıktı belki ama o, daha fazla mutlu anın fotoğrafını çekmek

istediğini biliyordu. Çünkü o zamanlar çok mutluydular.

***

Bir Ocak sabahı, Mac çalar saati kapatmak için uzandı ve yüz üstü yere düştü,
“Lanet olsun. Mutlu yıllar.”
Şaşkın ve sersemlemiş halde yerde yatarken birden üst kata çıkıp yatağına yatmadığını

hatırladı; alarm, kendisini öğle vakti uyandırmak üzere ayarlanmış olan bilgisayarından

geliyordu.
Zorla ayağa kalkıp yalpalayarak mutfağa, kahve makinesinin başına gitti.
insanlar neden yılbaşı gecesi evlenmek isterlerdi ki? Neden deliler gibi içip önüne

gelenle sevişmek üzere tasarlanmış bu özel güne resmi bir ritüeli karıştırırlardı?

Üstelik ailelerim, arkadaşlarını ve tabii düğün fotoğrafçılarını da peşlerinden

sürüklüyorlardı.
Tabii, davet nihayet gecenin ikisinde bittiğinde, fotoğrafları yükleyip bunlara göz

atmak yerine, aklı başında bir insan gibi davranıp yatağına gidebilirdi, Hines-Myers

düğün fotoğrafları üzerinde çalışarak yaklaşık üç saat daha geçirmişti.
Ama doğrusu güzel fotoğraflar çekmişti. Aralarında gerçekten çok iyi olanlar vardı.
Ya da belki hepsi çöptü. Kendisi bunlara başı dumanlı halde baktığı için güzel bulmuştu.
Hayır, iyi karelerdi.
Sütsüz kahvesine üç kaşık şeker attı ve pencerenin önünde durup içti. Bahçeleri ve Brown

Estate’in çimenliğini örten karı seyrediyordu.
Düğün gayet başarılıydı, diye düşündü. Belki Bob Hines ve Vicky Myers bundan ilham

alırlar ve evliliklerinde de başarılı olurlardı.
Ne olursa olsun, o güne dair anılar hiç solmayacak». Bü yük, küçük, önemli, önemsiz

anların hepsi yakalanmıştı. Mac bunları eleyerek, temizleyecek ve basacaktı. Bob ve

Vicky, gelecek hafta ya da bundan altmış yıl sonra, fotoğraflara bakarak o günü tekrar

yaşayabileceklerdi.
Bu da, diye düşündü, soğuk bir kış günü içilen tatlı, sütsüz kahve kadar tatmin edici.
Dolabı açıp bir kutu Pop-Tart çıkardı. Durduğu yerde birini yerken, bir yandan da o

günkü programını düşündü.
Saat altıda Clay-McFearson {Rod ve Alison) düğünü. Bu, gelin ve kız tarafının üçte,

damat ve erkek tarafımı! ise dörtte geleceği anlamına geliyordu. Demek ki düğünün

yapılacağı mekânda son düzenlemeler için saat ikiye kadar vakti vardı.
Bu süre duş alması, giyinmesi, notlarını gözden geçirmesi ve ekipmanını tekrar tekrar

kontrol etmesine yeterdi. Hava durumuna en son baktığında, güneşli bir gün olacağını

öğrenmişti, Belki doğal ışıktan faydalanarak güzel düğüne hazırlık fotoğrafları

çekebilirdi. Belki de Alison’la konuşup onun karın fon oluşturduğu gelin portrelerini

çekerdi.
Mac, gelinin annesini Dorothy’nin (bana Dottie de) huysuz ve kaprisli bir kadın olduğunu

hatırlıyordu ama onunla başa çıkılabilirdi. Kendisi bunu yapamazsa, Parker mutlaka

yapardı. Parker, herkesle ve her şeyle başa çıkabilirdi.
Parker’ın çabaları ve kararlılığı sayesinde, beş yıllık bir süre içinde Wows eyaletin en

önemli düğün ve etkinlik organizasyon şirketlerinden biri haline gelmişti. Parker’ın

anne babasının ölümünün trajedisini umuda, muhteşem Viktoryen evi ve Brown Estate’in

çarpıcı arazisini de sürekli gelişmekte olan, benzersiz bir işletmeye dönüştürmüştü.
Mac, son Pop-Tart’ı yutarken, kendisinin de bunun nedenlerinden biri olduğunu düşündü.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Beyaz Düşler için 1 cevap

  1. gülerek okumuştm

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club