Bir de Baktım Yoksun | Yekta Kopan | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Buzdan bir kütle, mumyadan bir heykel gibi izledim kaderimi. Babam yanımda olsa bir tokat atar kendime getirirdi beni. Çocukluk düşlerinden yapılmış bir evin gölgeleri içinde babanın hayaletiyle karşılaşmak… Portobello’da, George Orwell’ın evinin önündeki kaldırımda oturup Tanpınar okurken zamansız sevgiliyle karşılaşmak… Kuledibi’nde, her şeyini bir Hopper çizimini elde edebilmek için harcamış bir adamla karşılaşmak… Ölüme çeyrek kala, bir balık lokantasında küçük kızının genç kadın haliyle karşılaşmak… Cinayetle kaza arasındaki bulanıklığa sığınırken, bir evcil hayvan dükkânında vicdan azabıyla karşılaşmak… Kara mizahla yoğunlaştırılmış usta anlatımıyla Yekta Kopan, okurunu, kentler, kitaplar, resimler, şarkılar, fotoğraflar ve insanlar arasında gezdiriyor. Çok iyi bildiğimiz ama unutmaya çalıştıklarımızı hatırlatıyor. Bir de Baktım Yoksun, unutulmaz bir karşılaşmalar kitabı.

***

içindekiler

Sarmaşık
[aynı ormanın ağacıymışım, yokluğunla budanan] …. 11
Portobello 22
[Sustum, anadilim sensizlik oldu] ………………………… 49
kırmızı
[Ben senin duygusal özetinim] …………………………….. 75
Battaniye
[adını bilmediğim kuşlar uçuyor üstümde] …………. 105
kertenkele
[ancak o zaman cesaret edebileceğim uyumaya] ….. 123
İyi Uykular
[Duyulmayı bekleyen bir yankıyım artık] ……………. 143

Sarmaşık

[Aynı ormanın ağacıymışım, yokluğunla budanan]

Gözümün doğrusuna yürüsem, göğün yerle birleştiği çizgiyi geçince bütün bilinmezlerin çözüleceği inancına kapılırdım.
Dostoyevski (Budala)

Daddy didn’t give affection, no… And the boy was something that mommy wouldn’t wear. King Jeremy the wicked… oh, ruled his world!

Pearl JAM (Jeremy)

Sabah işe gitmek üzere evden çıktığımda büyük bir panik yaşadım. Goncagül ortalarda yoktu. Sağa sola bak.tım, her zaman uyukladığı duvarın dibine doğru pisi pisi diye seslendim, kafamı ağaç tepelerine çevirip adını fısıldadım ama ortaya çıkmadı.
Oysa hayatımın son sekiz yılında, evden her çıkışımda yanıma gelmişti. Her gün aynı şey yaşanırdı. Önce bacaklarıma sürtünmeye çalışır, biraz miyavlar, sonra da benimle sokağın başına kadar yürürdü. ayrıcalıklı değildim gerçi, bu törensel uğurlamayı apartmandaki birkaç kişiye daha yaptığını biliyordum. ama yine de kendimi özel hissetmemi sağlardı.
apartmandaki gösteriş meraklılarının yılbaşlarında ve bayramlarda ışıklı süslerle donattıkları avuç içi kadar bahçede de yoktu. Sekiz yıl sonra ilk kez kuyruğunu di.kip yanıma koşmamıştı. ilk kez. Goncagül’ün ortalarda görünmemesi bugünün diğerlerinden farklı, olağanüstü bir gün olacağını fısıldadı kulağıma.

yol kenarına park etmiş arabaların altlarını kontrol ederek bakkala kadar yürüdüm.

“Ben de meraklandım abi, sabahtan beri yok,” dedi Hakkı. “Çöp tenekesinin yanına biraz mama döktüm, normalde at gibi koşarak gelirdi ama yok işte. Ben diyordum zaten, böyle arabaların falan arasından koşuyor ya
bu salak, başına bir halt geldi herhalde!”
Sırtımdan soğuk terler boşandı.
“insanın aklına hemen saçma sapan şeyler getirme Hakkı,” dedim, “buradaki çöplerde yiyecek bir şeyler bulamadıysa aşağı sokağa gitmiştir belki!”
“Onu da düşündüm. Verdim oğlanın eline bir kâse kuru mama, aşağı mahalleye yolladım. eczanenin oraya kadar gitmiş, bulamamış. Oldu bir şey ama…” yutkunamadım. Bir şey takıldı boğazıma.

Metroya kadar Goncagül’ü düşünerek yürüdüm. Büyük bir hikâyenin –örneğin bir mahallenin yıllara ya.yılan çok kişili, çok olaylı hikâyesinin– temel parçalarından biri yerinden oynarsa, daha da kötüsü kaybolursa ne olur sorusunun cevabını bulamıyordum bir türlü.

Dışarıdan bakıldığında her şey aynı görünecekti, bilinen yaşamlar bilindiği gibi akmaya devam edecekti. Bir sokak kedisinin kaybolması –o anda kendime bile itiraf edemiyordum ama Goncagül ölmüş de olabilirdi– evrenin dengesini bozmayacaktı elbette. Gündelik sayılabile.cek, biraz şaşırıp sonra unutulacak bir olayı gereğinden fazla büyütüyordum belki de. Olanları anlatsam melek böyle söylerdi; “Büyütüyorsun, işte yine aynı şeyi yapı.yorsun, büyütüyorsun!” aslında Goncagül’ü o da sever.di, biliyorum. zavallı yavruyu apartmanın karşısındaki ağacın dibinde bulduğumuzda ölmek üzereydi; melek eve almamız için ısrar etmişti, hemen veterinere götürüp aşılarını yaptırmış, bir iki hafta boyunca biberonla beslemiştik. adı konusunda biraz tartışmıştık. melek bu küçük tekirin adını Çörek koymak istemişti, ben Gonca-gül diye inat etmiştim. Sonuçta başarmıştık, insanlık görevimizi yerine getirmiş, hayvansever olarak doğru adım atmış, çevremize örnek bir hikâye anlatacak kadar dene.yim yaşamıştık. küçük kedimiz bir süre ev hayatı yaşadıktan sonra bir sabah tekrar sokağa salındı. Ölmekten kurtulmuştu ve artık bir adı vardı. Hepsi bu.

“Büyütüyorsun,” derdi melek. Goncagül’ü sevmesi.ne severdi de olaylara duygusal anlamlar yüklenmesin.den, simgesel açıklamalardan rahatsız olurdu. Bir de takıntılı bulurdu beni, takıntılarımla kendimi de, çevrem.dekileri de yorduğumu söylerdi. yorucu biriydim ben.

metro treninin üstündeki reklama bakarken bir ay.dınlanma yaşadım. Diğerlerinden farklı olduğunu iddia eden banka, tüketiciyi mutluluktan ağlatacak düşüklükte faiz oranlarıyla ev kredisi veriyordu. Bu haber anne-baba-çocuklardan oluşan sahtekâr gülüşlü aileyi yeşil panjurlu bir evin önünde havalara zıplatmıştı. Gözümü iki katlı yeşil panjurlu evden ayıramıyordum; o sırada metro treni hareket etti, reklamın aydınlanma sağlayan görüntüsü karanlık tünele doğru yol aldı.

Yürüyen merdivene doğru hızla koşarken kararımı vermiştim. Goncagül’ü bulmak için çocukluk kâbuslarımın üstüne gitmem gerekiyordu ama hiçbir korku beni durduramayacaktı.

mahalleye geri dönüyordum, şimdi oturduğum evden biraz daha aşağıya, çocukluğumun geçtiği sokağa gidiyordum. işe gitmeyecektim, zaten çoktan gecikmiş.tim, ayrıca yokluğum yayınevindekilerin umurunda bile değildi.“evde rahat rahat çalışmak dururken buraya niye geliyorsun anlamıyorum ki, otur masana, koy çayını.kahveni, yap çevirini,” derdi Faruk. Belki de “ayağımızın altında dolaşma, hem anla artık, seni pek sevmiyoruz, soyadına dua et, yoksa kimse böyle açıktan maaş alamaz bu sektörde,” demeye getiriyordu. Bunu arada bir doğrudan da söylerdi, “eski kuşak birbirine çok bağlıymış, her şey daha gerçek yaşanıyormuş bir zamanlar, şimdi bile birbirlerinin her derdine koşarlar; işte en güzel örnek sensin, babanın dostları olmasa sen bu işi pat diye bula.bilir miydin böyle, bulamazdın tabii,” derdi. Sadece Faruk değil, reklam-pazarlamadaki kızlar da pek severlerdi hakkımda ileri geri konuşmayı. Sevmiyorlardı beni, bili.yorum, takıntılı biriydim çünkü, yorucuydum.

Hayatım boyunca üç evde oturdum; Sacayağı Sokak’taki doğduğum tek katlı ev en unutulmaz anılarımla doludur. Dedem o evi yıktırıp yerine apartman diktirtmeye karar verdiğinde bir üst sokaktaki eve taşınmıştık. annem dört odalı o evde öyle rahat etti ki apartman bittiğinde de geri dönmedik.annemin istediğini yapmak zorundaydık, bütün o zenginliğin kaynağı dedemdi çünkü. Biricik kızını bir gün bile üzmeyen, her ne kadar karşı çıksa da sonunda kızının koca diye getirdiği adama razı olmak zorunda kalan, bu yüzden yazdığı üç beş sa-tıra iş diyen damadına katlanan dedem. Hayatımın üçüncü evi de melek’le tuttuğumuz şimdiki ev oldu. annem buldu bu evi, “iki sokak yukarıda tam size göre bir yer var,” dedi, hemen kontrat yaptık.

Bir üçgenin içinde geçti ömrüm.

Bilmeyen birine Sacayağı Sokağı tarif etmek çok kolay olurdu; yeşil ev’in olduğu sokak, onu da kime sorsanız gösterir. Sokağın hemen başındaki bu yıkıntıya, bahçe içindeki iki katlı bu ahşap eve, üst kat pencere pervazlarının yeşili nedeniyle herkes yeşil ev derdi. Birbirine düşman beş kardeşin bitmek bilmez kavgası-ihtirası yüzünden onlarca yıldır bomboş, kaderine terk edilmiş, öylece durur sokağın köşesinde. Çocukluğumun kâbusları, başta babam olmak üzere, bütün mahallelinin yeşil ev hakkında anlattığı hikâyelerle doludur. Önceleri peri.lerle, cadılarla, yaramazlık yapan çocukları öldüren palyaço suratlı katillerle doluydu anlatılanlar. zamanla farklı hikâyeler duymaya başladım. Beş kardeş hakkında babalarını zehirle öldürmekten uyuşturucu kaçakçılığı.na, terör örgütü üyeliğinden yurtdışına kaçmış olmaya türlü palavra anlatılır mahallenin bakkalında, kahvesin.de. arada bir inşaatçı olduğunu düşündüğümüz adamlar sağına soluna bakar, belediye gelir inceler, polis evi mesken tutmuş serserileri toparlar, sonra yine aylar yıllar sü.recek korkutucu yalnızlığına terk edilir yeşil ev.

mahallenin iç sıkıntısını, benim çocukluk korkuları.mı dillendirmekten başka hiçbir işe yaramayan sidik kokulu bir bina Goncagül’ü bulacağım yer olacaktı. en azından o anda tek umudum buydu.

Bir keresinde, bir azgınlık döneminde yeşil ev’e kaçmıştı Goncagül. metro trenindeki yeşil panjurlu eve ba.karken Goncagül’ü o metruk binadan çıkarabilmek için elimizde konserve mamalarla, küçük oyuncak toplarla yeşil ev’e doğru gidişimiz aklıma gelmişti. melek “Goncagüüüül! Bak sana ne getirdim?” diye konserve kutusunu açtığı anda kuyruğunu yatırıp koşarak gelmişti ma.hallenin şişko tekiri. açlık duygusu cinsel arzulardan baskın çıkmıştı.

Hakkı’dan bir torba kuru mama istedim. şaşırmıştı beni gördüğüne.
“ne oldu abi, buldun mu yoksa?”
“yeşil ev’e gideceğim!” Garip bir cesaret vardı sesimde, etkileyici bir kararlılık. Hakkı pek etkilenmedi ama. Buruşuk bir naylon torbaya biraz kuru mama döküp uzattı.
“Orada mıdır diyorsun?”
“Öyle hissettim. Hani bir kere daha kaybolmuştu da melek’le ben… neyse, bir şişe de su ver bakayım!” koşturmak susatmıştı, abartılı yutkunma sesleri çıkar.tarak bir dikişte içtim suyu, boş pet şişeyi Hakkı’ya uzat.tım, kuru mama torbasını sallayarak dükkândan çıktım.

Hikâyelerin en acayibini babam anlatmıştı. Sabah.lardan bir sabah mahalledekilerin ağzını bir karış açık bırakan bir olay olmuş. yeşil ev yerinde yokmuş. Her.kes hayatın koşturmasından, hayhuyundan, didişmesin.den bunalmış yorgun argın uyurken, ayaklanmış gitmiş. Birkaç gün ses çıkmamış, sonra haberler peş peşe gel.meye başlamış. kimi adalar’da gördük diyormuş, kimi kilyos’ta, Beylerbeyi sahilinde balıkçı barınağı kılığına girdiğini iddia eden de olmuş, eski bir türk filminde tarihî konak makyajıyla rol kestiğini söyleyen de. Gün geçtikçe haberler korkutucu bir hal almaya başlamış. küçük bir çocuğu balkonundan fırlatarak bacaklarını kırdığı söylentisi gelmiş önce. Sonra iki balıkçıyı mangal kömüründe zehirleyerek öldürdüğünü duymuş mahal.leli. evlatlarından gördüğü ezadan kurtulmak isteyen seksenlik bir kadını zehirleyerek huzura kavuşturmuş kendince. en fenası da üç çürük tahtasını feda etme pa.hasına çıkardığı yangınla koca bir semti kül etmesi ol.muş. mahalleli önceleri bu belalı heyuladan kurtulduğu için sevinmiş ama bir süre sonra boşluğunu hisseder ol.muş. korkularını geri istemişler. korkularının kaynağı ellerinin altında, ruhlarının karanlık yanı gözlerinin önünde olsun istemişler. toplanmışlar meydanda, konuşmuşlar tartışmışlar, peşine düşmeye karar vermişler. yedi kişi el kaldırmış, tez vakitte bulur getiririz yeşil ev’i demiş. Hemen o anda, hiç vakit kaybetmeden yedi tepeye dağılmış yedi cesur adam. O gece mahalledeki.lerin gözüne uyku girmemiş, yeşil ev dönünce olacak.lardan korkarlarmış korkmasına da hiç dönmezse olacakları düşünmek daha betermiş. kimi uçuk, çıkarmış, kiminin saçı öbek öbek dökülmüş, gün doğmadan sessizliğe-uykuya zor kavuşmuş mahalleli. Sabaha karşı muhtarın on yaşındaki oğlunun bağırışıyla uyanmışlar. Her geceki gibi uyurken altına işeyen oğlan yatağın ıs-laklığından rahatsız olup ayaklandığında yeşil ev’in ışıklar içinden gelip eski yerine oturduğunu görmüş, basmış çığlığı. O çığlıktan sonra zavallı çocuğun ses çı.kardığını duyan olmamış. Hep susmuş, diyeceğini yazarak demiş.

“O yedi kişi mi getirmiş yeşil ev’i?” diye sorardım tam bu noktada.
Uydurduğu hikâyeye inanan masalcının hüznüyle başını sağa sola sallardı babam.
“keşke öyle olsaymış. keşke. O yedi kişiyi bir daha gören olmamış oğlum. yeşil ev, istanbul’un yedi tepesi.ne yedi kurban vermeden dönmemiş toprağına. yedi tepede yedi kayıp ruh hâlâ dolanır durur derler.” yeşil ev’in bahçesine kuru mama dökerken bir yan.dan da babamın bu tuhaf hikâyesini düşünüyordum. On yaşında bir çocuğa böyle bir hikâye anlatmak bir bakış açısına göre saçmalık olabilirdi. ama ben her zaman ba.bamla aramızda bize özel bir iletişim olduğuna inanırdım. kurmaca üstünden gerçekliği anlamaya çalışmak, genetik sürekliliğimizin önemli bir parçasıydı.

Ön bahçede hiçbir hareket yoktu. Önceki firarında girişe çıkan üç basamaklık merdivenin yanında bulmuştum Goncagül’ü, bir umut oraya baktım ama sadece kırık bira şişeleri gördüm. eğilip çalı diplerine, zıplayıp ağaç dallarına bakmam da boşunaydı.
tam vazgeçecekken… tam arkamı dönüp gidecek.ken… Goncagül her zaman yaptığını yaparak, bir at gibi dörtnala koşarak hızla yanımdan geçti. arka bahçeye gi.diyordu. “Goncagül, dur!” diye bağırdım ama bir an bile hız kesmedi. Düşünmeden koşmaya başladım ama üç beş adım sonra yerimde çakılıp kaldım. Bunu yapamazdım, arka bahçeye gidemezdim. arka bahçe ağaçlardan bir duvarla çevrelenmiş, bütün gözlerden uzak haliyle yeşil ev’in kendisini bile korkutabilirdi.

ama kimi zaman hesap yapmamalı insan, okun yaydan nasıl çıktığının farkına bile varmamalı.

  • Kitap AdıBir de Baktım Yoksun
  • Sayfa Sayısı163
  • YazarYekta Kopan
  • ISBN9789750723544
  • Boyutlar, Kapak12,50 x 19,50 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2017

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Mükemmel bir spora başlayın, kürek çekin. Şimdi!

Detaylı Bilgi

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur