Büyük Satranç Tahtası

Ağustos 11, 2017 İNKILAP KİTABEVİ, Politika

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

buyuksatranctahtasi“Büyük Satranç Tahtası’nı uzun zamandır bekliyorduk : Amerika’nın Soğuk Savaş sonrasındaki dünyada stratejik çıkarlarını kusursuzca açıklayan keskin bakışlı, sağlam görüşlü bir kitap. Tarihi, coğrafi ve siyasi tahlillerin muhteşem sentezi.
-Samuel P.Huntington, Harvard Üniversitesi

***

BÖLÜM 1: YENİ BİR TÜR HEGEMONYA

HEGEMONYA İNSANLIK KADAR ESKİDİR. Ama Amerika’nın var olan küresel üstünlüğü, ortaya çıkışının hızlılığı, dünya çapındaki faaliyet alanı ve uygulanış biçimiyle diğerlerinden ayrılır. Tek bir yüzyıl içerisinde Amerika kendini, Batı Yarıküre’de oldukça soyutlanmış bir ülkeden dünya çapında örneği görülmemiş bir erişim ve kontrol gücüne sahip bir ülkeye dönüştürmüş ve aynı zamanda uluslararası dinamikle dönüştürülmüştür.
KÜRESEL ÜSTÜNLÜĞE GİDEN KISA YOL
1898’deki İspanya-Amerika Savaşı Amerika’nın ilk denizaşırı fetih savaşıydı. Amerikan gücünü Pasifik’in ilerisine, Hawaii’den öteye, Filipinler’e kadar taşıdı. Yüzyıl dönümünde, Amerikan strateji uzmanları her iki okyanusta da etkin donanma üstünlüğü için doktrin geliştirmekle uğraşıyorlardı ve Amerikan donanması çoktan İngiltere’nin “dalgalara hükmettiği” fikrine meydan okumaya başlamıştı. Amerika’nın, Monroe Doktrini ile yüzyılın başında açıkça ilan edilmiş olan ve sonra da Amerika’nın ileri sürdüğü “kader bildirgesi (manifest destiny)” ile haklılığı savunulan Batı Yarıküre’nin güvenliğinin tek koruyucusu olarak özel statü talepleri, hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu’nda donanma hâkimiyetini kolaylaştıran Panama Kanalı’nın yapımı ile daha da artmıştı.
Amerika’nın artan jeopolitik hırslarının temelleri ülke ekonomisinin hızlı endüstrileşmesine dayandırılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar, Amerika’nın büyüyen ekonomik gücü, dünyanın lider endüstriyel gücü olan İngiltere’nin önüne geçerek- hâlihazırdaki küresel GSMH’nin %33’ü olmuştur. Bu dikkate değer ekonomik dinamizm, deneyselliği ve yeniliği tercih eden kültürden beslenmiştir. Amerika’nın siyasi kurumlan ve serbest piyasa ekonomisi, modası geçmiş ayrıcalıklar veya katı sosyal hiyerarşiler yüzünden kişisel hayallerinin peşinden koşmaları engellenmediği için, hırslı ve toplumsal putlara saldıran yaratıcı kişilere benzeri görülmemiş fırsatlar sunmuştur. Kısaca, ulusal kültür az rastlanır bir şekilde ekonomik büyümeyle uyumludur. Üstelik yurtdışındaki en yetenekli bireyleri kendine çekip hızla asimile ederek, ulusal gücün büyümesine de olanak sunmuştur.
1. Dünya Savaşı, Amerikan askeri kuvvetlerinin Avrupa içerisine kitlesel yayılımı için ilk fırsatı sağlamıştır. 1. Dünya Savaşı öncesinde nispeten yalıtılmış olan bir güç, seri biçimde Atlantik’in bir yanından diğer yanına yüz binlerce askerini sevk etmiştir; uluslararası arenada önemli yeni bir oyuncunun ortaya çıkışını haber veren, benzeri görülmemiş büyüklükte ve geniş faaliyet alanına sahip, okyanuslararası askeri bir sefer. Savaşın, Avrupa’nın uluslararası sorunlarına çözüm arayışında Amerikan ilkelerinin uygulanması yönünde Amerika’nın ilk önemli diplomatik çabalarını teşvik etmesi de aynı derecede önemlidir. Woodrow Wilson İlkeleri’nin ünlü On Dört Maddesi Amerikan kuvvetleri ile takviye edilen Amerikan idealizminin Avrupa jeopolitiğine sokulmasını temsil eder. (Amerika Birleşik Devletleri, I. Dünya Savaşı’ndan on beş yıl önce, Rusya ve Japonya arasındaki Uzakdoğu Savaşı’nda önemli bir rol üstlenmek suretiyle artan uluslararası önemini de göstermiştir.)* Böylece Amerikan idealizmi ve Amerikan gücünün birleşmesi kendisini tüm dünya sahnesinde tam anlamıyla hissettirmiştir.
* 8 Şubat 1904 yılında Japonya’nın Rusya’ya saldırmasıyla başlayan Uzakdoğu Savaşı ve Başkan Roosevelt’in çabalarıyla Eylül 1905’te imzalanan Portsmouth Anlaşması.
Kesin olarak ifade etmek gerekirse, I. Dünya Savaşı yine de ağırlıklı olarak Avrupa savaşıdır, küresel bir savaş değildir. Ama öz-yıkıcı karakteri, Avrupa’nın, dünyanın geri kalanı üzerindeki siyasi, ekonomik ve kültürel hegemonyasının bitişinin başlangıcını belirlemiştir. Savaş esnasında, hiçbir Avrupa gücü kesin olarak üstünlük sağlayamamıştır. Savaşın sonucu, ağırlıklı olarak, Avrupa dışı yükselen güç Amerika’nın savaşa girişiyle belirlenmiştir. Bunun sonrasında Avrupa, gittikçe, küresel güç siyasetinin öznesi olmak yerine nesnesi olacaktır.
Ancak, Amerika’nın küresel liderliğinin bu kısa süreli patlaması Amerika’nın dünya meseleleriyle sürekli olarak ilgilenmesine neden olmadı. Bunun yerine Amerika hızla, kendini mutlu eden soyutlanma ve idealizmin birleşiminden oluşan inzivasına geri döndü. Her ne kadar 20’li yılların ortalarında ve 30’lu yılların başında Avrupa kıtasında totalitarizm güç kazanıyorduysa da o zamanlar İngiliz donanmasını gerilerde bırakan iki okyanusluk filoyu da içeren Amerikan gücü bunun dışında kaldı. Amerikalılar küresel siyasete seyirci kalmayı tercih ettiler.
Bu geri çekilmeye yatkınlık, Amerika’nın kıtasal bir ada olduğu bakışına dayanan Amerikan güvenlik kavramıyla tutarlılık içindeydi. Amerikan stratejisi kıyılarını korumaya odaklanmıştı. Uluslararası veya küresel etmenlerin düşünülmediği, dar kapsamlı bir ulusal bakış açısına sahipti. Önemli uluslararası oyuncular halen Avrupa güçleri ve gittikçe yükselen Japonya’ydı.
Dünya siyasetindeki Avrupa devri, gerçek anlamda ilk küresel savaş olan II. Dünya Savaşı sürecinde kesin olarak sona ermiştir. Bu savaşta eşzamanlı olarak üç kıtada çarpışılmış, Atlantik ve Pasifik Okyanuslarının her ikisinde de yoğun mücadeleler olmuştur. Savaşın küresel boyutları, İngiliz ve Japon askerleri, uzak bir Batı Avrupa adasını ve uzak bir Doğu Asya adasını temsilen, Hindistan-Burma sınırlarında, evlerinden binlerce mil uzakta çarpıştıklarında sembolik olarak gösterilmiştir. Avrupa ve Asya tek bir savaş alanına dönüşmüştür.
Eğer savaşın sonucu Nazi Almanya’sı için kesin bir zafer olsaydı, o zaman tek bir Avrupa gücü küresel üstünlükle ortaya çıkabilirdi. (Japonya’nın Pasifik’teki zaferi bu ulusa Uzakdoğu’nun egemeni rolünü kazandıracaktı, ama her durumda, Japonya yine de sadece bölgesel egemen olarak kalacaktı.) Bunun yerine, Almanya’nın yenilmesi, büyük oranda iki Avrupa dışı muzaffer ülke -Avrupa’nın başaramadığı küresel üstünlük arayışlarının halefleri olan- Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği tarafından kesinleştirildi.
Savaştan sonraki 50 yıla, küresel üstünlük amaçlı iki kutuplu Amerikan-Sovyet çekişmesi egemen oldu. Bazı açılardan, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişme jeopolitik uzmanlarının en sevdikleri teorinin gerçekleştirilmesini temsil ediyordu: Hem Atlantik hem Pasifik Okyanusu’nda egemen olan, dünyanın en önemli deniz kuvvetleri, (Moğol İmparatorluğu’nun kapladığı toprakları hatırlatan) Avrasya’nın merkezi topraklarında hüküm süren dünyanın en önemli kara kuvvetlerine karşı yarışıyordu. Jeopolitik boyut daha net olamazdı: Büyük ödül dünya için Kuzey Amerika ve Avrasya karşı karşıya. Kazanan, dünyaya tamamen hâkim olacaktı. Bir kez zafer elde edildikten sonra, kazananın yolunda durabilecek başka kimse yoktu.
Her iki rakip de, kaçınılmaz zafere olan güçlü inancını desteklerken, gerekli çabaları savunan ve tarihi iyimserlikle aşılanan kendi ideolojik çağrısını dünya çapında beyan etti. Küresel egemenliği ele geçirmeyi ümit eden, ama hiçbiri Avrupa’da kesin bir üstünlük göstermeyi başaramamış sömürgeci Avrupalıların tersine, her rakip kendi bölgesinde açıkça egemendi. Ve her biri, bir anlamda din savaşları çağını hatırlatan bir şekilde, güdümlü devletlerini ve tebaasını kendi egemenliği altında tutuşunu güçlendirmek için ideolojisini kullandı.
Küresel jeopolitik faaliyet alanları ile rekabet eden dogmaların iddia edilen evrenselliklerinin birleşimi, rekabete benzersiz bir yoğunluk katıyordu. Ama yine küresel imalarla dolu olan başka bir etmen yarışı gerçekten eşsiz kıldı. Nükleer silahların ortaya çıkışı, klasik biçimde ödün vermeyen bir savaşın, yalnızca karşılıklı olarak birbirlerinin yıkımına sebep olmakla kalmayacağı, insanlığın önemli bir bölümü için de ölümcül sonuçlar doğuracağı anlamına geliyordu. Bu nedenle her iki rakip de eşzamanlı olarak zıtlaşmanın yoğunluğunu sıra dışı bir özdenetime tabi tuttu.
Jeopolitik anlamda zıtlaşma büyük ölçüde Avrasya bölgesinde sürdü. Çin-Sovyet bloğu Avrasya’nın büyük kısmında egemendi, ama kendi bölgesini çevreleyen alanlarda hâkim değildi. Kuzey Amerika büyük Avrasya Kıtası’nın hem en batı hem en doğu kıyılarına yerleşmeyi başardı. Batı cephesinde Berlin ablukasıyla ve doğuda Kore Savaşı’yla somutlaşan bu kıtasal direnek noktaları savunması, Soğuk Savaş olarak bilinmeye başlanan durumun ilk stratejik sınavı oldu.
Soğuk Savaş’ın son aşamasında, Avrasya haritasında, güneyde, üçüncü bir savunma cephesi belirdi. Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, Amerika’nın iki bileşenli karşılığına yol açtı: Sovyet ordusunu bozguna uğratmak amacıyla yerli Afganlı direnişçilere doğrudan ABD yardımı ve Sovyet siyasi veya askeri gücünün güneyde daha ileri yayılımını önlemek amacıyla Basra Körfezi’ndeki Amerikan askeri mevcudiyetinin büyük ölçüde arttırılması. Amerika Birleşik Devletleri, Batı ve Doğu Avrasya’daki güvenlik çıkarlarını göz önüne alarak Basra körfez bölgesinin savunulmasını üstleniyordu.
Bir nükleer savaş korkusu ile her iki taraf da son ana dek doğrudan bir askeri çatışmadan kaçınırken, Avrasya bloğunun tüm Avrasya üzerinde fiili olarak etkili olma çabalarının Kuzey Amerika tarafından başarıyla önlenmesi, mücadelenin sonucunun askeri olmayan yöntemlerle belirlendiği anlamına geliyordu. Siyasi canlılık, ideolojik esneklik, ekonomik dinamizm ve kültürel çekicilik belirleyici ölçütler olmuştu.
Çin-Sovyet bloğu yirmi yıldan az bir sürede dağılırken, Amerika’nın önderliğindeki koalisyon birliğini koruyordu. Bu kısmen, demokratik koalisyonun, komünist kampın hiyerarşik ve dogmatik ama aynı zamanda kırılgan doğasının tersine, çok daha esnek olmasına bağlıydı. Demokratik koalisyon, resmi doktrinsel bir biçim olmaksızın paylaşılan değerleri kapsıyordu. Komünist bloksa sadece tek geçerli yorum odağı olan dogmatik Ortodoksluğu vurguluyordu. Aynı zamanda Amerika’nın başlıca güdümlü devletleri kendinden önemli ölçüde zayıftı, oysa Sovyetler Birliği Çin’e sonsuza kadar kendisinin astıymış gibi davranamazdı. Sonuç olarak Amerika ekonomik ve teknolojik olarak çok daha dinamik olduğunu kanıtladı. Sovyetler Birliği’yse giderek dinamizmini kaybetti. Amerika’yla, ne ekonomik büyümede ne de askeri teknolojide etkin olarak rekabet edebildi. Ekonomik çöküş ideolojik moral bozukluğunu da beraberinde getirdi.
Aslında, Sovyet askeri gücü ve Batılılarda uyandırdığı korku, uzun bir süre iki rakip arasındaki esas farkı gizledi. Çok açıktı ki Amerika çok daha zengindi, teknolojik olarak çok daha ileriydi, askeri olarak daha esnek ve yenilikçi, toplumsal olarak daha yaratıcı ve çekiciydi. İdeolojik baskılar,
Sovyetler Birliği’nde sistemi gittikçe daha katı, ekonomiyi daha müsrif, teknolojik olarak da daha az rekabet edebilir hale getirerek yaratıcı potansiyeli de çökertti. Karşılıklı olarak yok edici bir savaş çıkmadığı sürece, uzayıp giden bir rekabette ibre sonunda Amerika Birleşik Devletleri’ni gösterecekti.
Nihai sonuç önemli ölçüde kültürel etmenlerden de etkilendi. Amerika’nın önderliğindeki koalisyon genel olarak Amerika’nın siyasi ve toplumsal kültürünün olumlu pek çok niteliğini benimsedi. Amerika’nın Avrasya Kıtası’nın batı ve doğu bölgesindeki en önemli iki müttefiki Almanya ve Japonya’nın her ikisi de Amerikalı olan her şeyi neredeyse dizginlenemez bir hayranlıkla ekonomilerine kattılar. Amerika birçok kişi tarafından, geleceği temsil eden, hayran olunacak ve imrenilecek bir toplum olarak algılanıyordu.
Rusya ise, tam tersine, kültürel olarak, Orta Avrupalı güdümlü devletlerinin pek çoğu tarafından küçümseniyordu ve doğudaki başlıca güç olan ve kendine güveni artan müttefiki Çin tarafından giderek daha fazla hor görülüyordu. Orta Avrupalılar için Rusya’nın egemenliği, felsefi ve kültürel vatanları olarak gördükleri Batı Avrupa’dan ve onun Hıristiyan dini geleneklerinden yalıtım anlamına geliyordu. Daha da kötüsü, Orta Avrupalıların -genellikle haksız bir şekilde de olsa- kültürel olarak kendilerinden daha aşağıda gördükleri insanların egemenliğinde olmaları anlamına geliyordu.
Dillerinde “Rusya” sözcüğü “aç ülke” anlamına gelen Çinliler daha da kibirliydiler. Her ne kadar başlangıçta Çinliler, Moskova’nın evrensel Sovyet modeli iddialarının doğruluğunu sessizce tartıştılarsa da Çin Komünist Devrimi’ni takip eden on yıl içerisinde Moskova’nın ideolojik üstünlüğüne iddialı bir meydan okumaya giriştiler ve hatta kuzeyli barbar komşularına karşı geleneksel küçümsemelerini açıkça ifade etmeye başladılar.
Sonunda, Sovyetler Birliği’nin içindeki nüfusun %50’sini oluşturan Rus olmayan kesim de Moskova’nın egemenliğini reddetti. Rus olmayanların yavaş yavaş uyanışı Ukraynalıların, Gürcülerin, Ermenilerin ve Azerilerin, Sovyet gücünü, kendilerinden kültürel olarak üstün olmayan insanların yabancı sömürgeci egemenliği olarak görmeye başladığı anlamına geliyordu. Orta Asya’da ulusal talepler daha zayıf olsa da, burada insanlar yavaş yavaş başka yerlerde artık sömürgeciliğin bittiği bilgisiyle desteklenen İslami kimlik hissiyle de fazla tahrik olmuşlardı.
Kendinden önceki pek çok imparatorluk gibi Sovyetler Birliği de sonunda kendi içerisinde patladı ve parçalandı; çöküşü doğrudan askeri yenilgiden ziyade ekonomik ve toplumsal gerginliklerle ivmelenen bir dağılmaydı. Yazgısı, bir akademisyenin şu gözlemini doğrulamıştır:
“İmparatorluklar doğaları gereği siyasi olarak istikrarsızdır; çünkü bağımlı birimler her zaman daima daha fazla bağımsızlığı tercih eder ve bu tür birimlerdeki muhalif seçkinler fırsat yakaladıklarında daha fazla bağımsızlık kazanmak için harekete geçer. Bu anlamda, imparatorluklar çökmez; daha ziyade dağılırlar. Bu bazen olağanüstü şekilde hızlı olursa da, genelde çok yavaş olur.” [1]
İLK KÜRESEL GÜÇ
Rakibinin çöküşü Amerika Birleşik Devletleri’ni emsalsiz bir konumda bıraktı. Amerika dünyanın ilk ve aynı zamanda tam anlamıyla gerçek küresel gücü oldu. Ama gene de, Amerika’nın küresel üstünlüğü, daha sınırlı bölgesel etkinliklere dayanmasa da bazı açılardan eski imparatorlukları hatırlatmaktadır. Bu imparatorluklar, güçlerini, güdümlü devletler, tebaalar, himayelerindeki devletler ve koloniler hiyerarşisine dayandırmış ve bunlar dışında kalanları barbar olarak görmüşlerdi. Belli bir dereceye kadar, bu çağdışı terminoloji Amerika’nın yörüngesindeki bazı devletler için bütünüyle uygunsuz değildir. Geçmişte olduğu gibi, Amerika’nın “emperyalist” gücünün kullanılışı, büyük ölçüde, üstün nitelikli örgütlenmesinden, ekonomi ve teknoloji alanındaki geniş kaynaklarını askeri amaçlar için hızla harekete geçirebilme kabiliyetinden, Amerikan tarzı hayatın muğlak ama yine de belirgin kültürel cazibesinden, Amerikan toplumsal ve siyasi seçkinlerinin halis dinamizmlerinden ve doğalarındaki rekabet duygusundan gelmektedir.
Eski imparatorluklar da bu özelliklere sahipti. İlk akla gelen Roma’dır. Roma İmparatorluğu kabaca iki buçuk yüzyılda, önce kuzey ve sonra batı ve güneydoğu boyunca sürdürülen toprak genişlemesi ve aynı zamanda Akdeniz’in tüm kıyıları üzerinde etkin bir deniz denetimi ile kurulmuştur. Coğrafik anlamda zirveye MS 210 yılında ulaşmıştır. Roma’nınki merkezileştirilmiş bir yönetim sistemi ve kendine yeterli tek bir ekonomiydi. Yayılmacı gücü, kasten ve maksatlı olarak, karmaşık siyasi ve ekonomik örgütlenmeler ile uygulanıyordu. Başkent merkezli, stratejik olarak tasarlanmış kara ve denizyolları sistemi, önemli bir güvenlik tehdidi durumunda, çeşitli güdümlü devletlerde ve tebaa eyaletlerde konuşlanmış olan Roma lejyonlarının hızla yerlerini değiştirmelerine olanak sağlıyordu.
İmparatorluğun doruk noktasında, dışarıdaki Roma lejyonlarında konuşlandırılmış asker sayısı üç yüz binden daha az değildi. Bu dikkate değer güç, Roma’nın taktik ve teçhizat üstünlüğünün yanı sıra, merkezin nispeten hızlı biçimde askerlerin yerlerini kaydırabilme yeteneğiyle daha da öldürücü oluyordu. (Çok daha fazla bir nüfusa sahip olan üstün güç Amerika’nın, 1996’da, egemenlik alanının dış menzillerini denizaşırı bölgelerde 296.000 profesyonel askerle koruması da dikkat çekicidir.)
Ancak, Roma’nın yayılmacı gücü önemli bir psikolojik gerçekten de kaynaklanıyordu. Civis Romanus sum, “Ben Roma vatandaşıyım”, olabilecek en iyi kendini tanımlama biçimi, gurur kaynağı ve pek çoklarınınsa emeliydi. Sonunda Roma doğumlu olmayanlara bile verilen Roma vatandaşlığının bu yüceltilmiş konumu, yayılmacı gücün misyon anlayışını haklı çıkaracak kültürel üstünlüğün ifadesiydi. Bu sadece Roma’nın hâkimiyetini yasallaştırmakla kalmıyor, üstelik kendisine tabi olanları asimile olmaya ve yayılmacı yapıya katılmaya da meylettiriyordu. Böylece yöneticiler tarafından bahşedilen ve boyun eğenler tarafından kabul edilen kültürel üstünlük yayılmacı gücü destekliyordu.
Bu üstün ve büyük ölçüde kabul edilmiş yayılmacı güç üç yüzyıl sürdü. Bir dönem -yakınındaki Kartaca ve doğu ucundaki Part İmparatorluğu’nun meydan okuması haricinde- dış dünya büyük ölçüde barbar, iyi organize olmamış, çoğu zaman sadece düzensiz saldırılar düzenleme kabiliyetinde ve kültürel olarak açıkça daha alt seviyedeydi. İmparatorluk iç canlılığını ve birliğini koruyabildiği sürece, dış dünya rekabet edebilecek durumda değildi.
Üç temel sebep Roma İmparatorluğu’nun nihai çöküşüne yol açtı. İlki, imparatorluk tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyüdü; imparatorluğu batı ve doğu olmak üzere iki bölgeye ayırmak, gücünün tekelci özelliğini yok etti. İkincisi, gereğinden fazla süren merkezi imparatorluk dönemi siyasi seçkinlerin büyüklük arzularının altını yavaş yavaş oyan kültürel bir hedonizm yarattı. Üçüncü olarak, sürekli enflasyon, sistemin, vatandaşların toplumsal fedakârlıklar olmaksızın kendini devam ettirebilme kabiliyetinin temelini çökertti. Kültürel bozulma, siyasi bölünme ve enflasyon Roma’yı yakınlarındaki barbarlara karşı bile savunmasız bıraktı.
Çağdaş standartlar açısından, Roma, tam anlamıyla küresel bir güç değil, bölgesel bir güçtü. Ancak o zamanlardaki kıtalar arasındaki yalıtılmışlık durumu göz önüne alındığında, Roma’nın bölgesel gücü kendine yeterli ve soyutlanmıştı, yakın ve hatta uzak herhangi bir rakibi yoktu. Bu nedenle Roma İmparatorluğu, kendini sonraki daha büyük ölçekli yayılmacı sistemlerin öncüsü yapan üstün siyasal örgütlenmesi ve kültürel üstünlüğü ile başlı başına bir dünyaydı.
Buna rağmen, Roma İmparatorluğu tek örnek veya benzersiz değildi. Roma ve Çin İmparatorlukları, birbirlerinden haberdar olmamalarına rağmen hemen hemen aynı zamanlarda ortaya çıktılar. M.Ö. 221 yılına kadar (Roma ve Kartaca arasındaki Fön Savaşları’na kadar) var olan yedi devletin Çin tarafından Çin İmparatorluğu çatısı altında birleştirilmesi, iç krallığı, sınırların ötesindeki barbar dünyadan korunmak için Kuzey Çin’de Çin Seddi’nin inşasına teşvik etmişti. Daha sonra MÖ 140 yıllarında ortaya çıkan Hun İmparatorluğu, hâkimiyet alanı ve örgütlenme açısından daha da etkileyiciydi. Hıristiyanlık çağının başlangıcına kadar, 57 milyondan fazla insan Hun egemenliği altındaydı. Daha önce benzeri görülmemiş bu nüfus, merkezi ve acımasız bir bürokrasiyle gerçekleştirilen olağanüstü etkili bir merkezi denetimin varlığını ispatlıyordu. İmparatorluğun nüfuzu, Moğolistan’ın bazı bölgelerine ve bugünkü sınırlarıyla Kore’ye ve Çin’in kıyı bölgelerinin büyük çoğunluğuna kadar uzanıyordu. Ancak Roma gibi, Hun İmparatorluğu da iç hastalıklara yakalandı ve nihai çöküşü, MS 220 yılında üçe bölünmesiyle hızlandı.
Çin’in daha sonraki tarihi, bozulma ve parçalanmaların takip ettiği yeniden birleşme ve genişleme dönemlerini içerir. Çin birkaç kez kendine yeterli, yalıtılmış, örgütlü, dış rakipler tarafından tehdit edilmeyen imparatorluk sistemleri kurmayı başardı. Hun imparatorluğunun üçe bölünmesi, imparatorluk sistemine benzer bir sistemin yeniden ortaya çıkmasıyla, MS 589 yılında aksi yönde değişime uğradı. Ama Çin’in en büyük yayılmacı iddiası, Mançular döneminde, özellikle erken Ch’ing Hanedanlığı döneminde başladı. XVIII. yüzyıla kadar Çin, bir kez daha olmak üzere, imparatorluk merkezinin güdümlü devletler ve tebaalarla çevrelendiği, bugünkü Kore, Hindiçini, Tayland, Burma ve Nepal’i içine alan tamamıyla gelişmiş bir imparatorluktu. Böylece Çin’in iktidarı bugünkü Rus Uzakdoğusu’ndan Sibirya’nın güneyine ve Baykal Gölü boyunca, bugünkü Kazakistan’a, güneyde Hint Okyanusu’na, doğuda ise Laos’a ve Kuzey Vietnam’a kadar uzanıyordu.Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi, imparatorluk, karmaşık bir maliye, ekonomi, eğitim ve güvenlik örgütlenmesiydi. Bu geniş bölge ve burada yaşayan 300 milyondan fazla kişi üzerindeki denetim, merkezi siyasal otorite şiddetle vurgulanarak, dikkate değer ölçüde etkili bir kurye sistemi ile desteklenen örgütlenme yöntemleriyle sağlanıyordu. Tüm imparatorluk Pekin merkez alınarak, her biri bir kuryenin sırasıyla bir hafta, iki hafta, üç hafta ve dört haftada erişebileceği sınırlarla belirlenmiş dört bölgeye ayrılmıştı. Profesyonel eğitim almış ve rekabete dayalı bir sistemle seçilmiş merkezi bürokrasi birliğin gücünü sağlıyordu.
Birlik, yine Roma’da olduğu gibi, güçlü biçimde hissedilen ve derine kök salmış -uyum, hiyerarşi ve disiplin vurgusuyla ve imparatorluk felsefesiyle uyuşan Konfüçyusçulukla zenginleştirilmiş- kültürel üstünlük kanısıyla destekleniyor, meşrulaştırılıyor ve korunuyordu. Kutsal bir imparatorluk olan Çin, dünyanın merkezi olarak görülüyor, çevresi ve ötesinde ise sadece barbarlar olduğu düşünülüyordu. Çinli olmak kültürlü olmak demekti ve bu nedenle dünyanın geri kalanı Çin’e riayet etmeye mecburdu. Bu özel üstünlük duygusu, Çin’in gerileme dönemine girdiği XVIII. yüzyıl sonlarında dahi, Çin imparatoruna, elçileri vasıtasıyla Çin’i ticari ilişkiler kurmaya ikna etmeye çalışan ve iyi niyet göstergesi olarak İngiltere’nin endüstriyel ürünlerinden bazılarını hediye olarak sunan Büyük Britanya Kralı III. George’a şu cevabı verme hakkını tanıyordu:
“Biz, göklerin(Tanrıların) inayetiyle, İmparator, İngiltere Kralı’na bizim buyruklarımızı dikkate almasını buyururuz: Dört denizde hüküm süren Göksel(kutsal) İmparatorluk ne nadide ve kıymetli şeylere değer verir ne de ülkenizin mamullerine en ufak bir ihtiyaç duyar. Dolayısıyla biz, saygıdeğer elçilerinize selametle ülkelerine dönmelerini buyurduk. Siz, Ey Kral, sadakatinizi güçlendirip ve daimi itaatkârlığınıza dair yemin etmek suretiyle bizim isteklerimize uygun davranmalısınız.”
Diğer Çin imparatorluklarının gerilemesi ve çökmesi de asıl olarak iç etmenlere bağlıydı. Moğol ve daha sonra batılı “barbarlar” hüküm sürdüler, çünkü içteki yorgunluk, bozulma, hazcılık ve hem ekonomik hem askeri yaratıcılığın kaybı Çin iradesinin temellerini zayıflattı ve çöküşünü hızlandırdı. Dış güçlerin, 1839-1842’de Afyon Savaşları’nda ve Japonya’nın bundan bir yüzyıl sonra Çin’in iç sıkıntılarını kullanması, Çin’i XX. yüzyıl boyunca motive eden, derin aşağılık duygusunu doğurdu. Bu aşağılık duygusu Çinlilerin kökleşmiş kültürel üstünlük duyguları ile imparatorluk sonrası Çin’in küçük düşürücü siyasi gerçekleri arasındaki zıtlıklar nedeniyle son derece şiddetliydi.
Roma’nın durumuna çok benzer şekilde, Çin İmparatorluğu bugün bölgesel bir güç sınıfına sokulabilir. Ama görkemli günlerinde, Çin’in imparatorluk statüsüne meydan okuyabilecek ve hatta Çin genişlemek isterse buna direnecek, kendisine eş bir küresel güç yoktu. Çin sistemi kendine yeterli ve kendini devam ettirebilen, öncelikle paylaşılan etnik kimlik üzerine temellenmiş, merkezi gücün etnik yabancılara ve coğrafi çevrede yer alan tebaalara nispeten sınırlı sunulduğu bir sistemdi.
Büyük ve etkin etnik çekirdek, Çin’in periyodik olarak imparatorluğu restorasyonunu mümkün kıldı. Bu açıdan Çin, sayı olarak az ama egemen olmaya istekli insanların, çok daha büyük etnik yabancı nüfuslar üzerinde egemenliğini kabul ettirip sürdürdüğü diğer imparatorluklardan farklıydı. Ancak, böyle ufak çekirdekli imparatorlukların etkinlikleri bir kez baltalandı mı imparatorluğun restorasyonu söz konusu olamıyordu.
Küresel gücün günümüzdeki tanımına daha yakın bir analoji bulmak için Moğol İmparatorluğu olgusuna bakmalıyız. Ortaya çıkışı, büyük ve iyi organize olmuş karşıt güçlerle yapılan yoğun mücadelelerle sağlanmıştır. Yenilenler arasında, Polonya ve Macaristan krallıklarının, Kutsal Roma İmparatorluğunun, pek çok Rus ve Rusya prensliklerinin, Bağdat Halifeliği’nin ve hatta daha sonra, Çin’in Sung Hanedanlığının askeri kuvvetleri bulunuyordu.
Cengiz Han ve onun halefleri bölgesel rakiplerini yenerek, daha sonra jeopolitik bilimi akademisyenlerinin, küresel merkezi bölge veya dünya gücünün ekseni olarak saptadıkları alanda merkezi denetimi kurdular. Moğolların Avrasya Kıtası’ndaki imparatorlukları, Çin Denizi kıyılarından Küçük Asya’da Anadolu’ya ve Orta Avrupa’ya kadar uzanıyordu. Stalinist Çin-Sovyet bloğunun görkemli günlerine kadar, komşu bölgelerdeki denetimi açısından Avrasya’daki Moğol İmparatorluğu’nun benzeri olmadı.
Roma, Çin ve Moğol İmparatorlukları küresel gücün sonraki taliplerinin bölgesel öncüleriydi. Daha önce belirtildiği gibi, Roma’da ve Çin’de imparatorluk yapısı hem siyasi hem ekonomik olarak son derece gelişmişti ve merkezin kültürel üstünlüğünün yaygın olarak kabul görmesi önemli bir birleştirici işleve sahipti. Moğol İmparatorluğu, tam tersine, denetimi daha çok doğrudan askeri fetih ve ardından yerel koşullara uyum sağlayarak, hatta asimilasyonla sağladı.
Moğol İmparatorluğu’nun gücü büyük oranda askeri etkinliğe dayanıyordu. Askeri kuvvetlerin tam vaktinde toplanma ve hızlı hareket etme kapasitesi ve bu kapasiteyle birleştirilen üstün askeri taktiklerin zekice ve acımasızca uygulanması ile sağlanan Moğol gücü, ne Moğol yönetimi için organize bir ekonomik ve mali sistem gerektiriyordu, ne de Moğol otoritesinin kültürel üstünlük iddiasından beslenmesi gerekiyordu. Moğol yöneticiler kendini tekrar tekrar üretebilen yönetici sınıfı oluşturabilmek için sayıca çok azdılar ve her durumda tanımlanmış ve kendinin bilincinde olan kültürel ve hatta etnik üstünlük duygusunun yokluğu imparatorluk seçkinlerini gerekli olan öznel güvenden yoksun bırakıyordu.
Aslında Moğol yöneticiler, fethettikleri halkların kültürel olarak kendilerinden daha üst düzeyde olanlarının aşamalı asimilasyonuna oldukça yatkın olduklarını gösterdiler. Nitekim Cengiz Han’ın torunlarından biri, Büyük Hun İmparatorluğunun Çin bölümünün imparatoru, Konfüçyüsçülüğün ateşli bir yayıcısı oldu, bir diğeri Pers sultanı olarak mevkiinin izin verdiği ölçüde adanmış bir Müslüman oldu ve bir üçüncüsü Orta Asya’nın kültürel olarak Pers hükümdarı oldu.
Etkin bir siyasi kültürün olmaması sebebiyle yöneticilerin yönetilenler tarafından asimile edilmesi ve imparatorluğu kuran büyük hanın yerine kimin geçeceği sorununun çözülememesi imparatorluğun sonunda yok olmasına sebep oldu. Moğol bölgesi tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyümüştü; imparatorluğu kendine yeterli parçalara bölerek sorunu çözme girişimi daha da hızlı bölgesel asimilasyona yol açtı ve imparatorluğun dağılmasını hızlandırdı. Dünyanın en büyük karasal imparatorluğu, 1206-1405 yılları arasında iki yüz yıl hüküm sürdükten sonra, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu.
Sonrasında Avrupa hem küresel üstünlük bölgesi hem de küresel güç için mücadelenin odağı haline geldi. Aslında, yaklaşık olarak üç yüz yıl boyunca, Avrasya Kıtası’nın küçük kuzeybatı bölgesi -deniz gücünün kullanımı ile ve tarihte ilk kez- bir Avrupalı gücün ulaştığı gerçek küresel egemenliğe ulaştı ve yerkürenin her kıtasında kendini kabul ettirdi. Batı Avrupalı imparatorluk hükümranlarının nüfus açısından sayıca az olması, özellikle boyun eğdirilenlerin sayısı göz önüne alındığında, dikkate değerdir. Daha XX. yüzyılın başlarında, iki yüz yıl önce Batı Avrupa’nın kontrolüne girmiş olan ve ağırlıklı olarak Avrupalı göçmenlerin ve onların soyundan gelen kimselerin yaşadığı Batı Yarıküre’nin dışında sadece Çin, Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve Etiyopya, Batı Avrupa egemenliğinin dışındaydı.
Ancak, Batı Avrupa egemenliği, küresel gücün Batı Avrupa tarafından ele geçirilmesi ile eşdeğer değildi. Temel gerçek, Avrupa’nın medeni kültürel üstünlüğü ve parçalanmış Avrupa’nın kıtasal gücüydü. Moğollar ve daha sonra Rus İmparatorluğu’nun Avrasya’nın merkezi topraklarını fethetmelerinden farklı olarak, Avrupa’nın denizaşırı yayılmacılığı aralıksız okyanus ötesi keşifler ve deniz ticaretinin büyümesiyle elde edilmişti. Ancak bu süreç lider Avrupa devletleri arasında sadece denizaşırı bölgelerde değil Avrupa’da da egemenlik kazanabilmek için sürekli mücadeleyi içeriyordu. Bunun jeopolitik sonucu Avrupa’nın küresel egemenliğinin herhangi bir Avrupa gücünün Avrupa’daki egemenliğinden kaynaklanmadığı olgusuydu.
Daha genel olarak söylemek gerekirse, XVII. yüzyılın ortalarına kadar İspanya zirvedeki Avrupa gücüydü. XV. yüzyılın sonlarında, aynı zamanda küresel hırsları da olan büyük denizaşırı sömürgeci güç olarak ortaya çıkmıştı. Din birleştirici bir doktrindi ve yayılmacı misyonerlik çabaları için kaynak teşkil ediyordu. Gerçekten de, İspanya ile denizcilikteki rakibi Portekiz arasında, 1494’teki Tordesilla ve 1529’daki Saragosa Antlaşmalarında dünyanın resmen İspanyol ve Portekiz sömürge bölgelerine ayrılmasının düzenlenmesi için papa hakemlik yapmıştı. Ancak İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın karşı çıkışlarıyla karşılaşan İspanya ne Batı Avrupa’da ne de okyanusların ötesinde gerçek bir üstünlük sağlayabildi.
İspanya’nın öne çıkışı yerini giderek Fransa’nın öne çıkışına bıraktı. Her ne kadar Fransa Avrupalı rakipleri tarafından hem kıtada hem de denizaşırı bölgelerde sürekli frenleniyorsa da, 1815’e kadar egemen Avrupa gücüydü. Napolyon’un yönetimi altındaki Fransa Avrupa’da gerçek egemenliğe çok yaklaştı. Eğer başarabilseydi, egemen küresel güç statüsünü de elde edebilirdi. Ancak Avrupalı koalisyon tarafından yenilgiye uğratılması kıtasal güç dengesini yeniden sağladı.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>