Çocukluk

Mayıs 12, 2011 Dünya Klasikleri, KUM SAATİ YAYINLARI, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

“Çocukluk” basılan ilk yazısıdır. Yani dünya edebiyatına ilk adımdır bu. Yirmili yaşların ilk yıllarında yazdığı bu roman geniş ölçüde gerçeklere dayanır. Tiplerin birçoğu yaşamdan alınmıştır. Kendisi, arkadaşları ve ailesi…

Sovremennlik dergisinde basılan “Çocukluk” ruh çözümlemeleri ve karakterlerin gücüyle daha ilk eserinde Tolstoy’u usta bir yazar olarak kabul ettirmiştir.

ÖĞRETMENİMİZ KARL İVANOVİÇ

Karl İvanoviç çok güzel hediyeler aldığım doğum günümden üç gün sonra, yani 12 Ağustos sabahı, saat yedi sularında uyandırdı beni. Bir sopaya kalın bir kâğıt yapıştırarak yaptığı sineklikle baş ucumdaki duvara konan sineği öldürmeye çalışmış ama bunu öyle beceriksizce yapmıştı ki sineğe vururken, ismini taşıdığım koruyucu azizin baş ucumda duran ikonuna da vurmuştu. Darbenin etkisiyle ölen sinek üstüme düştü. Örtüleri üstümden fırlatıp hâlâ sallanan ikonu tuttum, ölü sineği üstümden tiksinerek silkeledikten sonra, uykulu gözlerimi öfkeli bir bakışla Karl İvanoviç’e çevirdim. Üzerinde belinden kuşaklı, parlak renkli bir sabahlık; başında kırmızı yünden örülmüş püsküllü bir başlık; ayaklarında yumuşak keçi derisinden çizmeleriyle odada geziniyor, gözüne çarpan sinekleri nişan aldığı sinekliği ve sağa sola vurmaya devam ediyordu. Düşünmeye başladım:
“Tabiî ki, henüz küçük bir çocuğum ama neden beni bu şekilde rahatsız edip duruyor! Niye Volodya’nın yatağının etrafında vızır vızır dönen sinekleri öldürmüyor? Onun yattığı köşede vızıldayıp duran bir sürü sinek var. Ama olmaz, biliyorum! Çünkü Volodya benden büyük! Aralarında en küçük ben olduğuma göre, işkence edilecek tek kişi de yine ben oluyorum. Karl İvanoviç her gün bana işkence etmenin mutlaka bir yolunu buluyor. Beni uyandırıp korkuttuğunun farkında ama hiç oralı değilmiş gibi görünüyor. Çekilmez bir adam! Sabahlığı, başlığı, başlığından sarkan püskülü, hepsi, hepsi iğrenç görünüyor!”
Öfkeden kendi kendime söylenip dururken, Karl İvano-viç kendi yatağının yanına gitti. Baş ucunda asılı duran cam boncuklara işlenmiş küçük ayakkabının içine koyduğu saatine baktıktan sonra, sinekliği duvardaki bir çiviye astı. Gayet mutlu bir yüz ifadesiyle bize doğru döndü ve yumuşak bir sesle,
- Auf kinder, auf… İst zeit. Die mutter ist schon im saal! diye seslendi.
Sonra yatağımın yanına geldi ve ayakucuma oturdu. Cebinden enfiye kutusunu çıkardı. Uyuyormuş gibi yapıyordum. Karl İvanoviç bir tutam enfiye çekti, burnunu sildi; parmaklarını şaklatarak bana döndü. Gülerek ayağımın altını gıdıklarken,
-Nun, nun faulenzer! dedi.
Gıdıklanmaktan çok huylandırıyordum ama ne yataktan fırladım, ne de ona bir karşılık verdim. Yalnızca başımı yastığın altına iyice gömüp sakladım. Bir yandan tüm gücümle tepiniyor, bir yandan da gülmemek için direniyordum.
“Aslında iyi bir adam. Üstelik, bizi de çok seviyor!” diye düşünüyordum şimdi de. “Ona karşı nasıl da böyle kötü düşünceler taşıyabilirim!” diye kendi kendime kızmaya başladım.
Bir yandan gülüyor, diğer yandan ağlamak istiyordum; Çünkü sinirlerim bozulmuş, keyfim iyice kaçmıştı.
Gözlerimde yaşlarla yastığın altındaki başımı çıkarttım ve bağırdım:
- Ach, lassen sie Karl İvanoviç
Karl İvanoviç çok şaşırdı. Ayaklarımı gıdıklamayı bırakarak tedirgin bir yüz ifadesiyle bana döndü, neden ağladığımı sordu. Yoksa kötü bir rüya mı görmüştüm? Yumuşak yüzünde beliren kaygı ve bana gösterdiği ilgi gözyaşlarımı daha da artırmıştı. Az önce Karl İvanoviç, sabahlığı ve püsküllü başlığı için düşündüklerimden utanmıştım. Şimdiyse bütün bunlar daha farklıydı. Başlığının tepesinden sarkan püskülü artık çok hoş görünüyor, hatta onun sempatik biri olduğunu düşündürüyordu. O anda bir yalan uydurdum. “Çok kötü bir kâbus gördüğümü, o yüzden ağladığımı” söyledim. Sözde annem ölmüştü, onu gömmek için götürdüklerini görmüştüm düşümde. Nedense aklıma böyle bir yalan gelmişti. Gece gördüğüm düşü hatırlamadığım için uydurmuştum bu hikâyeyi. Ama Karl İvanoviç beni avutmaya çalışıp başımı okşayarak yatıştırıcı sözler söylemeye başlayınca, uydurduğum rüyayı gerçekten görmüş gibi hissettim ve gözyaşlarını şimdi de bu yüzden akmaya başladı.
Karl İvanoviç odadan çılanca yatağımda doğrulup oturdum. Küçük ayaklanma çoraplarımı giymeye çalışırken göz-yaşlarımın dinmesine rağmen, uydurduğum o korkunç rüyanın kötü düşüncelerinden bir türlü kurtulamıyordum. Bu sırada odaya bakıcımız Nikolay girdi. Çok temiz, yumuşak, saygılı ve her zaman ağırbaşlı, ufak tefek bir adamdı Nikolay. Karl İvanoviç’le de çok iyi dosttu. Nikolay giysilerimizi; Volodya’nın çizmelerini, bir de benim nefret ettiğim ama giymek zorunda olduğum ayakkabılarımı getirmişti.
Niikolay’ın ağladığımı görmesini istemiyordum. Ayrıca pencerelerden içeri süzülen sabah güneşi daha şimdiden güzel bir günü haber veriyordu. Lavabonun yanında duran Volodya bir yandan kız kardeşimizin öğretmeni Maria Ivanov-na’nın taklidini yapıyor, bir yandan da kahkahalar atıyordu. Bir elinde sabun, diğerinde su kabı ve omzunda havlusuyla, o ciddî Nikolay bile gülümsemekten kendini alamadı.

- Yeter artık Vladimir Petroviç, lütfen şimdi yüzünüzü yıkayın! dedi.
Neşem iyice yerine gelmişti artık. Derslikten Karl İvanoviç’in sesi duyuldu: -Sind sie bald fertig?
Ciddî ve sert bir sesle konuşmuştu. Biraz önce beni gözyaşlarına boğan sıcak ve samimî sesten eser yoktu. Ders sırasında bambaşka biri oluveriyordu. Karl İvanoviç orada tam bir öğretmendi. Hemen giyindim, elimi yüzümü yıkadım ve elimdeki fırçayla saçlarımı düzeltip dersliğe koştum.
Karl İvanoviç kapıyla pencere arasındaki yerine oturmuş, gözlükleri de her zamanki gibi burnunun ucuna kadar düşmüştü. Elindeki kitabı okuyordu. Kapının solunda iki raf asılıydı. Bu raflardan biri bize, diğeri de Karl İvanoviç’e aitti. Bizim rafımızda bazıları düzgün şekilde yerleştirilmiş kitaplar vardı. Bu kitapların çoğu ders kitabı değildi ve rastgele yerleştirilmişlerdi. Yalnızca kırmızı kapaklı iki büyük cilt, “His-toire des Voyages” her zaman duvara dayalı ve düzgün dururdu. Bu iki cilt kitaptan başka kalın kitaplar, ince küçük kitaplar, kapağı olmayan kitaplar ve içinde kitap olmayan kapaklar karmakarışık duruyordu. Oyun saatimiz geldiğinde kitaplarımızı bu rafa gelişigüzel sıkıştırıyorduk ve Karl İvanoviç her defasmda kitap rafımızı düzenli tutmamızı tekrarlıyordu. “Kitaplık” diye bir kart bile yapıştırmıştı rafın üstüne. Kendi rafındaki kitapların sayısı azdı ama farklı türden kitaplar vardı. Üçü tanesini hiç unutmuyorum. Lahana bahçelerinin gübrelenmesine ait bir kitap; bir köşesi yanmış, deri kaplı “Yedi Yıl Savaşları Tarihi” ve bir de hidrostatikle” ilgili bir ders kitabı. Karl İvanoviç zamanının büyük bölümünü kitap okumakla geçirirdi. Ancak bu saydıklarım ve “Kuzey Ansı” adındaki bir dergiden başka bir şey okuduğunu da görmemiştik.
Bana Karl İvanoviç’in rafında onu bana kitaplarından daha önce hatırlatan bir şey vardı. Tahta bir zemine küçük tahta çivilerle dönebilen yuvarlak bir karton yerleştirilmişti. Bu yuvarlak kartonun üstünde de bir adam ve bir berberin karikatürleri vardı. El becerisi oldukça iyi olan Karl İvanoviç, bozuk gözlerini parlak ışıktan korumak için yapmıştı bunu.
Şimdi bile onu sabahlığı içinde, kırmızı başlığı alandan çıkan ak düşmüş saçlarıyla görür gibi oluyorum. Masasında ona gölge yapan o aracın üstündeki berber karikatürü hâlâ gözlerimin önünde. Bir elinde kitabı, diğer elini koltuğunun yanından sallandırmış. Yaptığı aracı masasının üstünde öyle bir yere koymuştu ki, gölgesi yüzüne düşüyordu. Yanı başında, üzerine ava resmi işlenmiş bir saat, dama desenli bir mendil; yuvarlak, siyah bir enfiye kutusu, yeşil renkli gözlük kılıfı ve küçük bir tepsi içinde bir mum makası duruyor. Karl İvanoviç’e ait her şeyin böylesine düzenli olması bile, onun kalbinin temizliğini ve ruhunun dinginliğinin en açık göstergesiydi.
Aşağıdaki oyun salonunda koşturup oynamaktan yorulmuş, ayaklarımın ucuna basarak üst kattaki dersliğe çıktığımda, Karl İvanoviç’i koltuğunda oturmuş, yüzündeki sakin ve kendinden emin ifadeyle sevdiği kitaplarından birine dalmış okurken görürdüm. Bazı günler onu okumadan otururken de görürdüm. Böyle zamanlarda yarı kapalı mavi gözlerinde garip bir bakış, dudaklarında hüzünlü bir gülümseme, öylece sessiz otururdu. Odadaki derin sessizliğin içinde kendisinin düzenli soluklarından ve bir de kadranına avcı resmi işlenmiş saatinin ‘tik-tak’larından başka bir ses duyulmazdı.
Bazen benim orada olduğumu fark etmezdi ve ben kapıda durur “Yazık, zavallı ihtiyar!” diye düşünürdüm. “Biz çocuğuz ve kalabalığız. Oyun oynayabilir, eğlenebiliriz. Oysa o yapayalnızdı ve onunla hiç kimse ilgilenmiyordu. Bir yetim olduğunu söylerdi ve Nikolay’a bir keresinde bunun buruk bir duygu olduğunu anlatırken duymuştum!” diye düşünür, onun için üzülür, bu hâline o kadar çok acırdım ki, yanına gider “Lieber Karl İvanoviç!” derdim. Bu davranışımdan aşırı duygulandığını belli eder, saçlarımı şefkatle okşardı.
Dersliğin diğer duvarında boydan boya haritalar asılıydı. Bu haritaların neredeyse tümü yırtılmıştı ama Karl İvanoviç büyük bir beceriyle hepsini tamir etmişti. Merdivenlere açılan kapının bulunduğu üçüncü duvarda iki cetvel asılıydı. Bunlardan biri bize ait olanı ve üstü çiziklerle dolu, diğeri ise Karl İvanoviç’in çizgi çizmekten çok bizi yönlendirmede kullandığı özel cetveliydi.
Bu duvarın diğer yarısında da bir karatahta vardı. Suçlanınız bu tahta üstünde gösterilirdi. Büyük suçlarımız için adımızın karşısına sıfır yazılır, küçük suçlar için çarpı atılırdı. Karl İvanoviç bizi cezalandıracağı zaman bu karatahtanın solundaki köşeye diz çökerdik.
Ah! O köşeyi hiç unutmuyorum! Bu köşenin bende silinmez hatıaralan vardı. Sobanın kapağını, bu kapağın hava deliklerini ve kapağı çevirince içeri dolan havanın çıkardığı sesi, her şeyi bütün ayrıntıları hatırlıyorum. Bazen ceza alırdım ve o köşede dizlerim, belim ağnyıncaya kadar dikildiğim olurdu. “Karl İvanoviç beni unuttu!” diye düşünürdüm. Hatta “Kendisi şimdi yumuşak koltuğunda oturmuş ve hidrostatiğini okuyor, oysa ben ne hâldeyim!” derdim.
Kendimi hatırlatmak için yavaşça sobanın kapağını açıp kapamaya ya da duvarın sıvalarını koparmaya başlardım. Kopan sıva parçalarından birinin büyük olması ve birden gürültü ile yere düşmesi ihtimali, elbette bana bütün cezalardan daha çok korku verirdi. Başımı çevirip Karl İvanoviç’e baktığımda, kitabım okurken hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davrandığım görürdüm.
Odanın ortasında, üstüne eski siyah örtü serilmiş bir masa vardı. Örtünün yırtıklarından çakılarla gelişigüzel oyul….

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club