Çöl Çiçeği

Aralık 25, 2010 İLYADA, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Beni arama. Hazır olduğumda döneceğim.

Bunlar, Pandora Madchen’ın kaçarken ardında bıraktığı satırlardı.
Hayat önüne bambaşka fırsatlar çıkarıp onu farklı yollara sürüklese de o, yıllar sonra çöle, Sedikhan’a, âşık olduğu adama dönmeye artık hazırdır. Şeyh Philip El Kabbar, gücü tüm dünyaya uzanan bir işadamı olmasına rağmen yıllar boyu Pandora’dan bir haber alamamıştır. Pandora dönmüştür çünkü artık oyunun kuralları değişmeli, aşk yepyeni bir boyut kazanmalıdır. Kazanmanın kaybetmek, kaybetmeninse sevmek olduğu bu oyunun sonunda aşk kazanmalıdır.

New York Times çoksatarı yazarları Iris Johansen’dan, okunmaya değer bir aşk hikâyesi…
Bir kadının kalpten hissettiği ve istediği sürece, imkânsızlıkların ortadan kalkacağını bir kez daha hatırlatan bir öykü,
Karşı konulamaz, yakışıklı bir adam ve egzotik bir mekân…
Size de bu aşka şahitlik etmelisiniz.

“Hayatta bazen büyük oynamak gerektiğini size bu kitap öğretecek.”
? Booklist

“Çölün egzotik atmosferinde yıllardır sancıyan bir aşk yarası iyileşecek. Koltuklarınıza yerleşin ve okumaya başlayın; bu kitabı elinizden bırakmanız bir hayli zor olacak.”

? Publishers Weekly

“Aşk herkes için farklı anlamlarla yüklüdür. Bu aşkın anlamıysa sizi derinden etkileyecek.”

? Los Angeles Times

1

Pandora hızlı hareketlerle boynundaki kolyenin zincirini çözdü. Kolyeyi boynundan çıkarıp siyah kadife kutusuna yerleştirirken elleri titriyordu. Bir an durup derin bir nefes aldı. Şu an böylesine korkması çok aptalcaydı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Hayır, hiçbir aksilik çıkmayacaktı. Yuvarlak kolye, siyah kadife kutunun içinde ışıl ışıl parlıyordu. Otelin penceresinden içeri süzülen sabah güneşi kolyenin oyma gül desenini daha da belirginleştiriyordu. Parmağını uzatarak nazik bir şekilde güle dokundu. Son sekiz yıldır bu kolyeyi bir an olsun çıkarmamıştı, şimdi ise o boynunda değilken kendini tuhaf bîr şekilde çıplak hissediyordu. Birden ortaya çıkan ani bir refleksle kutunun içindeki kolyeyi kaptı ve telaşla tekrar boynuna taktı. Kahrolası bu şey onun bir parçasıydı. Ya Philip kutuyu şöyle bir açıp boş gözlerle baktıktan sonra kolyeyi çekmeceye fırlatırsa?

Ya onu unuttuysa? Altı yıldan fazla olmuştu. Bu zaman zarfında yatak odasından şüphesiz bir sürü kadın geçmişti. Belki aralarında onun için özel olan biri de vardı. Aman Tanrım, bunları düşünmemeliydi. Aklına bu tür şeyler geldikçe canı yanıyordu. Evet, düşünmeyecekti. Hem evli ya da nişanlı da değildi. Bundan emindi. Bir ilişkisi varsa da sorun değildi. Bir süre sonra o kadını hayatından çıkarabilirdi. Philip ona aitti. Philip’le geçmişten gelen güçlü bir bağ vardı aralarında. Philip’i dünyadaki herkesten çok daha iyi tanıyordu. Rakibelerini alt etmek için bu yeterince güçlü bir silahtı kendi için. Ayrıca başka silahları da vardı. Eğer gerekirse bunların hepsini kullanacaktı.

Philip kolyeyi umarsızca çekmeceye fırlatıp atamazdı. O hayatında tanıdığı, sahip olma duygusu cin güçlü erkekti. Bu kolyeyi vermesi aslında onu vesayeti altında aldığının bir göstergesiydi Kolye Philip’in bir nişanıydı ve kendine ait olan şeyleri kolay kolay asla kimseye teslim etmezdi.

Kuruyu şak diye kapattı ve Ralling Stone dergisinin son sayısına uzandı. Dergiyle birlikte kolye kutusunu paket yaparak zarfın üzerine Philip’in Londra’daki temsilcisi James Abernathy’nin adresini yazdı. Magazin gazetelerinin dedikodu sayfalarından Öğrendiği kadarıyla Philip son altı yılının epey bir kısmını İngiltere’de geçirmişti. Londra’da değilse bile Abernathy onun nerede olduğunu bilir ve paketi ona ulaştırırdı.

Tam işini bitirmişti ki kapı çalındı. Ayağa kalkıp paketi ve sandalyenin üzerindeki büyük omuz çantasını kaptı. “Bir dakika,” diye seslendi.

“Tamam bekliyorum.” Neal’in sesi derinden geliyordu. ‘Yeni şarkımı zımpara sesinle nasıl katledeceğini görmek için acelem yok.”

Yüzünde bir gülümsemeyle kapıya doğru yürüdü, gerginliğinin biraz azaldığını hissediyordu. Neal Sabine”nin şakaları onun üzerinde hep bu etkiyi yapardı. Son iki yıldır dayanılır hâle getirdiği konser sayısını hatırlamıyordu.

Kapıyı açtı Neal’e gülümseyerek, “O hâlde şarkını neden kendin söylemiyorsun?” diye sordu. “İkimiz de senin sesinin daha iyi olduğunu biliyoruz.” Yüzünü komik bir şekle sokarak, “Hatta Kurbağa Kermit’in bile sesi daha güzel,” dedi.

“Ama Kurbağa Kermıt’ın seninki gibi bir seksapeli yok,” diye cevap verdi Neal çantayı alıp kendi koluna takarken. “Ve benim de. Sesin o kadar da iyi olmayabilir ama kesinlikle çok iyi iş çıkarıyorsun.”

“Çok teşekkür ederim. Eğer dediklerini biraz ciddiye alsaydım muhtemelen şu an sana saldırmış olurdum.”

“Eğer ciddiye alacak olsaydın bunları söylemezdim zaten.” Neal dönerek gitar çantasını kaldırıp omzuna astı. “Hadi, çıkalım. Pauly ve Gene stüdyoda çoktan provaya başlamışlardır.” Dudağını kıvırıp hafifçe gülümseyerek, “Geç kaldık tatlım,” dedi.

Bunu kendisi daha iyi biliyordu ama kapıyı çekip koridorun sonundaki asansöre doğru ilerlerken hiçbir şey söylemedi. “Korkarım ki tahmin ettiğinden de geç kalacağız,” dedi sonunda. “Postaneye uğrayıp bu paketi postalamam lazım.”

Neal meraklı gözlerle pakete baktı. Pandora’yı dön yıldır tanıyordu ama bugüne kadar ne bir şey gönderdiğini ne de aldığını görmemişti. “Sanırım bunu halledebiliriz. Önemli bir şey mi?”

“Oh, evet, önemli.” Elleri asansör düğmesine basarken yine titremeye başlamıştı. Bu kadar belli etmemeliydi. Neal’in yüz ifadesinden canını sıkan bir şeylerin olduğunu anladığı görülebiliyordu. Eğer kendini toparlayıp duygularını kontrol altına almazsa, bu haliyle, ruhsal durumunu hissetmek konusunda çok yetenekli olan Philip’in karşısında kendini ele verebilirdi.

Başını kaldırıp Neal’e donuk bir gülümsemeyle, “Çok Önemli,” diye tekrar etti. Gülüşü birden kayboldu ve yüzü hüzünlü bir ifade aldı. “Geçen sene grip olduğun zamanları hatırlıyor musun?”

Neal başını salladı. “Nasıl unutabilirim? Hayatımda hiç o kadar sefil bir hâle düşmemiştim.”

“Sana baktığım için bana borçlu olduğunu söylemiştin.”

Neal gözlerini kısarak, “Benden borcumu ödememi mi istiyorsun Pandora?” diye sordu.

Pandora başını sallayarak, “Senden bana bir iyilik yapmanı istiyorum,” dedi. Dudaklarını hafifçe ıslattı. Tanrım, bu çok zordu. O zaman hastayken Neal’e Özenle bakmıştı, çünkü Neal arkadaşıydı ve kendisine ihtiyacı vardı. Şimdi ise yaptığı iyiliğin karşılığını isteyen adi bir insan gibi hissediyordu kendini. “Eğer yapmak istemezsen seni anlayışla karşılayacağım ama ben düşünmüştüm ki…”

“Oh, Tanrı aşkına, sakin ol Pandora.” Asansörün kapısını açtı ve Pandora’yi asansöre doğru çekti. “Sen benim arkadaşımsın, yapma böyle,” diyerek lobi düğmesine bastı. “Eğer bir yardıma ihtiyacın varsa söylemelisin tabi ki. Bu bir suç değil ki.”

Pandora, “Tamam o zaman,” diyerek derin bir nefes aldı. “Bana taşınmanı istiyorum.”

“Ne?!”

Asansörün kapısı yavaşça kapandı.

“içeri gel Abernathy.”

James Abernathy, oymalı ve cilalı kütüphane kapısını açmadan önce içeri girmek için bir an duraksadı. Philip’in karşısına geçmek için acelesi yoktu. Londra’daki ofisinden El Kabbar’in evine kasıtlı olarak yavaş gelmişti. Şeyh bir şey imzalamak ya da çok ortaklı krallığının çok hassas sözleşmelerinde bir değişiklik yapmak istediği zaman her çağırdığında bu kadar uzun yol tepmesi canını sıkıyordu. James Abernathy’ye göre Londra medeni dünyanın merkeziydi. Bu yüzden şeyhin neden buranın dışında bir yerde yaşamakta ısrar ettiğini bir türlü anlayamıyordu. El Kabbar’ın çok iyi bir at binicisi olduğunu ve Ortadoğu’nun en iyi atlarından birine sahip olduğunu biliyordu. Ama Londra’da da Hyde Park vardı ata binmek için ve buradaki olanaklar kesinlikle daha fazlaydı. Ama bu kez aradaki mesafenin uzak olması, görüşme saatini biraz daha geciktirdiği için isme gelmişti.

Abernathy bu sabah aldığı posta haberini şeyhe vermek için telefon ettiğinde şeyhin pek de memnun olmadığını fark etmişti. Oysa ki kayıp kızın sonunda ortaya çıktığı haberinin El Kabbar’ı rahatlatabileceğim düşünmüştü. Hepsinden öte altı yıldan fazla bir zamandır unu arıyorlardı. Şeyhlerle iş yapmak çok zordu, çünkü hepsi de haddinden fazla kibirliydiler. El Kabbar ise hepsinden daha da zordu. Ancak ajansın sahibi olan Abernathy, ödenen yüklü paralar karşılığında bu kibre katlanıyordu. 11er şeye rağmen onunla çalışıp çalışmamayı hiç sorgulanıyordu bile.

Abernathy kütüphaneye girdiğinde El Kabbar telefondakinden daha az sert görünmüyordu. Kalın siyah kaşlarını çatmış, şimşek gibi çakan maviyeşil karışımı gözleriyle bakıyordu. “Nerede?” diye sordu sert bir şekilde.

“Buraya getirdim.” Abernathy birkaç adım ilerleyip elindeki paketi masaya bıraktı. “Size gönderilen tüm zarflar gibi bunu da açtım.” Özür dilercesine duraksayarak, “Bunun özel bir şey olduğunu hiç düşünmemiştim,” dedi. Geri dönüp odadan çıkmaya hazırlandı. “Eğer bana ihtiyacınız yoksa.

“Otur ve kaçmaya çalışmayı biraz ertele Abernathy.” El Kabbar odanın içinde canlı adımlarla yürümeye başladı. Uzun boyu ve dal gibi vücuduyla bir kedi kadar esnekti. Kıyafetinden anlaşılıyordu ki telefon geldiği sırada at binmeye gidiyordu. Abernathy büyük bir istekle şeyhin bu planına devam etme…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club