Dağlıca/Kod Adı Düğün

Ağustos 9, 2010 LAGİN YAYINLARI, Siyasal Hayat, Terör-Mafya

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Dağlıca baskınından sonra Türkiye bir yol ayrımına gelmişti. Ya savaşa yönelecekti, ya da ortak akılla hareket edip barışa! Biz bu yolu seçtik, akıllı hareket edip temaslarımızı yoğunlaştırdık. Dağlıca belki bir Türk-Kürt savaşı çıkarmak için yapılmıştı. Bunu isteyenler vardı. Ancak bizi bunu akıl yoluna giderek aştık. (Ahmet Davutoğlu)

Kürt Açılımı’nın ilk fikirlerinin Dağlıca Baskını’ndan sonra Başbakan Erdoğan ile Bush arasındaki telefon görüşmesiyle ortaya çıktı. Ekim 2007’deki Dağlıca Baskını sonrası yeni strateji geliştirdik. MİT Müsteşarı Emre Taner Beyi Kuzey Irak’a göndermemiz o tarihe rastlar. (Ali Babacan)

Dağlıca’yı nasıl tarif edeceksiniz. Tariflerin üzerinde bir yer… 21 Ekim gece yarısı üç koldan saldırıldı. Ve bu çatışma aralıklarla tam 36 saat sürdü. (Yaşar Büyükanıt)

Bu baskın zafiyet olmadan olmaz. Uyanıklık yok. Tedbir yok. Orada birçok birlik, subay, komutan var. Bir eksiklik, noksanlık, zayıflık olduğu ortada. (Osman Pamukoğlu)

Bizim bu olaydaki dehşet hatamızı söyleyeyim mi size, dehşet… benim kesinlikle tabur komutanlığından alınmam lazımdı bu hata üzerine. (Onur Dirik)

Askerlik mesleğinin özünü teşkil eden Askerlik yeminine her asker kişinin her türlü ortamda ve koşulda sadakatle bağlı kalmasının gerekliliği personele hatırlatılmalı ve ne kadar önemli olduğu bilinci personele yerleştirilmelidir. (İdari Tahkikat Raporu)

Vatan haini değilim. Eğer vatan haini olarak ilan edecekseniz anlıma bir kurşun sıkın fakat böyle bir suçla beni yargılamayın.
(Ramazn Yüce)

Neden bu kitap?

Yayın yasağından dolayı uzun zamandır yazdığım fakat yayınlayamadığım bu kitabımda, Türkiye’yi savaşın eşiğine getirmiş olan bir baskında nelerin yaşandığını bütün açıklığı ile okuyucuya sunmaya gayret ettim. Bunu yaparken amacım asla ve asla ne bir kurumu ne de kişileri küçük düşürmek değil, bilakis doğan hataların tekrardan devam ettirilmemesidir. Bu kitap tamamen gazetecilik refleksiyle ve objektif bakış açısıyla yazılmaya çalışıldı.

Dağlıca Baskını sonrasında ortaya çıkan belge ve söylemelerde olay öncesinde ciddi bir istihbaratın geldiği belirtiliyordu. Bu kadar istihbarata rağmen olayın engellenmemesi ve benzer olayların devam etmesi kafalarda sürekli soru işaretlerinin oluşmasını sağlarken, aynı zamanda bu tür saldırılar mevcut AK Parti Hükümeti’ni zora sokmak ve sınır ötesine Türkiye’yi zorlamak olarak algılandı. Halkın oylarıyla iktidara gelmiş bir siyaseti hareketi sevmeyen, ona güvenmeyen ve onu yıkmak için her yola başvuran bir kitlenin bu eylemlere yol verdiği alttan alta dillendirilmeye başlandı. Maalesef, Silahlı Kuvvetler son dönemde meydana gelen bu türden olaylar ile anılır hale geliyordu. Toplum, her karanlık olayın arkasında artık Silahlı Kuvvetleri aramaya başladı. Gerçekten bu çok üzücüydü. Silahlı kuvvetler bunun “Psikolojik bir yıpratma” olduğunu söylerken, ortaya çıkan belge ve ses kayıtlan bunun tam tersini söylüyor ve ciddi anlamda bir kafa karışıklığına yol açıyordu.

Ama maalesef ordunun içine sızmış bazı gruplar, bu orduyu yıpratmak ve halkın gözünden düşürmek için her türlü eylemi pervasızca yapmaktan çekinmiyor. Ortada onlarca tespit edilmiş suç varken bu suçu işleyenler ellerini kollarını sallayarak ortalıkta geziyor. Bu bağlamda ortaya çıkan “Sarıkız”, “Ayışığı”, “Yakamoz”, “Eldiven”, “Lahika”, “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”" Balyoz” gibi eylem planları ordunun halk nezdinde ki itibarını günden güne düşürüyor ve mukaddesatının sorgulanmasına yol açıyor. Bu nedenle ordu içinde demokrasiyi hazmedememiş kişilerin bir an önce temizlenmesi gerekiyor.

Yirmi beş yıldır devam eden bir savaşın sonucunda bugün geldiğimiz noktada hiçbir ananın ağlamaması için, geçmişten ders almak adına ortaya çıkan bu kitapta çok fazla yoruma yer vermeden, belgeler üzerinden karşı karşıya gelen kurumların ve hantal yapının insanların ölümüne nasıl sebebiyet verdiğini anlattım. Bürokrasi denilen, ruhu geçmişte kendisi bugünde olan kurumun insanların ölmesine karar verirken kendisinin de sürekli olarak yerinde rahat oturduğunu gördüm. Bu nedenle bu gemide hepimizin yaşadığını da unutmadan, sıkılmadan, korkmadan ve utanmadan “Geçmiş hatalarımızdan ders almayı başarabilmek” ümidiyle, kitabın var olan ezberleri bozmasını temenni ediyor, gözü yaşlı annelerin de gözyaşlarının son bulmasını gönülden arzuladığımı belirtmek istiyorum.

Bu kitap sonuçta bir gazetecilik çalışmasıdır. Ortaya çıkan belge ve anlatımlardan çok kişinin hoşlanmayacağını, çoğu kişinin aynı acılan tekrar yaşayacağını ve birçok kimsenin de bıyık altından güleceğini şimdiden tahmin etmek zor değil. Ancak bu kaygı dar, ders kitaplarımıza bile giren Dağlıca’nın üstünü örtme hakkını bize vermemeli. Bu nedenle bu kitabın ortaya çıkmasında çok fazla emekleri bulunan “Gizli Demokrasi Kahramanları” na teşekkürü bir borç biliyorum.

Bu kitap gelecek günlerde demokratik, insancıl ve daha vicdanlı kişi ve kurumların oluşmasında bir tuğla görevi görürse sanırım görevimi yapmış olacağım. O günlerin daha da yakın olması dileğiyle…

Nevzat Çiçek 28.01.2010/ Kuledibi

Kasım’dı ve soğuktu

Kasım 2007 tarihiydi. Türkiye PKK’nın Hakkâri Yüksekova’ya bağlı Dağlıca Köyü’ne yaptığı baskında kaçırdığı ve daha sonra serbest bıraktığı sekiz askerin ve baskının şokuyla yatıp kalkıyordu. Kimileri askerlerin hain olduğunu söylerken, kimi yetkililer de askerlerin sağ kurtulduklarına sevinemediklerini ifade ediyordu. Tutuklanan sekiz askerle ilgili iddiaların ve kamuoyunun yarattığı linç psikolojisine karşı yayın hayatına yeni başlayan Taraf Gazetesi konunun üzerine gidiyor ve daha ilk günlerde bir şeylerin saklandığını ve konunun anlatıldığı gibi olmadığını söyleyerek ezberi bozuyordu. Böyle bir hava içerisinde Ankara’dan arayan bir arkadaşım askerlerin söylendiği gibi tamamen suçlu olmadığını ve baskında bir sürü ihmalin olduğunu ifade ederek bunları belgeleyebileceğini belirtiyordu. “Nasıl belgeleyeceksin” soruma “Siz işin üzerine gitmeye niyetliyseniz ben belgelerim” diyordu. Zaten işin üzerine gittiğimizi ve eğer belgeleyebilirse kesinlikle Ankara’ya gelebileceğimi söyledim. Bu konuşmamızdan iki gün sonra Ankara’da bulunan arkadaşım Dağlıca Baskını’nın belgelerinin elinde olduğunu ve gelip alabileceğimi söyledi. Gazete yönetiminden Ankara’ya

önemli bir haber için gideceğimi söyleyip izin aldım. O gece otobüse atlayarak soğuk bir kış günü Ankara Otogarı’nda indim ve belgeleri almak için söylenen adrese gittim. Aldığım belgeleri orada hemen orada inceledim. Belgeler ve resimleri görünce tabiri caizse ağzım açık kaldı ve o an müthiş bir korkuya kapıldım. Çünkü bir taraftan bu bilgilerin dışarıya nasıl sızdırıldığını bilmiyor, diğer bir taraftan ise bu belgelerle yakalanırsam ne yapacağımı sorgulayıp duruyordum. Daha önce Nokta Dergisi’nde Darbe Günlükleri’nden sonra altına imza attığım “Günümüzdeki Sivil Eylemler Ne Kadar Sivil?” haberinden sonra derginin aranmış olması, “Acaba tuzağa düşürmek için mi bana bu tip belgeler verildi?” sorusunu aklıma getirdi. Arkadaşıma çok güvendiğimi ve bu işin çok riskli olduğunu ifade ettikten sonra habercilik refleksi ile bir pastanede bu belgeleri aldım. Arkadaşım burada amaçlanan şeyin esas olarak sınır ötesine Türkiye’yi çekmek olduğunu ve gelecek olan şehit cenazeleriyle AK Parti Hükümetinin devrilmesi için bir baskı oluşturulmak istendiğini ifade etti.

Belgeleri aldığım gibi gazetenin Ankara Merkezi’ne gittim. Hiç unutmuyorum, o dönem Taraf Gazetesi Ankara Temsilcimiz olan İsmet Demirdöğen ki, konudan o ana kadar haberdar değildi, merakla bana çok heyecanlı olduğumu ve yine neyin peşinde olduğumu sordu. Önce hiçbir şey anlatmadım. Fakat daha sonra belgelerle İstanbul’a gidersem başıma bir iş gelebileceğini düşünerek sadece ‘Dağlıca Dosyası’ için geldiğimi söyleyerek daha fazla açıklamada bulunmadım. Gazeteden çıktığım gibi yanımdaki bilgisayarımda belgeleri ikinci bir flaştı diske yükledim. Belgeleri yüklediğim bu flash diski de arkamdan gelecek şekilde postaya verdim. Hiç vakit kaybetmeden İstanbul’a doğru uykusuz bir şekilde yola çıktım. Otobüs firmasına yanımdaki boş koltuğun ücretini de ödeyerek, iki kişilik koltukta tek başıma İstanbul’a doğru hareket ettim. Hiçbir dinlenme tesisinde otobüsten inmedim. Çok uykum gelmesine rağmen, sürekli kahve içerek uykuma engel olmaya çalıştım. Flash Disk’i çorabımda saklamama rağmen özellikle arkamdaki iki kişinin hareketleri beni korkutuyordu. Bolu’da otobüsteki koltuğumu değiştirerek arkamın da boş olmasını sağladım ve İstanbul Büyük Otogarı’na kadar geldim. Otogardan çevirdiğim bir taksi ile evime doğru yol alırken, hala olayın heyecanı ve korkusunu üzerimden atamamıştım,..

Evde hiçbir şeye bakmadan deliksiz bir uykuya daldım. Sabah Taraf Gazetesi’nin dört yöneticisine aldığım belgeleri gösterdim. Belgeleri gazetenin yönetimiyle beraber incelerken bunların bir yerden kesinlikle doğrulatılması gerektiğini düşündük ve bu noktada arayışa girmeye başladık. Belgelerin doğru olduğuna inanıyorduk. Ve “Evet bunlar doğrudur” şeklindeki söyleme yine Ankara’dan ve askerlerin ifadelerinden ulaştık. Ama her ihtimale karşın tuzağa düşmemek adına belgeleri ve haritaları yayınlamadık. Daha sonra olaydan ve belgelerin varlığından tam emin olunca gazete yönetimi belgeler üzerinden Dağlıca Dosyası’nı irdelemeye ve sorgulamaya başladı. Taraf Gazetesi sorularla olayın üzerine gitti. Daha ilk günlerdeki ilk duruşmada tutuklanan sekiz askerin yedisinin serbest bırakılmasını bekliyorduk. Ramazan Yüce’nin kaderinin ise diğer yedi asker gibi olmayacağına inanıyorduk. Çünkü kamuoyu Ramazan Yüce üzerinde çok duruyordu ve eskiden tutukluluk halinin bulunmasından dolayı onun ilk duruşmada serbest bırakılmayacağını düşünüyorduk. Fakat daha ilk duruşmada sekiz askerin serbest bırakılması hepimizi “Adalet” duygusu adına sevindirmişti. Sonuç itibariyle bir ihmal vardı ve bunun sorumlusu söz konusu askerler değildi. Taraf, Dağlıca için görevini gereğinden fazlasıyla yerine getirdi. Bugün dava dosyasını incelerken ne kadar haklı bir iş yaptığımızı buradan daha iyi görüyorum… Temennim o ki, bu ülkede ne ihmaller olsun, ne de Dağlıca gibi eylemler bir kez daha tekrarlansın… Bütün bu anlattıklarımdan sonra Dağlıca Köyü’nü tanıyarak Dağlıca Dosyasını hep beraber açalım;

Dağlıca: “Geçim kaynağı koruculuk”

“Bu bölgeyi çok iyi biliyorum. 1990 1992′ de orada askerliğimi yaptım. Gerçekten de tabiat şartları çok zordu. Çok sığ dağlarla çevrili güneşi sadece iki saat görebilirsiniz. Hava şartları kışın çok zordur. Görüş mesafesi çok zordur. Zaman zaman telsiz bile çekmez. Sınıra 4 km mesafede olması sınıra çok yakın olduğunu göstermez. 4 km’yi bir dağ olarak düşünün. 6 7 saatte…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club