Daisy Miller

Mart 18, 2013 BORDO SİYAH, Dünya Klasikleri, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Henry James, ayrı sosyal katmanlara ait iki insan arasındaki ürkek, temkinli ilişkinin görünmez, ama sert duvarlara çarpmasını, alt sınıfı hor gören Amerikan aristokrasisinin eleştirisine dönüştürüyor. Sessiz bir eleştiri bu; tıpkı İsviçre’nin sakin gölleri gibi durgun; gürültüsüz bir dünyada ritüellere bağlanmış insan ilişkileri gibi. Bu ortamdan kaçan Daisy Miller Roma’da, Collosium’un sivrisinekleri gibi üzerine üşüşen İtalyan erkeklerinde de aradığı aşkı bulamayacaktır.

Daisy Miller: Aşk ile ölüm arasında.

***

ÖNSÖZ

Daisy Miller, “Papatya Kız” ilk bakışta bir aşk öyküsü. Ya da, bu uzun öyküye anlatı geleneği ve türü içinde başka bir yer bulmanın güçlüğüyle bu metni bir aşk öyküsü olarak tanımladık diyelim. Ama karşımızda daha çok “aşkın imkânsızlığı” öyküsü olduğunu, en azından son sayfayı kapatırken anlıyor okur.

Gelgelelim bu imkânsızlık, ne varoluşsal bir imkânsızlık ne de aşkın zaten mümkün olmadığı yollu bir ‘felsefenin’ öyküye yansıması. Henry James Daisy Miller’da iki insan arasındaki ilişkinin son tahlilde sınıfsal bir ilişki, daha doğrusu sınıf engellerine çarpabilecek bir ilişki olduğunu söylüyor; tabii iki cins iki ayrı sınıfa mensupsa.

Henry James’in öyküsü 19. yy. ikinci yarısındaki Amerikan toplumu ile Batı-Güney Avrupa toplumları arasındaki zıtlıkların cenderesinde sıkışmışlığın öyküsü olarak da anlaşılabilir. Tarihte bir toplumun bir dönüşüm rüzgârına kapıldığı, yerleşik yapıların, değer ve anlayışların altüst olduğu ya da sosyal yapıda ağırlıkların kaydığı dönemler vardır. Özellikle Geç-Victorian dönemin sonuna doğru, yeni zengin orta sınıf sosyal alanda yükselip o zamana kadar soylu, aristokrat zümreye ayrılmış sosyal alanın içinde boy göstermeye başlar. Bir tür tehdit, istila gibi algılandığına hiç kuşku yok bu hareketin.

Amerika’da doğup Fransa ve İngiltere’de yaşamış olan Henry James’in ülkesinden bir benzetmeyi kullanmak istersek, yerlilerin saldırılarında konvoyun arabalarını çember yapan Vahşi Batı yolcuları gibi, soylu, aristokrat zümre bu alttan gelen dalgaya kendini sımsıkı kapamıştır, demek mümkün. (Amerika kökenli üst sınıftan Bayan Walker, son bölümde, davete, yanındaki İtalyan âşığıyla gelen Daisy Miller’a, onu fark etmiş olması halinde girmesine engel olmuş olacağını söyler. Daisy Miller’ı arabasına davet ettiği bir sahnede de, İtalyan’ı [Giovanelli] orada bırakmasının uygun olacağını hatırlatır.)

Ama Bayan Walker Amerikan üst sınıfının Batı Avrupa’ya ve yeniyetme sınıfa tepeden bakan gözüdür ve bu göz Henry James’in bakışını temsil etmeyen, dahası ayrımcı ve ‘aşkı’ imkânsızlaştıran içine kapanma refleksinin gözüdür. (Daisy de alt sınıfa yakın olmalıydı; yoksa kendisinden büyük olasılıkla daha alt sınıftan olan bu adamla; İtalyan âşık Giovanelli ile tanışır mıydı?) Winterbourne’un, sürekli baş ağrısından muzdarip teyzesi Castello, bu tecrit etme ve kapanmanın bir başka temsilcisidir. Winterbourne ‘Papatya Kızı’, teyzesi ile bir türlü tanıştıramaz. ‘Çember olmuş konvoyun en dirençli arabasıdır o’ ve sürekli baş ağrısı, hastalıklı, ömrünü doldurmak üzere olan bir sınıfa işaret eden güçlü bir metafor olarak anlaşılabilir.

En az bu teyze ve Amerika’nın gözü olan Bayan Walker kadar, Daisy Miller ile tutuk, cesaretsiz ve alabildiğine mesafeli bir ilişki yaşayan Winterbourne da, çemberin bir parçasıdır; dışarıda, tehlikeli alanda dolaşan; öteki sınıfın kapabileceği toy bir kişi.

Henry James, bir türlü bir aşk öyküsü olamayan bu “aşk öyküsünde,” olayları, bugünün sevilen bir kavramıyla ‘minimal’ düzeye indirgenmiş, ağır, durgun bir anlatımla, görünürde hareket eden bir topluluğun estetiğini sunar. Hayatiyetini yitirmiş üst zümre kişileri, artık oteliyle, gölüyle, seyirlik bir manzaraya dönüşmüş bir tatil beldesinin peyzajında, peyzaj üzerindeki fırça izleri gibidirler. Bundan olacak, bütün öykü, insanların birbirlerini seyrettikleri küçük ‘manzaralardan’ ibaret bir tatil kataloğu gibi yansır okura: “Winterbourne sürücüye durmasını söyleyip arabadan iner. Daisy ve kavalyesi ileride Collesium’da bir duvarın üstünde oturmuşlardır. Daisy’nin İtalyan (Romalı) sevgilisi tuttuğu şemsiyeyi önce Daisy’nin üstüne tutup sonra omuzlarına kadar indirir. Winterbourne uzaktan şemsiyenin arkasında ne olduğunu göremez. Okur da bu konuda bir açıklama bulamaz. Sezan’ın, Monet’nin kır manzaralarına benzer bir görüntü vardır karşısında. Ama bu kez kırın yerini sivrisineği ile ünlü Roma Collesiumu almıştır; Daisy Miller’ı ölüme götüren sıtma da aşksız bir hayatın ölümle eşit olduğunun simgesi gibidir; çünkü Daisy Roma’daki sevgilisiyle nişanlanmamış, sanki hep kapıyı Amerikalı Winterbourne’a açık tutmuştur. Oradan giremeyeceğini bile bile…

Daisy Miller bu tablolar öyküsünde bir tür arabulucu mudur? Avrupa’nın ve Amerika’nın şematik düşünce ve önyargılarla istila edilmiş zihninde ‘Latin Âşık’ hep ya İtalya’da, ya da Güney’de, Latin Amerika’dan bir yerlerde yaşar. Amerikalı’nın, Kuzey, Orta Avrupalı’nın tahayyülündeki kendi erotik parçasıdır Latin Âşık; onun olamadığını düşündüğü şey. Henry James, Daisy Miller ile İtalyan Giovanelli arasındaki biraz stilize edilmiş ilişkiyi öne çıkartırken, bu içine kapanmış, köhne sınıfa dudak bükerek bakmakla kalmayıp, o bilinçaltı ya da bilinçdışı bir yerde yarattığı, işi gücü aşk olan “ötekinin de” bir kurgu olduğunu mu söylüyor? O manzaralar içinde bir renk. Bu durumda ‘Papatya Kız’ ölüler, manzaralar dünyası ile hayaller dünyasını birleştiren suskun bir çiçek mi?

DAISY MILLER

I

İsviçre’nin küçük Vevey kasabasında, son derece rahat bir otel vardır. Aslında burada çok otel bulunur; çünkü geçimini turistleri ağırlamakla sağlayan bu kasaba, –birçok ziyaretçinin hatırlayacağı üzere– her turistin görmesi gereken, harikulade mavi bir gölün kenarına kurulmuştur. Tebeşir beyazlığındaki cepheleri, yüzlerce balkonu ve çatılarında dalgalanan bir düzine bayrağı ile modern otellerden tutun da; eskiden kalma, adı, binanın pembe ya da sarı duvarına Almanca’yı andıran harflerle işlenmiş küçük İsviçre pansiyonuna ve bahçeye kondurulmuş garip görünümlü yazlık evine kadar, bu yapıların hemen her türlüsü göl kıyısını boydan boya süsler. Fakat Vevey’deki otellerden biri, sonradan türeme diğer birçok komşusundan hem daha seçkin hem de daha ağırbaşlı havasıyla ayrılarak ünlenmiş, hatta bir klasik haline gelmiştir. Bu bölgeye, haziran aylarında çok sayıda Amerikalı turist gelir; hatta yılın bu vaktinde Vevey’in bir Amerikan kıyı şeridi halini aldığı söylenebilir. Newport ve Saratoga’ya ait bir manzarayı, bir yankıyı akla getiren sesler ve görüntüler vardır. Orada burada dolaşan özenle giyinmiş genç kızlar, muslin elbiselerin hışırtısı, sabah saatlerinde durmadan çalan dans müziğinin gürültüsü, yüksek perdeden konuşma sesleri her an duyulabilir. Bunların izlenimini muhteşem Trois Couronnes Oteli’nde edinir, kendinizi ister istemez Okyanus Evi ya da Kongre Salonu’na doğru ilerlerken bulabilirsiniz. Ancak Trois Couronnes’in –eklemek gerekir ki– biraz önce söylediklerimle uyuşmayan başka karakteristik özellikleri de vardır; elçilik kâtiplerini anımsatan zarif Alman garsonları, bahçede oturan Rus prensesleri, el ele tutuşmuş, dadıların gezdirdiği küçük Polonyalı çocuklar, Dent du Midi’nin karlı zirvesi ve Chillon Şatosu’nun o güzelim kuleleri.

İki ya da üç yıl önce, Trois Couronnes’in bahçesinde oturmuş etrafındaki, az önce bahsettiğim zarif görüntülerin kimilerine tembel tembel bakınan genç Amerikalı’nın bu benzerlikleri mi yoksa farklılıkları mı aklından geçirdiğini bilemiyorum. Güzel bir yaz sabahıydı ve genç Amerikalı etrafına nasıl bakıyor olursa olsun bu görüntüler ona etkileyici görünmüş olmalıydılar. Bir gün önce Cenova’dan küçük bir vapurla, burada otelde kalan teyzesini ziyaret etmeye gelmişti. Uzun zamandır Cenova’da yaşıyordu. Fakat teyzesinin baş ağrısı vardı; –aslında teyzesinin başı neredeyse her zaman ağrırdı– şimdi de kendisini odasına kapatmış, kâfur kokladığından, o da etrafta gezinmek için özgür kalmıştı. Yirmi yedi yaşlarındaydı; arkadaşları ondan bahsederken genellikle Cenova’da “okuduğunu” söylüyorlardı. Düşmanları ondan bahsederken –aslında düşmanı yoktu– oldukça cana yakın ve herkesçe sevilen biri olduğunu ileri sürüyorlardı. Benim söylemek istediğim, bazı insanlar, onun Cenova’da çok vakit geçirmesinin sebebinin orada yaşayan ve kendinden yaşça büyük yabancı bir bayana karşı beslediği güçlü duygular olduğunu belirtirlerdi. Çok az Amerikalı –hatta sanırım hiç kimse– hakkında tek tük hikâyeler anlatılan bu bayanı görmemişti. Aslında Winterbourne’un, Kalvinizm’in bu küçük başkentine eskiden beri süregelen bir bağlılığı vardı, küçük bir çocukken burada bir okula gönderilmiş ve ardından yine burada koleje gitmiş ve bu yıllarda birçok sağlam dost edinmişti. Kendisine büyük mutluluk veren bu dostlukların birçoğunu korumuştu. Ve bunlar, onun için büyük bir doyum kaynağıydı.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>