Derin İmparatorluk

Ağustos 28, 2009 Altın Kitaplar, Komplo Teorileri

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

458-Derin-Imparatorluk

Osmanlı İmparatorluğu Türkiye Cumhuriyeti YA SONRA?!…
Ahmet Rauf Hoca, “Kurucuları sakın küçümseme evlat,” dedi. “Onlar ne istediklerini bilen, amaçlarını unutmayan, dirayetli bir örgüt. En eskisi üstelik. ERKÂN’ın yanında Masonlar çocuk, Tapınakçılar delikanlı, Haşhaşiler acemi kalır. Bütün hikâyeyi anlatacağım sana.”

Kayı boyuna imparatorluk yolunu açan kimlerdi?
Timur, Ankara Savaşı’nda Yıldırım Beyazıd’ı cezalandırmak için mi kullanıldı?
Fatih Sultan Mehmet kimlerin kellesini istedi?
Kurucular kim ve Türkiye Cumhuriyeti’nden ne istiyorlar?
Politikada hızla yükselen genç adamı kimler öldürdü?

“Kurucular gölgelerden çıkarken sıradan hayatlar savrulacak! Derin İmparatorluk, günümüzde geçen, ülkemizin geçmişi, şimdisi ve geleceğini değiştiren politik-kurgu bir roman. Dur durak bilmeyen aksiyon ve şifrelerle dolu. Bu kitabı bitirdiğinizde aklınızda tek bir soru olacak: “BU SADECE BİR ROMAN MI?”

1
iki İSTANBUL
20 Şubat 1919 İşgal Edilmiş İstanbul
Sivil giyimli hır Osmanlı subayı soğuk rüzgâr altında Elmadağ’dan Şişlı’ye doğru yürüyordu. Yere yakın siyah bulutlar, güneşi tamamen Örtmüş, ortalığı geceye çevirmişti. İnsanların şuralında endişe hâkimdi. Hızlı hızlı, başlan öne eğik vuruyorlardı.
Üç ay Önce İtilaf devletleri zırhlısı Boğaz’a demir atmış, toplarını sahile çevirmiş ve üç bin beş yüz askerini karaya küsmüştü. O günden beri her gün, berbat bir kabusu yaşıyordu İstanbul ahalisi. Ne dışarı çıkmak ne işe gitmek ne de çarşıya inmek istemiyorlardı. Sokağa adımlarını altıkları anda. köşe baskının tutmuş ingiliz devriyeleri gerçeğin okkalı tokadı gibi suratlarında patlayıveriyordu çünkü.
Umut var mı, diye düşündü savaşlarda pişmiş asker. O an binlerce insanın da aynı şeyi düşündüğünün farkındaydı. Kendi kendine, varsa bile bu kentte değil, diye mırıldandı.
Durum hiç de İYİ GÖRÜNMÜYORDU… Babıâli kendini tamamen işgalcileri memnun etmeye adamı? gibiydi. Padişah ise, işgal kuvvetlerinin işine yaradığı sürece tahılında oturabileceğini gayet iyi biliyordu. Ordunun bir kısmı çoktan silahını teslim etmişti. Ve Mustafa Kemal’in Harbiye Nazırı olma isteği reddedilmişti.
Aslında kendisinin de Anadolu’da bulunan kolordusunun başında olması, mütareke emirleri uyarınca birliklerini “silahsızlandırması” gerekiyordu. Ama sıtmaya yakalandığından, tedavi için İstanbul’a gelmişti. Güzel bir vesile olmuştu bu, zira galiplerin emirlerini uygulamaya hiç niyeti yoktu. Askerlerinin silahlarını kendi elleriyle düşmana teslim etliğini düşündükçe sırtından terler boşanıyor, içini en pis sıtma nöbetinde bile yaşamadığı bir titreme kaplıyordu.
Yolda yürürken gördüğü birkaç kişilik gruplar halindeki İngiliz subaylarına öfkeyle baktı. Her birinin yüzünü küstah bir ifade kaplamıştı. Önlerine çıkan her şeyi ve herkesi bakışlarıyla küçümsüyorlardı. Erleri bile farklı değildi.
Daha tenha bir sokağa sapmak itin köşeyi tam dönmüştü ki, gördüğü manzara bir anda kanını beynine çıkardı. Ceketini omzuna almış kabadayı kılıklı bir adam üç İngiliz askeri tarafından sokağın bir kuytusuna sıkıştırılmış, tartaklanıyordu. Mantığı karşı çıksa da müdahale etmeye karar verdi. Vukuata hızla yanaştı. Askerlerin bir adım ötesinde durdu ve en otoriter sesiyle İngilizce, “Ne oluyor burada?!” diye sordu.
Erler bir an şaşkınlık içinde sanki bir İngiliz subayı sormuşçasına dönüp hazır ola geçtiler. Karşılarında sivil giyimli bir Türk olmasına rağmen dik duruşundan istemeden etkilenmişlerdi. Bir tanesi ağır bir İrlandalı aksanıyla, “Bu adam biz geçerken önümüze tükürdü!” diye bağırdı.
Kabadayı İngilizce bilmiyordu elbette. dönüp. “Senin üzerlerine tükürdüğünü söylüyorlar,” dedi.
Kabadayı diklendi. “Suratlarına tükürmek istedim de rüzgâr çeldi beyim. Aha benimkini deri edineceklerine yukarı baksınlar; ha tükürük, ha yağmur.”
Haklıydı. Soğuk damlalar düşmeye başlamıştı, birazdan sağanak hale dönülebilirdi.
Osmanlı subayı bu cevap üzerine hafifçe güldü. Bu millete boyun eğdirmek için üç. beş maddelik bir mütarekeden daha fazlası gerekecek gibiydi.
İşgalci askerlere dönüp, “Kötü niyeti yokmuş. Rüzgâr nedeniyle tükürüğü sizin üstünüze gelmiş.” dedi.   Büyütmeyin!”
Erler birbirine baktı. Mükemmel bir ingilizce konuşan bu adama karşı çıkmak istemiyorlardı. Zaten yağmur da hızlanmaya başlamıştı. Kısa bir sessizlikleri sonra askerlerden biri, “Tamam ama söyleyin kimin efendi olduğunu artık anlasın!” de Arkadaşlarına küçük bir baş işareti yaptı. Hemen toparlanıp uzaklaştılar.
Osmanlı subayı arkalarından. “Söylerim,” diye mırıldandı. “Söylerim elbet…”
Askerler uzaklaştıktan sonra kabadayı vakur bir sesle, “Sağ olasın beyzadem,” dedi, “Gerçi ben başımın çaresine bakardım ama…”
Bu yeşil gözlü delikanlıya baktı asker. “Lüzumsuz yere harcatma kendini. Zamanı gelince herkes bu millete lazım olacak,” dedi.
Kabadayı bu imalı laflardan şüphelenmişti. Karşısındaki adama kısa bir süre şüpheyle baktı. Sonra birden yüzü aydınlanıverdi, “Dur hele dur… Ben bildim seni… Paşasın sen!”
Asker gülümsedi, “Nereden bildin?”
“Vakit’te fotoğrafın çıkmıştı senin. Mustafa Kemal Paşayla yan yana hem de… Arkadaşı mısın yoksa?”
“öyle…” dedi asker. İçini buruk bir gurur kaplamıştı. Katıldığı savaşlar aklına geldi. İyi dövüşmüşlerdi oysa. Nasıl bu hale gelmişlerdi ki?— Derin bir iç çektikten sonra, “Neyse,” dedi. “Benim gitmem gerek, kal sağlıcakla…”
Tam arkasını dönmüştü ki kabadayı koluna yapıştı. “Dur hele paşam, bir ismini bağışla.”
Asker bir an tereddütle düşündükten sonra, “Ali Fuat,” diye cevap verdi.
“Ali Fuat ya,” diye tekrar etti kabadayı düşmekte olan ceketi omzuna yerleştirirken. “Sen sormadın ama ben diyim; kayıkçıyım ben. Beşiktaş’ta Taşkafa Celal de bilirler. Bir gün uğra da bir şey içelim.”
Ali Fuat Paşa gülümseyip kabadayının omzuna vurdu. “Söz geleceğim. Olmadı benden selam getiren bir arkadaşımı bekle,” dedi. Sözünü tutacaktı da… İki  yelen bir adam, paşanın selamını ve ricalarını iletecek, bunu emir telakki eden Taşkafa Celal de örgütlediği kayıkçılarla birlikte İngiliz depolarından çalınan silahları Anadolu’ya taşımaya başlayacaktı.
Ali Fuat Paşa yolun geri kalanında hep gülümsedi. Her şeyin zamanı gelecekti. Ta okul yıllarından arkadaşı olan Mustafa Kemal, 13 Kasım’da İstanbul’a geldiğinde Boğaz’a demirleyen gemileri görüp, ‘”Geldikleri gibi giderler.” demişti. Umut vardı… Şimdilik sadece birkaç kişinin yönetiminde olsa bile, umut vardı,
Şişli’deki eve vardığında hava tamamen kararmıştı. İşlemeli tokmağı birkaç kere sertçe vurdu. Kapı, sanki arkasında bekleyen bi….

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club