Duyguların Rengi

Ocak 31, 2012 Pegasus, Roman (Yabancı)

Renkler farklı olsa da duygular hep aynıdır. Farklı renkteki ellerib birleştiği bu romanda yer alan kadınları unutamayacaksınız.
Kaybolmuş ve adaletsiz bir dünya… Mississippi, Jackson; 1962. Siyah kadınlara, beyaz çocukların bakımında güvenilen ancak gümüşleri parlatma konusunda güvenilmeyen bir dönem.
Skeeter, Aibleen ve Minny… Kimse arkadaş olacaklarına inanmazdı. Her biri başka bir gerçeğin peşindeydi. Ve bir araya geldiklerinde anlatılacak sıra dışı bir hikâyeleri oldu.
On yedinci beyaz çocuğunu büyüten ve kendi oğlunun trajik ölümünün neden olduğu yaraları iyileştirmeye çalışan Aibleen, aşçılıktaki başarısı da en az dilinin sivriliği kadar dillerden düşmeyen Minny ve üniversiteden dönüp onu büyüten biricik hizmetçisinin neden evlerinden ayrıldığını anlamaya çalışan Bayan Skeeter. Duyguların Rengi, acıların, acıları alaya almanın, değişimin ve umudun sonsuz zamanda yankılanacak evrensel hikâyesidir.

“Her okurun seçmesi gereken bir kitap…Yılın kurgu şampiyonu. Duyguların Rengi’nin bir konusu var. Gerçek ve önemli bir konusu…”-Huffington Post
“Mutlaka okunmalı.Tek kelimeyle muhteşem.” -Observer
“Yazarın bu kitabı muhteşem. Baş döndüren kurgusu, dokunaklı yan hikâyeleri, oldukça eğlenceli anekdotlarıyla sizi büyüleyecek.Bittiğinde üzüleceksiniz.” -Psychologies

“İz bırakan, şok eden, cesur ve olağanüstü bir hikâye.” -Easy Living
“Stockett, sözcüklerin efendisi. Her açıdan muhteşem bir kitap.” -Jackson Free Press “Dokunaklı, eğlenceli ve aynı zamanda yüz kızartan bir roman. Şiddetle tavsiye ediyorum.” -Daily Mail

***

Ağustos 1962
MAE MOBLEY, 1960 yılının ağustos ayında bir pazar sabahının erken saatlerinde dünyaya geldi.
Biz ona kilise bebeği demekten hoşlanırız. Benim görevim beyaz bebeklere bakmaktır, bir de yemek pişirmek ve temizlik yapmak. Hayatım boyunca on yedi çocuk yetiştirdim. Sabahları anneleri daha yataklarından kalkmadan bebekleri nasıl uyutacağımı, ağlamalarını nasıl durduracağımı ve nasıl klozete götüreceğimi bilirim.
Fakat Mae Mobley Leefolt gibi bağıran bebek görmedim. Kapıdan içeriye adımımı attığım ilk gün, orada kıpkırmızı kesilmiş, kolik sancısıyla bağırıyor ve şişesiyle çürük bir turpmuşçasına savaşıyordu. Bayan Leefolt ise kendi çocuğuna dehşet içinde bakıyordu. “Neyi yanlış yapıyorum? Bu şeyi neden susturamıyorum?” Şey? Bu benim ilk ipucum olmuştu; Bu durumda bir yanlışlık vardı. Ben de pembe tenli, bağıran bebeği kollarıma aldım. Gazım çıkarsın diye kucağımda hoplattım ve Küçük Kız’ın ağlamayı kesip bana bakarak gülümsemesi iki dakika sürdü. Fakat Bayan Leefolt, günün geri kalanında kendi bebeğini kucağına almadı. Bugüne kadar pek çok kadının doğum sonrası depresyonu geçirdiğini görmüştüm, bunun da onlardan biri olduğunu sanmıştım.
İşte Bayan Leefolt hakkında kısa bir bilgi: Yalnızca bütün gün somurtmakla kalmıyordu, aynı zamanda sıskaydı da. Bacakları öylesine inceydi ki, sanki geçen hafta çıkmışlardı. Yirmi üç yaşındaydı ve on dört yaşında bir oğlan çocuğu gibi uzun ve inceydi. Saçları bile zayıftı, kahverengiydi, anlayın işte. Saçlarını yukarıya doğru kabartmaya çalışırdı ama böylelikle saçları yalnızca daha da ince görünürdü. Sivri çenesiyle, kırmızı şeker kutulatındaki şeytan figiirüyle aynı yüz şekline sahipti. Aslına bakarsanız, vücudu sert boğumlar ve köşelerden ibaretti; o bebeği sakinleştirememesine şaşmamak gerekti. Bebekler tombulları sever. Yüzlerini koltukaltınıza gömüp uyumayı severler. İri, tombul bacakları da severler. Ben böyle bilirim.
Bir yaşına geldiğinde, Mae Mobley, nereye gitsem peşimden geliyordu. Saat neredeyse beşe geldiğinde. Dr. Scholl ayakkabıma tutunup yerde sürüklenerek sanki bir daha asla dönmeyecekmişim gibi ağlamaya başlardı. Bayan Leefolt. kötü bir şey yapmışım gibi bana gözlerini kısarak bakar, ağlayan bebeği bacaklarımdan çekerdi. Çocuklarınızı bir başkası büyüttüğünde böyle bir risk alırsınız.
Mae Mobley şimdi iki yaşında. Kocaman, kahverengi gözleri ve bal rengi bukleleri var. Fakat kafasının arkasındaki saçsız bölge güzelliğini bozuyor. Endişelendiğinde, tıpkı annesi gibi kaşlarının arasını kırıştırıyor. Mae Mobley’nin tombul olması dışında, birbirlerine benziyorlar. Bir güzellik kraliçesi olmayacak. Sanırım bu durum Bayan Leefolt’un canını sıkıyor fakat Mae Mobley, benim özel bebeğim.
KENDİ OĞLUMU, TREELORE’U, Bayan Leefolfa hizmet etmeye başlamadan hemen önce kaybettim. Yirmi dört yaşındaydı. İnsan hayatının en güzel dönemi. Bu dünyada yaşamak için yeterli zamanı olmadı.
Foley Sokağı’nda küçük bir apartman dairesinde oturuyordu. Frances adında, hoş bir kızla
görüşüyordu ve tahminimce evleneceklerdi fakat Treelore bu tür konuları biraz ağırdan alıyordu. Daha iyi bir şey aradığı için değil, yalnızca düşünceli tiplerden olduğu için. Büyük gözlükler takar ve sürekli okurdu. Hatta Mississippi’de yasayan ve çalışan bir zenci olmak üzerine bir kitap yazmaya bile başlamıştı. Gurur duymuştum. Bir gece geç saatlerde Scanlon-Taylor değirmeninde kamyona tahta çekerken kıymıklar eldivenini parçalamış. Bu tür işler için çok küçük ve sıskaydı, fakat işe ihtiyacı vardı. Yorgunmuş. Yağmur yağıyormuş. Yükleme iskelesinden kaymış, araba yoluna düşmüş. Traktör römorku onu görmemiş ve daha hareket edemeden ciğerlerini ezmiş. Öğrendiğimde ölmüştü.
O gün, tüm dünyamın karanlığa gömüldüğü gündü. Hava karanlık görünüyordu, güneş karanlık görünüyordu. Yatağa uzandım ve evimin siyah duvarlarına gözlerimi diktim. Minny, hâlâ nefes alabildiğimden emin olmak için her gün beni ziyaret etti, beni hayatta (utmak için karnımı doyurdu. Dünya hâlâ orada mı diye pencereden dışarıya bakmam üç ayımı aldı. Oğlum artık var olmadığı halde dünyanın dönmeye devam ettiğini gördüğümde şaşırmıştım.
Cenazeden beş ay sonra kendimi yataktan kaldırdım. Beyaz üniformamı üzerime geçirdim, çapraz altın rengi yakalığımı boynuma taktım ve Bayan Leefolt’a hizmet etmeye başladım çünkü daha yeni bebeği olmuştu. Fakat içimde bir şeylerin değiştiğini anlamam uzun sürmedi. İçimde acı bir kök filizlenmişti. Ve artık hiçbir şeyi kabullenmek istemiyordum.
“EVİ TOPARLA VE biraz tavuk salatası yap hemen,” diyor Bayan Leefolt.
Bugün briç kulübü günü. Her ayın dördüncü çarşambası. Elbette, ben her şeyi çoktan hazırladım; tavuk salatasını bu sabah yaptım, masa örtüsünüyse dün ütüledim. Bayan Leefolt da yaptığımı görmüştü. Normalde söylememeliydi ancak sadece yirmi üç yaşındaydı ve bana ne yapacağımı söylemek hoşuna gidiyordu.Belinde altmış beş pilesi olan ve bu sabah ütülediğim mavi elbisesini çoktan giymişti; elbise o kadar küçüktü ki ütülerken gözlüklerimin ardından gözlerimi kısarak bakmak zorunda kalmıştım. Hayatta nefret ettiğim pek bir şey yoktur, fakat o elbiseyle aram iyi değildi.
“Mae Mobley yanımıza gelmesin. Sana söylüyorum, ona şu an çok kızgınım; güzelim mektup kâğıtlarıyla zarflarımı beş bin parçaya ayırmış ve Çocuk Derneği’ne yazmam gereken on beş teşekkür notum var…”
Bayan Leefolfun hanım arkadaşları için onu bunu ben ayarlanırı. Güzel kristalleri ve gümüş takımları çıkartının. Bayan Leefolt, diğer kadınlar gibi küçük bir kâğıt masası hazırlamaz.
Yemek masasında otururuz. L şeklindeki büyük çatlağı kapatmak için üzerine bir örtü sereriz, ortadaki kırmızı çiçekli parçayı, tahtanın tamamen çizildiği yeri saklamak amacıyla yan bölmenin üzerine çekeriz. Bayan Leefolt, öğle yemeği davetlerinin lüks olmasından hoşlanır.
Belki de evinin küçüklüğünü telafi etmeye çalışıyordur. Bildiğim kadarıyla zengin değiller.
Zenginler bu tür işlerle fazla uğraşmazlar.
Genç çiftlerle çalışmaya alışkınım fakat sanırım burası, şu ana dek çalıştığım en küçük ev.
Tek katlı olanlardan. Bay ve Bayan Leefolfun arka taraftaki odaları normal büyüklükle fakat Küçük Kız’ın odası küçük. Yemek odası ile oturma odası birleşik gibi. Yalnızca iki banyo var, ki bu da benim için rahatlatıcı çünkü beş veya attı banyosu olan evlerde çalışmışlığım var.

Sadece tuvaletleri temizlemek bütün günümü alırdı. Bayan Leefolt fazla ödemiyor; saatine doksan beş sent alıyorum. Bu, önceki yıllarda kazandığımın altında. Fakat Treelore öldükten sonra, ne bulabilirsem kabul ettim. Ev sahibi uzun süre beklemezdi. Üstelik ev küçük olmasına rağmen Bayan Leefolt evi elinden geldiğince güzelleştirmişti. Dikiş makinesini oldukça iyi kullanabiliyor. Yenisini alamadığı her şey için mavi kumaş alır ve bir örtü diker.
Kapı zili çaldı ve kapıyı açtım.
“Selam, Aibileen,” dedi Bayan Skeeter, çünkü o yardımcılarla konuşan türde bir kadındı.

“Nasılsın?”
“Selam, Bayan Skeeter. İyiyim. Tanrım, dışarısı sıcak.”
Bayan Skeeter oldukça uzun boylu ve sıskaydı. Saçları sarıydı ve omuzlarının hemen üzerinde kesilmişti, çünkü onları yıl boyunca bukle bukle yapardı. Bayan Leefolt ve diğerleri gibi yaklaşık yirmi üçündeydi. El çantasını sandalyenin üzerine koydu, bir saniyeliğine elbisenin içinde kaşınıyormuş gibi göründü. Rahibelerinki gibi iliklenmiş beyaz, dantelli bir bluz ve düz ayakkabı giymişti, bunun üzerine aslında uzun görünmediğini fark ettim. Mavi eteğinin bel kısmında aralık vardı. Bayan Skeeter, daima başka birisinin seçtiği kıyafetleri giymiş gibi görünürdü.
Bayan Hilly ve annesi Bayan Walter’ın araba yolunda durup korna çaldıklarını duydum. Bayan Hilly yaklaşık otuz metre uzakta yaşamasına rağmen daima arabayla gelir. Onu içeriye aldım, yanımdan duraksamadan geçti ve İten de bunun Mae Mobley’i şekerlemesinden kaldırmak için uygun bir zaman olduğunu düşündüm.
Çocuk odasına girer girmez, Mae Mobley bana gülümsedi ve küçük tombul kollarıyla bana doğru uzandı.
“Kalkalı çok mu oldu, Küçük Kız? Neden bana seslenmedin?”
Gülümsedi, onu almamı beklerken sevinçle dans etti. Ona sıkıca sarıldım. Herhalde ben eve döndükten sonra ona kimse böyle sıkıca sarılmıyordur. Çoğunlukla, işe geldiğimde onu karyolasında bağırırken ve Bayan Leefolt’u da dikiş makinesinin başına geçmiş, sinek teline sıkışmış bir sokak kedisi gibi gözlerini devirirken bulurdum. Anlarsınız ya. Bayan Leefolt her gün güzel giyinir. Her zaman makyajını yapar, garajma gider, çift kapılı, yerieşik soğutucusu olan Frigidaire’ine biner. Onu, |itney 14 marketinde gördüğünüzde, karyolasında ağlamakta olan bebeğini o şekilde bırakıp gittiğini asla tahmin edemezsiniz. Ama yardımcı her zaman bilir.
Bugün yine de iyi bir gün. Kız sadece sırıtıyor. “Aibileen,” diyorum.
“Askım,” diyorum.
“Aşkım.”
“Mae Mobley,” diyorum.
“Aîb-ee,” diyor. Sonra yine gülüyor ve yine gülüyor. Çok gülüyor ve çok konuşuyor, ki artık konuşmasının zamanı gelmişti. Treelore da iki yaşına gelene kadar hiçbir şey söylememişti.
Gerçi üçüncü sınıfa geçtiğinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanından daha iyi konuşuyordu ya; eve geldiğinde konjugasyon ve parlamenter gibi kelimeler kullanırdı. Ortaokula geçtiğinde benim ona oldukça basit bir kelime söylediğim, onun da benzer, süslü bir kelime söyleyerek karşılık verdiği bir kelime oyunu oynardık. Ben ev kedisi derdim, o domestik kedi derdi; ben mikser derdim, o motorlu rotond. Bir gün ben Crisco1 dedim. Kafasını kaşıdı. Benim oyunu Crisco kadar basit bir kelime ile kaşandığıma inanamıyordu. Bu, aramızda gizli bir şaka haline geldi, ne kadar denerseniz deneyin farklı gösteremediğiniz, allayıp pullayamadığınız her şey İçin bunu kullanıyorduk. Babasına Crisco demeye başladık çünkü ailesinden kaçan bir adamı iyi göstermezsiniz. Ayrıca gelmiş geçmiş en faziletsiz insandı.
Mae Mobley’i mutfağa taşıdım, onu yüksek sandalyesine oturtturken Bayan Leefolt sabırsızlanmadan önce bitirmem gereken iki önemli ev işini düşünüyordum: Yıpranmaya başlamış çocuk bezlerini ayırmak ve dolaptaki gümüş takımı düzenlemek. Tanrım, sanırım bu işleri hanımlar buradayken yapmalıyım.
Yemek odasına bir tepsi yumurta salatası götürdüm. Masanın başında Bayan Leefolt, onun solunda Bayan Hilly Holbrook ve Bayan Hillynin pek de saygılı davranmadığı annesi, Bayan Walter oturuyordu. Bayan Leefolt’un sağında ise Bayan Skeeter oturmaktaydı.
Yumurtaları servis etmeye Bayan Walter’dan başladım çünkü yaşça en büyükleri oydu. Oda sıcaktı fakat kadın, omuzlarına kalın, kahverengi bir süveter asmışta. Yumurtayı kepçeyle alırken neredeyse düşürüyordu çünkü felçliydi. Ardından Bayan Hilly’ye yöneldim, kadın gülümsedi ve iki yumurta aldı. Bayan Hilly’nin yuvarlak bir yüzü ve koyu kahverengi saçları vardı. Cildi zeytuniydi, çiller ve benlerle doluydu. Çoğunlukla kırmızı, ekoseli ve aşağıya doğru kalınlaşan elbiseler giyerdi.
Bugün hava çok sıcak olduğundan beli olmayan, kolsuz, kırmızı bir elbise giymişti. Büyüdüğü halde hâlâ küçük kızlar gibi büyük fiyonklar ve bunlara uyan şapkalar takan kadınlardandı. Benim favorim değildi.
Bayan Skeeter’a yöneldim fakat burnunu buruşturarak bana doğru kaldırdı ve “Hayır, teşekkür ederim,” dedi çünkü yumurta yemez. Bayan Leefolt ne zaman briç kulübünü ağırlayacak olsa bunu söylerim fakat o yine de yumurta salatası yapmamı ister Bayan Hilly’nin hayal kırıklığına uğramasından çekinir.
Son olarak. Bayan Leefolt’a yöneldim. Ev sahibi olduğundan, yumurtalarını en son o almak zorunda. İşim bittiğinde, Bayan Hilly, “Mahzuru yoksa,” dedi ve kendine iki yumurta daha aldı ki bu da beni hiç şaşırtmadı.
Bayan Hilly, hanımlara: “Bilin bakalım, güzellik salonunda kiminle karşılaştım?” dedi.
Bayan Leefolt, “Kiminle?” diye sordu.
“Celia Foot’la. Ve bana ne sordu biliyor musunuz? Bu yılın Bağış Kampanyası’na katkıda bulunup bulunamayacağını.”
“İyi,” dedi Bayan Skeeter. “Buna ihtiyacımız var.”
“O kadar da kötü değil, ihtiyacımız yok. Ona dedim ki, ‘Celia, katılmak için Demek üyesi veya finansör olman lazım.’ Jackson Dernegi’ni ne zannediyor? Açık koşu mu?”
“Bu sene üye olmayanları almıyor muyduk? Kampanya çok büyük hale geldiğine göre alabiliriz sanırım?” diye sordu Bayan Skeeter.
“Pekâlâ, evet,” dedi Bayan Hilly. “Fakatona bunu anlatmaya niyetim yoklu.”
“Johnny’nin o kadar pejmürde bir kızla evlendiğine inanamıyorum,” dedi Bayan Leefolt ve Bayan Hilly bacıyla onayladı. Briç kâğıtlarını dağıtmaya başladı.
Dondurulmuş salatayı ve jambonlu sandviçleri servis kaşığıyla dağıtırken, konuşmalarına kulak misafiri olmak zorunda kaldım. Hanımlar, yalnızca üç konudan bahsediyorlardı: çocukları, kıyafelleri ve arkadaşları. Kennedy kelimesini duydum, ama politika konuşmadıklarını biliyordum. Bayan Jackie’nin kıyafetinden bahsediyorlardı.
Bayan Walter’a geldiğimde, kendisine yalnızca bir sandviçin yarısını aldı.
“Anne,” diye bağırdı Bayan Hilly, Bayan Walter’a. “Bir sandviç daha al. Telefon teli kadar zayıfsın.” Bayan Hilly, masanın geri kalanına baktı. “Ona söyleyip duruyorum, eğer Minny yemek pişiremiyorsa onu kovmalı.” dedi.
Bunu duyunca kulaklarım dikiliverdi. Yardımcısından bahsediyorlardı. Minny benim en yakın arkadaşımdır.
“Minny güzel yemek pişiriyor,” dedi yaşlı Bayan Walter. “Yalnızca, ben eskisi kadar aç değilim.”
Minny, Hinds bölgesinin, hatta belki de tüm Mississippi’nin neredeyse en iyi aşçılarından biriydi. Küçükler Bağış Kampanyası her yıl sonbahar mevsimine denk gelirdi ve Minny’den açık arttırmada satılmak üzere on tane karamelli kek yapmasını isterlerdi. Eyaletin en beğenilen yardımcılarından biriydi. Problem, çenesinin düşük olmasıydı. Sürekti insanların arkasından konuşurdu. Bir gün Jitney Jungle marketinin beyaz yöneticisi hakkında konuşurken, ertesi gün kendi kocası hakkında konuşurdu ve hizmet verdiği beyaz kadın hakkında ise hemen her gün konuşurdu. Bayan Walter’ın yanında hu kadar uzun süre çalışmasının nedeni. Bayan Walter’ın, kös devesi gibi sağır olmasıydı.
“Bence kötü besleniyorsun, anne,” diye ısrar etti Bayan Hilly “O Minny seni beslemiyor ki elimde kalan son aile yadigarlarını çalabilsin.” Bayan Hilly sandalyesinden hışımla kalktı.

“Bayanlar tuvaletine makyaj tazelemeye gidiyorum. Anneme dikkat edin de açlıktan düşüp ölmesin.”
Bayan Hilly gittiğinde. Bayan Walter alçak sesle, “Bence buna bayılırdın,” dedi. Herkes bunu duymamış gibi davrandı. Bu akşam Minny’yi arayıp Bayan Hilly’nin söylediklerini anlatsam iyi olacak.
Mutfakta, Küçük Kız yüksek sandalyesinde ayağa kalkmıştı ve yüzünün her yeri mor sebze suyuyla kaplanmıştı. İçeri girdiğim anda bana gülümsedi. Burada yalnız bırakıldığı için yaygara koparmıyordu, fakat onu böyle uzun süre yalnız başına bırakmaktan nefret ediyordum. Ben dönene kadar, sessizce kapıya gözlerini dikeceğini biliyordum.
Küçük, yumuşak kafasını hafifçe okşadım ve buzlu çay koymak için geri döndüm. Bayan Hilly, sandalyesine geri dönmüş, şimdi tamamıyla başka bir konudan bahsediyor gibi görünüyordu.
“Ah Hilly, keşke misafir tuvaletini kullansaydın,” dedi Bayan Leefolt kartları kararken.
“Aibileen, arkadakini ancak öğle yemeğinden sonra temizliyor.”
Hilly çenesini kaldırdı. Ardından her zamanki gibi “ah-hım” diye öksürdü. Böyle kibarca öksürerek herkesin dikkatini fark ettirmeden kendine çekiyordu. Fakat misafir tuvaletine yardımcılar gider,” dedi Bayan Hilly.
Bir müddet kimseden ses çıkmadı. Ardından Bayan Walter, bu her şeyi açıklıyormuş gibi başını salladı. “Bozuldu çünkü içteki banyoyu zenci de biz de kullanıyoruz.”

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Duyguların Rengi için 1 cevap

  1. Çok güzel kitap okumanızı tevsiye ederim.

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Pomstore.net | Keşfet ve Satınal