Ergenekon Darbecilerin Son Çırpınışları

Ağustos 10, 2009 Aktüel Siyaset, Profil Yayıncılık

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

ergenekon_kapak

Ergenekon 2007 yılında Ümraniye’de bulunan bombalar ve Savcı Zekeriya Öz’ün olayı derinleştirmesiyle bir anda cumhuriyet tarihinin en önemli davası haline geldi.

Kimilerine göre sadece basit bir dava, kimilerine göre cumhuriyet tarihimizin kırılma noktası. Terör örgütü kurduğu iddiasıyla gözaltına alınanlar ayrıca bir tartışma konusu. Farklı görüşlerdeki insanların bir araya gelmesi ülkemiz için çok önemli bir mihenk taşı.

Bir başka tartışma konusu bu olayın arkasında Amerika ve dış güçlerin olduğu ve Türkiye’deki hiçbir olayın dışarıdan birilerinin itici gücü olmadan vuku bulmadığı. Peki bu ne kadar gerçekçi olur?

Mahir Kaynak ve Ömer Lütfi Mete Ergenekon olayının perde arkasını ve nasıl gerçekleştiğini gözler önüne seriyorlar. Davanın görünen ve görünmeyen bütün aktörlerini, figüranlarını ve senaryonun nasıl yazıldığını gösteriyorlar.

Ergenekon Davasını öğrenmek ve ne anlama geldiğini bilmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş.
Mahir Kaynak
Birinci Bölüm
Provokasyonlar ve Psikolojik Savaş Yöntemleri
İkinci Bölüm
Ergenekon Davasına Nasıl Geldik’
üçüncü Bölüm
Ergenekon un Ayak İzleri
Dördüncü Bölüm
Ergenekon Kimin Projesi?.
Besinci Bölüm
Hangi Aşamadayız?
Altıncı Bölüm
Ergenekon Davasıyla Eşgüdümlü
Olarak Dünyada Neler Oluyor?
Ömer Lütfİ Mete
Birinci Bölüm
Ergenekon’un İlk İpuçları:
Şemdimli Olayı ve Danıştay Saldırısı.
İkinci Bölüm
Ergenekon Davasına Giden Süreç
üçüncü Solüm
Öncesi ve Sonrasıyla AK Partiye
Acılan Kapatma Davası.
Dördüncü Bölüm
Medya, Kontrgerilla ve Gerçek
Bir Hukuk Devleti özlemi .
Beşinci Bölüm
Ergenekon Davası ve Darbecinin Demokrat Ayağı

Önsöz
Bugüne kadar Ömer Lütfü Mete ve Mahir Kaynak’la çeşitli kereler kitap çalışmaları yaptım. Derin Devlet, Dünyayı Kimler Yönetiyor, Gizli Servisler bunlardan birkaçı.
Her iki yazarın birçok kitabını da yayına hazırladım. Hem Mahir Kaynak hem de Ömer Lütfî Mete olaylara farklı perspektiflerden bakan aydınlar. Mahir Kaynak olayları daha ziyade sistem açısından inceliyor. Ömer Lütfi Mete her bir iplik tanesini adeta iğne deliğinden geçiriyor.
Böylece okuyucu merak ettiği konuları iki farklı yazarın süzgecinden geçtikten sonra önünde buluyor ve işi daha da kolaylaşıyor.
Ergenekon Darbecilerin Son Çırpınışları kitabı için de bu geçerli. Mahir Kaynak bu operasyonun nasıl gerçekleştiğini, arkasında kimler olduğunu uluslararası sistemi dikkate alarak yapıyor. Operasyonun görünen ya da görünmeyen safhalarını inceliyor.
Ömer Lütfî Mete en ince ayrıntıyı bile hesaba katarak Ergenekon’un gerçekten ne anlama geldiğini, önemini vurguluyor. Okuyucuyu şaşırtacak ayrıntılara özen gösteriyor.
Mete bu kitabı yayına hazırladığımız dönemde, 31 Temmuz 2008 günü Karasu’da bir kalp krizi geçirdi ve çok şükür kitap yayın aşamasına geldiğinde sağlığı yerindeydi,
Ergenekon konusunda birçok kitap neşredildi. Sayısız makale yayınlandı. Belki çoğunda kafanız karıştı ya da anlamadığınız noktalar oldu.
Bu kitap bütün kafa karışıklığınızı atacak ve size Ergenekon sürecini, aynı esnada dış politikada neler olup bittiğini, AK Parti’ye açılan kapatma davasını, medyanın genel olarak izlediği yolu anlamanızı sağlayacak bir rehber niteliğinde.
Cem Küçük
Cağaloglu/Ağustos 2008

GİRİŞ
Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak.” Bu sözü hep duyduk, daha da duyarız. 3 Kasım 1996′da Susurluk kazası olduğunda duyduk. 1999 Ağustosun da ki Marmara depreminde duyduk.
Gerçi bu sözü dile getirenler daha ziyade medyadaki bazı halkla kopuk yazar ya da yöneticilerdi. Zaten medyanın da her şeyin değişip değişmediğini istediğine dair ortada somut bir veri yoktu.
3 Kasım 1996′da Susurluk’ta kaza oldu. Medya olayın üzerine çok gitti ya da gittiğin sandık. Ama bir yerlerden sonra olayın izi kesildi. At izi it izine karışınca ne olduğunu anlamadık. Aslında olay aşikardı. Susurluk hadisesi bir noktadan sonra askerin alanına giriyordu. Ve ne donemin medyasında ne de hükümetinde olayların üstüne gidecek cesaret vardı.
Aynı dönemde bir de RefahYol iktidarının, ama özellikle Refah Partisi’nin irticai faaliyetlerin odağı olduğu yönündeki haberler medyada koca sayfaları kaplıyordu. Ali Kalkancı Fadime Şahin hadisesi, sözde geliyorum diyen irtica Susurluk’u ikinci plana itmişti. Dönemin medyası, sivil toplum kuruluşları, iş dünyası ve tabii ordu işbirliği yapıp hükümeti devirince Susurluk’u çözmek başka bahara kalmıştı. Belki de hiç çözülemeyecekti.
1999 yılında yapılan seçimlerden sonra iktidara gelen Milliyetçi Anasol hükümeti döneminde Türkiye en karanlık zamanını yaşadı. Bankalar battı, ekonomi neredeyse iflasını verdi ve gecelik borçlanma yüzde yedi binlere kadar çıkmıştı. Kurtarıcı olarak Dünya Eankası’ndan Kem a i Derviş Ecevit’in daveti üzerine apar topar Türkiye’ye gelmişti. Bir de bu dönemde meydana gelen Marmara Depremi her şeyi daha da kötüleştirmişti. Depremden sonra da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı söyleniyordu, ama gene değişen bir şey yoktu.
Daha sonra koalisyon ortaklan arasında çıkan anlaşmazlıkla ve MHP Lideri Devlet Bahçelinin 3 Kasımda seçime gidelim önerisiyle seçimler yapıldı. Üç koalisyon ortağı birden barajın altında kaldı ve AK Parti oyların yüzde 34′ünü alarak iktidara geldi.
AK Parti hükümeti ilk beş yılı çok başarılı bir şekilde geçirdi. Avrupa Birliği adına yaptığı reformlar, düzenlemeler, ülkede ekonominin rayına oturması sevindiriciydi. AK Parti’ye soğuk bakanların bir kısmı dahi bunlar iş dünyası, medya ve AK Parti’ye oy vermeyen vatandaşlar artık sempatiyle bakıyorlardı.
Ama ülkemizde bürokratik oligarşi denen kesimin AK Parti’ye soğuk baktığı ve eninde sonunda zamanı geldiğinde AK Parti’yi alaşağı etmek için her yolu kendisine mubah göreceği çok açıktı. Beklenen de oldu.
önce 2007 Mayıs ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kılıçlar kınından çıkarıldı ve örtülü ya da soğuk mücadele yerini sıcak müdahaleye bıraktı. Abdullah Gül cumhurbaşkanlığına aday olup Mecliste seçim turları yapılırken CHP Anayasa Mahkemesine başvurdu. Gerekçesi de cumhurbaşkanlığı seçiminde Mecliste en az 367 milletvekilinin hazır bulun maşıydı. Hükümetin bu kadar milletvekili yoktu.
Kimse bu iddiayı ciddiye almadı, ne anayasanın ilgili maddelerinde ne de içtüzükte böyle bir şey vardı. Ama geçmiş cumhurbaşkanlığı seçimlerini bilenler oldukça temkinliydi.
Ayrıca CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimini Anayasaya Mahkemesi’ne götürdüğü gün Genelkurmay Başkanlığı’nin internet sitesinde bir bildiri yayınlandı. Asker bu işte açıkça taraf olduğunu gösterdi. Çok açıktı ki, askerin bu bildirisi bir muhtıraydı.
Anayasa Mahkemesi çok kısa sürede kararını aldı ve cumhurbaşkanlığı seçimleri için Mecliste 367 milletvekilinin hazır bulunması şarttır dedi. Hukuk ayaklar altına alınmıştı. Herkesin kafasını kurcalayan acaba Anayasa Mahkemesi bu karan alırken Genelkurmay’m emuht ırasının üzerlerinde bir baskı yaratıp yaratmadığıydı. Yarattığı ortadaydı.
Tüm bunlar olup biterken DYP ve ANAP’ın birleşerek seçimlere DP adıyla gireceği söyleniyordu. Anlaşılamayan bir başka nokta da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu iki partinin niçin oturumlara katılmadığıydı. Üstelik 367 muamması sürüyordu. ANAP lideri Erkan Mumcu demokrasi havariliği yapıyor, ama niçin meclise girmediğini kimseye açıklayamıyordu. Aynı şey DYP lideri Mehmet Ağar için de geçerliydi.
Tüm bu karmaşa içerisinde seçimlere altı ay vardı. Ama, “Bu meclis cumhurbaşkanı seçmesin. En kısa zamanda erken seçime gidilsin ve yeni meclis cumhurbaşkanını seçsin” gibi görüşler dile getiriliyordu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümeti erken seçim karan aldı ve seçimler olması gerekenden 4 ay öne çekildi. Beklenen işi bilenlerce beklenmeyen DYPANAP birleşmesi gerçekleşmedi. ANAP seçimlere bile katılamadı.
22 Temmuz seçimleri sonucu AK Parti oyların yüzde 47′sini aiarak herkesi ters köşeye yatırdı. Kamuoyu araştırmalarında AK Partinin birinci parti çıkacağı kesindi, ama bu kadar oyu Tarhan Erdem dışında tahmin eden çıkmamıştı.
Seçimlerden hemen önce adım DP’ye dönüştüren DYP aldığı yüzde 5′le baraj altında kaldı ve Mehmet Ağar genel başkanlık görevinden istifa etti Yeni kurulan hükümet derhal cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaptı ve Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı olarak görevine başladı.
AK Parti hükümeti uzun zamandır gündemi meşgul eden ve herkesin yapılması şart dediği yeni bir anayasa için çalışmalar başlattı. Malumu üzerine belli kesimler yine tepki göstermeye başladılar. AK Parti de bu tepkiler üzerine yeni bir anayasa yapma çalışmalarına ara verdi.
Ama gündemi uzun süredir meşgul eden bir konu daha vardı: Başörtüsü düzenlemesi, MHP bu konu meclise gelirse gerekeni yaparız deyince AK Parti konuyu meclise taşıdı. Ve rekor sayılabilecek bir oyla 411 üniversitelerde başörtüsü serbestisini sağlayan yasa meclisten geçmiş oldu. CHP bu konuyu derhal anayasa mahkemesine götürdü ve yasanın iptal edilmesini istedi. İşte tam bu günlerde Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AK Parti’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. Anayasa Mahkemesi henüz başörtüsü konusunu bir karara bağla
Burada ilginç olan nokta şu: Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya Referans gazetesinden Nuray Başaran’e verdiği demeçte kısaca şöyle diyordu: “Eğer AK Parti başörtüsü düzenlemesi yapmasaydı, bu davayı açmayacaktım.”
“Madem başsavcı böyle diyor, o zaman niçin Anayasa Mahkemesinin başörtüsü düzenlemesiyle ilgili kararını……………

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club