<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Biraz Oku Sonra Al</title>
	<atom:link href="http://www.birazoku.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.birazoku.com</link>
	<description>Kitaplardan biraz okuyun, sonra satın alın.</description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 May 2012 14:19:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Şeylerin Masumiyeti</title>
		<link>http://www.birazoku.com/seylerin-masumiyeti/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/seylerin-masumiyeti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 14:19:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[İletişim Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Pamuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9549</guid>
		<description><![CDATA[Özenle sleçilmiş resim ve fotoğraflarla dolu bu kitapta, Örhan Pamuk, Masumiyet Müzesi&#8217;nde eşyalar üzerinden İstanbul&#8217;u ve kendi hayatını anlatmaya devam ediyor&#8230; Eski İstanbul taksilerinden kalabalık aile fotoğraflarına, ev ev gezen terzilerden gazino-sinema çevrelerine. Boğaz ve yalı kültüründen çay içmeye ve kahvede oturup kâğıt oynama alışkanlıklarına uzanan kitap, aynı zamanda Pamuk&#8217;un on beş yılda kurduğu ilginç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/seylerin-masumiyeti-orhan-pamuk.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9550" title="seylerin-masumiyeti-orhan-pamuk" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/seylerin-masumiyeti-orhan-pamuk.jpg" alt="" width="200" height="240" /></a>Özenle sleçilmiş resim ve fotoğraflarla dolu bu kitapta, Örhan Pamuk, Masumiyet Müzesi&#8217;nde eşyalar üzerinden İstanbul&#8217;u ve kendi hayatını anlatmaya devam ediyor&#8230;</p>
<p>Eski İstanbul taksilerinden kalabalık aile fotoğraflarına, ev ev gezen terzilerden gazino-sinema çevrelerine. Boğaz ve yalı kültüründen çay içmeye ve kahvede oturup kâğıt oynama alışkanlıklarına uzanan kitap, aynı zamanda Pamuk&#8217;un on beş yılda kurduğu ilginç müzenin hem hikâyesi hem de kataloğu. Pamuk. Masumiyet Müzesi&#8217;nden yola çıkarak hazırladığı bu yaratıcı kitapta, eşyaların, manzaraların, gündelik hayatımızın tuhaf, göz kamaştırıcı ve sıradan ayrıntılarında yeni anlamlar keşfediyor.</p>
<p>***</p>
<p>Giriş</p>
<p><strong>SON OSMANLI ŞEHZADESİNİN HİKÂYESİ</strong></p>
<p>Romanın ve müzenin fikri ilk 1932 yılında bir aile toplantısında, Şehzade Ali Vâsıb Efendi ile tanıştığımda aklıma geldi. Osmanlı Padişahı V. Murat&#8217;ın küçük torunu olan şehzadenin, saltanat sürseydi ve Osmanlı hanedanı Türkiye&#8217;de ve iktidarda olsaydı, o yıllarda tahtta olması gerekiyordu. Ama Osmanlı Devleti&#8217;nin yıkılışı ve 1923&#8242;te Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin de kuruluşundan sonra Türkiye&#8217;ye dönmeye yeni izin alabilmiş olan bu seksenlik adamın derdi, ne taht ne de siyasi iktidardı. Ecdadının altı yüz yıl yönettiği ve ancak yabancı bir pasaportla girebildiği Türkiye&#8217;de sürekli kalabilmek istiyordu yalnızca. İskenderiye&#8217;de yaşıyor, yazlarını Portekiz&#8217;de, Avrupa&#8217;nın ve Ortadoğu&#8217;nun tahtını ve iktidarını kaybetmiş emekli kral ve prensleriyle ahbaplık edip vakit öldürerek geçiriyordu. (Bana İran Şahı Rıza Pehlevi&#8217;nin ilk karısı Fevziye&#8217;den neden ayrıldığını anlatmıştı.) Ölümünden sonra oğlu Osman Osmanoğlu tarafından düzenlenip <em>Bir Şehzadenin Hatıratı, Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve İşittiklerim</em> adıyla 2004&#8242;te yayımlanan hatıralarından da anlaşılabileceği gibi, şehzadenin hayatta sürekli derdi parasızlık olmuştu. Geçinebilmek için uzun yallar İskenderiye&#8217;deki Antoniadis Saray ve Müzesi&#8217;nin önce bilet kontrolörlüğünü, sonra da müdürlüğünü yapmıştı. &#8220;Sarayın idaresi, temizliği ve eşyalarının muhafazasına memur idim,&#8221; diye gururla yazar hatıralarında. &#8220;Gümüşler, kristaller, mobilyalar vesaire uhdemde idi.&#8221; Aile sofrasında meraklı sorularım üzerine, seksenlik Şehzade, Kral Faruk&#8217;un kleptoman olduğunu da anlatmıştı: Kral Faruk Antoniadis Saray ve Müzesi&#8217;ni ziyaretinde, çok beğendiği antik bir tabağı kimseye sormadan camekânı açıp yanına alarak Kahire&#8217;ye, kendi sarayına götürmüştü. Başka sorularım üzerine Şehzade, Osmanlı Devleti yıkılıp hanedan İstanbul&#8217;u terk etmeden önce Ihlamur Kasrı&#8217;nda yaşadığını, Galatasaray Lisesi&#8217;nden sonra -Atatürk&#8217;ün de gittiği- Harbiye&#8217;deki Harp Okulu&#8217;na devam ettiğini anlatmıştı. Bütün bu yerlerde, ondan kırk elli yıl sonra, ben çocukluğumu geçirmeye başlayacaktım. Gözümün önünde yanık yıkık saraylar, konaklar, çocukluğumu geçirdiğim Nişantaşı&#8217;nın eski sokakları ve matematik dersi alan bir şehzade canlanıyordu.</p>
<p>Şehzade, elli yıllık bir sürgünden sonra, Türkiye&#8217;ye temelli geri dönme ve para kazanma dertlerine çözüm olacak bir iş aradığını, ama ne yazık ki kimseden yardım görmediğini şikâyetle anlatıyordu. Kimsenin ona yardım etmemesinin temel nedeninin, laik Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin gizli servislerinin son Osmanlı Padişahı olabilecek kişinin siyasi bir sembol olmasını engellemek olduğunu anlıyorduk. İhtiyar şehzadenin böyle bir niyeti olmadığını bildiğimiz için, aile sofrasındakilerden biri, Ali Vâsıb Efendi&#8217;nin çocukluğunda çok vakit geçirdiği Ihlamur Kasrı&#8217;nda müze rehberi olarak belki iş bulabileceğini söyledi. Hem bir müzeye çevrilmiş Ihlamur Kasrı&#8217;ndaki hayatı hem de müze-saray yöneticiliğini çok iyi bildiği için, bu iş onun dertlerine mükemmel bir çözüm olmaz mıydı?</p>
<p>Bu öneriyle birlikte, Şehzade dahil sofrada oturan hepimiz bir an Ali Vâsıb Efendi&#8217;nin çocukluğunda dinlendiği, ders çalıştığı odaları ziyaretçilere nasıl gezdirebileceğini, hiçbir mizah duygusuna kapılmadan, ciddiyetle hayal ettik. Daha sonra bu hayalleri yeni biçimler bulmak isteyen genç bir romancının iştahıyla kendi başıma geliştirdiğimi de hatırlıyorum: &#8220;İşte, efendim,&#8221; diyecekti Şehzade, her zamanki aşırı nazik üslubuyla, &#8220;burası yetmiş yıl önce benim yaverimle birlikte oturup matematik çalıştığımız odadır!&#8221; ve rehberlik ettiği eli biletli müze kalabalığından ayrılacak, müze ziyaretçisinin basabileceği yer ile sergilenen eşyalar arasındaki eski tarz kırmızı kadife kordonlu (tıpkı müzemizin çatı arasındaki gibi) pirinç ayaklıklı sınır çizgisini geçerek çocukluk ve gençliğinde oturduğu masaya oturacak, o zaman aynı kalemler, cetvel, silgi ve kitaplarla nasıl çalışıyorsa taklit edecek ve oturduğu yerden müzeseverlere &#8220;Değerli ziyaretçiler. işte burada böyle matematik çalışırdım efendim,&#8221; diye sesleneeekti. Tıpkı başkahramanım Kemal gibi insanın rehberi olduğu bir müzenin ayın zamanda bir eşyası olmasının zevklerini ya da insanın yaşamış olduğu bir hayatı, yıllar sonra, bütün eşyalarıyla, bir müzede başkalarına anlatmasının heyecanını ilk böyle hissettim. Bir roman ve müzc olarak Masumiyet Müzesi&#8217;nin ilk çekirdeği budur. Baştan beri müzeyi ve romanı birlikte düşündüm.</p>
<p><strong>ROMAN, MÜZE, KATALOG</strong></p>
<p>Benim şehzadem gerçek değil, hayali biri olacaktı. Ama hikâyesini gerçek eşyaları bir müzede sergileyerek anlatacağı için, müze ziyaretçisi bir süre sonra onun gerçek olduğunu da anlayacaktı. Tıpkı Kemal&#8217;in gerçek birisi olduğunu müzeye gelen ziyaretçilerin hayretle anlaması gibi! Böylece müzeyi ve romanı birlikte düşünürken, hayalî bir hikâyenin &#8220;gerçek&#8221; eşyalarını bir müzede sergilemek ve bu eşyalar üzerinden bir roman kurmak istedim. Henüz ne müzenin nasıl bir şey olacağı ne de romanın biçimini tam biliyordum. Ama eşyalara yoğunlaşmamın, onlar üzerinden bir hikâye anlatmanın, kahramanlarımı, Batı romanlarının kahramanlarından daha farklı, daha İstanbullu ve daha gerçek kılacağını seziyordum. Yalnızca eşyaları (mesela radyo, duvar saati, çakmak) ya da yerleri (apartman binası, Taksim Meydanı, Pelür Bar) değil kavramları (aşk, sabırsızlık, telaş) da madde başlıkları yapacağım bir çeşit ansiklopedik sözlük gibi bir şey vardı aklımda. Yıllar sonra müzede &#8220;sabırsızlık&#8221;, &#8220;kıskançlık&#8221; gibi kavramları işler, temsil eder, resimlerken yaptığım gibi, bu sözlükte kavramları resimlemeyi, anlatmayı, işlemeyi de bazan düşünüyordum. Yirmi üç yaşında öldürdüğüm içimdeki ressam, çok değil, on beş yıl sonra dirilmeye, ruhumun derinliklerinden tekrar masanın üzerine çıkmaya, sayfaya yerleşmeye çalışıyordu.</p>
<p>Yedi ile yirmi üç yaşım arasında resim yaptıktan sonra romancı olmak kararıyla boyayı, fırçayı bırakmam, annemin eski eşyalarla dolu boş bir dairesinde kurduğum atölyeyi kapatmam, içimdeki ressamın yaratıcı enerjisini romana çevirmesine yardım etmişti; ama resim yapma isteğimi büsbütün öldürmemişti. <em>Benim Adım Kırmızı&#8217;</em>yı yazdıktan sonra da kahramanları ressam olan romanlar yazmayı düşledim. Masumiyet Müzesi&#8217;nden sonra da içinde ressamlar, daha önemlisi o ressamların yaptığı resimler olan romanlar hayal ediyorum.</p>
<p>İlk başlarda resimli bir ansiklopedik sözlük biçiminde hayal ettiğim bu kitaptaki maddeleri sırayla okudukları zaman, okurlar bir roman okuduklarını da anlayacaklardı. Ansiklopedi-roman düşüncesi, özellikle 1980&#8242;lerin ortasında <em>Kara Kitap&#8217;</em>ı yazarken kafamı çok meşgul ediyordu. Türkiye&#8217;de 1980 askeri darbesinden sonra arkadaşlarımın çoğu üniversitelerdeki işlerinden atılmışlardı ve büyük bir canlanma ve patlama yaşayan Türk ansiklopedilerine maddeler yazıyor, geçinebilmek için ansiklopedi yazıhanelerinde çalışıyorlardı. Gazetelerin okurlarına kuponla ansiklopediler dağıttığı, herkesin ansiklopedi fasikülü alıp biriktirdiği o günlerde, arkadaşlarım bana &#8220;Orhan, sen de ansiklopedi şeklinde bir roman yazsana, belki satar,&#8221; derlerdi. Biçimsel olarak oyuncaklı romanlar yazmaya kararlı genç bir yazar olarak bu tür yarı şaka yarı ciddi söylenmiş yeni fikirleri ciddiye alır, hayalimde onları denerdim.</p>
<p>Bu ilk haliyle roman, Keskin ailesinin ve Füsun&#8217;un eşyalarının üzerinden hikâye edilen ansiklopedi görünüşlü bir aşk ve aile romanıydı. Zaten ta 1990&#8242;ların ortasında <em>Benim Adım Kırmızı&#8217;</em>yı yazarken bile, bugün müzede sergilediğim ve Keskin ailesinin kullandığı eşyaları, mesela Temiz-İş marka böcek-sivrisinek ilacı pompasını, İstanbul&#8217;un eskici dükkânlarından toplamaya başlamıştım bile. Yeni bir eşyayı (mesela bir ayva rendesini) bulduğumda, hem romanım için gerçek ama tuhaf bir ayrıntı bulduğum için sevinir hem de yavaş yavaş büyüyen koleksiyonumun bir gün bir müzede iyi duracağını hayal ederdim. Bir müzede sergilenen eşyalar için tek tek yazılmış notlar şeklinde bir roman kurabileceğim aklıma böyle gelmiş olmalı. Romanım, 1990&#8242;ların sonunda zengin ayrıntılarla uzun uzun notlandırılmış bir müze kataloğu şeklindeydi. Tıpkı notlandırılmış bir müze kataloğunda olduğu gibi, önce bir eşyayı bir müzegezere tanıtır gibi okura tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı hatıralara geçiyordum. İlk eşya Füsun&#8217;un Kemal ile sevişirken düşüreceği küpe olacaktı. Müzede önce küpeyi sergileyecek, katalog romanda ise önce küpenin hikâyesini anlatacaktım.</p>
<p><em>Masumiyet Müzesi</em> romanını <em>Kar&#8217;</em>ı yayımladıktan hemen sonra 2002&#8242;de ilk önce böyle, bir müze kataloğu biçiminde yazmaya başladım. Çok geçmeden bu biçim ile Kemal ile Füsun&#8217;un aşk hikâyesinin ima ettiği şeyleri iyi araştıramayacağımı ve yeterince ifade edemeyeceğimi hissettim. Eşyalardan yola çıkarak, Kemal&#8217;in kendi aşk hikâyesini ve aslında bütün bir kültürü anlatmasını hayal etmek işime çok yaramıştı. Notlandırılmış bir katalog bahanesiyle, bütün hayatımı verdiğim roman sanatı ile bütün hayatımı veremediğim için hâlâ dertlendiğim resim sanatı arasında bir ilişki de kurmuştum. Evet, müzeyi yapacaktım; roman da içindeki eşyaların tek tek hikâyesini ve müzenin yapılışını anlatacaktı. Ama artık notlandırılmış bir müze kataloğuna fazla ihtiyacım yoktu. Füsun ile Kemal&#8217;in hikâyesini bildiğimiz klasik roman biçiminde yazmak istiyordum.</p>
<p>Romanı madde madde yazmaktan vazgeçmem, okurun eline aldığı bu kitabın varlık nedenini biraz açıklar. <em>Şeylerin Masumiyeti&#8217;</em>ni gerekli kılan asıl neden ise, Çukurcuma&#8217;ya gelip müzeyi gezen herkesin bildiği gibi, bittiği gün müzenin romandan bağımsız bir ruha sahip olduğunu anlamamdır.</p>
<p>Tabii ki romanı ve müzeyi birleştiren kuvvetli bağ, her ikisinin de benim tarafımdan çok uzun bir dönemde, kelime kelime, eşya eşya, resim resim hayal edilmiş olmasıdır. Roman da, müze de, belki de bu yüzden birer hikâye anlatırlar. Müzede sergilediğim eşyalar, romanda anlatılan eşyalara denk düşer. Ama kelime başka bir şeydir, eşya da başka bir şey. Kelimenin kafamızda canlandırdığı hayal bir şeydir, bir zamanlar kullandığımız eski bir eşyanın hatırası başka bir şey. Ama hayaller ve hatıralar birbirlerine yakındır, ve romanımın ve müzemin yakınlığı bundan kaynaklanır.</p>
<p>Ama tıpkı müze olmasa da romanın kendi başına ayakta durup anlaşılabilmesi gibi; müze de roman olmadan kendi başına bakılıp hissedilebilecek bir yer. Müze, romanın bir resimlemesi olmadığı gibi roman da müzenin bir açıklaması değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/seylerin-masumiyeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Toğrağın Altından Kağıdın Üzerine ARKEOLOJİ</title>
		<link>http://www.birazoku.com/togragin-altindan-kagidin-uzerine-arkeoloji/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/togragin-altindan-kagidin-uzerine-arkeoloji/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 10:19:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arkeopera Kitabevi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma/İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeoloji ve Sanat Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Nezih Başgelen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9528</guid>
		<description><![CDATA[İLK KİTABIMIZI SUNARKEN&#8230; Ülkemizdeki eski eserler hakkında binlerce araştırma, inceleme, kazı yapılmış, kütüphaneler dolusu kitap, makale yayınlanmıştır. Çoğunun ortak özelliği Türkçenin dışında bir dilde yazılmış olmalarıdır. Tarihte Rönesans&#8217;ı oluşturan etmenlerin başında gelen ve günümüzde dokümantasyonun temeli sayılan tercüme çalışmaları, ülkemizde yeterince ele alınmadığından ister akademik bir çalışma, ister öğrenmek için bir şey aradığınızda karşınıza genellikle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/togragin-altindan-kagidin-uzerine-arkeoloji/mavi-b/" rel="attachment wp-att-9537"><img class="alignnone size-full wp-image-9537" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/mavi-b.jpg" alt="" width="200" height="281" /></a></p>
<p>İLK KİTABIMIZI SUNARKEN&#8230;</p>
<p>Ülkemizdeki eski eserler hakkında binlerce araştırma, inceleme, kazı yapılmış, kütüphaneler dolusu kitap, makale yayınlanmıştır. Çoğunun ortak özelliği Türkçenin dışında bir dilde yazılmış olmalarıdır. Tarihte Rönesans&#8217;ı oluşturan etmenlerin başında gelen ve günümüzde dokümantasyonun temeli sayılan tercüme çalışmaları, ülkemizde yeterince ele alınmadığından ister akademik bir çalışma, ister öğrenmek için bir şey aradığınızda karşınıza genellikle yabancı dilde kaynaklar çıkmaktadır. Eğer o eserleri bulabilir ve yabancı diliniz de varsa, bir şeyler öğrenebilirsiniz. Özgün telif bilimsel eserlerin ise olması gereken seviyede gerçekleşemediği görülmektedir.</p>
<p>Bu gerçeklerden hareketle, kapsadığı alanda ülkemizde ilk popüler periyodik denemesi olan Arkeoloji ve Sanat dergisini Nisan 1978&#8242;de çıkarmıştık. Tüm zorluklara rağmen bir gerçeğe dayanmanın verdiği güç ve gerekli hizmeti vermenin sorumluluğu ile dergi bugüne kadar yaşadı ve gelişebildi. Ancak derginin çıkışından sonra, aynı alanda kaynak olacak kitaplara daha büyük bir gereksinim olduğunu gördük. Bunun üzerine 1979 yılından itibaren dergi bünyesinde bir yayın bölümünün oluşturulabilmesi için çalışmalara başladık.</p>
<p>Türk ve İslâm Sanatı Üzerine Denemeler ile Arkeoloji ve Sanat Yayınları ilk kurumsal kitabını gerçekleştirmektedir. Amacımız eski eserler alanında çalışanlara yayın olanağı sağlamak, yurdumuzdaki uygarlıklar ve tarihi eserlerle ilgili çalışmaları telif ve tercüme yoluyla kültürümüze kazandırmaktır. Yurdumuz topraklarında değişik bir senteze ulaşan kendi sanatımızın değerleri hakkında kuramsal çalışmalarını ilk kitabımız olarak yayınlama önerimizi olumlu karşılayan Prof. Dr. Doğan Kuban&#8217;a teşekkür ederiz.</p>
<p>ÜLKEMİZ ARKEOLOJİSİNİN ÇEVİRİ SORUNLARI</p>
<p>Ülkemizde birçok bilim dalında olduğu gibi, arkeoloji ve sanat tarihi alanında da yokluğu hissedilen bir konu Türkçe yayın eksikliğidir. Hemen hemen her bilimsel toplantıda ve yazıda yüzlerce kez bu sorun dile getirildiği halde, bugüne kadar çözümü yolunda elle tutulur bir gelişme sağlanamadığı görülmektedir. Yazılmış, söylenilmiş, yakınılmış ama pratikte bir sonuca ulaşılamamıştır. Hangi eserlerin, ne şekilde, kim tarafından, nasıl çevrileceği gibi sorular gerçekçi olarak ele alınıp ortak bir görüş ve kesin bir program saptanamadığından, pek çok girişim bugüne kadar çeşitli nedenlerle çıkmaza girmiştir.</p>
<p>1979&#8242;da Ankara&#8217;da düzenlenen ilk Kazı Sonuçları Sempozyumunun sonundaki tartışma bölümünde de dile getirilen konular içinde ortak bir nokta, yayın alanındaki bu bağlamdaki sorunlardı. Bu konuşmalar sırasında biz de yayın hayatına yeni başlamış bir arkeoloji dergisi temsilcisi olarak söz almış, gerekli temel eserlerin basılması ve Türkçeye kazandırılması konusunda elimizden geleni yapmaya hazır olduğumuzu belirtmiştik. Ancak daha sonraki süreçte gördük ki, yayın alanındaki bu olanaksızlıklardan yakınanların sorunların giderilmesine yönelik yaklaşımları pek yapıcı ve gerçekçi değildi.</p>
<p>Bunun üzerine Arkeoloji ve Sanat dergisi olarak bir şeyler yapabilmek amacıyla bünyemizdeki çalışmaların bir bölümünü bu konuya ayırdık. Çeşitli zorluk ve engellerin olduğu bir gerçekti. Ancak bunlardan yakınmanın pratikte yararı yoktu. İşin bir ucundan başlayıp azimle ve kararlılıkla çalışarak, zorlukları aşmak ve sonuç almak gerekiyordu. İki yıllık hazırlık dönemi sonunda, bir yayın bölümünü kurup geliştirebilecek güç ve tecrübeye ulaştık.</p>
<p>Arkeoloji ve Sanat Yayınları, Hitit Mimarlığı ile çeviri çalışmalarının ilk eserini gerçekleştirmektedir. Dizinin yeni kitaplarla devam etmesi ve yapılacak çevirilerle ülke arkeolojisine yararlı eserler kazandırmak en büyük dileğimizdir. Arkeoloji ve Sanat dergisinde olduğu gibi kitap yayınlarında da hiçbir devir ve kültür farkı gözetmeden, tarafsız ve objektif bir tutumla hareket etmeye özen gösterecektir. Yayımlanacak eserlerin seçiminde ana prensip olarak bilimsellik ve kültürel gereksinimler göz önünde tutulacaktır.</p>
<p>Çalışmasını Türkçe yayımlama önerimizi olumlu karşılayan Almanya&#8217;nın Karlsruhe Üniversitesi&#8217;nden Prof. Wulf Schirmeke, gerekli kolaylığı gösteren Propyläen Yayınevi&#8217;ne, kısa sürede Türkçeye çeviren Beral Madra&#8217;ya, çeviriyi gözden geçiren Prof. Muhibbe Darga&#8217;ya, titizlikle kapak düzenini yapan Aydın Erkmen&#8217;e ve dizilip basılmasını gerçekleştiren Ufuk Matbaası personeline teşekkürü bir borç biliriz. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, Hitit Mimarlığı ile çeviri çalışmalarının ilk eserini gerçekleştirmektedir. Dizinin yeni kitaplarla devam etmesi ve yapılacak çevirilerle ülke arkeolojisine yararlı eserler kazandırmak en büyük dileğimizdir. Arkeoloji ve Sanat dergisinde olduğu gibi kitap yayınlarında da hiçbir devir ve kültür farkı gözetmeden, tarafsız ve objektif bir tutumla hareket etmeye özen gösterecektir. Yayımlanacak eserlerin seçiminde ana prensip olarak bilimsellik ve kültürel gereksinimler göz önünde tutulacaktır.</p>
<p>HOMEROS ILYADA / ILIAS (Şehir İsimleri)</p>
<p>Yurdumuz toprakları bilinen en eski yerleşmelerden günümüze yoğun arkeolojik birikimlere sahip olmasına karşın, bütünün tespitine yönelik çalışmalar oldukça yetersiz kalmıştır. Belirli yerlerde esaslı kazı ve araştırmalar yapılıp sonuçları değerlendirildiği halde, ülke genelinde yüzey araştırmaları ve kalıntıların envanterleme çalışmaları istenen düzeyde olmamıştır.</p>
<p>1973 sonbaharında ülkemizin tarihi coğrafyasına yönelik bir tarama çalışmasına başladık. Amacımız, yurdumuzdaki her türlü arkeolojk yerleşme, kalıntı ve izlerin taranıp genel bir tarihi coğrafya katalogunun çıkarılabilmesi idi. Çalışma geliştikçe, eski metinlerin taranıp konulara göre ayrı ayrı fişlenmesini de yaptık. Bu arada Hitit, Urartu ile Eski Yunan, Roma ve Bizans kaynaklarındaki tarihi coğrafya bilgileri ayrı ayrı ele alınıp aralarındaki ilişkilerin kurulması konusunda da çalışıldı. Bunun yanısıra 1974&#8242;ten itibaren Trakya ve Anadolu&#8217;daki belgeleme gezilerimizde eski kaynaklardaki bu tarihi coğrafya i Melerinin bugünkü yüzey verileriyle aralarındaki bağlantıların bulunabilmesi yolunda da çalışmalarda bulunduk.</p>
<p>Aradan geçen süre içinde oldukça geniş boyutlara ulaşan bu çalışmaların bugün yayımlanmasının yararlı olacağı kanısındayız. Bu amaçla Arkeoloji ve Sanat Yayınlarının bir serisini &#8220;Tarihi Coğrafya Taramaları ve Araştırmaları&#8221; dizisine ayırmayı uygun bulduk. Çalışmalar, tarama ve araştırmalar olmak üzere iki ana grupta ve kısım kısım yayımlanacaktır.</p>
<p>Klasik Dönem Anadolu coğrafyasının temellerini bulduğumuz eserlerin başmda ise şüphesiz Homeros&#8217;un Ilyada&#8217;sı gelmektedir. Tarama dizisinin ilk etüdü Ilyada&#8217;da geçen Anadolu ile ilgili şehir adlarını kapsamaktadır. Burada sadece bu şehirlerin bir listesi çıkarılmış ve İlyada&#8217;da geçtiği dizeler verilmiştir. Bunların lokalizasyonları ile ilgili değerlendirmeler ayrı bir etüt olarak ele alınacaktır.</p>
<p>Taramanın başına, İlyada&#8217;nın hangi bölümünde hangi şehir adlarının yer aldığını gösteren bir liste ilave edilmiş, sonuna da antik Troas Bölgesi&#8217;ndeki yerleşmeleri gösteren bir harita konmuştur. Metin, Azra Erhat &#8211; A. Kadir&#8217;in Türkçeye kazandırdığı İlyada çevirisinden alınmış, dizin taramasında Cunliffe&#8217;m Homeric Proper and Place Names Londra 1931 adlı çalışmasından yararlanılmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/togragin-altindan-kagidin-uzerine-arkeoloji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gökten Not Yağıyor! &#8211; Rosie ve Musa&#8217;nın Maceraları</title>
		<link>http://www.birazoku.com/gokten-not-yagiyor-rosie-ve-musanin-maceralari/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/gokten-not-yagiyor-rosie-ve-musanin-maceralari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 16:16:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[HAYY KİTAP]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye-Roman-Masal]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Sengir]]></category>
		<category><![CDATA[Michael de Cock]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9502</guid>
		<description><![CDATA[Rosie, annesiyle birlikte kentin öteki yakasındaki yüksek apartmanlardan birine taşınır. Yeni odası yaşıtı Musa&#8217;nınkinin tam üstündedir. Rosie ile Musa çok geçmeden arkadaş olurlar ve aralarında bir anlaşma yaparlar: Kimselere söylemeden gizlice apartmanın çatısına çıkacaklardır. Fakat işler planladıkları gibi gitmez. Bay Tak&#8217;ı hesaba katmamışlardır. Olaylar sarpa sarar ve gökten imdat notları yağmaya başlar! Hollandalı ve Belçikalı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/gokten-not-yagiyor-michael-de-cock.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9503" title="gokten-not-yagiyor-michael-de-cock" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/gokten-not-yagiyor-michael-de-cock.jpg" alt="" width="200" height="289" /></a>Rosie, annesiyle birlikte kentin öteki yakasındaki yüksek apartmanlardan birine taşınır. Yeni odası yaşıtı Musa&#8217;nınkinin tam üstündedir. Rosie ile Musa çok geçmeden arkadaş olurlar ve aralarında bir anlaşma yaparlar: Kimselere söylemeden gizlice apartmanın çatısına çıkacaklardır. Fakat işler planladıkları gibi gitmez. Bay Tak&#8217;ı hesaba katmamışlardır. Olaylar sarpa sarar ve gökten imdat notları yağmaya başlar!</p>
<p>Hollandalı ve Belçikalı çocukların çok sevdiği Rosie ile Musa&#8217;nın maceraları şimdi Türkçede!</p>
<p>***</p>
<p><strong>R</strong>OSİE kaldırımda durup yukarıya bakıyor.</p>
<p>Başını kaldırıp boynunu iyice geriye attıysa da apartmanın çatısını bir türlü göremiyor. Bina işte o kadar yüksek. Öyle ki, Rosie&#8217;nin ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalıyor.</p>
<p>Rosie sonra etrafına bakıyor. Apartmanın cam kapısına ve girişindeki posta kutularına çeviriyor bakışlarını.</p>
<p>Biraz ötesinde taksinin kapısının kapandığını duyuyor. Annesi gelip Rosie&#8217;nin tam yanında duruyor.</p>
<p>&#8220;İşte bak, her şey yolunda,&#8221; diyor ve dudağını ısırıyor. Söylediklerinde içten değilse hep bu hareketi yapar zaten.</p>
<p>Derken o da, tıpkı biraz önce Rosie&#8217;nin yaptığı gibi, başını kaldırabildiğı kadar yukarıya kaldırıyor.</p>
<p>Apartmanın çatısını görebiliyor mu acaba?</p>
<p>&#8220;İşte burası&#8230;&#8221;</p>
<p>Rosie hiçbir şey söylemiyor.</p>
<p>Taksi sokağın köşesinde gözden kayboluyor. Taşınırken nakliye aracına gerek duymamışlardı. Her şey öylesine baş döndürücü bir hızla olup bitivermişti ki. Zaten Rosie&#8217;yle annesinin o kadar çok eşyası da yok.</p>
<p>&#8220;Nereye taşınacağız peki?&#8221; diye sormuştu annesine Rosie.</p>
<p>&#8220;Fazla uzağa değil canım,&#8221; diye cevap vermişti annesi. &#8220;Kentin öteki yakasına taşınıyoruz, hepsi bu.&#8221;</p>
<p>Oysa annesinin kentin öteki yakası dediği yer dünyanın öbür ucu gibi geliyor Rosie&#8217;ye. Hava bile bir tuhaf burada, diye geçiriyor içinden. Kentin öteki yakasında güneş parıl parıl parlıyordu. Oysa burada şakır şakır yağmur yağıyor. Bunaltıcı bir hava var. Bu da yetmezmiş gibi, bunaltıcı bir gün bugün.</p>
<p>Kent öylesine büyük ki, Rosie belki de içinde yüzlerce kez kaybolup gidebilir. Yüksek binalarla çevrili bazı sokaklar alabildiğine geniş ve dümdüz uzanıp gidiyor. Bazı sokaklar da var ki, daracık; sayısız kıvrımlar çizerek bir meydandan diğerine açılıyorlar. Hatta demin taksi şoförü bile yolunu şaşırıp yanlış bir sokağa sapıvermişti. Oysa bir keresinde babası Rosie&#8217;ye, taksi şoförleri kenti avucunun içi gibi bilir, demişti.</p>
<p>&#8220;Eh hadi o zaman,&#8221; diyor annesi.</p>
<p>&#8220;Eh hadi o zaman, ne?&#8221; diye soruyor Rosie somurtarak.</p>
<p>&#8220;Hadi içeri girelim diyorum&#8230; tatlım,&#8221; diyor annesi. Yüzünü kaplayan geniş bir gülümsemeyle Rosie&#8217;ye bakıyor. Sonra da onu şakacıktan hafifçe dürtüveriyor. &#8220;Yeni evimiz burası artık.&#8221;</p>
<p>Eh madem öyle, diyor Rosie içinden, sonra da annesinin elini tutuyor. Demin kaldırıma bıraktığı küçük valizini de öbür eline alıyor. İç çekiyor.</p>
<p>Burada arkadaş bulana kadar asırlar geçer kesin, diye düşünüyor.</p>
<p>Ama bunu yüksek sesle söylemiyor. Annesiyle el ele büyük binadan içeriye giriyorlar.</p>
<p>*</p>
<p><strong>&#8220;M</strong>ERHABA,&#8221; diyor Musa. &#8220;Ben Musa&#8230; Ya sen? Senin adın ne?&#8221;</p>
<p>Kocaman açılmış iki göz merakla Rosie&#8217;ye bakıyor.</p>
<p>&#8220;Sen yenisin,&#8221; diye devam ediyor Musa, Rosie&#8217;nin bir şey söylemesine fırsat vermeden.</p>
<p>&#8220;Hiç de bile,&#8221; diyor Rosie. &#8220;Adım Yeni değil, Rosie.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki o zaman,&#8221; diyor Musa.</p>
<p>Musa parmak uçlarında yükselip Rosie&#8217;nin omzunun üzerinden içeriye bakıyor.</p>
<p>&#8220;Bak bunu hiç düşünmemiştim,&#8221; diyor. &#8220;Orada mı uyuyorsun?&#8221;</p>
<p>Parmağıyla Rosie&#8217;nin odasını işaret ediyor. Odanın kapısı ardına kadar açık.</p>
<p>&#8220;Ee, ne olmuş yani?&#8221; diye soruyor Rosie.</p>
<p>&#8220;Benim odam seninkinin tam üstünde. Odamda döşemeye bir delik açsam, o delikten doğruca senin odana inerim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sadece zili çalsan da olur,&#8221; diyor Rosie.</p>
<p>Musa başını sallıyor ve utanarak bakışlarını yere eğiyor.</p>
<p>&#8220;Doğru ya, zili çalsam da olur,&#8221; diye mırıldanıyor.</p>
<p>&#8220;Burada annemle ikimiz oturuyoruz,&#8221; diyor Rosie az sonra.</p>
<p>&#8220;Ya baban?&#8221; diye soruyor Musa. &#8220;O nerede?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bunu başka zaman anlatsam olmaz mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Ben bu apartmanı avucumun içi gibi bilirim,&#8221; diyor Musa kısa bir sessizlikten sonra. &#8220;Sen ta en yukarıya çıktın mı hiç?&#8221;</p>
<p>&#8220;Hayır,&#8221; diye karşılık veriyor Rosie. &#8220;Biz daha yeni taşındık.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ben bir kapı biliyorum, o kapıdan geçince karşına küçük bir merdiven çıkıyor, o merdivenden ta en yukarıya, doğruca çatıya çıkabiliyorsun.&#8221;</p>
<p>&#8220;Hı, demek öyle,&#8221; diyor Rosie.</p>
<p>&#8220;Köpeğimden korkma sakın,&#8221; diyor Musa.</p>
<p>Rosie, Musa&#8217;nın tasmasından tuttuğu, rengi kırmızıya çalan erkek kediye dikiyor bakışlarını. Köpek filan değil, düpedüz yaşlı bir kedi bu.</p>
<p>&#8220;Tehlikeliymiş gibi görünüyor ama aslında öyle ısırma huyu filan yoktur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sen benimle dalga mı geçiyorsun?&#8221; diye soruyor bunun üzerine Rosie. Doğrusu yanında gezdirdiği kedisine köpekmiş gibi davranan kimseye rastlamamıştı daha önce.</p>
<p>&#8220;O köpek filan değil bir kere.&#8221;</p>
<p>Musa iç çekiyor.</p>
<p>&#8220;Bir köpeğim olmasını çok isterdim. Ama Bay Tak apartmanda köpek istemiyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bay Tak kim?&#8221; diye soruyor Rosie merakla.</p>
<p>&#8220;Bay Tak&#8217;la tanışmadın mı daha? En alt katta oturuyor. Sürekli bağırıp çağırır. <em>Merdivenlerden daha sessiz insen olmaz mı küçük bey!</em> Ya da: <em>Küçük bey, açık kapı günü yapıyoruz öyle mi, benim neden haberim yok peki?</em>&#8221;</p>
<p>&#8220;Korkunç bir adammış,&#8221; diyor Rosie.</p>
<p>&#8220;Lütfen sen de kedime köpekmiş gibi davranır mısın?&#8221; diye soruyor Musa Rosie&#8217;ye.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/gokten-not-yagiyor-rosie-ve-musanin-maceralari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;a Yakın Olmak &#8211; Varlık Mertebeleri ve İnsan-ı Kamil</title>
		<link>http://www.birazoku.com/allaha-yakin-olmak-varlik-mertebeleri-ve-insan-i-kamil/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/allaha-yakin-olmak-varlik-mertebeleri-ve-insan-i-kamil/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 14:21:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[HAYY KİTAP]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9477</guid>
		<description><![CDATA[ALLAH&#8217;A YAKIN OLMAK Allah her şeyi kuşatmıştır ve insana şahdamarından daha yakındır. Ancak insanların çoğu Allah&#8217;a olan bu yakınlıklarının farkında olmadıkları için O&#8217;nu hep kendilerinin dışında aramaktadırlar. Oysaki aradıkları şey kendi içlerinde gizlidir. Bu yüzden nefsini en iyi bilen Rabbini en iyi bilendir. Nefsi bilmenin yolu ise seyr u sülûktan geçer. İnsan sülûk ederek Rabbine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/allaha-yakin-olmak-i.hakki-bursevi.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9478" title="allaha-yakin-olmak-i.hakki-bursevi" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/allaha-yakin-olmak-i.hakki-bursevi.jpg" alt="" width="200" height="335" /></a>ALLAH&#8217;A </strong><br />
<strong>YAKIN OLMAK</strong><br />
Allah her şeyi kuşatmıştır ve insana şahdamarından daha yakındır. Ancak insanların çoğu Allah&#8217;a olan bu yakınlıklarının farkında olmadıkları için O&#8217;nu hep kendilerinin dışında aramaktadırlar. Oysaki aradıkları şey kendi içlerinde gizlidir. Bu yüzden nefsini en iyi bilen Rabbini en iyi bilendir. Nefsi bilmenin yolu ise seyr u sülûktan geçer. İnsan sülûk ederek Rabbine yaklaşır ve sonunda Rabbi kulun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı durumuna gelir. Kul kendisinden görüp işitenin aradığı sevgili olduğunu fark eder, aradaki ayrılık kalkar. Artık Allah&#8217;a yakındır.</p>
<p>***</p>
<p>Elinizdeki bu kitabın asıl amacı tasavvufun iki temel meselesini, varlık ve insan meselesini ele almak ve bunları külli bir biçimde açıklamaktır. Müellif İsmail Hakkî Bursevî, bu iki meseleyi ünlü kelam âlimi Seyyid Şerîf Cürcânî&#8217;nin felsefe, kelâm ve tasavvuf terimleri sözlüğü niteliğindeki <em>et-Ta&#8217;rifât</em> isimli eserinde yer alan &#8220;hazarât-ı hams&#8221; ve &#8220;insan-ı kâmil&#8221; maddeleri çerçevesinde iki ayrı risâlede ele almış ve bu risâlelerde bahsi geçen maddeleri şerh etmiştir. Bu iki meselenin, öncelikle de varlık probleminin incelenmesi, bizlere Allah, kâinat ve insana dair köklü ve bütüncül bir bakış açısı kazandırması açısından önemlidir. Çünkü varlık, bütün var olanlar arasında ortak bir mânâdır. Dolayısıyla varlık problemi anlaşılmaksızın insanın Allah ile ve âlem ile olan ilişkisini temellendirmek mümkün olmaz. Zîrâ bu mesele bir taraftan insanın kendisi de dâhil olmak üzere bütün var olanlarla ilgili bilgi süreciyle ilişkili olduğu gibi, diğer taraftan da bütün var olanların ontolojik durumuyla alakalıdır. Dolayısıyla varlık ve varlığın mertebeleri konusu doğru biçimde anlaşılmadan ve kavranmadan insanın ne Allah hakkında, ne kendi hakkında ve ne de âlem hakkındaki bilgisi yetkinliğe erişmez. Bu yüzden tasavvuf ilmi, konusunu tespit ederken bu bütüncül bakışı kazandırmanın yolunun ancak varlığın araştırılmasıyla mümkün olacağından hareketle kendisinin konusunu varlık olarak belirlemiştir.</p>
<p>Nitekim müellifimiz Bursevî ile çağdaş sûfi yazarlardan biri olan Abdülganî en-Nablûsî gerçek bilgiyi elde etmek isteyen müridin yapması gereken en önemli şeyin, himmetini varlığın araştırılması problemine yöneltip duyusal, aklî ve hayalî perdelerinden gerçek anlamda soyutlanana dek bunu sürdürmesi olduğunu söyler. Var olanlar içerisinde varlığa dair küllî bir bilgi elde edebilen ve bunu ifade edebilen yegâne mevcudun insan olması ise bu eserde tartışılan diğer problemin yani insan probleminin önemini gösterir. Çünkü insan bir var olan olarak varlığın taayyünleri arasında yer aldığı gibi, varlığı bilmenin süjesi olması itibarına da sahiptir. Bundan dolayı varlık mefhumunun insan ile birlikte ele alınması çok anlamlıdır. Gerek tasavvufta ve gerekse İslâm düşüncesinin diğer okullarında bu iki önemli mesele birlikte ele alınmakta ve birbiriyle ilişkili olarak incelenmektedir. Diğer taraftan İslâm düşüncesinin ve tasavvufun insanı bu şekilde yüceltmesi, bu geleneklere göre insanın varlığın gayesi olarak görülmesine neden olmuştur. Bu geleneklerde görülen insanın Allah&#8217;ın sûreti üzere yaratılmışlığı ve O&#8217;nun yeryüzündeki halîfesi olduğu anlayışı bütün bu varlık düşüncesi ile irtibatlı bir konudur. İslâm düşünce okullarında aralarında bazı temel farklar olsa da bu anlayışın izini sürmemiz mümkündür denilebilir. Bu düşünce okullarından biri olan tasavvufun müntesipleri ise varlık ve insan hakkındaki bu anlayışın önemli temsilcileri arasında yer alırlar. Özellikle de İbnü&#8217;l-Arabî sonrası tasavvuf geleneğinde büyük ölçüde bu anlayış hâkimdir diyebiliriz. Varlık ve insan hakkındaki bu bütüncül yaklaşım teknik adı vahdet-i vücûd olan bir doktrinine bağlı olarak gelişimini sürdürmüştür. İsmail Hakkı Bursevî&#8217;nin de mensubu olduğu Osmanlı tasavvuf geleneği ise mezkûr doktrinin pratiğe dökülmesi neticesinde oluşmuştur. Bu bağlamda Bursevî&#8217;nin risâleleri üzerinden yaptığımız bu çalışmamız ile tasavvuf geleneğinin varlık düşüncesinin günümüz okuruna ulaştırılması hedeflenmektedir. Eserin günümüz Türkçesine aktarılmasında Elif Söyleyici Dedeler tarafından Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü&#8217;nde hazırlanmış olan <em>&#8220;İsmâil Hakkı Bursevî&#8217;nin &#8216;Risâletü&#8217;l-Hazarâti&#8217;l-Hamsi&#8217;l-İlâhiyye&#8217; ve &#8216;İnsân-ı Kâmil&#8217; Adlı Eseri (Metin ve İnceleme)&#8221;</em> isimli yüksek lisans tezinde neşredilmiş metin esas alınmıştır. Elif Söyleyici Dedeler&#8217;in metni yazma nüshalardan dikkatle okuyarak hazırlamış olması takdire şâyândır. Osmanlıca bir metnin sadeleştirilmesi onu dil açısından kolay okunur kılsa da anlaşılırlığını sağlamakta yetersiz kalacağı endişesi nedeniyle kitap, yeri geldikçe tarafımızdan açıklayıcı dipnotlarla zenginleştirilmiştir. Dipnotların özellikle tasavvufî kozmolojinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacak nitelikte olmasına gayret edilmiştir. Bir metinde yer alan dipnotların zaman zaman metni ağırlaştırıcı etkiye sahip olduğunu kabul etmekle birlikte okurlarımızın bu konuda bizi müsâmaha ile karşılayacaklarını beklemekteyiz. Ayrıca eserin daha iyi anlaşılması için Seyyid Şerîf Cürcânî&#8217;nin <em>et-Ta&#8217;rîfât&#8217;</em>ında yer alan hazarât-ı hams ve insân-ı kâmil maddelerinin tercümesine eserden önce yer verilmiştir. Eserde görülecek her türlü kusur ve yanlış anlama konusunda başta müellif İsmail Hakkî Bursevî hazretlerinin rûhâniyetinden af dileriz ve onun şahsında tasavvuf yolunun diğer büyüklerinin, aktâb-ı erbaanın, pîrân-ı izâmın ve bilcümle ehlullahın himmetlerinin üzerlerimize sâyebân olmasını niyâz eyleriz.</p>
<p><em><strong>Et-Ta&#8217;Rîfât&#8217;tan Şerh Edilen Maddelerin Tercümesi</strong></em></p>
<p><strong>Hazarât-ı Hams (Beş İlâhî Hazret) Maddesi:</strong></p>
<p><strong>1.  Hazret:</strong> Mutlak gayb. Onun (gayb hazretinin) âlemi, ilâhî ilim mertebesindeki a&#8217;yân-ı sâbite âlemidir.<br />
<strong>2.  Hazret:</strong> Onun (mutlak gayb hazretinin) mukabilindeki mutlak şahâdet mertebesi. Âlemi, mülk âlemidir.<br />
<strong>3 ve 4. Hazret:</strong> İzâfî gayb hazreti. İzâfî gayb mertebesi ikiye taksim edilir: Birinci kısım mutlak gayb mertebesine daha yakındır. Bu hazretin âlemi ceberût ve melekûta ait ruhlar âlemidir. Yani soyut akıl ve nefisler âlemidir. İkinci kısım mutlak şahâdete daha yakındır. Bunun da âlemi misâl âlemidir ve melekût âlemi diye adlandırılır.<br />
<strong>5. Hazret:</strong> Bahsi geçen dört hazreti cem eden hazrettir. Âlemi ise bütün âlemleri ve onların içerdiği şeyleri cem eden insan âlemidir. Mülk âlemi mutlak misâl âlemi olan melekût âleminin mazharıdır. Misâl (melekût) âlemi de ceberût âleminin mazharıdır. Ceberut âlemi de a&#8217;yân-ı sâbitenin mazharıdır. A&#8217;yân-ı sâbite de ilâhî isimlerin ve vâhidiyyet hazretinin mazharıdır. Vâhidiyyet de ahadiyyetin mazharıdır.</p>
<p><strong>İnsan-ı Kâmil Maddesi:</strong></p>
<p>İnsan-ı kâmil küllî (tümel) ve cüz&#8217;î (tikel) ilâhî âlemler ve kevnî âlemlerin tamamını kendisinde cem edendir. İnsan-ı kâmil ilâhî ve kevnî kitapları kendinde toplar. İnsan-ı kâmil ruhu ve aklı bakımından ümmü&#8217;1-kitâb (kitapların anası) diye de adlandırılan akıl kitabıdır. O kalbi bakımından levh-i mahfûz kitabıdır. O nefsi bakımından mahv ve isbât kitabıdır. O, tertemiz yüce şerefli sayfalardır. İlk Akıl&#8217;ın büyük âleme ve onun hakikatlerine nisbeti, ayniyle insan ruhunun bedene ve onun güçlerine nisbetidir. Küllî nefs büyük âlemin kalbidir. Büyük âlem, büyük insan diye adlandırılır.</p>
<p><strong>Hazarât Risâlesi: </strong><br />
<strong>Beş İlâhî Hazret </strong><br />
<strong>(Hazarât-ı Hams)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/allaha-yakin-olmak-varlik-mertebeleri-ve-insan-i-kamil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kan Sıcağı</title>
		<link>http://www.birazoku.com/kan-sicagi/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/kan-sicagi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 15:55:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[Profil Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Küçükkerniç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9471</guid>
		<description><![CDATA[Yavaş yavaş üşümeye başladı. Sıcak sonbahar akşamında, donuyordu. Bilinci de kapanmaya başlamıştı. Katil kulağına yılan gibi tıslayarak, fısıldadı. &#8220;Kan Sıcağı!&#8221; dedi. &#8220;Ölmeden hisset. Bunu neden yaptığımı sana mutlaka anlatırım. Bir ara mezarına gelirsem eğer&#8230;&#8221; Kan ter içinde uyandı Kenan. Jilet keskinliğindeki bir bıçağın, bir gırtlağı, baştan başa doğradığını görmüştü. Gördüklerine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/kan-sicagi-ahmet-kucukkernic.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9472" title="kan-sicagi-ahmet-kucukkernic" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/kan-sicagi-ahmet-kucukkernic.jpg" alt="" width="200" height="313" /></a>Yavaş yavaş üşümeye başladı. Sıcak sonbahar akşamında, donuyordu. Bilinci de kapanmaya başlamıştı. Katil kulağına yılan gibi tıslayarak, fısıldadı.</em></p>
<p><em>&#8220;Kan Sıcağı!&#8221; dedi. &#8220;Ölmeden hisset. Bunu neden yaptığımı sana mutlaka anlatırım. Bir ara mezarına gelirsem eğer&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Kan ter içinde uyandı Kenan. Jilet keskinliğindeki bir bıçağın, bir gırtlağı, baştan başa doğradığını görmüştü. Gördüklerine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bir bıçak vardı ve biri ölüyordu. Ellerine baktı. Gördüğü rüyanın etkisinden titriyorlardı. Alnındaki terleri sildi. Ne biçim kâbuslar görmeye başlamıştı yine&#8230;</p>
<p>Yanı başında duran saate baktı. Altı buçuğa geliyordu. Telefonunun çaldığını sonradan fark etti.</p>
<p>&#8220;Hayrola Şeref bu saatte?&#8221;</p>
<p>&#8220;Nişantaşı&#8217;nda, iki kişiyi doğramışlar. Bunu kim yaptıysa, burayı mezbahaya çevirmiş. Seni almaları için bir ekip gönderdim abi. Birazdan orada olurlar&#8230;&#8221;</p>
<p>Bir polis&#8230;</p>
<p>Rüyalarının arasında bir yerde parlak, keskin bir bıçak&#8230;<br />
Kesilen damarlardan akan ılık kan&#8230;<br />
Ve bir katilin hissettiği &#8216;Kan Sıcağı&#8217;</p>
<p>***</p>
<p>BÖLÜM <em><strong>1</strong></em></p>
<p><strong><em>S</em></strong>iyah renkli BMW, büyük binanın bodrum katındaki otoparkına girdiğinde, saat üçü on iki geçiyordu. Bodrum kattaki otoparkta, kendine ayrılan kulübesinde, oturduğu masaya başını koymuş vaziyette uyuyan güvenlik görevlisinden başka kimse görünmüyordu. Adamın uyuyor olması, ne büyük bir şanstı. Faik&#8217;le arkadaşının birlikteliklerine ilk anda şahitlik etmeyecek olması, işlerin istediği gibi gitmeye başladığının göstergesiydi.</p>
<p>İkisi de bu gece iyice sarhoş olmuşlardı. Faik, içerideki dikiz aynasından arkada sızmış olan arkadaşına baktı. Yakın bir zaman önce tanıştığı bu adam, kendisinin en gizli, en mahrem ve sıradışı isteğine artık cevap verecek durumdaydı. Uzun zamandır, arkadaşını ikna etmeye uğraşmış, en sonunda da bunu başarmıştı.</p>
<p>Faik&#8217;in yaşı ellinin üzerindeydi. Sahip olduğu işi ona, parlak bir kariyeri de beraberinde getirmişti. Ünlü bir bankanın, Türkiye sorumlusuydu. Uzun yıllar Avrupa&#8217;da yaşamıştı. Aslında, orada da kimse onun eşcinsel olduğunu bilmiyordu ama en azından Avrupa&#8217;nın eşcinsellere bakışı Türkiye&#8217;dekinden daha yumuşaktı.</p>
<p>Kullandığı aracın plakasının yazılı olduğu yere geldi, yavaşça yanaştı. Farları kapattı. Arkada yatmakta olan arkadaşı, kısık bir sesle:</p>
<p>&#8220;Motoru kapatma,&#8221; dedi.</p>
<p>Kalkmıştı, tam arkasında oturuyordu. Gece kulübünden ayrıldıklarında midesi bulanınca, arka koltuğa geçip uzanmıştı. Belli ki bulantısı geçmişti.</p>
<p>&#8220;Kendine geldin demek. Rahatsız olma diye yavaş geldim.&#8221;</p>
<p>Arkadaşı az önce dediğini yine tekrarladı:</p>
<p>&#8220;Motoru kapatma lütfen.&#8221;</p>
<p>Ne demek istediğini anlayamamıştı, ama yine de arkadaşının isteğini yerine getirdi. Aracın motorunu çalışır durumda bıraktı.</p>
<p>&#8220;Gözlerime bak&#8221; dedi yeniden arkadaki, kısık sesiyle.</p>
<p>Sesi ne kadar kısık olsa da, sesindeki nezaketsiz soğukluğu fark etmişti. Bir süredir tanıdığı arkadaşına bir haller olmuştu. Ricadan çok, emir verir bir tonda konuşuyordu. Tanıdığı o nazik erkek gitmiş, yerine tam bir maço gelmişti. Şimdi takındığı bu maço tavrı, onu daha da cezbediyordu. Amsterdam&#8217;da tanıdığı, İtalyan genç geldi aklına. O da ilk başlarda çok centilmence davranmış ama yatakta avını paramparça eden vahşi bir hayvana dönüşmüştü. Bedenini aynı şeyleri yaşayacak olmanın verdiği heyecan sardı. Arkasındaki sert erkeğin soğuk nefesi, kulaklarını yalıyordu. İçi titredi.</p>
<p>Şimdi Faik, mavi gözleriyle aynadan kendisine bakan kısık gözlü adama bakıyordu. Ne yapmak istediğini anlayacak kadar ayık değildi. Bir an sırıttığını gördü. Ama bu normal bir sırıtmadan ziyade, şeytani bir gülüş gibiydi. Gözlerini kısmış, hafifçe aralanmış dudaklarından görünen dişlerinden yılan tıslaması gibi ses çıkarıyordu.</p>
<p>&#8220;Hazır mısın?&#8221; diye sordu, tıslayan ses.</p>
<p>&#8220;Hazırım, hem de her zaman&#8221; diye cevapladı Faik, arkadan tıslayan soğuk sevimsiz ve bir o kadar da iç gıcıklayıcı sesin sahibini.</p>
<p>İşte oluyordu. Temiz tertipli bir sevgili bulmuş olmanın verdiği mutluluk vardı sesinde. Arkadaşının da gelir düzeyi yüksekti. Altı ay önce beraber olduğu o zibidi Kürşat gibi değildi. Ayrılmak istediğinde, şantajla para koparmaya çalışmıştı namussuz. Şimdi ise böyle bir tehlike yoktu. Arkasındaki koltukta oturan bu orta yaşlı erkeğin gözü ne parada ne de puldaydı. İlişkilerini diledikleri gibi yaşayabilirlerdi.</p>
<p>Hazırdı&#8230;</p>
<p>Faik bütün bunları düşünürken, birden arkada oturan arkadaşının eli ağzını kapattı. Korkmuştu, göz bebekleri büyüdü. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu, ama bütün vücudunu bir anda saran panik, şu an nasıl hareket edeceğini düşünmesine engel oluyordu. Birden vücudunun kasıldığını hissetti. Şimdi bedeninde, tam da karın boşluğunun sağ tarafından girmiş yabancı bir metal vardı. Bıçaklanmıştı. Saldırgan bıçağı çevirene kadar, acı bir nebze çekilir gibiydi. Bıçak içeride dönmeye başlayınca, haykırmak için çırpındı. Kurtulmak için elini, ağzını kapatan ele attı ama öyle kuvvetlice sarmalanmıştı ki buna gücü yetmiyordu. Buna rağmen çıkarabildiği tek ses, gırtlağından çıkan böğürme oldu. Burun delikleri iyice açılmıştı. Sanki bütün sesini, küçücük iki delikten çıkarmak istercesine çabalıyordu. Yan tarafından akan kan, her damlasında gücünü de alıp götürüyordu. Bıçak bulunduğu yerden yavaşça ama aklını kaybettirecek kadar derin bir acı vererek çıkmaya başlamıştı. Tam her şey bitti derken, sinsi metal yeniden saplandı. Bu kez tam karnındaydı. İçerideki sertliği dayanılmaz acılarla karışık hissetmeye başlamıştı. Katil yavaş yavaş bıçağı sağ tarafa çekiyordu. Bakamıyordu ama karnının ikiye ayrıldığını biliyordu. Ayaklarını hissedemiyordu. Belinden aşağısı yok olmuştu sanki. Şimdi, aklında tek soru vardı.</p>
<p>&#8220;Neden?&#8221;</p>
<p>Kan, bıçağın açtığı derin yarıktan akarak, oturduğu koltuğa dolmaya başladı. Altındaki ılık ıslaklığa, başka ılık sıvılar da karışıyordu. İdrarı, korku ve panikle, elinde olmadan akmaya başlamış, bacak arasını sidikle dolduruyordu.</p>
<p>Yavaş yavaş üşümeye başladı. Sıcak sonbahar akşamında, sanki donuyordu. Bilinci kapanmaya başladığında, saldırgan arka taraftan kulağına eğilip, yılan tıslamasına benzer bir fısıltıyla bir şeyler söyledi.</p>
<p>&#8220;Kan Sıcağı!&#8221; dedi, &#8220;Ölmeden hisset. Bunu neden yaptığımı sana mutlaka anlatırım. Bir ara mezanna gelirsem eğer&#8230;&#8221;</p>
<p>Ne dediğine bir anlam verecek durumda değildi, çünkü ölüyordu. Görüntüler giderek bulanıklaşmaya başlamıştı. Baktığı hiçbir şeye odaklanamıyor, yardım isteyecek gücü kendinde bulamıyordu. Ciğerlerinde kalan birkaç dakikalık nefes de, kesik kesik çıkmaya başlamıştı.</p>
<p>Dışarıda sıcak bir sonbahar gecesi vardı. Çoğuna göre bunaltıcı bir hava olsa da, vücudundan hızla dışarı akan kan, onu üşütüyordu. &#8220;Kan Sıcağı&#8221;nın ne anlama geldiğinin bir önemi yoktu, çünkü o an onu düşünecek durumda değildi. Bedeninde açılan iki delikten hızla akan kan, ona &#8220;Ölüm Soğuğu&#8221;nu hissettirmeye başlamıştı. Başı yavaşça yana yattı. Nefes almaya uğraşıyordu. Bilinci kapandı. Önce keskin bir beyazlık oldu. Sonra her şey karardı.</p>
<p>Katil yavaşça kapıyı açtı. Yanlarında duran SUV Mercedes&#8217;in koyu renkli camlarının ardından, güvenlik kulübesine baktı. Görevli, başını masanın üstüne koymuş hala uyuyordu. Girişteki kameralar sorun olabilirdi. Garaja girdiklerinde zaten arkada yatıyordu, ama çıkarken mutlaka görüntüsü kayda girecekti. Bu iş şansa bırakılmazdı. Bu kez saldırdığı elit bir bankacıydı. Birkaç ay önce öldürdüğü tinercinin arkasını polis bile aramamıştı. Oysa şimdiki durum tamamen farklıydı. Olası tek şahit, az ilerideki kulübede uyumakta olan güvenlik görevlisiydi.</p>
<p>Hızlı adımlarla, kulübeye yürüdü. Masanın üzerindeki bilgisayar ekranında, dört farklı kameradan gelen görüntüler vardı. Cama vurarak uyandırdı görevliyi. Telaşlı bir ifadeyle, &#8220;Lütfen yardım edin. Arkadaşım arabasında kriz geçiriyor. Hemen şurada!&#8221;</p>
<p>Uyurken yakalandığını anlayan görevli, panikle ayağa kalktı. Kalkarken masanın üzerindeki çay bardağını devirdi. Onu düzeltmeye çalışırken, karşısındaki adam ısrarla, &#8220;Yahu bırakın şunu da bana yardım edin!&#8221; dedi. Koşarak, aracın yanına geldiler. BMW&#8217;nin koyu renkli camından içeri bakmak için eğilen görevli ne olduğunu anlamaya çalıştığı sırada, arkasından uzanan aynı el, keskin bıçağı gırtlağına saplayıp, nefes borusunu ikiye ayırdı. Adamın, kesilen şah damarından çıkan kan öyle hızlı fışkırmıştı ki, iki metre ötedeki duvar kıpkırmızı olmuştu. Zavallı adam, neler olduğunu anlamadan, oracıkta kanlar içinde titreyerek öldü.</p>
<p>Aracın motoru hala çalışır durumda olduğu için, çıkan ufak tefek sesler duyulmamıştı. Arka kapıyı açtı. Elli-elli beş kilo olduğunu tahmin ettiği adamı, bir eliyle kemerinden, bir eliyle de gömleğinin yakasından kavrayıp, bir çuval gibi arka koltuğa attı. Ön kapıyı açtı, bankacı kendinden geçmiş durumda öylece oturuyordu. Başı sağ yanına yatmıştı. Belli belirsiz nefes aldığını fark etti. Açık olan arka kapıdan bir ayağını içeri attı. Bankacının saçlarını kavradı. Kanlı bıçağı adamın sol kulağının altına dayayıp bastırdı. Jilet keskinliğindeki çelik, şimdi gırtlağını, sol kulağından sağ kulağına kadar, önüne çıkan bütün damarlarla beraber kesiyordu. Ağzı açıktı, ama bağıracak durumda değildi.</p>
<p>Arabanın direksiyonu, camları, gösterge paneli fışkıran kandan kıpkırmızı olmuştu. Ön tarafa geçip motoru kapadı, kontak anahtannı aldı. Cebinden, kullanılmamış boş bir av tüfeği fişeği çıkardı. Kanlar içinde yatan bankacının cebine yerleştirdi. Anahtarın üzerindeki kapalı kilit simgesine basıp. Siyah BMW&#8217;nin kapılarını kilitlendi. Araba zırhlı olduğundan açılması için, epeyce uğraşılması gerekecekti. Her şey ona biraz daha zaman kazandıracak nitelikte olmalıydı.</p>
<p>İkisinin de işi tamamdı&#8230;</p>
<p>Aceleyle kulübeye koştu. Kamera kayıtlarını almalıydı. Çünkü üç numaralı güvenlik kamerası tam kulübenin önünü gösteriyordu ve o da biraz önce görüntüye girmişti. İçerideki monitörün bağlı olduğu bilgisayar kasasındaki fişleri çıkardı. Kasayı kucakladı. İçeride, daha önceden girişe yakın park ettiği kiralık aracın bagajını açtı. Kasayı bagaja yerleştirdi. Bıçağı da koyup, bagajı kapattı. Araca binip garajdan sakince ayrıldı. Garajdan ayrıldığı sırada, içerideki dikiz aynasından son bir kez daha ardına baktı. Bekçi kulübesindeki düğmelerden bütün garajın ışıklarını söndürdüğünden, içerisi zifiri karanlığa bürünmüştü.</p>
<p>Alkollüydü. Bu halde bir trafik ekibine yakalanamazdı. Ortada ne bir şahit, ne de bir iz bırakmadığından emindi. Kimse kendini görmemişti. İlerideki sokaktan sola döndü, Birkaç gün önce, olası kaçış planını hazırlarken, yakınlarda bir otopark olduğunu görmüştü.</p>
<p>Açık otoparka girdi. Çok yorgun ve bir o kadar da uykulu bir tavır takındı. Oynadığı role uygun bir sesle:</p>
<p>&#8220;Yeriniz var mı?&#8221; dedikten sonra, ağzını kocaman açarak esnedi. Bir yandan da otoparkta çalışan genci süzdü. Masanın üzerine koyduğu elinin üzerinde uyuduğundan, yüzünün sol tarafı kızarmıştı. Sadece yüzü değil, gözleri de aynı şekilde kızarıktı.</p>
<p>Karşısındaki şişman genç uykudan kızarmış gözlerini kısıp: &#8220;Yer çok abi. Uzun kalacaksan, ilerideki boş yerlerden birine giriver,&#8221; diyerek ilerideki boşlukları gösterdi.</p>
<p>Cevap vermeden ilerledi. Aracı kenarda bir yere park etti. Bulunduğu yerden, otoparkçının kendisini göremeyeceğine emin olduktan sonra, üstünü başını tekrar kontrol etti. Çok temiz bir iş çıkarmıştı. En ufak bir leke yoktu üzerinde. Araçtan dışarı çıkıp, kapıları kilitledi. Bagajı ve bütün kapıları kontrol ettikten sonra, derin bir nefes aldı. Gidebilirdi.</p>
<p>Otopark görevlisine yorgun bir ifadeyle, biraz da gülerek, &#8220;İki gün kalacak, o zamana kadar herhangi bir şey olmaz değil mi birader? Şirket arabası ya, o bakımdan,&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Yok abi. İmkânı mı var? Bir sene sonra gel al istersen. Bıraktığın gibi bulursun. Bizde öyle yanlış olmaz!&#8221;</p>
<p>Otoparkın ücretini ödedikten sonra, yürüyerek caddeye indi. Ortalık çok da ıssız değildi ama kalabalık da sayılmazdı. On dakika yürüdükten sonra, bir taksi durağı gördü. Üstü başı gayet temizdi. Bıçak ve eldiven üzerinde değildi. Kamera işini de çözmüştü. Bir anda gömleğinin sol kolunun manşetindeki kanı fark etti. Görevliyi arabaya sokarken olmuş olabilirdi. Hemen aceleyle düğmesini çözüp, gömleğin kollarını birkaç kat kıvırdı. Sakin adımlarla, önde duran taksiye yürümeye başladı.</p>
<p>Elindeki çay bardağını kenara bırakan taksici hızlı adımlarla yanına geldiğinde, o arka koltuğa oturmuştu.</p>
<p>Az önce öldürdüğü güvenlik görevlisi geldi aklına. Aslında adama yazık olmuştu ama onu bıraksa belki kendisine yazık olacaktı. Vicdanıyla uzun zaman önce yollarını ayırmıştı.</p>
<p>&#8220;Nereye beyefendi?&#8221;</p>
<p>Yalancı bir esnemeyle, &#8220;Beşiktaş,&#8221; dedi, &#8220;Ben size yolu tarif ederim&#8230;&#8221;</p>
<p>İnce ince planladığı işi, tereyağından kıl çeker gibi halletmişti. Şu ana kadar şansı yaver gitmişti&#8230;</p>
<p><strong>**</strong></p>
<p>Kenan, kan ter içinde uyanmıştı. Jilet keskinliğindeki bir bıçağın, iki gırtlağı birden sırayla doğradığını görmüştü. Gördüklerine bir anlam vermeye çalışıyordu. Bir bıçak vardı. İki kişiyi öldürüyordu. Ellerine baktı. Gördüğü rüyanın etkisinden titriyorlardı. Alnındaki terleri sildi Ne biçim kâbuslar görmeye başlamıştı yine? Yanı başında duran saate baktı. Altı buçuğa geliyordu. Telefonunun çaldığını sonradan fark etti.</p>
<p>&#8220;Hayrola Şeref bu saatte?&#8221;</p>
<p>&#8220;Nişantaşı&#8217;nda, iki kişiyi doğramışlar abi. Bunu kim yaptıysa inan, burayı mezbahaya çevirmiş. Seni almaları için bir ekip gönderdim. Birazdan orada olurlar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Nasıl olmuş peki?&#8221;</p>
<p>&#8220;İki kişi. Erkek. Biri kırklı yaşlarda, diğeri ondan daha yaşlı&#8230; Gırtlakları kesilmiş!&#8221;</p>
<p>Son söylediği sözü duymasıyla alnına bir ateş yumağı düşmüş gibi oldu. Dizlerinin boşaldığını hissetti. Çatallaşan sesiyle.</p>
<p>&#8220;Hemen geliyorum!&#8221; diyebildi.</p>
<p>Yine olmuştu işte. Aynı şeyi yeniden görmüştü. Birkaç ay önce de yaşamıştı bunları. Beyoğlu&#8217;nun karanlık sokaklarında gırtlağı kesilen genç tinercinin başına gelenleri rüyasında gördüğü gibi, bu olayı da görmüştü.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/kan-sicagi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anadolu Gezi Notları</title>
		<link>http://www.birazoku.com/anadolu-gezi-notlari/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/anadolu-gezi-notlari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 09:53:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Arkeopera Kitabevi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma, İnceleme ve Belgeleme]]></category>
		<category><![CDATA[Arkeoloji ve Sanat Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Nezih Başgelen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9434</guid>
		<description><![CDATA[• BİRGİ • NYSA (SULTANHİSAR) • LARISA (BURUNCUK) • EĞİRDİR •SAGALASSOS • KÖPRÜLÜ KANYON VE SELGE • GAVURKALE • ÜRGÜP VE GÖREME’NİN EN ESKİ RESİMLERİ • KAPADOKYA VE MANASTIRLARI ÜZERİNE • BÜNYAN VE ULUCAMİ • ANTALYA-KALEİÇİ • ANADOLU ARKEOLOJİSİNDE KAYIP ŞEHİRLER • VESPASIANUS-TITUS TÜNELİ • NİZİP’TEN BİRECİK’E •DİYARBAKIR ULUCAMİİ • BİTLİS • GEVAŞ • DOĞU [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/anadolu-gezi-notlari-nezih-basgelen.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9466" title="anadolu-gezi-notlari-nezih-basgelen" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/anadolu-gezi-notlari-nezih-basgelen.jpg" alt="" width="200" height="275" /></a>• BİRGİ<br />
• NYSA (SULTANHİSAR)<br />
• LARISA (BURUNCUK)<br />
• EĞİRDİR<br />
•SAGALASSOS<br />
• KÖPRÜLÜ KANYON VE SELGE<br />
• GAVURKALE<br />
• ÜRGÜP VE GÖREME’NİN EN ESKİ RESİMLERİ<br />
• KAPADOKYA VE MANASTIRLARI ÜZERİNE<br />
• BÜNYAN VE ULUCAMİ<br />
• ANTALYA-KALEİÇİ<br />
• ANADOLU ARKEOLOJİSİNDE KAYIP ŞEHİRLER<br />
• VESPASIANUS-TITUS TÜNELİ<br />
• NİZİP’TEN BİRECİK’E<br />
•DİYARBAKIR ULUCAMİİ<br />
• BİTLİS<br />
• GEVAŞ<br />
• DOĞU ANADOLU’DA TERKEDİLEN ŞEHİRLER<br />
• ESKİ DARENDE<br />
• ESKİ MALATYA<br />
• HARPUT<br />
• ESKİ VAN<br />
• İpek Yolu Üzerinde Bir Masal Sarayı İSHAK PAŞA<br />
• GEÇMİŞİMİZİN GELECEĞİ</p>
<p>***</p>
<p>BİRGİ</p>
<p>Batı Anadolu’da yapacağınız geziler sırasında, yolunuz boyunca farklı zamanlara ait çok sayıda antik kalıntıyla karşılaşırsınız. Asırlar öncesinden günümüze ulaşabilen bu eserler, bu topraklarda yaşamış nice uygarlıkların tanıklarıdır. Batı Anadolu’da tarih, günümüz insanına dünya yüzünde ender rastlanabilecek zenginlikte bir kültür mirası bırakmıştır. Eğer yolunuz düşer de bu yerleşimleri gezme imkânınız olursa, gördükleriniz sizi fazlasıyla etkileyecektir.</p>
<p>Özellikle Menderes ovalarının verimli topraklarında, tarihle yaşam, efsane ile gerçek iç içedir. Anadolu tarihine yön vermiş nice yerleşim merkezi, ovaların kenarlarında, tepelerin alt sırtlarında bir kolyedeki inci taneleri gibi birbiri ardınca sıralanır gider, gün doğumundan gün batımına.</p>
<p>Birgi, Gediz ve Küçük Menderes ovalarını ayıran Lydia’nın efsanevi dağı Tmolos’tan (Bozdağ) çıkan Sarıyer Deresi’nin iki yamacında, 390 m yükseklikte, Küçük Menderes Ovası’na hakim bir yerde kurulmuş bu merkezlerden biridir. Ödemiş ilçesine 9 km’lik bir yolla bağlanan bu şirin Ege yerleşimi, günümüz Türkiye’sinde, sahip olduğu tarihi anıtlar ile yaşamını sürdürebilme çabasında. Fakat geleneksel dokusunu oluşturan yapıların birer birer eksilmesiyle de günden güne tükenmekte. Gelin 1975 yılı sonbaharında bir hafta sonunu belgeleyerek geçirdiğim Birgi’yi, onu farklı ve özgün yapan geçmiş zaman değerleriyle tanımaya çalışalım.</p>
<p>Çevrede henüz bilimsel kazılar olmadığından Birgi’nin arkeolojisi hakkında bugün elimizde pek fazla bir bilgi yok. Ancak Küçük Menderes Havzası’nın tarih öncesi dönemlerden itibaren yerleşmelere sahne olduğu bilinmektedir. Lydia’nın başkenti Sart’tan Tmolos’u (Bozdağ) aşıp çeşitli yönlere giden yolların birleştiği noktada olması nedeniyle de VI. yüzyıldan itibaren önemli bir yer durumundaydı. Orta Çağ’da Birgi, Tire ile birlikle Küçük Menderes Ovası’nın en önemli şehirlerinden biri durumuna gelmiştir. Bizans Dönemi’nde “Pyrgion” adını taşıyan kale, Emir Menteşe’nin damadı Sasa Bey tarafından Bizanslılar’dan alınarak Türk topraklarına katılmıştır. Daha sonraları Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından H. 707 / M. 1307-1308 yılında fethedilen şehir, XIV. yüzyıl başlarında Aydınoğulları’nın Ege Bölgesi’nde kurdukları beyliğin merkezi olmuştur.</p>
<p>Birgi’de kurulan medreselerde dönemin önde gelen alimleri uzun yıllar ders vermiş, değerli eserler meydana getirmişlerdir. Bunlar arasında Tabib Hacı Paşa ile Birgivi Mehmet Efendi, Osmanlı tarihinin tanınmış din bilginlerindendir.</p>
<p>Birgi’de doğduğundan İmam Birgivi olarak da tanınan Birgivi Mehmet Efendi (1521-1573) ömrünün en verimli ve uzun dönemini Birgi’de dersler vererek geçirmiş, 1573’te öldüğünde kasabanın kuzeyindeki Hıdırlık Mezarlığı’na gömülmüştür. Mezarı bugün önemli bir ziyaret yeridir. Birgivi, ilk öğretimini Balıkesir’de yaptıktan sonra İstanbul’a gelmiş, burada öğretimini tamamlayarak Edirne’ye askeri kassam olarak gönderilmiştir. Daha sonra II. Selim’in hocası Ataullah Efendi’nin Birgi’de yaptırdığı medreseye müderris olarak tayin edilmiş, ömrünün sonuna kadar bu medresede ders vermiş ve önemli bir kütüphane de meydana getirmiştir. Günümüze birçok değerli eser bırakan Birgivi, eserlerinde şeriat konularını çok sıkı kayıtlara bağlamış, Vasiyetname adlı ünlü ilmihal kitabı ölümünden sonra defalarca yorumlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/anadolu-gezi-notlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Her Anne Bir Melektir</title>
		<link>http://www.birazoku.com/her-anne-bir-melektir/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/her-anne-bir-melektir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 17:24:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Anne-Baba]]></category>
		<category><![CDATA[Profil Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Yağmur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9427</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Anne, içimizdeki kâinat yolculuğunun anaç yazmalı şefkat rotası&#8230; Anne, atlasın göğsüne toprağın tenini seren huzur mırıldanması&#8230; Anne, üşüten bazen de yakan yaşam güvertesinde hep dalgalanacak olan sığınak bayrağı&#8230;&#8221; &#8220;Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar&#8221; demiş eskiler. Ne kadar güzel demişler. Bu söz annelerden başka kimseye de uymaz herhalde. Her dertlenişimizde, her ıstırap çekişimizde, her kederlendiğimizde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/her-anne-bir-melektir-sinan-yagmur.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9428" title="her-anne-bir-melektir-sinan-yagmur" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/her-anne-bir-melektir-sinan-yagmur.jpg" alt="" width="200" height="315" /></a><em>&#8220;Anne, içimizdeki kâinat yolculuğunun anaç yazmalı şefkat rotası&#8230;</em></p>
<p><em>Anne, atlasın göğsüne toprağın tenini seren huzur mırıldanması&#8230;</em></p>
<p><em>Anne, üşüten bazen de yakan yaşam güvertesinde hep dalgalanacak olan sığınak bayrağı&#8230;&#8221;</em></p>
<p>&#8220;Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar&#8221; demiş eskiler. Ne kadar güzel demişler. Bu söz annelerden başka kimseye de uymaz herhalde. Her dertlenişimizde, her ıstırap çekişimizde, her kederlendiğimizde aklımıza annemiz gelir. O yüzdendir ki, anne duası alarak cennetin kapısını aralayanlara yaşamın en güçlü kilitleri bile karşı koyamaz! Geleceğini ve ahirini annesinin ak sütündeki saflığın zırhında büyütenlerindir gerçek olan dünyanın huzuru.</p>
<p>Annemizi çok severiz ama yaşamın pratiğine dair onunla hiçbir sey paylaşmadığımızı ona en çok ihtiyacımız olduğu zaman fark ederiz ve bundan da tarifsiz acılar duyarız. Toplumsal sancılarımızın, artan suç oranlarının çözümü de sadece ve sadece annelerin elindedir. Çocuklarımızın karakter mayasının kaynağıdır anneler.</p>
<p>Aşkın Gözyaşları serisiyle milyonları mest eden Sinan Yağmur bu kez annelerimizi anlatıyor. Her annenin bir melek olduğunu ve insan yaşamını nasıl şekillendirdiğini muazzam bir dille anlatıyor.</p>
<p>***</p>
<p><strong>ÖNSÖZ</strong></p>
<p><em><strong>Y</strong></em>aşam, insanların ruh ve yüreklerindeki kafesi zamanın kollarında kıran ve penceresinde daima umut yeşerten sonsuzluk bahçesidir. Toplumun sağlıklı renkler doğurup kâinata paha biçilmez tablolar çizdiren fırçasının parçası olmaksa asıl mânânın bize nakşedilecek bölümüdür. İnancın gözlerinde doğan kocaman bir dünyadır anne. Ve ruhu ile yüreği arasındaki heybetin kanadında taşır koşulsuz şefkat yağmurlarını. Anne kucağında bereketlenen şefkat yağmurları, yarın ile dün arasında kalan umut süvarileridir. An, bir annenin yavrusu için biçilen kaftanın onarılış kozasıdır. Onarılamayan anlar yarına pişmanlık ve keşke ile dolu gözyaşı ordusunun çığlığı olarak düşer zamana.</p>
<p>Yaşam ve toplumun birlikteliğinden insanoğlunun yaratılış muhteşemliğini ilmek ilmek işleyen örnekler doğar. Örneklerin sağlıklı olması için gereken ortam, önce anne kelimesinin derinliğinde saklanan kuyudan çekilir. O kuyuda toplumun ve insanın aynası vardır. Aynanın sırrı anne yüreğinin duvarlarında yazılıdır. Duvardaki yazıları çizen tılsımsa anne duasının süt kokulu temasında saklıdır!&#8230;</p>
<p>Anne, içimizdeki kâinat yolculuğunun anaç yazmalı şefkat rotası&#8230;</p>
<p>Anne, atlasın göğsüne toprağın tenini seren huzur mırıldanması&#8230;</p>
<p>Anne, üşüten bazen de yakan yaşam güvertesinde hep dalgalanacak olan sığınak bayrağı&#8230;</p>
<p>Aşk, tırnağı etten ayırmayan mucizenin, şefkat ile katmerlenen tılsımına mukaddes sarılışları veren coşkudur. Hiçbir kucaklayış anne kokusundaki şefkatin yerini alamaz. O şefkattir ki bizi Allah&#8217;a götürecek olan geminin rotasını çizecek olan. O şefkattir ki girdiğimiz yaşam sınavında yoksul yanlarımızı zenginleştirerek bize en doğru şıkkı işaretletecek olan.</p>
<p>Anne, toplumun can damarına soluk veren asıl imparatorluktur aslında. Karşılıksız sevginin bahçesinde sonsuzluğu doğuran bu hazine; yeri geldiğinde baştacı yeri geldiğinde çaresizliğin ta kendisi yapılır şaşkın yüreklerce. Yaratılışın muhteşemliğini tercüme eden anlamı, geçmişin ve geleceğin matematiğini kusursuz çözümleyen bir arınma şeklini alır zamanla. Anne, insanın ruhundaki öksüz kıvranışları huzurun otağında demleyen tılsımlı bir kucaktır.</p>
<p>Yaşamın arka sokaklarında kendini bileyleyen insanoğlu, evrenselliğin anahtarını anne kelimesinin gözlerinde bulunca keşfeder kördüğüm olmuş tüm sorguların nazlı cevaplarını. Çünkü cevapsız hiçbir soru yoktur ve şefkatsiz hiçbir anlam yoktur. Ki biz yaşam denen devinimin tam da göbeğinde kilitleriz bazen kendi kendimizi. Kilitlendiğimiz yer eğer biz rotayı anne ufkuna çevirirsek, insan ola ola büyüyecek yanımızın berekete koşuş anını şeddeler yaşama. Huzur ve başarı, Allah&#8217;ın bize bahşettiği cennet aynası olan annelerin gözlerinden yüreğine dek o kutsi sesi duyabilmekten geçmektedir.</p>
<p>Anne anahtar, anne atlasın göğsünde emziğini yitiren umutlarımızın avuç içi barınağı, anne Afrika&#8217;da gözleri üşüyen çocuğun kocaman dünyası, anne Gazze&#8217;deki çaresiz insanların ateş misketlerinin yağmurunda yüreğine sığındığı cephanesi sevgi dolu kaledir!&#8230; Anne en çok da yeryüzünün çehresindeki erdem makyajıdır. İnsan anne ruhunun eteklerinden dökülen kulaçlarla barışı, huzuru ve birliği kucaklar. Hiçbir anne yoktur ki yavrusuna ve geleceğe savaşlar armağan etsin!&#8230; Yeryüzünün çehresini iyi annelerce yetiştirilen iyi çocuklar güzelleştirir ve onarır!</p>
<p>Anneye verilen değer bir toplumun genetiğini ortaya koyan gergeftir. Suç işleyen insanı da yaratılışın kutsal sınavında terleyen insanı da doğuran kadındır anne. Babanın çocuğa nakşedilen varlığının toplamını, şefkatinin sonsuzluğuyla çarpar anne. Avuçlarındaki ter, yüreğindeki rüzgârın çocuğa inşa ettiği sığınakta anlamını bulur. Sonsuzluğun çatısında yüreğinin zülfüne çocuğunun yüreğini ilikleyen şartsız terzidir anne. Söküle söküle teyellediği duygularının yoldaşlığında, yavrusunun dudaklarına yaşamın en tehlikesiz renklerini çizen ressamdır da anne!</p>
<p>Anne duası alarak cennetin kapısını aralayanlara yaşamın en güçlü kilitleri bile karşı koyamaz! Geleceğini ve ahirini annesinin ak sütündeki saflığın zırhında büyütenlerindir gerçek olan dünyanın huzuru.</p>
<p>Yüreğinizin güven kumbarasında annenize vefa çiçekleri ekin ey ruhunu inancın mayasına banan insanlar! Ve akıl dağınızın zirvesine; size bahşedilen düşünce bahçesindeki incitilmemiş, yalnızlığa sürgün edilmemiş, saygısızlığın karanlığına itilmemiş, hayırsızlığın pençesinde ağlatılmamış annelerle çıkın. Ki Allah da sizden razı olsun!&#8230;</p>
<p>Sahi! Siz yürek cephanesinde çocuğuna sevgi ve şefkat biriktirerek asıl maratona onu hazırlamayan bir anne gördünüz mü hiç?&#8230;</p>
<p><em><strong>Mehtap ALTAN</strong></em></p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p><em><strong>&#8220;İyilik duygusunun dünyaya girdiği kapı, annelik duygusudur.&#8221;</strong></em></p>
<p><em><strong>A</strong></em>nne yüreği sevgi, şefkat, iyilik ve merhamet iç içe harmanlaşmış bir zenginlik taşır. İnsani sevgiler içerisinde en doygun ve coşkun olan da annelik sevgisidir. Bütün sevgiler karşılık bekleyen bencilcedir ancak annelerin sevgisi karşılıksız ve pazarlıksızdır. O nedenle annelik sevgisini sevginin aşkın hali &#8220;şefkat&#8221; diye isimlendirebiliriz. Bu tür duygu, insanlığın ulaşabileceği en yüksek duygudur ve ancak annelere bahşedilmiştir. Erkeklerin bencil oluşu da böyle bir duyguyu anne olup da tatmadıkları içindir. Allah bu cennetsel hissi anneye sunmuştur. Dolayısıyla annelik, ilahi mutluluğun beşeri bedende tezahürüdür. Anneliği tatmamak cinnetin, anneliği yaşamak cennetin yoludur. Annelik duygusunu yaşamayan kadınlar krize girmekte, anneden uzak kreşlerdeki çocuklar psikoloji kliniklerine abone olmaktalar.</p>
<p>Anne kıymetini bilmeyen toplumların hali ortadadır. Suç oranlarının artışı annelerimizin değerini yerine getirip getirmediğimizle orantılıdır. Annesini köpek azarlar gibi azarlayan, evlendiği günün ertesi annesini bir bakıcı ya da temizlikçi gibi gören gençliğin oluşturacağı toplumdan ne hayır gelir&#8230; Başkalarına gösterdiği tahammül ve kibarlığı annesinden esirgeyen bir evlat freni patlamış kamyon gibi bir yerlere çarpacak ve hiçbir işi rast gitmeyecektir. Bu durumda yine üzülen anne olacaktır zira yavru ciğerdir anne için ve acıların en acısı: ciğer yarasıdır&#8230;</p>
<p>&#8220;Annesine iyi bakan, kalbini kırmayan, ona tatlı söz söyleyen evlat; savaşta şehit düşenlerin mertebelerine erişir.&#8221;</p>
<p>Anne, çocukların yetişmesinde %75&#8242;lik bir paya, baba ise geri kalan çeyrek dilimlik paya sahiptir. Bu bakımdan anneler, bizlerin yetişmesinde büyük bir öneme sahiptir. Annesini seven insan aynı zamanda ideal bir eştir. Hayatında istikrar ve huzur vardır. Annesine yeterince kadirşinaslık göstermeyen gün yüzü görmez, yüzü gülmez. Anne duası, Allah&#8217;ın katında en makbul dualardandır. Anne duası almak zenginliklerin en bereketlisidir. Anne kahrı almadan onların hatırını gözetenlere ve hayır duasını alan evlatlara ne mutlu&#8230;</p>
<p>Bu kitapta Allah&#8217;ın insanlığa en büyük ikramı &#8220;anne&#8221;lerimizle ilgili bilinç oluşturmak ve huzur tüten bir hayat için varlığını yanımızda en çok hissedeceğimiz anneleri ayet &#8211; hadis kültürü altında değişik bir tarzda anlatmayı istedik. Ayrıca annelerle ilgili söz, öykü, hikaye, şiir ve makalelerle süslü çiçek kokulu satırları annelerimize bir takdir hediyesi olarak sunduk. Umarım hoşnutlukla kabul edilir&#8230;</p>
<p><em><strong>&#8220;Seccadenin üstünde gözlerin buğulu, </strong></em><br />
<em><strong>Kınalı ellerini açmışsın havaya </strong></em><br />
<em><strong>Rabbim affeder mücrim kulunu </strong></em><br />
<em><strong>Dualarında beni de unutma anne&#8230;&#8221;</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/her-anne-bir-melektir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İyi Uykular Sayın Seyirciler</title>
		<link>http://www.birazoku.com/iyi-uykular-sayin-seyirciler/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/iyi-uykular-sayin-seyirciler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 18:06:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİ YAYINEVİ]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Dündar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9416</guid>
		<description><![CDATA[Okuyanların &#8220;Vay canına! Demek ki Uğur Dündar bunları da yaşamış!&#8221; diyecekleri çarpıcı gelişmeler, iğrenç tezgâhlar ve bazı ilginç olaylar&#8230; Toplumun gerçekleri öğrenme hakkı dışındaki hiçbir gücün önünde eğilip bükülmeyen yağcılık, yalakalık, dalkavukluk yapmayan gazeteci Uğur Dündar&#8217;ın adını basın tarihi &#8220;Bravo&#8221; sözcüğüyle birlikte anacaktır. *** ÖNSÖZ Arena programında birlikte çalışmaktan onur duyduğum değerli soruşturmacı gazeteci arkadaşım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/iyi-uykular-sayin-seyirciler-ugur-dundar.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9417" title="iyi-uykular-sayin-seyirciler-ugur-dundar" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/iyi-uykular-sayin-seyirciler-ugur-dundar.jpg" alt="" width="200" height="293" /></a>Okuyanların<br />
<em>&#8220;Vay canına! Demek ki Uğur Dündar bunları da yaşamış!&#8221;</em> diyecekleri çarpıcı gelişmeler, iğrenç tezgâhlar ve bazı ilginç olaylar&#8230;</p>
<p>Toplumun gerçekleri öğrenme hakkı dışındaki hiçbir gücün önünde eğilip bükülmeyen yağcılık, yalakalık, dalkavukluk yapmayan gazeteci <strong>Uğur Dündar&#8217;</strong>ın adını basın tarihi <strong>&#8220;Bravo&#8221;</strong> sözcüğüyle birlikte anacaktır.</p>
<p>***</p>
<p><em><strong>ÖNSÖZ</strong></em></p>
<p><strong><em>Arena</em></strong><em></em> programında birlikte çalışmaktan onur duyduğum değerli soruşturmacı gazeteci arkadaşım <strong>Nedim Şener&#8217;</strong>in kaleme aldığı <em><strong>İşte Hayatım</strong></em> adlı kitapta, çocukluğumdan başlayarak, meslek yaşamım boyunca başımdan geçenlerin bir bölümünü anlatma imkânını bulmuştum.</p>
<p>Ancak bir süre sonra, 31 Ekim 2011&#8242;de, Haber Grup Başkanı olarak çalıştığım Star TV&#8217;den ayrıldım. Görevi bırakmamdan aylar önce, Nedim tutuklanmıştı. Dünyaca saygın meslek kuruluşlarından başarı ödülleri kazanan ve <strong>&#8220;Yaşayan 60 Basın Kahramanı&#8221;</strong>ndan biri seçilen Nedim&#8217;e yöneltilen suçlama; <strong>&#8220;Ergenekon Terör Örgütü Üyeliği&#8221;</strong>ydi!</p>
<p>Sevgili Nedim, ülkemizin duyarlı insanlarının yanı sıra, uluslararası basını ve kamuoyunu ayağa kaldıran bu suçlamaya, <strong>&#8220;Benden iyi eş, iyi baba, iyi gazeteci olur ama asla terörist olmaz!&#8221;</strong> diyerek cevap vermişti. Türkiye&#8217;nin, <strong>Uğur Mumcu&#8217;</strong>dan sonra yazılı basında tanıdığı en büyük soruşturmacı gazeteci olan <strong>Nedim Şener,</strong> 375 gün &#8220;toplama kampı&#8221; olarak ünlenen Silivri Cezaevi&#8217;nde kaldıktan sonra, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.</p>
<p>Gerek Star TV&#8217;den ayrılışım, gerekse Nedim&#8217;in tutukluluk sürecinde uğradığımız iftiralar, <em><strong>İşte Hayatım&#8217;</strong></em>ın devamı niteliğinde olmasa da, onu tamamlayan bir kitabın yazımını zorunlu kıldı. Çünkü çeşitli televizyonlara, gazetelere ve internet sitelerine konuk olup, yaşadığım serüveni ve maruz kaldığım saldırıların nedenlerini anlatmaya çalıştıysam da, daha ayrıntılı bir açıklamanın görev haline geldiğine inandım.</p>
<p>Aradan yaklaşık 6 ay geçmiş olmasına karşın, internetteki www.ugurdundar.com.tr adlı web sayfama hâlâ <em>&#8220;<strong>Star TV&#8217;</strong>den niçin ayrıldınız? Bundan sonra sizi ekranda göremeyecek miyiz?&#8221;</em> şeklinde sorular geliyor. Sokakta karşılaştığım insanlar, benden neler düşündüğümü öğrenmek istiyor.</p>
<p>O halde, geniş hacmiyle bir antolojiyi andıran <em><strong>İşte Hayatım&#8217;</strong></em>da yer almayan ve okuyanların <em>&#8220;Vay canına! Demek ki Uğur Dündar bunları da yaşamış!&#8221;</em> diyecekleri çarpıcı gelişmeleri, iğrenç tezgâhları ve bazı ilginç olayları da yeni kitaba katmalıydım. İşte elinizdeki kitap, bu düşüncelerin ışığında doğdu. Anlattıklarımla hafızanızı tazeleyip, bilgi dağarcığınıza küçücük bir katkıda bulunabilirsem, ne mutlu bana.</p>
<p><strong>Nedim Şener,</strong> <em><strong>İşte Hayattm&#8217;</strong></em>ı, sevgili çocuklarım <strong>Bora, Bartu</strong> ve <strong>Damla&#8217;</strong>ya ithaf etmişti.</p>
<p>Biz de, değerli editör arkadaşım <strong>Mustafa Sağlamer&#8217;</strong>in unutulmaz katkılarıyla hazırladığımız bu kitabı, Nedim&#8217;in biricik kızı, sevgili <strong>Vecide Defne&#8217;</strong>ye ithaf ediyoruz.</p>
<p>Mustafa&#8217;nın yanı sıra, kitabın yazımında değerli emekleri olan <em><strong>Arena</strong></em> ekibinden arkadaşlarım <strong>Mine Özbek, Hatice Demircan, Serap Belet Douillet</strong> ile <strong>TRT</strong> yıllarından kadim dostum <strong>Orhan Baykal&#8217;</strong>a ve vefakâr yardımcım <strong>Türkân Aydınlı&#8217;</strong>ya da içten teşekkürlerimi sunuyorum.</p>
<p>İstanbul, 3 Nisan 2012</p>
<p><em><strong>ÖLÜ NASIL DİRİLDİ?</strong></em></p>
<p>Kanal-D&#8217;de <em><strong>Arena</strong></em> programını hazırlayıp sunarken, patronum <strong>Aydın Doğan,</strong> sahibi olduğu Star TV&#8217;deki haberlerin başına geçmemi ve ana haber bültenini sunmamı istedi.</p>
<p>Doğrusu o güne kadar, <strong>Uzanlar&#8217;</strong>ın Star TV&#8217;sinde 3-4 aylık kısa dönemi hariç tutarsak, haber sunmayı tercih etmemiştim. Aydın Bey, yıllar önce Kanal-D&#8217;nin Haber Merkezini yönetirken de aynı öneriyi yapmış, ancak bu teklife pek sıcak bakmamıştım.</p>
<p>Fakat bu kez durum farklıydı. Patronumun 305 milyon dolar vererek satın aldığı televizyon, sürekli kan kaybediyordu. Büyük maliyetlerle ekrana getirilen diziler tutmuyor, iddialı programlar, birkaç yayından sonra kaldırılıyordu. Star ekranı, doymak, kanmak bilmeyen bir canavar gibi, durmaksızın para yutuyordu.</p>
<p>Bunun birçok nedeni vardı. Televizyonun ilk sahibi olan Uzanlar ekranı adeta bir silah gibi kullandıkları için Star TV, büyük itibar kaybına uğramıştı. Seyirci bu televizyonun ekranına bakmaktan adeta korkar hale gelmişti. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu&#8217;nun (TMSF) el koymasından sonra görev verilen televizyon yöneticilerinin çoğu da, o mevkilere başarıları nedeniyle değil, torpille gelmiş &#8220;yandaş&#8221; kişilerdi. Televizyonculukları kendilerinden menkul bu yöneticilerin yaratıcılıkları, yok denecek kadar azdı. Bu nedenle seyirci kaybı, TMSF yönetiminde daha da hızlanmıştı.</p>
<p>Kötü gidiş, <strong>Doğan Grubu</strong> satın aldıktan sonra da hız kesmemişti. Patronun parası, adeta sayaca bağlanmışçasına eriyip gidiyordu. Aydın Bey&#8217;den teklif gelince, ekmek yediğim kurumda dramatik boyuta ulaşan kötü gidişe &#8220;dur&#8221; diyebilmek için, tereddütsüz kabul ettim.</p>
<p>Star TV&#8217;deki Haber Grup Başkanlığım 2008 yılı başlarında gerçekleşti. Sevgili kardeşim <strong>Yılmaz Özdil&#8217;</strong>in yanımda yer alması, benim için büyük önem taşıyordu. Zira Yılmaz, daha önce yönettiği ATV Haber Merkezinde müthiş başarılara imza atmıştı. Çok çalışkan ve yaratıcıydı. Ayrıca dört dörtlük kişiliğe sahipti. Yılmaz&#8217;ın yanı sıra, değerli televizyon gazetecilerinden oluşan bir ekiple, yeni haber yolculuğumuza başladık.</p>
<p><strong>Cem Uzan&#8217;</strong>dan TMSF&#8217;ye aktarılan ve daha sonra da <strong>Doğan Grubu&#8217;</strong>na geçen kadroya dokunmamaya özen gösterdik. Sadece birkaç takviye yaptık.</p>
<p>O tarihlerde bizim haberlerimizin reytingi, aklınıza gelen tüm ulusal kanalların ana haber bültenlerinin gerisindeydi!.. <strong>Nazlı Öztarhan&#8217;</strong>ın sunduğu Star Ana Haber, sondan birinciydi!</p>
<p>Açıkçası ölü bir televizyona geldiğimizin ve büyük risk aldığımızın farkındaydık.</p>
<p>Ben aynı yıl, 17 Mart akşamı ana haber bültenini sunmaya başladım. O dönemde bizim yayınlarımızdan, patron adına, damadı <strong>Mehmet Ali Yalçındağ</strong> sorumluydu. Görevi teslim ederken yaptığı konuşmada <em>&#8220;Uğur Bey, size 8 ay süre veriyoruz&#8230; Bu süre içerisinde tüm medya gücümüzle arkanızda duracağız, inşallah vereceğimiz destekle istediğimiz başarıyı yakalarsınız!&#8221;</em> demişti. <strong>Yalçındağ</strong> ilk haber bültenini sunmamın ardından, haber merkezimize gelerek, herkesin ortasında bu sözlerini şöyle düzeltti:</p>
<p><em>&#8220;Meğer Uğur Bey için 8 ay çok uzun bir süreymiş! Ona sadece 8 saniye yetermiş! Desteğe falan da gerek yokmuş!&#8221;</em></p>
<p>Gerçekten de dediği gibi oldu. Ana haber bülteninin yerlerde sürünen reytingi, daha ilk günden füze gibi yükselmeye başladı. Üstelik her akşam haber yarışına, diğer kanallara oranla, büyük dezavantajla başlıyorduk. Çünkü bültenimizin önünde, bize seyirci taşıyacak hiçbir yapım yer almıyordu. Ardımızda da beklenti yaratacak, büyük reyting alacak bir dizi yoktu. Oysa öteki kanallarda reyting rekortmeni popüler diziler, haber önü ve arkasında birbirini izliyordu. Yani bir bakıma haksız rekabet ortamında, müthiş bir başarı sağlıyorduk.</p>
<p><em><strong>Çöpe Giden Milyon Dolarlar</strong></em></p>
<p>Görevde kaldığımız yaklaşık 4 yıl boyunca, patronumuz <strong>Aydın Doğan,</strong> çöpe giden diziler ve programlara, tahminimce en az 100 milyon dolar harcamıştır! Evet ne yazık ki bu 100 milyon dolar, Star TV ekranından havaya uçup gitti! Ama bu süreçte biz, AB grubunda sürekli, total seyircide de dönem dönem, reyting birincisi olduk,</p>
<p>AB grubu, haberciler ve reklam verenler açısından büyük önem taşır. Çünkü bu grupta, eğitim ve satın alma gücü yüksek seyirci kitlesi yer alır.</p>
<p>Ayrıca haber yarışlarında özel günler vardır. Herkesin ekran başına geçtiği bu olağanüstü günlerde birinci olmak, çok önemlidir. İşte bu tarihi günlerde televizyon seyircisi, aradığı ekranı <strong>&#8220;Uğur Dündar&#8217;la Star Ana Haber&#8221;</strong>de buluyordu.</p>
<p>Son olarak 12 Haziran 2011 seçimlerinde tüm Türkiye, sonuçları ezici bir çoğunlukla Star TV&#8217;den izledi. AKP&#8217;lisi, CHP&#8217;lisi, MHP&#8217;lisi, BDP&#8217;lisi, kısacası her siyasi görüşten seyirci, en doğru, en hızlı seçim sonuçlarını, benim sunduğum yayından aldı. Objektif ve güven verici habercilik, bir kez daha zafer kazanmıştı.</p>
<p>O gece seyirci rekoru kırmamızın yanı sıra, seçim propagandaları sürecinde de, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve RTÜK&#8217;ten, &#8220;yanlı davrandığımız veya herhangi bir siyasi partiye ayrıcalık sağladığımız&#8221; gerekçesiyle en ufak bir uyarı ve ceza almadık.</p>
<p>Objektif yayıncılık anlayışının egemen olduğu bu dönem, Star TV tarihinin yüz akıdır. Ayrıca patronumuzun <em>&#8220;Ölüyü dirilttiniz!&#8221;</em> diyerek tanımladığı başarı, Türk televizyon tarihindeki yerini de çoktan almıştır. Bu başarıda büyük katkısı olan, başta sevgili kardeşim <strong>Yılmaz Özdil</strong> olmak üzere, tüm haber merkezi çalışanlarına, ne kadar teşekkür etsem azdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/iyi-uykular-sayin-seyirciler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mesnevi Terapi</title>
		<link>http://www.birazoku.com/mesnevi-terapi/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/mesnevi-terapi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 14:18:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Timaş]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Nevzat Tarhan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9411</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Bilgi çağını bilgelik çığına dönüştürürken yol göstericimiz Mevlana olacaktır. Çünkü o ruhsal yapımızdaki şifrelere dokunuyor, bizde var olan duyarlılığı harekete geçiriyor.&#8221; Prof. Dr. Nevzat Tarhan İnsanlık Mevlana&#8217;yı yeniden keşfediyor. Çünkü onun öğretisi yaşadığı zamana hapsedilemeyecek kadar evrensel. Çünkü hepimizin ondan öğreneceği çok şey var. Prof. Dr. Nevzat Tarhan buradan bakarak, Mesnevî&#8217;nin çağları aşan bilgeliğinin ruha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/mesnevi-terapi-nevzat-tarhan.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9412" title="mesnevi-terapi-nevzat-tarhan" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/mesnevi-terapi-nevzat-tarhan.jpg" alt="" width="200" height="311" /></a>&#8220;Bilgi çağını bilgelik çığına dönüştürürken yol göstericimiz Mevlana olacaktır. Çünkü o ruhsal yapımızdaki şifrelere dokunuyor, bizde var olan duyarlılığı harekete geçiriyor.&#8221;<br />
<em><strong>Prof. Dr. Nevzat Tarhan</strong></em></p>
<p>İnsanlık Mevlana&#8217;yı yeniden keşfediyor. Çünkü onun öğretisi yaşadığı zamana hapsedilemeyecek kadar evrensel. Çünkü hepimizin ondan öğreneceği çok şey var.</p>
<p><em><strong>Prof. Dr. Nevzat Tarhan</strong></em> buradan bakarak, <em>Mesnevî&#8217;</em>nin çağları aşan bilgeliğinin ruha nasıl şifa olabileceğini anlatıyor. Tarhan, Mesnevi Terapi&#8217;de Mevlana&#8217;yı günlük hayatta bize yol gösterecek bir rehber olarak tanımamız gerektiğini anlatıyor. İçimizdeki hakikati görmemizi, farkındalığımızı artırmamızı sağlayacak önerilerle, <em>Mesnevî&#8217;</em>yi modern psikoloji tarafından da kabul gören bir anlayışla kalbe ve ruha şifa veren bir eser olarak okutuyor.</p>
<p>Ve Mevlana&#8217;dan ilhamla şöyle diyor:<br />
&#8220;İnsanın gözü kördür ışık olmadıkça,<br />
Aşkın gözü kördür gerçekler olmadıkça,<br />
Aklın gözü kördür ahlak olmadıkça,<br />
Hırsın gözü kördür terazi olmadıkça,<br />
Şöhretin gözü kördür tevazu olmadıkça,<br />
Gücün gözü kördür erdem olmadıkça,<br />
Paranın gözü kördür insaf olmadıkça,<br />
Menfaatin gözü kördür empati olmadıkça,<br />
Adaletin gözü kördür hakkaniyet olmadıkça,<br />
Tabibin gözü kördür tıp etiği olmadıkça,<br />
Medeniyetin gözü kördür bilgelik olmadıkça&#8230;&#8221;</p>
<p>***</p>
<p><em><strong>Mevlana der ki&#8230;</strong></em><br />
<em>&#8220;İnsanda güzel olan yüzdür,</em><br />
<em>Yüzde güzel olan gözdür</em><br />
<em>Ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong><em>&#8220;Üzülme&#8221; der Hz. Mevlana ve devam eder; </em></strong><br />
<em>&#8220;Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, </em><br />
<em>Kilimin tozunu almaktır. </em><br />
<em>Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır.&#8221;</em></p>
<p><strong><em>&#8220;Üzülme&#8221; der, Mevlana&#8230;</em></strong><br />
<em>&#8220;İstediğin bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı için&#8230; Ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong><em>&#8220;Niye kederlenirsin?&#8221; der Hz. Mevlana&#8230;</em></strong><br />
<em>&#8220;Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır.&#8221;</em></p>
<p><strong>ÖNSÖZ</strong></p>
<p>Dünya &#8220;Benim terapistim diyor ki&#8230;&#8221; diye başlayan sohbetleri yaygın bir biçimde yaşıyor, &#8216;talk show&#8217;lar, TV programları &#8216;grup terapi seansı&#8217; gibi düşünülüyor.</p>
<p>ABD&#8217;de en çok satan kitaplar arasında Mevlana&#8217;nın eserlerinin olması ve bu kitapların &#8220;Rumi Meditasyon&#8221; adı ile çok kabul görmesi hep ilgimi çekmiştir. Bunun nedenini çoğu defa maddeci keskinliklerin kötü sonuçlarını görmelerine bağlıyordum.</p>
<p>Daha sonra başka bir şey daha fark ettim. ABD&#8217;nin kuruluş felsefesinde Mevlana&#8217;nın kaynak gösterilmeyen bir etkisi vardı.</p>
<p>George Washington ABD&#8217;nin felsefesi olan kurucu lideridir. &#8220;110 Rules of Civility and Decent Behavior in Company and Conversation, 1737 (Medeniyet ve Edepli Davranışın İnsan İlişkilerinde ve Şirket Yönetiminde Önemi; 110 Kural)&#8221; isimli eseri incelendiğinde fikri temellerinde ve spiritüel yolculuğunda Mevlana&#8217;nın belirleyici rol oynadığı görülür.</p>
<p>O tarihte referans gösterme geleneğinin olmaması nedeniyle Mevlana kaynağı hep gözden kaçtı. Diğer taraftan demek ki biz de elimizdeki kıymetli taşa sahip çıkmadık ki o taş kıymetini bilene gitti.</p>
<p>Bir örnek vermek gerekirse, G. Washington &#8220;Vicdan, semadaki kutsal ışıktan bugünümüze ve kalbimizin içine yansıyan iç ses ve kıvılcımdır&#8221; sözü ile vicdanı tanımlamaktadır. Bu sözde kapitalizmden eser yoktur.</p>
<p>Psikiyatrik tıpta ruh sağlığını koruyan ve önleyici ruh sağlığında kullanılan çeşidi yöntemlerden söz edilir. Bibliyoterapi bunlardan bir tanesidir. Bibliyoterapi &#8220;kişinin ruhsal problemlerinin çözümünde rehberlik sağlaması için seçilmiş okuma materyallerinin kullanılması&#8221; olarak tanımlanır. Uzman desteğinde uygulandığında tedavi edici olur. Kişi kendisine verilen metinleri bireysel olarak okuyup, analiz edip faydalanırsa tedaviye katkı sağlar.</p>
<p>Peki, ben bu kitapta hangi yöntemi uyguladım?</p>
<p>Şu ana kadar psikoloji profesyonellerince yapılan çalışmalarda Mevlana öğretisinde psikanaliz kıyaslamaları ile yorumlar yapılıyordu. Ben farklı bir yöntem izledim.</p>
<p>Mevlana&#8217;yı fiilen ve şeklen bugüne getirmek ve olduğu gibi taklit etmek yerine, zihnen ve hissen o güne gidip bilimin yeni metodolojisini kullanarak Mevlana&#8217;yı çağa uygun biçimde yeniden yorumlama yöntemini kullandım. Bu yöntem sayesinde akla ve ihtiyaca uyarlanabilir, uygulanabilir, beklenti ve istek oluşturabilir bir sunum yapabileceğimi düşündüm.</p>
<p>Psikoterapilerin birer zihin eğitimi olduğu yeni bilimsel yaklaşımdır. Bu yaklaşımın teorik temeli ile Mevlana öğretisinin teorik temelleri örtüşmektedir.</p>
<p>Yeni Zihin Modeli tedavilerinde insan zihni eğitimle denetimimize girer (özdenetim), önceden eğitilmişse kriz durumunda kontrol edilebilir (CBT, Davranışçı Bilişsel Tedaviler). Tasavvuf modelinde de insan zihninin eğitimi fil eğitimine benzer. Fil güçlü, sabırlı, saygılı ve itaatkâr bir hayvandır. Bu kadar incelikle itaat eden bir hayvan kriz durumda kontrolünü kaybedebilir, sahibini bile öldürebilir. İnsan beyni de kontrol edilemeyen stres altında benzer tepkiyi vererek kişiye kalp krizi geçirtebilir.</p>
<p>İşte Mevlana metakognisyon tedavilerinde olduğu gibi düşünce hakkında düşündürterek bize içimizdeki vahşi enerjiyi yönetmemizi öğretiyor. Bu kitapta size bunu sunmaya çalışacağım.</p>
<p>Günümüzde psikiyatri pratiğinde kullanılan, insanın ruhsal olarak sağlıklı olmasına engel olan ve hastalığının devamına sebep olan zihin haritalarını, kalıp yargılarını ve yanlış inanışlarını ölçen ölçeklerden faydalandım. Bunlar insanın düşüncesi hakkında düşünmesini sağlayan yüksek zihinsel fonksiyonlarla ilgili ölçeklerdir. PBQ, NCQ, EQ, NCRS, PCRS 1, 2. 3 gibi&#8230; Bu ölçeklerde geçen hatalı kalıp düşünceleri hikâyeden önce yazdım, sonra Mevlana&#8217;nın ilgili hikâyesini aktardım. Daha sonra yorum yaparak konuyu tamamladım. Ayrıca hisseden, düşünen ve sosyal zihnin eğitiminde kullanılan &#8221; 10 Basamakta Duygusal Zekâ Eğitimi&#8221; modelini Mevlana&#8217;dan öyküler ve benim yorumumla açıklamaya çalıştım. Ümit ederim faydalı olur.</p>
<p>Mevlana&#8217;dan ilham alarak ben de derim ki&#8230;</p>
<p>&#8220;İnsanın gözü kördür ışık olmadıkça,<br />
Aşkın gözü kördür gerçekler olmadıkça,<br />
Aklın gözü kördür ahlak olmadıkça,<br />
Hırsın gözü kördür terazi olmadıkça,<br />
Şöhretin gözü kördür tevazu olmadıkça,<br />
Gücün gözü kördür erdem olmadıkça,<br />
Paranın gözü kördür insaf olmadıkça,<br />
Menfaatin gözü kördür empati olmadıkça,<br />
Adaletin gözü kördür hakkaniyet olmadıkça,<br />
Tabibin gözü kördür tıp etiği olmadıkça,<br />
Medeniyetin gözü kördür bilgelik olmadıkça&#8230;&#8221;</p>
<p>Bilgi çağından bilgelik çağına geçerken Mevlana&#8217;ya çok ihtiyacımız var. Çünkü DNA&#8217;larımızda iyilik ve kötülüğü kodlayan genler yok. Hayatta yol gösterici arayanlara Mevlana ile bilimi birleştirmek gibi bir seçenek sunmaya çalıştım.</p>
<p>Aklın rehber olduğu günümüzde kalbe bir yolculuk yapmak isteyenler bu kitabı dikkatle okumalıdırlar derim.</p>
<p>Hiçbir din, doktrin ve ideolojinin temsilcisi olmadan hakikat aşkı ile olaylara bakanlar geçmişimizdeki bu hazineyi yeniden keşfedebilecekler diye düşünüyorum. Umarım Hz. Mevlana&#8217;ya yeni bir bakış ve yorum getirebilmişimdir.</p>
<p>Nevzat Tarhan<br />
14 Nisan 2012<br />
İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/mesnevi-terapi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Düşte Kördüğüm &#8211; Bir 28 Şubat Romanı</title>
		<link>http://www.birazoku.com/duste-kordugum-bir-28-subat-romani/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/duste-kordugum-bir-28-subat-romani/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2012 17:49:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesil Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kara]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9407</guid>
		<description><![CDATA[Rektörün ancak kendine yetecek kadar yayınları vardı. Fakat çevresinde bülbül gibi şakıyan, kalabalık &#8220;Sayın&#8221;ları vardı. Hepsi birden fark edilmese de üniversitenin kadrosu epeyce kalabalıktı. Uzağındakiler. Yakınındakiler. Göze girenler. Gözden düşenler. Katılanlar. Atılanlar. Satılanlar. O yıllarda üniversite gerçek hüviyetini yitirdiği için bunlar adeta anabilim dalları vazifesini görüyordu. *** Kızılca kıyamet Zaman: Yirminci yüzyıl sonu-yirmi birinci yüzyıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/duste-kordugum-mehmet-kara.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9408" title="duste-kordugum-mehmet-kara" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/duste-kordugum-mehmet-kara.jpg" alt="" width="200" height="311" /></a>Rektörün ancak kendine yetecek kadar yayınları vardı. Fakat çevresinde bülbül gibi şakıyan, kalabalık &#8220;Sayın&#8221;ları vardı.<br />
Hepsi birden fark edilmese de üniversitenin kadrosu epeyce kalabalıktı.<br />
Uzağındakiler.<br />
Yakınındakiler.<br />
Göze girenler.<br />
Gözden düşenler.<br />
Katılanlar.<br />
Atılanlar.<br />
Satılanlar.<br />
O yıllarda üniversite gerçek hüviyetini yitirdiği için bunlar adeta anabilim dalları vazifesini görüyordu.</p>
<p>***</p>
<p><em><strong>Kızılca kıyamet</strong></em></p>
<p>Zaman:<br />
Yirminci yüzyıl sonu-yirmi birinci yüzyıl başı.<br />
Olaylar:<br />
Gözlerimizin önünde bir üniversitede geçer.<br />
Şahıslar:<br />
Kiminin şahsiyeti gelişmiş, kimininki silik.<br />
Mekân:<br />
Ayaklarımızın altındaki topraklar.<br />
O da sürekli erozyona uğramaktadır.<br />
Üzerinde yaşayan insanlar gibi.<br />
Çünkü üstündedir çıldırmış insan ayağı.</p>
<p>* * *</p>
<p>İçimde düş dalgaları.<br />
Hayal düzlüklerinden geçip düşünce dağlarına tırmanıyorum.<br />
Uzaklarda, emanet ilk önce kendilerine verilen dağlar daha hür ve muhkem.<br />
Uzun silsileler hâlinde.<br />
Zamana karşı ayak direyip heybetlerinden hiçbir şey kaybetmemişler.<br />
Yürekleri kaygıdan oynatan güne kadar da öylece kalacaklar gibi.<br />
Oysa nice otlar yeşerip solmuştur, kim bilir eteklerinde!<br />
Ayağımın altında bakımsız ve bozuk yollar uzayıp gidiyor.<br />
Yaşadığım sıkıntıların derinliği, beden dilime yansıyor.<br />
Dağın sarsılmazlığıyla otların dayanıksızlığı arasında büyük bir ikilem yaşıyorum. Acaba ben bunun neresindeyim?<br />
Etraf epeyce kararıyor.<br />
Siyah bir örtü kaplıyor şehri.<br />
Yakındaki tepelerin aşağısında, karanlığa yenik düşüyor ağaçlar.<br />
Toprakta hüzün var.<br />
Otlar tedirgin.<br />
Aldırışsız bir rüzgâr esiyor.<br />
Soğuk, iyice kendini hissettirmeye başlıyor.<br />
Sular mı çağlıyor bir yerlerde?<br />
Yoksa gözlerden yaş mı dökülüyor?<br />
İçimde kümelenmiş duygular.<br />
Sıra dağlar.<br />
Sırt sırta, yan yana.<br />
Biri, diğerinin gölgesi gibi.<br />
Arka plânda ve sönük.<br />
O dağlar, bu dağlar, şu dağlar.<br />
Başımı alamadığım dağ silsileleri.<br />
Özgürlüğe giden yol, buralardan geçmez mi?<br />
Kutlu rüyalar görüp adanmış hayatlar yaşayarak at sırtında ne çileler çekmiş atalarım, bu dağların eteklerinde!<br />
Vatan uğruna.<br />
Fakat şimdilerde asıl amaçlarını gizleyip vatanı korumaya kalkışanlar, göz açtırmıyor onlara benzeyen torunlarına.<br />
Düş resimleri çiziyorum.<br />
Dağlara doğru uzanan düzlüklerde atlar beliriyor.<br />
Kimisi kişniyor, kimisi sessiz.<br />
Küçüklü büyüklü.<br />
Yorgun, alımlı, çalımlı, oynak.<br />
Tay, kulun, beygir, kısrak.<br />
Esintili denizi andıran yeleler.<br />
Esnek, akışkan, dalgalı, köpüklü, gelgitli.<br />
Rüzgârda bir inip bir kalkıyor.<br />
Dağ yamaçlarında birbirine yaklaşıp uzaklaşan ardıç dalları gibi.<br />
Aslında şikâyetçi değilim kaderden.<br />
Eğer uzaktaysam niteliğini kaybetmiş üniversiteden, sıyrılıyorum kederden.<br />
Fakat yeni hayatın iz düşümleri prematüre.<br />
Neler oluyor, bir bilseniz!<br />
Bir yandan tedirgin bir şekilde olan biteni anlamaya çalışıyorum. Bir yandan da işimi yapmaya devam ediyorum.<br />
Yine böyle bir gündü.<br />
Dersten çıktıktan sonra koridorda yürürken Batuhan Çevik&#8217;e rastladım.<br />
Ağabey, haberin var mı, dedi.<br />
Hayırdır inşallah?<br />
Koridorda başkaları konuşulanları duyabiliyordu. O yüzden burada bir şey söylemek istemediğini ima ettikten sonra:<br />
Odamda anlatırım, dedi.<br />
Batuhan, üniversitede kendime en yakın bulduğum kişiydi.<br />
Lacivert bir takım elbise giymişti o gün.<br />
Üzerine tebeşir tozu bulaşmıştı.<br />
Boyu, uzuna yakındı.<br />
Biraz göbeği vardı.<br />
Bazıları buna &#8220;Türk kası&#8221; da diyordu.<br />
Batuhan&#8217;ın gülüşü, konuşmasına hep eşlik ederdi.<br />
Sadece bir defa ağladığını gördüm. O da ben üniversiteden ayrılırken.<br />
Yol boyundaki söğütlerle kaplı derenin kenarında bulunan nezih bir lokantada yemek yiyerek uzun uzun sohbet etmiştik.<br />
Arada benim de gözlerim doluyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.<br />
Bazen üniversite dışındaki yerlere gezintiye çıktığımız olurdu.<br />
Onun beyaz renkli spor arabasına binerek sohbet ede ede üniversitenin biraz uzağındaki kırlara gidip sırlarımızı paylaşırdık.<br />
Yine böyle bir gündü.<br />
Bulutlar birleşip seyrek yağmur damlaları düşmeye başlayınca, arabaya girip serpintilerin azalmasını bekledik.<br />
Gökyüzü, dökeceği gözyaşlarıyla bunaltısını teskin elmeye kararlı görünüyordu.<br />
Biraz daha bekledik.<br />
Ağlamayı bırakmak niyetinde değildi.<br />
Batuhan:<br />
- Galiba onun derdi bizden fazla, dedi.<br />
Gülüştük.<br />
Baktık olacağı yok, arabadan inip hızlıca koşarak bahçenin kıyısında bulunan küçük kulübeye girdik<br />
Sonra toz kaldıran yağmur damlalarının gökyüzünden peş peşe yere inişini birlikte seyrettik<br />
Ardından yağmur hafifledi.<br />
Karşı tepeden ıslak ağaçların bulunduğu alana kadar geniş bir yer, ebemkuşağının renkleri altında kaldı.<br />
Yağmur sonrasında insana haz veren toprak kokusu etrafı kaplamıştı.<br />
Bahçede bulunan otların tepelerinde yağmur damlaları ışıldıyordu.<br />
Yarı kapalı bir havada piknik yaptık.<br />
Mangaldan yayılan hoş kokulu dumanı içine çekesi geliyordu insanın.<br />
Bazen tavuk pirzolasından mangala dökülen yağ, kömürü aniden alevlendiriyordu.<br />
Pirzola yanındaki büyükçe dilimlenmiş soğan, iştah açıcıydı.<br />
Ekmek arası da bu havada iyi gitmişti doğrusu.<br />
Ben pikniklerde ocak başında olmayı severdim. Burada da öyle oldu.<br />
Pirzolanın yanmaması için arada bir ızgarayı mangaldan uzaklaştırıyordum. Kendimi üniversiteden uzaklaştırır gibi.<br />
Koridorda sessizce yürürken hızlı bir şekilde bunlar geçti aklımdan.<br />
İnsan, &#8220;Hey gidi günler hey&#8221; demeden edemiyor.<br />
Batuhan, dost canlısıydı.<br />
Ağzı sıkı birisiydi.<br />
Fakültenin uzun koridorlarını geçtikten sonra onun odasının kapısına geldik.<br />
İçeriye girdik. Sır paylaşmaya başlamak üzereydik. Birisi kapıyı çaldı.<br />
Tez öğrencisiymiş. &#8220;Daha sonra uğra&#8221; dese de kirli sakallı, çelimsiz delikanlı peş peşe sorular yöneltmeye başladı.<br />
Cevap almada ısrarlı bir duruş sergiliyordu.<br />
Yine de hocanın beden dilini anlamış olacak ki, on dakika sonra çıkıp gitti.<br />
Merakla:<br />
Ağzındaki baklayı çıkar, dedim.<br />
Tam konuşmaya yelteniyordu ki, yine birisi kapıyı tıklattı.<br />
Aynı bölümde çalışan bir öğretim üyesiydi gelen.<br />
Havadan sudan konuştu.<br />
Araba markalarıyla başladı, ev kiralarıyla devam etti.<br />
Maaşlara zam gelip gelmeyeceğini bilip bilmediğimizi sordu.<br />
Bizden pek cevap alamayınca:<br />
Siz de bir şeyden anlamıyorsunuz, diyerek odadan çıkıp gitti.<br />
Karşılık vermedik. Sadece gülüştük.<br />
Gerçekte bunlar bizi ilgilendirmiyordu. Çünkü akademik ortamda ne yazık ki hep bu &#8220;bir şey&#8221;ler konuşulup duruyordu.<br />
Bunlara bir de çocukların sayısı ve okudukları okullar ilave edilirdi, o kadar.<br />
Böylece gün bitiyordu.<br />
Aslında bitmiyor, tükeniyordu.<br />
Boş yere.<br />
Batuhan, dayanamayıp kapıyı içeriden kilitledi.<br />
Anlatmaya başladı:<br />
Rektör büyük bir baskı altındaymış. YÖK başkanı, onu merkeze çağırmış. Personel seçimindeki objektif tavrı ve kaliteyi temel alan yaklaşımından dolayı kendisini takdir ettiğini ifade etmiş.<br />
Biraz sonra kapı tekrar tıklatılsa da aldırmayıp daha alçak bir ses tonuyla konuşmaya devam etti:<br />
Ancak yine de daha üst makamdakiler, onu rektör olarak görmek istemiyorlarmış. Eğer düşünürse, gelişmiş bir üniversitede öğretim üyesi olarak çalışması sağlanacakmış. Aksi hâlde hakkındaki dosyalar raflardan indirilecekmiş.<br />
Ben de buna yakın şeyler duymuştum.<br />
Bu konuşmamızdan sonra ya bir gün geçti ya da iki.<br />
Gazete haberlerinden dosyaların bir bir açılmaya başlandığı anlaşıldı.<br />
Görevden el çektirilecek gibiydi.<br />
Peki, kimdi bu rektör?<br />
Bir zamanlar üniversitede öğrenciydi. Bugünkü bir bakanın halası o yıllarda başörtülü olduğu için ilahiyat fakültesine alınmamış, okuldan uzaklaştırılmıştı.<br />
Bunu duyunca, haksızlığa duyarsız kalamadı.<br />
Bir yandan üniversitede okuyor, bir yandan da öğrenci derneği başkanlığını yürütüyordu.<br />
Bir grup arkadaşıyla, zulme karşı çıktıklarını belirten ortak bir bildiri yayınladılar.<br />
Yıllar sonra kendisi, bir üniversiteye kurucu rektör olarak atandı. Bu görevi bittiğinde yapılan seçimlerde yeniden rektör oldu. Toplam beş yıl görev yaptı.<br />
Yine başörtüsü yasağı kapıdaydı.<br />
Toplum büyük bir gerilimin içine itiliyordu.<br />
Ve rektör görevden alındı.<br />
Devrin YÖK başkanı, bunun gerekçesini bir gazeteciye şöyle açıklamıştı:<br />
- Dinci kadrolaşma yoluna gittiğine dair duyumlar aldım. İnceleme başlattım. Çağırıp kendisine durumu açıkladım. İstifa etmezse görevden alacağımı söyledim. Yanıldığımı, yaptığım işin doğru olmadığını ifade etti. Ben de gerekeni yaptım. Sonrasında üniversiteyi temizlemek hiç de kolay olmadı.<br />
Ben, bu haberi okuyunca &#8220;temizlemek&#8221; kelimesine herkesin kendine göre bir anlam yüklediğini fark etmiştim. Bu işlemi kim yaparsa, karşı taraftakilerin kirli olduğunu düşünüyordu.<br />
Çok geçmeden üniversiteye sözde &#8220;temiz&#8221; bir rektör atandığını duyduk.<br />
İlk hafta içerisinde fısıltı gazetesi en yüksek tirajına ulaştı.<br />
Her günkü baskısında yeni atanan rektörden bahisler açıldı.<br />
Ondan hoşnut olmayacak öğretim üyelerinin akıbetinden.<br />
Yaklaşan kıştan, kıyametten.<br />
İstifa etmesi gereken dekanlardan.<br />
Görevden alınması beklenen bölüm başkanlarından.<br />
Uzak bir şehre sürgün edilecek öğretim üyelerinden.<br />
İmza listeleriyle sabah akşam izlenecek kişilerden.<br />
İri puntolu, görünmez başlıklar yer aldı hep.<br />
Kazan dairesi.<br />
Fotokopi odası.<br />
Çay ocağı.<br />
Bunlar, eski daire başkanlarının yeni makam odalarıydı.<br />
Eğer hayata tutunmak istiyorlarsa, buralardan hiç ayrılmamaları gerekirdi.<br />
&#8220;Allah aşkına, bilim bütün bunların neresinde&#8221; diye boş yere sızlanıp durdu cefa çekenler.<br />
Kimilerinin gerçek zannettiği yalancı bahar çoktan gelmişti.<br />
Aslında bu bahar da gelip geçiciydi. Ama onlar farkında değildi.<br />
Kimilerininse hasat edilecekleri mevsime hazır olmaları bekleniyordu.<br />
Çoğu kez ürünler boşa gidiyordu bu kızılca kıyamette.<br />
Alın teriyle yoğrulmuş bütün emekler.<br />
Bin bir zahmetle yazılan makaleler.<br />
Zamanı öğüten kitaplar.<br />
Devletin kıt bütçesiyle yaptığı masraflar.<br />
Lar, lar, ler, ler&#8230;<br />
Büyük üniversitelerde bunlar pek görülmez. Ama</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/duste-kordugum-bir-28-subat-romani/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onlar</title>
		<link>http://www.birazoku.com/onlar/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/onlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 08:01:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Can Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Adam Blake]]></category>
		<category><![CDATA[Samim Sakacı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9400</guid>
		<description><![CDATA[Arizona çöllerinde, nedeni hiçbir şekilde anlaşılamayan korkunç bir uçak kazası. Londra&#8217;da, arka arkaya kazaya kurban giden bir grup tarihçi. On üç yıl önce, üç çocuğuyla birlikte sırra kadem basan bir kadın&#8230; İncillerden biri olduğu varsayılan bir elyazması, tarihöncesinden bir kavime ait bir hançer ve olay yerinde görülseler de, kimlikleri, nereden geldikleri bir türlü tespit edilemeyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/onlar-adam-blake.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9401" title="onlar-adam-blake" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/onlar-adam-blake.jpg" alt="" width="200" height="305" /></a>Arizona çöllerinde, nedeni hiçbir şekilde anlaşılamayan korkunç bir uçak kazası.</p>
<p>Londra&#8217;da, arka arkaya kazaya kurban giden bir grup tarihçi. On üç yıl önce, üç çocuğuyla birlikte sırra kadem basan bir kadın&#8230; İncillerden biri olduğu varsayılan bir elyazması, tarihöncesinden bir kavime ait bir hançer ve olay yerinde görülseler de, kimlikleri, nereden geldikleri bir türlü tespit edilemeyen insanlar&#8230;</p>
<p>Onlar&#8230; ayak izlerini kumla örtüyor. Ve sadece gerektiği zaman saklandıkları yerden çıkıyorlar. Sırrı öğrenenleri öldürmek için&#8230; Sır, yalnızca onlara verildi, Ademoğlu asla bilmeyecek. Zamanı gelinceye dek&#8230;</p>
<p><em>X-men</em> ve <em>Fantasic Four</em> gibi kült çizgi romanların başyazarı, bu kez Adam Blake takma adıyla okurların karşısına çıkıyor.</p>
<p><strong>İsa&#8217;nın ölümüyle ilgili bildiğiniz her şey&#8230; </strong><br />
<strong>bir yalan!</strong></p>
<p>***</p>
<p><strong>Öndeyiş</strong></p>
<p>Uçağın düştüğünü haber veren çağrı geldiğinde Şerif Webster Gayle, bovling pistindeydi ve kaşığını muazzam bir dondurma kâsesine daldırmak üzereydi. Ölenler ve yakınları için hissettiği merhamet duygusunun yanı sıra, dinlerken aklına gelen ilk şeylerden biri de önündeki yedi dolarlık dondurmanın kesinlikle ziyan olacağı oldu.</p>
<p>&#8220;Acil iniş mi?&#8221; diye sordu, doğru anladığından emin olmak için. Yan taraftaki hatta devrilen ve yeniden dizilen kukaların yankılanan sesini engelleyebilmek için diğer elinin avucunu ahizeye siper etti.</p>
<p>&#8220;Hayır.&#8221; Connie&#8217;nin yanıtı netti. &#8220;Bu hiçbir şekilde bir iniş değildi. Kuş dosdoğru gökten yere çakıldı ve cehennemi bir patlamayla infilak etti. Büyüklüğünü ve nereden geldiğini bilmiyorum. Phoenix ve Los Angeles&#8217;daki Hava Trafik Kontrol merkezlerine bildirdim, bana geri döndüklerinde sana haber veririm.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ve olay kesinlikle bölge sınırları içinde oldu, değil mi?&#8221; diye sordu Gayle, eliyle ince bir pipeti yakalamaya çalışırken. &#8220;Uçuş rotasının daha batıya, Arcona tarafına doğru olduğunu sanıyordum&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Tam anayolun kenarına düştü, Web. Gerçekten öyle, penceremden dumanı görebiliyorum. Sadece ilçe sınırları içinde değil, aynı zamanda Gateway Alışveriş Merkezi&#8217;nden yürüyebileceğin kadar da yakın. Doktor Beattie&#8217;yi de bilgilendirdim. Yapmamı istediğin başka bir şey var mı?&#8221;</p>
<p>Gayle biraz düşündü. &#8220;Evet,&#8221; diye yanıtladı hemen sonra. &#8220;Anstruther&#8217;a oraya uygun bir olay yeri şeridi çekmesini söyle. Meraklılarla ve fotoğraf çekmek için gelenlerle uğraşmamızı önleyecek kadar geniş olsun.&#8221;</p>
<p>&#8220;Moggs ne olacak?&#8221; <em>Peason Chronicler</em> gazetesindeki tek tamzamanlı çalışan Eileen Moggs&#8217;u kastediyordu. Moggs, yazısını hazırlamadan önce ortalıkta dolaşıp insanlarla konuşan eski moda bir gazeteciydi; hatta Gayle&#8217;e önceleri bir seks oyuncakları kataloğunda görüp unutmaya çalıştığı bir yapay penisi anımsatan büyük boy dijital kamerasıyla kendi fotoğraflarını kendisi çekerdi.</p>
<p>&#8220;Moggs geçebilir,&#8221; dedi Gayle. &#8220;Ona bir iyilik borcum var.&#8221;</p>
<p>&#8220;Öyle mi?&#8221; diye kuşkuyla sordu Connie, Gayle&#8217;in ortada bir ima olup olmadığından emin olamayacağı kadar yumuşak bir ifadeyle. Gayle önünde duran dondurma kâsesini kederli bir ifadeyle itti. Çikolata, şekerleme ve karamel dışında çok sayıda bileşenden meydana gelen ve uzun bir ismi olan damak tatlarından biriydi bu. Gayle bir bağımlıydı, fakat bu zaafıyla barışalı uzun zaman olmuştu. Alkolü yenmişti; uzun uğraşmalardan sonra. Her ikisini de denememiş olmasına rağmen, büyük bir olasılıkla eroin ve kokaini de yenerdi.</p>
<p>&#8220;Oraya gidiyorum,&#8221; dedi. &#8220;Anstruther&#8217;a yaklaşık dört yüz metre olduğunu söyle.&#8221;</p>
<p>&#8220;Dört yüz metre ne, şef?&#8221;</p>
<p>Gayle garson kıza hesabı getirmesini işaret etti. &#8220;Olay yeri şeridi, Connie. Enkazdan yürüyerek en az beş dakikalık mesafede olmasını istiyorum. Kokuyu alan herkes buraya üşüşecek ve bu insanlar ne kadar az şey görürlerse, o kadar çabuk uzaklaşırlar bölgeden.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tamam. Beş dakikalık yol.&#8221; Gayle, Connie&#8217;nin talimatı önündeki kâğıda çiziktirdiğini duyabiliyordu. Connie rakamlardan nefret ederdi, bazı insanların renkkörü olması gibi kendisinin de rakamlara karşı kör olduğunu söylerdi. &#8220;Bu kadar mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Şimdilik bu kadar. Havalimanlarını tekrar dene. Oraya vardığımda seni ararım.&#8221;</p>
<p>Gayle şapkasını yandaki boş koltuktan alıp başına taktı. Yakasındaki ad kartında &#8220;Madhuksara&#8221; yazan esmer güzeli garson kız, dondurmayla daha önceki sosisli sandviç ve kızarmış patatesin hesap pusulasını getirdi. Gayle&#8217;in dondurmasına hiç dokunmamış olması onu utandırmış görünüyordu. Gayle, &#8220;Gerçekçi bir öneri olsaydı, onu paketlemeniz hoşuma giderdi,&#8221; diyerek durumu kurtarmaya çalıştı. Kadın bu şakaya hak ettiğinden daha fazla güldü. Ayağa kalkarken Gayle&#8217;in kemikleri biraz çatırdadı, yaşlanıyordu; insan bu iklimde bile romatizma hastası olabiliyordu. &#8220;Hanımefendi,&#8221; diyerek şapkasının kenarına dokunup selam verdi ve oradan ayrıldı.</p>
<p>Otoparkın en uzak kısmındaki hırpalanmış Chevrolet Biscayne&#8217;ine doğru ilerlerken kafasında çeşitli düşünceler dolaşıp duruyordu. Ne zaman istese polis bütçesinden ayrılan ödenekle yeni bir otomobil alabilirdi; fakat Biscayne yöresel bir simge haline gelmişti. Nereye park ederse etsin, &#8220;Görevli Doktor&#8221; yazan bir işaret gibiydi.</p>
<p>&#8220;Madhuksara&#8221; nasıl telaffuz ediliyordu acaba? Genç kadın nereden gelmişti ve onu buraya, Peason, Arizona&#8217;ya getiren şey neydi? Burası, Gayle&#8217;in kasabasıydı ve o buraya güçlü, görünmeyen bağlarla bağlıydı; fakat birilerinin uzaklardan bu kasabaya gelebileceğini düşünemiyordu. Cazip olan şey neydi? Alışveriş merkezi mi? Üç ayrı film oynatan sinema mı? Yoksa çöl mü?</p>
<p>Kendisine yirmi birinci yüzyılda yaşadığını hatırlattı. Madhuksara&#8217;nın hiç de göçmen olması gerekmiyordu. O tam da burada, Amerika&#8217;nın bu güneybatı köşesinde doğmuş ve büyümüş olabilirdi. Diğer yandan, onu daha önce kasabada hiç görmemişti. Gayle ırkçı değildi ve polislik kariyerinin bazı noktalarında bu durum, kendisine belirli bir farklılık katmıştı. Dondurmalarda olduğu gibi insanlarda da çeşitliliği severdi. Fakat polis içgüdülerine sahipti ve yabancıların her zaman sorun çıkarabileceği düşüncesiyle her renkten yeni yüzü zihninde dosyalama eğilimi taşırdı.</p>
<p>68 numaralı otoyol eyaletlerarası otoyola kadar açıktı, fakat Gayle, göğe yükselen simsiyah dumanı kavşağa gelmeden çok önce gördü. &#8220;Gündüz bir bulut sütunu, geceleyin ise bir ateş sütunu,&#8221; <strong>¹</strong> diye düşündü ilgisizce. Annesi bir Baptist kilisesine giderdi ve kutsal metinleri, hava durumundan bahseder gibi aktarırdı. Gayle otuz yıldır Kutsal Kitap&#8217;ın kapağını açmamıştı, ama aklında bazı şeyler kalmıştı.</p>
<p>Basset, çiftliğinin kenarından geçen tek şeritli asfalta saptı ve adsız bir toprak yoldan geçerek bir zamanlar, uzun yıllar önce, kendisinden daha yaşlı bir kadın akrabası dışında birisinden ilk öpücüğünü aldığı tarlalara ulaştı.</p>
<p>Üzerinden dumanlar çıkan ve geniş bir alana yayılmış metal enkaz parçalarını görecek kadar yaklaşmasına yüz metre kala yolun, renkli bir olay yeri şeridi çekilmesiyle kapatılmış olduğunu görünce şaşırdı ve memnun oldu. Şerit, iki çit direği arasına çekilmişti ve en sessiz ve zor heyecanlanan yardımcılarından biri olan Spence, sürücülerin mısır tarlasından kısa bir yan geçişle bariyerin etrafından dolaşmamaları için orada bekliyordu.</p>
<p>Spence, geçmesi için olay yeri şeridini çözerken Gayle penceresini açtı.</p>
<p>&#8220;Anstruther nerde?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Spence başıyla yan tarafı işaret etti. &#8220;Şurada.&#8221;</p>
<p>&#8220;Başka kim var?&#8221;</p>
<p>&#8220;Lewscynski. Scuff ve Miss Moggs.&#8221;</p>
<p>Gayle başını salladı ve yola devam etti.</p>
<p>Büyük bir uçak kazası, eroin ve kokain gibi Gayle&#8217;in daha önce deneyimi olmayan bir şeydi. Ona göre uçak bir ok gibi düşerek toprağa saplanmış ve kuyruğu havada kalmıştı. Ama gerçek bu kadar basit değildi. Gayle, toprakta yaklaşık iki yüz metre uzunluğunda ve dış kenarı belki de bir buçuk, iki metre yüksekliğinde geniş bir oluk açılmış olduğunu gördü. Uçak bu oluğu açarken parçalanmış ve gövdesinin dev bir yumurta kabuğunu anımsatan eğimli parçaları zemine dağılmıştı. Uçağın gövdesinden geriye kalanlar biraz ileride yanıyordu ve camını indirmiş olan Gayle, havadaki korkunç yanık kokusunu alabiliyordu. Bunun yanık et kokusu mu, yoksa ona benzeyen bir plastik kokusu mu olduğunu ayırt edemedi. Bunu öğrenmek için acelesi yoktu.</p>
<p>Biscayne&#8217;i, Anstruther&#8217;ın siyah beyazlı otomobilinin yanına park ederek arabasından indi. Enkaz yüz metre uzaklıktaydı; fakat yeni oluşmuş bir zemin çıkıntısının üzerinde duran küçük gruba doğru yaklaşırken yangının ısısının vücudunu bir ok gibi delip geçtiğini hissetti. Kıdemli yardımcısı Anstruther eliyle gözlerine siper yapmış, şekil değiştirmiş araziyi inceliyordu. Daha yirmi yedi yaşında olmasına rağmen, polis kuvvetleri için kendisinin iki katı yaşındakilere kıyasla daha büyük bir yüz karası olan önemsiz eyalet polisi Joel Scuff onun yanında duruyor ve aynı yöne bakıyordu. İkisi de pek o kadar iyi tanımadıkları birinin cenazesindeymiş gibi hüzünlü, şaşkın ve konuşmaya korkar görünüyorlardı.</p>
<p>Onların ayaklarının dibinde Eileen Moggs oturuyordu. Erkek organına benzeyen kamerası aciz bir şekilde kucağında duran kadın başını önüne eğmişti. Bu açıdan bakıldığında emin olmak zordu; ama yüzü biraz önce ağlamış birisinin yüzü gibi buruşmuş görünüyordu.</p>
<p>Gayle ona bir şeyler söylemek istedi, fakat zemin çıkıntısının üzerine doğru güçlükle yürüyünce yeterli yüksekliğe ulaştı ve onların gördüğünü gördü. İstemsiz bir şekilde aniden kalakaldı ve zihni bacaklarını dermansız bırakan korkunç görüntüyle doluverdi.</p>
<p>Basset&#8217;s North 40 numaralı karayolunun darmadağın olmuş toprak zemini dağılmış kadın, erkek ve çocuk cesetleriyle doluydu; parçalanan bavullardan dışarı saçılmış olan giysiler yeni kavuştukları özgürlüklerini kutlayan süslü elbiseler giymiş hayaletler gibi görünüyorlardı.</p>
<p>Gayle lanet okumak istedi, fakat ağzı herhangi bir ses çıkaramayacağı kadar kurumuştu. O korkunç sıcaklıkta gözyaşları, kimse görmeden yanaklarında buharlaşıp gitti.</p>
<p><strong>1</strong></p>
<p>Fotoğrafta bir merdivenin dibinde yatan bir erkek cesedi görülüyordu. Resim mükemmel çerçevelenmişti, çok netti ve kimse onunla ilgili en ilginç gerçeği fark etmiş görünmüyordu, ama yine de Heather Kennedy&#8217;yi heyecana benzer bir duyguyla doldurmaktan uzaktı.</p>
<p>Dedektif elindeki dosyayı kapattı ve masanın öbür tarafına doğru itti, nasıl olsa içinde bakabileceği daha fazla bir şey yoktu, &#8220;Bunu istemiyorum,&#8221; dedi.</p>
<p>Karşısındaki masada oturan merkezî istihbarat şefi Summerhill, <em>her yaşamda biraz hüzün olmalı</em>, der gibi omzunu silkip, &#8220;Verebileceğim başka kimse yok, Heather,&#8221; dedi ona, yapılması gerekeni yapan makul bir adam tavrıyla. &#8220;Herkesin eli dolu. En boş durumda olan sensin.&#8221; Şunu ekleyebilirdi, ama eklemedi: <em>Neden kısa çöpü çektiğini ve bunun sona ermesi için ne olması gerektiğini biliyorsun.</em></p>
<p>&#8220;Tamam,&#8221; dedi Kennedy. &#8220;Ben boştayım. Ratner veya Denning&#8217;in yerine beni devriyeye koy. Ama sonsuza kadar açık kalacak bir dosya verme bana.&#8221;</p>
<p>Summerhill sempatik görünmek için çaba bile göstermedi. &#8220;Cinayet değilse,&#8221; dedi, &#8220;kapat gitsin. İmzala ve kapansın. Kanıtlayabilirsen kararına arka çıkacağım.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki, deliller üç hafta öncesine aitse bunu nasıl yapacağım?&#8221; diye karşı ateşe geçti Kennedy, ekşi bir ifadeyle. Bu işi başaramayacaktı ama Summerhill, kararını çoktan vermişti. Yine de yaşlı hergelenin işini kolaylaştırmaya niyeti yoktu. &#8220;Kimse olay yerinde çalışma yapmamış. Kimse cesedi yerinde incelememiş. Devam etmek için elimde olan tek şey yöredeki polis karakolundan birisinin çektiği birkaç fotoğraf&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet, onlar ve otopsi raporu,&#8221; dedi Summerhill. Kuzey Londra laboratuvarı bize dosyanın yeniden açılmasına ve muhtemelen sana birkaç başlangıç noktası sağlamaya yetecek kadar yanıtsız soruyla geri döndü. Dosyayı kararlı ve kesin bir jestle Kennedy&#8217;ye doğru geri itti.</p>
<p>&#8220;Kimse ölümü kuşkulu bulmadıysa neden otopsi yapıldı?&#8221; diye sordu Kennedy, gerçekten kafası karışmış bir halde. <em>Hatta bu nasıl bizim sorunumuz haline geldi?</em></p>
<p>Summerhill gözlerini kapattı, işaret ve başparmaklarıyla gözkapaklarına masaj yaptı. Yüzünde bıkkın bir ifade belirdi. Sadece Kennedy&#8217;nin dosyayı almasını ve oradan defolup gitmesini istiyordu. &#8220;Ölen adamın bir kız kardeşi var ve o baskı yaptı. Şimdi de istediğini aldı; heyecan verici bir olasılıklar âlemine işaret eden açık bir mahkeme kararı. Açık sözlü olmak gerekirse, şu anda gerçekten başka seçeneğimiz yok. Kötü görünüyoruz, çünkü kaza sonucu ölüm kararına çok hızlı vardık ve yine kötü görünüyoruz, çünkü ilk talep geldiğinde otopsiye karşı çıktık. O yüzden dosyayı yeniden açmamız ve şu ikisinden birisi gerçekleşene kadar bu işi sürdürmemiz gerekiyor: Ya bu adamın gerçek ölüm nedenini bulacağız ya da bir duvara çarpacağız ki o zaman da makul bir şekilde en azından denediğimizi söyleyebileceğiz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu sonsuza dek sürebilir,&#8221; diye belirtti Kennedy. Bu klasik bir kara delikti. Gerçek bir ön hazırlık çalışması yapılmamış bir vakanızın olması, adli tıpla ilgili işlerden tanık ifadelerine kadar, her şeyi sonradan halletmek zorunda kalarak helak olmanız anlamına gelirdi.</p>
<p>&#8220;Evet. Rahatlıkla. Fakat işin parlak tarafını görmeye çalış, Heather. Yeni ortağını eğitiyor olacaksın, şubeye yeni katılan ve senin hakkında hiçbir şey bilmeyen genç ve hevesli bir yardımcın olacak. Adı Chris Harper. Akademi yoluyla doğrudan St.John&#8217;s Wood&#8217;dan transfer. Ona karşı nazik olursun, değil mi? Newcort Caddesi taraflarında daha uygar yöntemlere alışıktır onlar.&#8221;</p>
<p>Kennedy konuşmak için ağzını açtı ve yine kapattı. Bir şey söylemenin anlamı yoktu. Aslında bir şekilde bu tuzağın sadeliğine ve ekonomisine hayran olabilirdiniz. Birisi işi kahramanca berbat etmişti, dosyayı hızlıca kapatmış ve sonra da deliller geri dönüp onu bulmuştu, şimdi de bütün bu pislik, şubedeki en gözden çıkarılabilir dedektife ve ilçelerden birinden bu vaka için getirilen zavallı önemsiz bir memura devrediliyordu. Zararı yoktu, bir şey olmazdı. Veya olsa bile önemli hiç kimse bundan sorumlu tutulmazdı.</p>
<p>Kennedy homurdanarak kapıya doğru yöneldi. Ellerini başının arkasında kavuşturarak arkasına yaslanan Summerhill, geri çekilen kadına baktı. İsteksizce, &#8220;Onları canlı geri getir, Heather,&#8221; diye uyardı.</p>
<p>Kennedy masasına geri döndüğünde, &#8220;bu kadını cumaya kadar buradan def edin&#8221; ekibinin son armağanını buldu. Paslanmaz çelikten bir kapanın içinde ölü bir fare vardı masanın üzerinde. Cadı kazanında, gruplar halinde oturmuş yedi veya sekiz dedektif vardı ve hepsi de tepkisini görmek için gizlice onu izliyordu. Odadaki baskılanmış heyecana bakılacak olursa, sonuçla ilgili bahis oynamış bile olabilirlerdi.</p>
<p>Kennedy daha hafif provokasyonlara sessizce katlanmıştı, fakat hayvanın küçük ve yumuşak bedenini ve ucunda yem bulunan tuzak demirine yakalanan boynundaki kurumuş kanı gördüğü zaman zaten yüzde doksan bildiği şeyi ânında kabul etti; bu duruma kendi çarmıhını yakınmadan taşıyarak son veremeyecekti.</p>
<p>Peki, seçenekleri neydi? Birkaç tanesini değerlendirdi ve en azından ani olma avantajını taşıyan birinde karar kıldı. Kapanı eline aldı ve yayı sert olduğundan biraz güçlük çekerek açtı. Fare duyulabilir bir ses çıkararak masaya düştü. Sonra kapanı bir tarafa fırlattı ve metalin bir yerlere çarptığı duyuldu. Kennedy, fareyi dikkatlice kuyruğundan tutarak değil, sıkıca avucunun içine alarak kavradı. Hayvan soğuktu; oda ısısından oldukça fazla soğuktu. Birisi bu anı düşünerek onu buzdolabında saklamıştı. Kennedy odaya göz gezdirdi.</p>
<p>Josh Combes. Elebaşı olduğundan değil -bu kampanya o kadar bilinçli planlanmamıştı- fakat Kennedy&#8217;nin yaşamını tatsız hale getirmek isteyen memurlar arasında en çok lafı Combes&#8217;un ağzı üretiyordu ve hizmet yılı açısından bakıldığında en kıdemlileri oydu. Yani bunu herkes kadar Combes da yapardı, hatta çoğundan daha iyi bile yapabilirdi. Kennedy onun masasına yöneldi ve ölü fareyi Combes&#8217;un kucağına fırlattı. Combes öfkeyle yerinden sıçradı, koltuğu tekerlekleri üzerinde geri kaydı. Fare ölüsü yere düştü.</p>
<p>&#8220;Yüce İsa,&#8221; diye bağırdı.</p>
<p>&#8220;Biliyorsun ki,&#8221; dedi Kennedy mahcup sessizliğe doğru, &#8220;koca adamlar annelerinden kendileri için böyle şeyler yapmasını istemez, Josh. Büyüyünceye kadar üniformalı kalmalıydın. Harper sen benimle geliyorsun.&#8221;</p>
<p>Onun odada olup olmadığından emin değildi ve neye benzediği hakkında bir fikri bile yoktu. Fakat oradan çıkarken gözucuyla oturan adamlardan birinin ayağa kalkarak gruptan ayrıldığını gördü.</p>
<p>&#8220;Sürtük,&#8221; diye söylendi Combes arkasından. Kennedy&#8217;nin tepesi fena halde atmıştı, fakat hepsinin duyabileceği şekilde güldü giderken.</p>
<p><strong>2</strong></p>
<p>Otomobili Harper kullanıyordu ve hafif bir yaz yağmuru atıştırıyordu. Kennedy dosyayı gözden geçirdi. Bu yalnızca bir dakikasını aldı.</p>
<p>———</p>
<p>¹ Kutsal Kitap, Etki Ahit, &#8220;Mısır&#8217;dan Çıkış&#8221;. 13:21&#8242;den. (Y.N.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/onlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler</title>
		<link>http://www.birazoku.com/sanatin-insansizlastirilmasi-ve-roman-ustune-dusunceler/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/sanatin-insansizlastirilmasi-ve-roman-ustune-dusunceler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 May 2012 00:24:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Filozoflar-Düşünürler]]></category>
		<category><![CDATA[İnceleme/Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Yapı Kredi Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[José Ortega y Gasset]]></category>
		<category><![CDATA[Neyyire Gül Işık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9395</guid>
		<description><![CDATA[José Ortega y Gasset, Camus&#8217;ye göre, &#8220;Nietzsche&#8217;den sonra belki de en büyük Avrupa&#8217;lı yazardır&#8221;. 1955 yılında hayata veda eden İspanyol filozof José Ortega y Gasset, 1925 yılında kaleme aldığı &#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221; ve &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221; başlıklı iki uzun denemesinde, çağının sanatı ve edebiyatı üzerine düşüncelerini ortaya koyuyor. &#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221; ve &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221; çarpıcı, cesur, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/sanatin-insansizlastirilmasi-roman-jose-ortega-gasset.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9396" title="sanatin-insansizlastirilmasi-roman-jose-ortega-gasset" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/sanatin-insansizlastirilmasi-roman-jose-ortega-gasset.jpg" alt="" width="200" height="312" /></a>José Ortega y Gasset, Camus&#8217;ye göre, &#8220;Nietzsche&#8217;den sonra belki de en büyük Avrupa&#8217;lı yazardır&#8221;.</p>
<p>1955 yılında hayata veda eden İspanyol filozof José Ortega y Gasset, 1925 yılında kaleme aldığı &#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221; ve &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221; başlıklı iki uzun denemesinde, çağının sanatı ve edebiyatı üzerine düşüncelerini ortaya koyuyor.</p>
<p>&#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221; ve &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221; çarpıcı, cesur, derinlikli ve isabetli saptamalarıyla, güncelliğini koruyan, her zaman heyecanla okunacak klasik metinlerden.</p>
<p><em>&#8220;Kimi dostlarımdan, özellikle de bazı genç yazarlardan bir roman yazmakta olduklarını işittiğimde, bunu nasıl olup da sakin bir ses tonuyla söylediklerine pek şaşırıyor, onların yerinde olsam tir tir titrerdim diye düşünüyorum. O sükûnetin altında büyük çaplı bir bilinçsizliğin yattığından kuşkulanıyorum, belki de haksızımdır, ama başka türlüsü elimden gelmiyor işte.&#8221;</em></p>
<p>***</p>
<p><em><strong>Sunuş</strong></em></p>
<p>Kitabımız çağdaş İspanyol filozofu José Ortega y Gasset&#8217;in (1883-1955),<strong>*</strong> genelde değişik anlatımlarıyla sanat olayı, özellikle de çağının Avrupa sanatı üstüne irdelemelerini içeren &#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221; ve &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221; başlıklı iki denemesinden oluşuyor.</p>
<p>Ortega&#8217;nın tüm yapıtlarında olduğu gibi, burada denemenin kendisi, düşünsel niteliklerinin yanı sıra, yazınsal özellikler de sergiliyor. İrdelerken, irdelediği konuyu okuruna öğretmeyi, öğretirken düşündürmeyi amaç edinmiş olan filozof, yazısını aynı zamanda hoş gelişimli, oyalayıcı bir biçem çerçevesinde geliştiriyor; örneğin:</p>
<p><em>&#8220;Ruhumuzun ta derinine işleyen tablolar, &#8216;tablo seyretmeye&#8217; gittiğimiz müzedekiler olmayabilir de, belki hayatın bizi çok daha farklı kaygılarla sürüklediği bir odadaki önemsiz bir resim olur. Konserdeki müziğe dikkat etmeyebiliriz de, sokakta, kendi düşüncelerimize dalmış giderken bir âmâ çalgıcıdan işittiğimiz notalar gelip ruhumuzun bam telini titretir.&#8221;</em></p>
<p>Avrupa kıtasının bir ucunda, bir kıyısında kendine özgü yer tutan, Avrupa kültürünü kendince algılayan ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde henüz yeterince tanımayan İspanyol insanını dünyaya, Avrupa&#8217;daki düşünce ve sanat akımlarının evrimine açmaya yönelen Ortega&#8217;nın eğitici tavrı -düşünsel içeriğinden bağımsız olarak- aslında yirmi birinci yüzyıldaki Türk okuru için de hâlâ ilginç olmakta.</p>
<p>İki denemenin arasında bir bütünleyicilik bağı bulunuyor. İkisi de 1925&#8242;te yayımlanmış, o zamandan beri her biri Ortega&#8217;nın daha önce gazetede basılmış ve konularına göre öbeklenmiş denemelerini içeren değişik kitaplarında genellikle ikisi birlikte yer alıyor. J. Martínez Cachero gibi uzmanlar, onların eşzamanlı olarak ve birinden öbürüne gidip gelerek kaleme alınmış oldukları fikrindeler. Çünkü &#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221;nda görsel sanatlar geniş oylumlu olarak irdelenirken, roman sanatına pek az, o da uzaktan değiniliyor; nedeni Ortega&#8217;nın roman türüne ilişkin düşüncelerini &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221;e saklamış, ayrı bir bağlamda, bağımsız olarak ele alarak geliştirmeyi yeğlemiş olmasıdır.</p>
<p>Ortega&#8217;nın sanat olayına yaklaşımı en derin bir varoluşsal ciddiyetin, diyebiliriz ki bir etik tavrın sonucudur:</p>
<p><em>&#8220;Sanat gündelik yaşamın gerçeğinden ve bizi kuşatan bayağılıktan özgürleşmek, yaşamımıza bir anlam verebilmek içindir. İnsanoğlu tekdüzelikten, adilikten, gevşeklikten kaçış yolu arar durur. O nedenle kendi ortamından yola çıkarak yeni şeyler yaratmaya yönelir, kendi kendini arayışına bir yanıt olsun diye eserinde kendini dışa vurarak benliğini dile getirir. Başka yoldan dışa vuramayacağı şeyleri eserinde şekillendirir: Öyle, çünkü yaratı olmayan yerde doğum yoktur, doğum olmayınca da yaşam yoktur. O nedenledir ki, eser veren sanatçılar her zaman için var olagelmiştir, çünkü eser yaratarak, benliklerinin kendilerinin bile bilmedikleri en mahrem yönlerine bir karşılık vermişlerdir.</em></p>
<p><em>&#8220;Sanatlar, benliğini ifade edecek formüle başka yoldan ulaşamayan insanoğlunun kendisini anlatmasına yarayan soylu birer duyu organıdırlar (&#8230;) Sanat sorununun tipik özelliği çözümsüz olmasıdır. Çözümsüz olduğu içindir ki, insan onu değişik yanlarını ayrıştırarak kucaklamaya çalışır, böylece sanatların her biri sorunun özgün bir yanının dile getirilmesidir.&#8221;</em></p>
<p>Dolayısıyla sanatçı, insanlığın dışa vurmayı beceremediği duyguları dile getirme ihtiyacını duyan kişidir ve bunu eseriyle gerçekleştirir. İşte temelindeki o derin, o ciddi nedenden ötürü, Ortega sanatın bir oyun olmadığını vurgular:</p>
<p><em>&#8220;Sanat bir zorunluk değildir, keyifli bir kapristir. Sanat eserinin dışında hiçbir gereklilik yoktur ki bizi ona yöneltsin, zorlasın (&#8230;) Madem sanat dışsal bir gerçeğe yaslanarak yaşayamıyor, o halde varlığını kendi kendisine dayanarak haklı göstermek zorundadır. O haklılık nedeni ancak bir tane olabilir: Zevk vermek. Sanatlann her biri dolu dolu var olabilmek için, diğerlerinden farklı bir sanat olabilmek için, kendisinden başka kimsenin veremeyeceği zevki sağlamalıdır.</em></p>
<p><em>Sanat da aşk gibi, mahrem bir olaydır, dışarıdan gelme değil, içten doğma; o nedenle anlamını kendisinin dışındaki fiziksel gerçeklerde arayamaz, arasa bile bulamaz.&#8221;</em></p>
<p>Oysa çağın sanatının &#8220;en sivri, en vahim, en derin&#8221; özelliği, sonuçları açısından sanatın &#8220;önemsiz bir şey&#8221; olarak görülmesi:</p>
<p><em>&#8220;(&#8230;) Olay sanatçının kendi yapıtıyla ya da işiyle pek ilgilenmemesi değil, onlarla asıl büyük bir önemleri bulunmadığından ötürü ve bulunmadığı oranda ilgilenmesi.&#8221;</em></p>
<p>Yeni sanatların Ortega&#8217;yı kaygılandıran yanı anlatımsal biçimleri ya da içerikleri değil, sanatçının kendi ciddiyetini, kendi derin yüklenimini yitirmiş olması. Düşünüre göre ciddiyetsizlik, derinlikten, sorumluluktan kaçış, toplumda ya da üniversitede olduğu gibi, sanatlarda da asıl sorun: Doğrudan doğruya bir te- mellendirme, hayat karşısında bir esasa ilişkin bir yaklaşım sorunu.</p>
<p>İki denemenin tarihsel ortamı olan 1920&#8242;Ii yıllarda sanat dalları acaba Avrupa&#8217;da ve İspanya&#8217;da ne konumdaydı?</p>
<p>Kimi tarihçilere göre, Birinci Dünya Savaşı yirminci yüzyılın gerçek başlangıcı olmuştu, özellikle de kültürde. İki Dünya Savaşı arasındaki yıkıntı ve yeniden yapım ortamında -izm&#8217;ler ya da öncü sanatlar çağı açılmıştı. O çağ aslında daha önceden, savaşın arifesinde, İtalya&#8217;da 1912&#8242;deki Fütürist Manifestosu&#8217;nun yepyeni, sarsıcı ve kavramsal şiddet öğeleri içeren arayışı ile ufukta belirmişti. O yöneliş İspanya&#8217;ya Ramón Gómez de la Serna&#8217;nın<strong>¹</strong> gençlik yapıtlarında ve yönettiği <em>Prometeo</em> dergisinde yansımıştı. İspanya&#8217;nın katılmayarak yansız kaldığı savaştan sonra dadaizm, arı şiir ya da <em>creacionismo</em><strong>²</strong> ve <em></em><em>ultraismo</em><strong>³</strong>, özellikle de ilk manifestosu 1924&#8242;te ortaya çıkan gerçeküstücülük gibi eğilimler doğdu.</p>
<p>O öncü akımlar içerikleri açısından, bütün benzerleri gibi, zamanında anlaşıldılar ya da anlaşılmadılar, alkışlandılar ya da yerildiler, yerden yere vuruldular. Ancak en önemlisi olayın biyolojik normallik çerçevesinde algılanması, üstlenilmesi ve açıklanmasıdır ki, Ortega&#8217;nın &#8220;Sanatın İnsansızlaştırılması&#8221; ile yapmak istediği de budur: Ne öfkeye ne coşkuya kapılarak, yalnızca filozofça bir tavır içinde, salt &#8220;anlayabilme ve açıklayabilme zevki için&#8221; irdelemek.</p>
<p>Sözü kitabın tarihsel arkaplanına getirirsek, İspanya&#8217;da Primo de Rivera diktası dönemine rastlar, ama Ortega&#8217;nın Avrupa&#8217;yla yakından ilgili olduğunu göz önüne alarak, onu savaş sonrasının ve 1920&#8242;Ii yılların sorunsal, hayat dolu, pırıltılı iklimiyle ilintili görmek daha yerinde olur.</p>
<p>1925&#8242;te Ortega, Avrupa&#8217;da 1916&#8242;dan beri havada, özellikle de sanat alanında algılayıp duyumsadığı &#8220;yeni duyarlık&#8221;ın özelliklerini belirlemeye çalışır:</p>
<p>&#8220;Kitabım bir savunma değildi, öngörü de değildi, yalnızca bir tanıydı&#8221; diyecektir sonradan.</p>
<p>Tarihsel açıdan, görünürde &#8220;yalnızca&#8221; çağın getirdiği yeni bîr duyarlık biçimini ortaya çıkarmak söz konusudur, &#8220;yeni sanat &#8220;ın ne anlama geldiğini anlatmak, tarihini yazmaktır. Yeni duyarlığı yansıtmak çağın seviyesini tutturmak anlamına gelir, daha doğrusu olmazsa olmaz koşuludur onun.</p>
<p>Peki Ortega&#8217;nın onca tartışılan yeni sanatlar karşısındaki tutumu nedir? Yeni duyarlığı getirdiği olanaklar, açılımlar bakımından desteklemekten yanadır, ama sonuç olarak sanat alanındaki dışavurumlarına arka çıkmak kaygısında değildir, yansızlığını korumayı yeğler. O bağlamda &#8220;geri dönmenin olanaksızlığını&#8221; belirtir Ortega: Olmuş ve olmakta olanda bir &#8220;gereklilik&#8221; mevcuttur, o da Alman felsefesiyle yoğrulmuş düşünürün sevdiği terimle <em>Zeitgeist</em>tır, yani çağın ruhu. O ruh her alanda belli eder kendini:</p>
<p><em>&#8220;(&#8230;) her tarihsel çağın tüm dışavurumlarında kendi kendisiyle sımsıkı bir dayanışma içinde bulunuşu şaşırtıcı, gizemli bir şeydir. En değişik sanatlarda aynı esin, aynı biyolojik biçem nabız gibi atar. Genç müzisyenin hiç farkına varmaksızın seslerle gerçekleştirmeyi amaçladığı şey, çağdaşı olan ressam, şair, tiyatro yazarınınkiyle aynı estetik değerlerdir. Ve bu sanatsal anlam eşliği, kaçınılmaz biçimde aynı toplumsal sonucu verecektir.&#8221;</em></p>
<p>Ömrünün büyük bir bölümünde felsefi düşüncesini gazetelerde deneme yazılarıyla dile getiren Ortega&#8217;nın bu kitabı da Madrid&#8217;in ünlü El Sol gazetesinde 1 Ocak 1924&#8242;ten itibaren basılan bir dizi yazının toplamı olarak ortaya çıkmıştır. Kendisinin de belirttiği gibi, o yazılar &#8220;kararlı bir biçemsel iradeye&#8221; uyar, yani yöneldiği okur kitlesine, onun algılayış biçimine göre şekillenir, göndermeleri, değinmeleri ona göredir. Ve sanat uzmanı olmayan bir aydının hiç uzmanlığı bulunmayan bir okura adadığı metindir. Ne var ki Ortega kendini uzman saydığı bir alanda açık seçik görülebilen başka, daha geniş bir alanda bir eğitsel tutum sergiler: &#8220;Hayat konusunda uzmanlık&#8221; alanında.</p>
<p>Tek tek bölümlerin temelindeki yazılarda niyetlerin açıkça dile getirilmesi, düşüncelerin çizgisel gelişiminden baskın çıkar: Kitabın bölümlerini oluşturan her yazı kısa hatırlatmalarla başlar, böylece zaman içindeki kesintilerin engelini aşarak, yazıdan yazıya süreklilik içinde geçmeye olanak sağlar. O nedenle pedagojik yineleme havası gazete yazılarında tuhaf kaçmaz, ancak kitapta yineleniyor olması zamanında eleştirilmiştir.</p>
<p>Resmî çizgiden ya da grup yönelişlerinden ayrılan aydınlarını kolay bağışlamayan ülkesinde Ortega&#8217;ya zamanında yöneltilmiş, hâlâ da yöneltilen eleştirilerden yalnızca biridir bu. Kurup yönettiği ve varlığını bugün hâlâ sürdüren <em>Revista de Occidente</em> dergisinin yayın amaçları arasında zamanında şöyle bir saptayım yer almıştır:</p>
<p><em>&#8220;İspanya&#8217;da ve İspanyolca konuşulan Amerika ülkelerinde giderek artan sayıda kişi fikirleri ve sanatı keyifle, dinginlikle seyreylemeyi dilemekte.&#8221;</em></p>
<p>Başka bir deyişle Ortega &#8220;dünyanın ne yöne gittiği&#8221; konusunu &#8220;her türlü politikaya sırtını çevirerek&#8221; açıklamayı görev olarak üstleniyor. Böyle filozofça, politikadan bağımsız kalma kaygısı toplumsal ortamın giderek sertleştiği, kamplaşmanın giderek keskinleştiği İspanya&#8217;da bir aydın için bağışlanamaz bir suç oluşturacaktı. Bu denemelerin yayımlanışından ancak altı yıl sonra, 1931&#8242;de II. İspanyol Cumhuriyeti&#8217;nin ilan edileceğini hatırlamak yeter. Düşünürün canla başla desteklemiş olduğu yeni rejim, çok geçmeden, giderek şiddetlenen kanlı hesaplaşmaların ortamına dönüşecek, Ortega da çok geçmeden o ünlü &#8220;Bu değil, böyle olmaz!&#8221; feryadını kopararak kendini geriye çekecekti. O tavrı kuşkusuz iki tarafça da reddedilmesi sonucunu doğuracaktı. Ortega&#8217;ya çeşitli yollardan yapılan eleştirilerin gerisinde, düşüncesinin içeriğinden çok önce, kuşkusuz onun çok ilerisinde, çağın tarihsel gelişimi göz önüne alındığında kolayca anlaşılacak ve anlayışla karşılanması gereken bir siyasal tavır yatmaktadır.</p>
<p>İkinci denemeyi oluşturan &#8220;Roman Üstüne Düşünceler&#8221; de haliyle aynı temellendirmeye uyar:</p>
<p><em>&#8220;Sanat yapıtı, doğrudan doğruya felsefe olma, siyasal mesaj olma, toplumbilimsel inceleme ya da ahlaksal vâz olma amacını güdemez. Romandan başka birşey olamaz, iç evreni kemlisini aşıp başka hiçbir şeye dönüşemez.&#8221;</em></p>
<p>Romana ağırlıklı, hatta boğucu olarak, başka ortamlara ait olan, o yüzden estetik bir yaratının alanına uymayacak öğeleri yüklemek doğru değildir: İster siyasal, isterse ideolojik, isterse simgesel ya da yergisel olsun, o etkinlikler öyle bir doğaya sahiptirler ki, kurgusal düzlemde uygulanamazlar, ancak her bireyin sahici ufkuna gönderme yapmakla işlerlik kazanırlar.</p>
<p>Ortega, denemesinde, o sıralarda ideolojik içerikli yayımlara olan talebin artmasına karşılık, roman satışlarının gerilemekte olması gözleminden yola çıkarak roman türünün krizinin nedenini araştırıyor. O nedeni artık yeni konular bulmanın olanaksızlaşmasına, eskilerin yinelenmesinin de bıkkınlığa yol açmasında görüyor:</p>
<p><em>&#8220;Kimi dostlarımdan, özellikle de bazı genç yazarlardan bir roman yazmakta olduklarını işittiğimde, bunu nasıl olup da sakin bir ses tonuyla söylediklerine pek şaşıyor, onların yerinde olsam tir tir titrerdim diye düşünüyorum. O sükûnetin altında büyük çaplı bir bilinçsizliğin yattığından kuşkulanıyorum. (&#8230;) Sanat yaratısının yalnızca adına esin ya da yetenek denilen o öznel ve bireysel kabiliyete bağlı olduğunu varsaymak, boş hayallere kapılma ve sorunu rahatça ortadan kaldırma isteğinden başka bir şey değildir.&#8221;</em></p>
<p>Ancak türün krizde olması başka şeydir, can çekişiyor olması başka şey.</p>
<p>Eğer roman tür olarak varlığını sürdürmek istiyorsa, konunun bıraktığı boşluğu başka öğelerle doldurması gerekecektir ve gerek romancı gerekse yazın eleştirmeni o doğrultuda elinden geleni yapmak durumundadır. Romanın kimi özellikleri, en çok da romantik ürünlerinin halk arasında yaygınlaştığı on dokuzuncu yüzyılda, olanaklarının doruğuna ulaşmıştır ve şimdi, 1925&#8242;te artık tükenmiş, kendi kendini tekrarlamaktan başka çaresi kalmamıştır.</p>
<p>Dramatik ilgi denen şey aslında romana başlı başına bir estetik değer katmaz, ancak romanın işlevindedir, bir mekanik gereğidir onun:</p>
<p><em>&#8220;Bir sanat yapıtını kurtaran şey asla konusu değildir, tıpkı bir heykele değerini veren şeyin maddesindeki altın olmadığı gibi.&#8221;</em></p>
<p>Ortega o bağlamda ilkin Fransız ve İspanyol tiyatrosunu karşılaştırır, her biri kendi seyircisinin arayışlarına karşılık veren, birbirinden apayrı, hatta zıt temellendirmelere dayanır onlar. Fransız trajedisi, birtakım yüce vakar örneklerini seyrederek ibret almaya istekli, kendi kendini mükemmelleştirmeye hevesli bir seyirci kitlesi içindir. O türde, davranışları ve sözleri en iyi şekilde düzenleyecek kuralın arayışı gözlemlenir, &#8220;Fransa&#8217;nın, kuşaklar boyunca yaşamını ve soyunu pırıl pırıl perdahlamasına olanak sağlamış olan o seçkinlik arzusu, düşünce yoluyla nitelik kazanma dileği kendini belli eder.&#8221; İspanyol seyircisi ise, tersine, aşırılık, kendini tutkuya kapıp koyverme derdindedir, ateşli ve hareketli dramları yeğler. Sonuçta, tiyatro yapıtlarının o zıt özellikleri, birbirine taban tabana zıt iki yaşamsal tavrın ürünüdür.</p>
<p>&#8220;Ağırdan alan, yoğun&#8221; bir türdür roman. Konuların işleniş temposu açısından, Ortega, Dostoyevski ile Proust&#8217;u karşılaştırır: Rus romancısının yapıtları ağır gelişimlidir, yine de bir o kadar yoğundur. Çünkü &#8220;yoğunluk serüven üstüne serüven yığmakla değil, her bir serüvenin en ufacık bileşenlerinin bol miktarda sunulmasıyla sağlanır&#8221; Ancak ağır anlatım Proust&#8217;ta aşırılığa varır, &#8220;handiyse hareketsiz, gelişimsiz ve gerilimsiz bir dizi durağan düzlemlere dönüşür.&#8221;</p>
<p>Düşünürün o bağlamda vardığı sonuç genelde toplumsal olgular karşısında vardığı ile eşyapılı: Seçkinci ve ödünsüz bir bakış açısının ürünü. Çağın siyasal yönelişi -özellikle İspanya&#8217;da- ters yönde gelişiyorken, o fikirlerin de genellikle benimsenmesinin olanaksız olduğunun bilincindeydi düşünür:</p>
<p>&#8220;Ben evrensel politika gibi, sanatın da yakın geleceği üstüne oldukça karamsarım&#8221; derken, aslında yine de iyimser olduğunu belirtir:</p>
<p><em>&#8220;Ne var ki bu iş ender rastlanan seçkin ruhların harcıdır. (&#8230;) Yakın geleceğin, felsefe bir yana, bize sakladığı en güçlü zihinsel coşkuların tarihten ve romandan kaynaklanacağını ileri sürersek, pek de sakıncalı bir kehanette bulunmuş olmayız.&#8221;</em></p>
<p>————</p>
<p><strong>*</strong> José Ortega y Gasset&#8217;in yaşam öyküsü ve çalışmalarının tamamı için bkz. Ortega y Gasset. <em>Tarihsel Bunalım ve İnsan.</em> Haz. Neyyire Gül Işık, Metis İstanbul 1992. Filozofun başyapıtı sayılan <em>Kitlelerin Ayaklanması</em> (İş Bankası yay., İstanbul 2010) ile <em>İnsan ve Herkes</em> (Metis, İstanbul 1998), <em>Üniversitenin Misyonu</em> (YKY, İstanbul 1998), <em>Sistem Olarak Tarih</em> (İş Bankası yay., İstanbul 2011) dilimize aynı çevirmenin aktarımıyla yayımlanmıştır.</p>
<p>¹ Ramón Gómez de la Serna Puig (1888-1963): İspanyol öncü akımından gazeteci ve yazar. Kurup yönettiği <em>Prometeo</em> dergisindeki yazılarıyla on dokuzuncu yüzyıl sonu Fransız ve İngiliz edebiyatından aldığı esinle İspanyol yazınının ufkunu yenilemeyi amaçlamıştır. (ç.n.)</p>
<p>² <em>Creacionismo:</em> Şilili şair V. Huidobro ve Fransız P. Reverdy tarafından, Avrupa yirminci yüzyıl başının öncü ve deneyimselci akımlarıyla bağlantılı olarak ilkin Paris&#8217;te geliştirilmiş, 1919&#8242;da İspanya&#8217;ya aktarılmıştır. (ç.n.)</p>
<p>³ <em>Ultraismo:</em> 1918&#8242;de İspanya&#8217;da doğmuş, on dokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren İspanyolca şiire egemen olan modernizme karşı çıkmak amacıyla geliştirilmiştir. (ç.n.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/sanatin-insansizlastirilmasi-ve-roman-ustune-dusunceler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Darbe Günlükleri: Tam Metin &#8211; İmaj ve Hakikat</title>
		<link>http://www.birazoku.com/darbe-gunlukleri-tam-metin-imaj-ve-hakikat/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/darbe-gunlukleri-tam-metin-imaj-ve-hakikat/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 14:48:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[ETKİLEŞİM YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[İnceleme-Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasal Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasal Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Görmüş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9391</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;nin tehlikeli bir virajdan geçtiği 2007&#8242;nin fırtınalı günlerinde, bir bomba etkisi yaparak gündeme düşen bir haberdi Nokta&#8217;nın kapaktan verdiği &#8220;Darbe Günlükleri.&#8221; Bu günlükler, içerdiği &#8216;darbe notları&#8217;yla çok konuşuldu; ama binlerce sayfalık metin içinde TSK hakkında oluşturulan &#8216;imaj&#8217;a karşılık &#8216;hakikat&#8217;e ışık tutan daha geniş boyutu öne çıkmadı. Elinizdeki kitap, &#8216;günlükler&#8217;in işte bu boyutunu ortaya koyuyor&#8230; “ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/darbe-gunlukleri-imaj-hakikat-alper-gormus.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9392" title="darbe-gunlukleri-imaj-hakikat-alper-gormus" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/darbe-gunlukleri-imaj-hakikat-alper-gormus.jpg" alt="" width="200" height="322" /></a>Türkiye&#8217;nin tehlikeli bir virajdan geçtiği 2007&#8242;nin fırtınalı günlerinde, bir bomba etkisi yaparak gündeme düşen bir haberdi <em>Nokta&#8217;</em>nın kapaktan verdiği &#8220;Darbe Günlükleri.&#8221;</p>
<p>Bu günlükler, içerdiği &#8216;darbe notları&#8217;yla çok konuşuldu; ama binlerce sayfalık metin içinde TSK hakkında oluşturulan &#8216;imaj&#8217;a karşılık &#8216;hakikat&#8217;e ışık tutan daha geniş boyutu öne çıkmadı.</p>
<p>Elinizdeki kitap, &#8216;günlükler&#8217;in işte bu boyutunu ortaya koyuyor&#8230;</p>
<p><em>“ 2003-2005 ARASINDA Deniz Kuvvetleri Komutam olarak görev yapan Oramiral Özden Örnek&#8217;in binlerce sayfadan oluşan &#8216;anılar&#8217;ı genel yayın yönetmeni olduğum Nokta dergisine 2007 Şubat&#8217;ının ilk haftasında ulaştı&#8230;. O günden beri, &#8216;hazine&#8217;nin dergide yayımlayamadığımız fakat kamusal önemi büyük öteki bölümlerini kitap haline getirmeyi aklımdan hiç çıkarmadım. Biraz geç oldu ama, o an nihayet geldi işte.</em></p>
<p><em>Kanaatimce Oramiral Örnek, bu kitapta okuyacaklarınızla, Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin imajıyla hakikati arasındaki mesafeyi kapatarak, yine istemeden Türkiye&#8217;nin &#8216;normal&#8217; bir demokrasi olması yolunda önemli bir rol oynayacak. ”</em></p>
<p>***</p>
<p><em><strong>Sunuş</strong></em></p>
<p>2003-2005 ARASINDA TÜRK SİLAHLI Kuvvetleri&#8217;nde Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan Oramiral Özden Örnek&#8217;in binlerce sayfadan oluşan &#8220;anılar&#8221;ı genel yayın yönetmeni olduğum <em>Nokta</em> dergisine 2007 Şubat&#8217;ının ilk haftasında ulaştı. İlk satırları Örnek&#8217;in askeri lise yıllarına (1957) uzanan ve binlerce sayfadan oluşan bu çok parçalı metni &#8220;hızlı okuma tekniği&#8221;yle gözden geçirdiğimde, bunların dergiye hangi yönüyle yansıtılması gerektiği hususunda en küçük bir tereddüt bile duymadım: Hiç şüphesiz, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek&#8217;in 2003-2004 döneminde öteki kuvvet komutanlarıyla birlikte planladıklarını anlattığı darbe girişimleri üzerinde odaklanacak, onun dışındaki her şeyi bir kenara bırakacaktık.</p>
<p>Yönetici arkadaşlarımla ortaklaşa aldığımız karar doğrultusunda ben bu ayıklamayı ve gerekli editoryal çalışmayı yapmak üzere birkaç haftalığına eve kapandım.</p>
<p>Yaptığım, bir ayıklama ve öne çıkarma çalışmasıydı ama ayıklamak zorunda kaldığım bazı bilgiler, bir gazeteci olarak bende tuhaf bir hüzne yol açıyordu. O günlerdeki ruh halim, karşılaştığı hazineden, önceden verdiği söz doğrultusunda seçme yapmak zorunda kalan bir defineciyi andırıyordu.</p>
<p>Fakat gazetecilik açısından doğru olan buydu, yapmak zorundaydım ve yaptım da: <em>Nokta&#8217;</em>nın 29 Mart 2007&#8242;de piyasaya çıkan 22. sayısında &#8220;anılar&#8221;a tam 47 sayfa ayrılmıştı ve bu 47 sayfanın tamamında sadece Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimleri anlatılıyordu,</p>
<p>O günlerde, gark olduğum gazeteci hüznünü biraz olsun gideren iki şey vardı. Birincisi, verdiğimiz ayıklama ve öne çıkarma kararının doğru olduğuna dair inançtı. İkincisi de, <em>Nokta&#8217;</em>nın sonraki sayılarında, ayıkladığımız bölümleri birer birer yayımlama ümidiydi.</p>
<p>Ne var ki bu ümit gerçekleşemedi. <em>Nokta</em> dergisi, önce askeri mahkeme kararıyla basıldı, bundan birkaç hafta sonra da imtiyaz sahibinin kararıyla kapatıldı.</p>
<p>O günden beri, &#8220;hazine&#8221;nin dergide yayımlayamadığımız fakat kamusal önemi büyük öteki bölümlerini kitap haline getirmeyi aklımdan hiç çıkarmadım.</p>
<p>Biraz geç oldu ama, o an nihayet geldi işte&#8230;</p>
<p>Başından beri zihnimi kurcalayan bir soru var: Özden Örnek bu günlükleri yayımlamak amacıyla mı tuttu?</p>
<p>Bu soruyu soruyorum, çünkü günlüklerde okuduğumuz şeyler, ilk bakışta &#8220;içeriden,&#8221; hele hele kurumun en üst yönetici mevkilerine tırmanmış biri tarafından kaleme alınacak şeyler gibi durmuyor. Çünkü günlükleri okuyup bitirdiğinizde, zihninizde, Türk ordusunun kendisine dair yarattığı imaj ile okuduklarınız arasında büyük bir uçurum oluşuyor.</p>
<p>Yukarıda sorduğum ve ilk bakışta &#8220;absürd&#8221; bir sadâ veren soru, anlamını işte bu noktada kazanıyor. Öyle ya, Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin imajıyla hakikati arasındaki uçurumu ortaya koyacak bilgiler, nasıl oluyor da bu bilgileri gizleme konusunda en büyük hassasiyete sahip olduğu varsayabilecek bir kişinin kaleminden çıkıyordu&#8230;</p>
<p>Burada teorik olarak iki ihtimal var:</p>
<p>Birincisi: Anıların sahibi, bilgisayarına &#8220;her şey&#8221;i yazmıştı fakat iş yayımlama aşamasına geldiğinde bunları esaslı bir elemeye tâbi tutacaktı.</p>
<p>ikincisi: Anıların sahibi, yüreğinin derinliklerinde beslediği, fakat mesleği asla cevaz vermediği için kuvveden fiile çıkaramadığı &#8220;tabu kırma&#8221; hevesini tatmin etmeye karar vermiş; anılarını, bir gün belki yayımlama düşüncesiyle bütün &#8220;açıklığıyla&#8221; kaleme almıştı.</p>
<p>Galip ihtimal, elbette ki birincisi&#8230; Fakat bana sorarsanız öbürünü de hiç yabana atmayın derim. Çünkü Özden Örnek, yazdıklarını okuyunca siz de anlayacaksınız, bir asker olmasına rağmen aşırı disipline, mantıksız kurallara hakikaten karşı olan bir insan. Böyle bir insanın, içinden çıktığı kurumun tabularına karşı geliştirdiği sessiz itirazı günü geldiğinde gürültülü bir protestoya dönüştürebilmesi için sadece cesarete ihtiyacı vardır.</p>
<p>Oramiral Örnek&#8217;in böyle bir cesarete sahip olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Çünkü o, kariyerinin bir noktasında darbeciliğe heveslendi, bu hevesi fâş edildi ve böylece yıllar boyunca yazıp biriktirdiği eleştirel metinleri kamuoyuyla paylaşma imkân ve ihtimalini bütünüyle kaybetti.</p>
<p>Ben, Oramiral Örnek&#8217;in, tuttuğu &#8220;darbe günlükleri&#8221;yle Türkiye&#8217;nin &#8220;normal&#8221; bir demokrasi olması yolunda istemeden önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Bu günlükler <em>Nokta&#8217;</em>da yayımlandı ve böylece &#8220;Ordu artık darbe yapmaz, yapamaz&#8221; denilen bir dönemde demokrasinin altına nasıl bir bomba konulduğunu onun sayesinde öğrenmiş olduk. Bu günlükler, sivil siyaset ve toplum için gerçek bir uyarı işlevi gördü.</p>
<p>Özden Örnek&#8217;in anılarında yer alan, fakat <em>Nokta&#8217;</em>daki &#8220;Darbe Günlükleri&#8221;nde yer almayan bölümlerin bu kitapla gün yüzüne çıkmasıyla ilgili olarak da benzer şeyler düşünüyorum. Kanaatimce Oramiral Örnek, bu kitapta okuyacaklarınızla, Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin imajıyla hakikati arasındaki mesafeyi kapatarak, yine istemeden Türkiye&#8217;nin &#8220;normal&#8221; bir demokrasi olması yolunda önemli bir rol oynayacak. Çünkü Türkiye&#8217;nin gerçek bir demokrasi olmayan &#8220;kendine has&#8221; vesayetçi demokrasisi temel olarak iki algı üzerinde yükseliyordu:</p>
<p><strong>a)</strong>  Kendi çıkarından başka hiçbir kaygısı olmayan, kişisel hesapları uğruna rakipleriyle didişmekten başka bir şey düşünmeyen sivil siyaset sınıfı algısı,</p>
<p><strong>b)</strong>  Sadece ülkenin ve milletin âli menfaatlerini düşünen, bu uğurda bütün kişisel kaygılarından uzaklaşmış askeri sınıf algısı&#8230;</p>
<p>Toplumun kirinden-pasından münezzeh, bambaşka bir kategori oluşturduğuna inanılan Türk Silahlı Kuvvetleri, işte bu &#8220;ahlaki üstünlüğü&#8221; nedeniyle gerektiğinde sivil siyasetçileri görevden uzaklaştırıyor, ülkeyi bir süre yönettikten sonra, nispeten gevşek bir vesayet düzeyini korumak koşuluyla kışlasına çekiliyordu.</p>
<p>Son 10 yılda, özellikle de son 3-4 yılda ortaya çıkan çok sayıda olgu, askerlerle ilgili bu imajı önemli ölçüde sarstı.</p>
<p>Ömek&#8217;in bu kitapta yer alan anıları ve değerlendirmeleri, söz konusu imajın hiçbir şekilde hakikate tekabül etmediğini kesin bir biçimde ortaya koyacak, Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin &#8220;ahlaki üstünlüğü&#8221; mitini tamamen yıkacak bir içeriğe sahip.</p>
<p>Bu kitabın, Türkiye&#8217;nin vesayetsiz, &#8220;normal&#8221; bir demokrasi olmasında önemli bir rol oynayacağını söylerken, işte bunları kastediyorum.</p>
<p>Kitabı önce, her biri ayrı bir temayı (mesela &#8220;yolsuzluklar&#8221;, mesela &#8220;mevki ve rütbe kavgaları&#8221;, mesela &#8220;darbe planları&#8221; vb.) anlatacak farklı bölümler halinde düzenlemeyi düşündüm. Bu durumda her başlık altında, &#8220;anılar&#8221;da çeşitli tarihlerde kayda geçirilen, fakat aynı içeriği taşıyan notlar biribirini izleyecekti&#8230; Mesela &#8220;yolsuzluklar&#8221; bölümünde, sadece, diyelim çeşitli tarihlerde düşülmüş &#8220;yolsuzluk&#8221; notları yer alacaktı.</p>
<p>Sonra, bu yöntemin, kronolojik sunumun birçok üstünlüğü bertaraf ettiğini hissettim ve tıpkı &#8220;anılar&#8221;ın kendisinde olduğu gibi ben de kronolojik gitmeye karar verdim.</p>
<p><em>Nokta&#8217;</em>daki yayından sonraki incelemelerimde, 2007 Mart&#8217;ında sınırlı bir zaman diliminde çalışma zorunluluğundan dolayı, &#8220;Darbe Günlükleri&#8221; kronolojisinde bazı eksiklikler, atlamalar olduğunu görmüştüm. Şimdi, kitabın &#8220;Darbecilik&#8221;in anlatıldığı bölümlerinde <em>Nokta&#8217;</em>daki bilgilerin yanı sıra bu eksiklikleri ve atlamaları da okuyabileceksiniz.</p>
<p>Örnek&#8217;in 1957&#8242;de bir deniz lisesi öğrencisiyken tutmaya başladığı günlükler emekli olduğu 2005 Ağustos&#8217;una kadar sürüyor ama arada uzun bir kesinti var. 1976&#8242;dan 1987&#8242;ye kadar ayrıntılı notlar yok. Bu dönemdeki yılların karşısında sadece, ayrıntılı notlara temel teşkil etmek üzere yazılmış kısa başlıklar ve gündelik olayların kronolojik bir dökümü var. Belli ki örnek, bu yılları sonradan yazmak üzere atlamış.</p>
<p>Belki de kuzey deniz saha komutanı (1999-2001), donanma komutanı (2001-2003) ve kuvvet komutanı (2003-2005) olarak görev yaptığı yıllar dışındaki bölümleri &#8220;günlük&#8221; olarak değerlendirmemek daha doğru olur. Belki de bunların tamamı, tutulmuş notlara dayalı olarak sonradan kaleme alınmış &#8220;anılar&#8221;dır.</p>
<p>Sizi günlüklerle baş başa bırakmadan önce, <em>Nokta&#8217;</em>nın &#8220;Darbe Günlükleri&#8221; sayısına yazdığım &#8220;editörden&#8221; yazısındaki bir paragrafı okumanızı istiyorum:</p>
<p>&#8220;Kapak haberimizle ilgili olarak şu soru da sorulabilir: Günlük, neticede kişisel bir şeydir, bunları yayımlayarak &#8216;özel hayat&#8217;ın sınırlarını ihlal etmiş olmuyor musunuz?.. Cevabım şöyle: Biz, Özden Örnek&#8217;in 1957&#8242;de henüz bir askeri lise öğrencisiykeıı tutmaya başlayıp emekli olduğu güne kadar sürdürdüğü ve birkaç bin sayfa tutan günlüklerinden sadece &#8216;kamusal&#8217; nitelikli olanlarını yayımlıyoruz. Hepimizin hayatını etkileyecek kararlar alabilecek bir mevkide görev icra eden bir insanın düşünceleri ve kararları &#8216;kamusal&#8217;dır, onları yayımlamak da gazetecilerin hakkıdır. Tekrar ediyorum: Günlükler&#8217;deki &#8216;özel&#8217; nitelikli hiçbir bilgiye haberimizde yer vermedik.&#8221;</p>
<p>Tıpkı orada olduğu gibi, bu kitapta da &#8220;özel&#8221; nitelikli hiçbir bilgi bulamayacaksınız. Fakat &#8220;anılar&#8221;ı okurken, bazen kimi &#8220;özel&#8221; notların kamusal önem de taşıyabildiğini gördüm. Böyle durumlarda, &#8220;olgu&#8221;yu aktarmayı fakat hikâyede adı geçenleri gizlemeyi uygun buldum.</p>
<p>Kitapla ilgili son bir not: Başta yolsuzlukların anlatıldığı bölümlerde olmak üzere, &#8220;anılar&#8221;da bol miktarda soruşturma ve iddia var. Mahkeme kararıyla sonuçlanmış olanları hariç, bu soruşturma ve iddialarda açık adlarıyla geçen kişilerin adlarını gizledim.</p>
<p>ALPER GÖRMÜŞ<br />
<em>2012</em></p>
<p>*</p>
<p>[2007'de <em>Nokta</em> dergisine sızdırılan ve daha sonra "Özden Örnek'in Deniz Kuvvetleri'ndeki bilgisayarında yazıldığı sabit" olan metinler, <em>Nokta'</em>da "Örnek'in Günlükleri" olarak yayımlanmıştı. Yayımlanan bölümlerin tamamı Örnek'in donanma komutanı ve kuvvet komutanı olduğu yıllarda kaleme alınmış bölümler olduğu için, bu adlandırma doğruydu. Çünkü orgeneralliğine tekabül eden her iki görevde de ayrıntılı günlük notlar tuttuğu apaçıktı.</p>
<p>Fakat elinizdeki kitap onun askeri öğrencilik yıllarına kadar uzanan bütün metinden bölümler içerdiği için tamamına "günlük" demek doğru olmaz. Çünkü, yukarıda da dediğim gibi, bunlar büyük bir ihtimalle, tutulmuş notlara dayalı olarak sonradan kaleme alınmış "Anılar"dır. Nitekim Örnek, metnin tamamı için "Anılar" sözcüğünü kullanıyor. Ben de kitapta, son altı yıllık bölüm hariç, "Anılar" sözcüğünü kullanacağım. Fakat son altı yıl için "Günlükler" sözcüğünü tercih edeceğim.</p>
<p>Şimdi artık "Anılar"ın 1957-1964 arasındaki bölümüne geçebiliriz...</p>
<p>"Anılar"ın bu bölümü, Özden Örnek'in Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu öğrenciliği dönemlerini kapsıyor. Fakat ondan önce, "özgeçmişim" başlığı altında çocukluk ve aileyle ilgili bazı özel bilgiler bulunuyor. Bunlar, kamusal önemi olan şeyler değil, dolayısıyla kimseyi ilgilendirmez. Bu bölümden sadece babasının İzmit Kâğıt Fabrikasında çalışan bir makine bakım teknisyeni olduğunu not edeceğim-Özden Örnek'in de TSK'daki birçok general gibi bir "halk çocuğu" olduğunu vurgulayabilmek için.</p>
<p>Fakat nasıl oluyorsa oluyor, askeri eğitimden geçen gençler, içinden çıktıkları halkı "güvenilmez" bulmaya başlıyor, onun alışkanlıklarını, inançlarını küçümsemeye başlıyorlardı. Belki, oraya tekrar dönmenin sembolik bir göstergesi olacağı için halkla içiçe yaşamak onlara çok ağır geliyor, "lojman sistemi"ni belki de o nedenle benimsiyorlardı.</p>
<p>Gerçi Özden Örnek, günlüklerinin çeşitli yerlerinde TSK'nın "halktan kopukluğu"na ve ordudaki "sivil alerjisi"ne dikkat çekerek meslektaşlarından bir ölçüde ayrılıyordu ama, iş "siyaseten güven"e geldiğinde, o da benzer bir güvensizlik içine giriyordu: Bu halkı kendi başına bırakırsan ya davulcuya giderdi ya da zurnacıya...</p>
<p>Özden Örnek'in Deniz Lisesi yıllarını anlattığı bölümler, okuldaki eğitimin ve uygulamanın, müstakbel subayları "sorgusuz sualsiz bir itaat"e ve "demir disiplin"e hazırlayacak tarzda oluşturulduğunu gösteriyor. Bu, hiç kuşkusuz derece derece dünyanın bütün orduları için geçerli bir çerçeve... Fakat yazılanlardan, buradaki uygulamanın, "Atatürk büstüne her defasında selam verme" gibi kimi irrasyonel unsurları da içerdiğini öğrenebiliyoruz...</p>
<p>Özden Örnek ilginç bir kişilik... Bir yandan toplumun militarizasyonu anlamına da gelebilecek "siyasette asker inisiyatifi" savunuculuğu yaparken, bir yandan da TSK'yı fazla şekilci, halktan kopuk ve yaratıcılığı öldürecek ölçüde katı disiplin ve hiyerarşi sevdalısı olarak değerlendiriyor. İlerleyen bölümlerde bu çerçevede dile getirilmiş çok sayıda eleştiri aktaracağım. Aşağıdaki paragraflar, onun bu yanının lise öğrenciliğinden itibaren var olduğunu göstermesi bakımından önemli...]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/darbe-gunlukleri-tam-metin-imaj-ve-hakikat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HALLAC</title>
		<link>http://www.birazoku.com/hallac/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/hallac/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 14:12:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Pan Yayıncılık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Pan Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tüm Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Annemarie Schimmel]]></category>
		<category><![CDATA[G. Ahmetcan Asena]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9362</guid>
		<description><![CDATA[Her Şeyde Tanrı’yı Görmek! Rahmetli Prof. Annemarie Schimmel ile takriben yirmi sene önce bir arkadaşım vasıtasıyla tanışmıştım. Bir akşam ona misafir olduk; bu ağırlıklı olarak İslamın mistik boyutları ve İslamın güncel sorunları üzerinde yoğunlaşan bir sohbet akşamıydı. Ayrılırken, gülümseyerek, “Bir çocuğum daha oldu.” demişti; yeni çıkan bir kitabını kastederek. Hatırladığım kadarıyla Şark Kedisi adlı kitabıydı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/hallac.jpg"><img src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/hallac.jpg" alt="" width="300" height="434" class="alignnone size-full wp-image-9360" /></a><br />
<strong>Her Şeyde Tanrı’yı Görmek!</strong></p>
<p>Rahmetli Prof. Annemarie Schimmel ile takriben yirmi sene önce bir arkadaşım vasıtasıyla tanışmıştım. Bir akşam ona misafir olduk; bu ağırlıklı olarak İslamın mistik boyutları ve İslamın güncel sorunları üzerinde yoğunlaşan bir sohbet akşamıydı. Ayrılırken, gülümseyerek, “Bir çocuğum daha oldu.” demişti; yeni çıkan bir kitabını kastederek. Hatırladığım kadarıyla <em>Şark Kedisi </em>adlı kitabıydı. Hallac hakkında yazdığı hacmi küçük, içeriği büyük kitapçığı da yeni çıkmıştı veya çıkacaktı.<br />
Hallac konusunda bilinçsiz bir gönül bağını saymazsak, bir bütünlük arzetmeyen sınırlı bilgiye sahiptim. Schimmel’in “Hallac” derlemesini büyük bir heyecanla okudum. Bir daha okudum; sonra Türkçeye çevirdim ve kendime sakladım. Elinizdeki kitapçık bu heyecanın bir yan sonucudur.*<br />
Hallac’ın büyüsüne kapılmamak elde değil. Onun son nefesine kadar sergilediği asil duruş, ademin yaratılış Fikrinin arkasındaki Tanrısal gayenin boyutuna dair bir işaret olmalıdır. Ölüm anında şöyle diyor: Tanrım, “Şimdi Sen’in bu kulların toplandılar, dinlerine bağlılıklarından dolayı beni öldürmek ve böylece Sana daha yakın olmak istiyorlar. Onları affet!&#8230;” Bu sözleri bütün hukuk ve ahlak kurallarına aykırı bir şekilde hunharca şehit edilen bir “insan” darağacında söylüyor! Hallac, adem için erişilmesi olanaksız bir ölçüdür &#8211; asalet, hoşgörü, fedakârlık, sadakat, sabır ve ilâhî aşk konusunda: “Musibetlerle beni pare pare etsen de, Sen’i her zaman daha fazla seveceğim!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><br />
* Bu kitap yayıma hazırlanırken, “Aman bir yerde bir yanlışlık yapıp Büyük Hallac’a karşı bir kusur etmeyelim.” diyerek çırpınan Işık ve Ferruh Gençer’e katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Bu çalışmada onların emeği daha fazladır. Daha doğrusu ve güzelini bulabilmek için hemen hemen her cümleyi, bazen kelimeleri tartıştık. Çünkü burada sözkonusu olan metin, zat-ı şahsına münhasır bir üslup sahibi Annemarie Schimmel’in diliyle “Hallac el-esrar ” ile ilgiliydi!</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O bir dini değil, bütün yaratılmışları kapsayan müşterek bir gayeyi, ruhun nihai hedefi ilâhî aşkı telkin ediyor; daha doğrusu onu bir sembol olarak yaşıyor. Aynı zamanda bir aile babası olan, yani aile sorumluluğu taşıyan bir “insan” olarak Hallac’ın, hiçbir şahsi hesap yapmadan canı pahasına haksızlığa karşı baş kaldırması, İslam dinini ilkel ırkçı siyasî emellerine alet eden bir yönetimin zulmü altında ezilen mazlumun yanında yer alması, ideal insan için güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir motivasyon unsurudur.<br />
Hallac, inançta dürüstlüğün, fedakârlığın ve her şeyden önce cesaretin sembolüdür: “Elleri bağlı bir insanın ellerini kesmek kolaydır. Er odur ki, sıfat elini arşın üzerinden çeke ve kese.” Onun telkin ettiği inanç tarzı olağanüstü hümanisttir. Ona göre ana gaye insandır, insanın Tanrı aşkında yanıp “yok” olması, daha doğrusu cüzi nurun Mutlak Nur’da ebedîleşmesi veya onun ifadesiyle “fanîlikten kurtulup ezelîde fena bulması”dır. Bu anlamda insan herhangi bir din için yaratılmamıştır, bilakis ortaya çıkış sebebi insan olan her bir din, vasat insanı Tanrı’ya yaklaştıran bir yardımcı unsurdur, bir yoldur, bir öğretidir; daha fazlası değildir. Zira, onun bin yıl önce dediği gibi, “İlâhî Hakikat’i din ışığı ile arayan kimse, güneşi yıldızların ışığı ile arayan insana benzer.”<br />
Hallac’ın telkin ettiği inanç korkuya değil, akla ve gönüle bağlıdır. Duygu-akıl-hakikat onda iç içe, bir bütündür. Bazen, “Tanrım, ya beni benden al, ya beni bana geri ver ki, ben huzura kuvuşayım.” şeklinde feryad-ı figan ederek insanın duygularını altüst ederken, bazen kısa ve öz, “O’ndan O’nunla kurtul!” diyor.<br />
“Elleri bağlı denize attı ve seslendi: Dikkat et, su ıslatmasın seni!” Altaylılar da hayatı bir akar suya benzetiyorlar. Bedenleşen ruhun hayat denizinden ıslanmadan çıkması mümkün mü? Bu sembolik ikilem nasıl aşılacak?<br />
Hallac’ı okuduğu zaman insanın aklına şu soru geliyor: Kim, Kim’dir? Hallac cevap veriyor: “Ben, O’yum, benim sevdiğim O, ve O, benim sevdiğim O, Ben’im.” Hazmı zor bir söylem! İnsanın şaşkınlığı geçmeden o devam ediyor: “O’nu tanımak iddiası, cehalettir. O’na daima hizmet ettiğini düşünmek, saygı eksikliğine işarettir. O’nunla mücadeleden sakınmak iddiası, deliliktir. O’nun huzuruna kanmak, ahmaklıktır. O’nun sıfatlarını tartışmak, şaşkınlıktır. O’nu tanıdığını söylememek (bu konuda susmak) korkaklıktır. O’na yaklaşmaya çalışmak, cesarettir. O’nun uzaklığına şükredip memnun kalmak, basit (aşağı) bir zihniyettir.” Hallac’ın diğer bir ilginç yönü de onun Türklere duyduğu yakınlıktır. Onun Horasan Türkleri ve o devirde Halife’nin ordusunda paralı askerler olarak çalışan Türk kökenli askerler arasında çok sayıda dostlarının olduğunu biliyoruz; örneğin Bağdatlı ünlü sufilerden Türkistan kökenli Şibli de bunlardan biridir.<br />
Hallac, Türk boylarının İslamın duygusal-mistik yüzüyle tanışma ve bu yüzü sevme sürecinin öncüsüdür. Yesevîlik ve Bektaşîlik gibi Türk kökenli akımların ilham kaynağıdır. <em>İpek Yolu 1</em>’i yazarken,* Doğu Türkistan’ın en ücra köşelerinde Hallac’ın izlerine rastladığımda kendime şu soruyu sordum: Acaba Hallac gibi büyük bir İslam sufisinin Türklerle bu denli ilgilenmesinin sebebi neydi? Şeriat İslamı’na ve hilafete muhalif görüş ve aykırı davranışlarıyla çevresini ürküten, iktidar kaygısı taşıyan halifeliği korkutan ve sonunda Halife’nin ve ulemanın müşterek kararıyla hunharca katledilen bu dervişin Türkistan’ın “kâfir Türkleri”yle ne alâkası olabilirdi? Çünkü Tanrı âşığı bu dervişin bizim anladığımız mânâda dinlerle, inanmak veya inanmamakla bir işi yoktu. Ve nitekim diyor ki: “Ben dinlerin ne olduğu konusunu çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır.**<br />
<em><br />
* Bkz. G.Ahmetcan Asena, <em>İpek Yolu 1: Çin-Doğu Türkistan</em>, İstanbul, 2009</em></p>
<p>** Altay inancında da, “dinler sağlıklı bir bedenin gerekli uzuvlarıdır” deniliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin mânâsını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır!<br />
İran’ın Horasan bölgesinde yoğunlaşan eski bir Türk boyunun adının halen Halac (Kalac) olması üzerinde durmaya değmeyecek bir tesadüf müdür? Hallac’ın birtakım fikirleri ile eski Türk Tengriciliği arasında ana hatlar itibarıyla ilginç paralellikler dikkati çekiyor. Tesadüf mü yoksa müşterek hafıza mı? Araştırmaya değer bir konu!<br />
Hallac’ın daha çok yanlış yorumlanan “Ene’l-Hak” sözüyle özdeşleştirilmesi, onun daha geniş kitleler tarafından anlaşılmasına engel oluyor; oysa bana göre Hallac olgusunun anahtarı “İçindeTanrı’yı görmediğim hiçbirşey görmüyorum.” sözüdür. Halk dilinde de “Hak’tan geldik, Hakk’a gideceğiz” denilmiyor mu? Hallac ne güzel söylemiş: “Ah Tanrım, Sana şükretmekten aciz olduğumu biliyorsun; o hâlde benim yerime Sen kendine şükret; zira gerçek şükür sadece budur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>G. Ahmetcan Asena</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“<em>Eğer İslam tasavvufunu gerçekten anlamak istiyorsanız, Hallac’ı ve eserlerini tetkik ediniz.</em>” demişti hocam Prof. Heinrich Schaeder. Ben o zaman genç bir öğrenciydim. Profesör Schaeder de yıllar önce Hallac üzerine çalışmış ve onun hakkında şunları yazmıştı:<br />
“Hallac’ın İslam dininin derinliklerinde ifadesini bulan kabullenme ve saklamanın en son ve en saf sonucu olan Tanrı’nın birliğine mükemmel bir aşk ile teslim olmaktaki maksadı, gizliden ve sadece kendi için ermişlik mertebesine ulaşmak değil, bilakis onu anlatmak, onda yaşamak ve onun için ölmekti.”<br />
O günden beri Hallac’a duyduğum hayranlık hiç bitmedi. Ölümünün üzerinden geçen bin yıl içinde sayısız sufi, şair, münekkid ve ilim adamını büyüleyen Hallac, beni de büyülemişti. 922 yılında vahşice şehit edilen sufi her an her yerde varlığını sürdürmüş, onun “Ene’l-Hak” (Ben Yaratıcı Hakikatim) feryadı, İslam dünyasında ve bilhassa Türk ve İran kültürlerinde, Hindistan’ın mahallî lehçelerinde, yüzlerce ve binlerce esrik dizede aksiseda bulmuştur. Mehtaplı akşamlarda Sind vadisinin en ücra köşelerinde,</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Âşıklara sorun, aşk ne bekler</em><br />
<em>Şayet bana inanmazsanız,</em><br />
<em>Mansur misali olanlar söyler!</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>dizeleriyle karşımıza çıkabilen Hallac bazen de Keşmir’de benzeri şarkılarda veya Pencap ve Dekkan’ın hayranlık uyandıran müziğinde, çoğunlukla babasının adıyla, yani “Mansur” olarak tekrar tekrar dile gelmektedir. İslam ile imansızlık arasındaki sınırın ötesine geçebilen ve cezbe halinde sadece Hakikat’i söyleyen aykırı sufilere her zaman bir örnek olan Hallac, bu sufilerin eserlerinde bir panteist olarak gösterilmiştir. Asıl anlamı “Ben Yaratıcı Hakikatim” olan “Ene’l-Hak” sözü de, “Ben Tanrı’yım” şeklinde yorumlanmış ve İslamın ilk devirlerinden beri tasavvuf çevrelerinde Allah’ın en güzel 99 isminden biri olan Hak sözcüğü, Hallac’a istinaden, Allah yerine kullanılmıştır.<br />
Hallac sadece sufilerin arasında değil halk arasında da tanınıp bilinmektedir. Bir defasında, İstanbul’da yataklarımızın keçeleşen pamuklarını, yay ve tokmağının ritmik vuruşlarıyla çözüp ayıran bir hallactan, Hallaclar Loncası’nın piri sayılan Büyük Mansur’un yaşadığı ızdırabı ve acıklı ölümünü bütün teferruatı ile dinlemiştik. Çileyi ve zulmü bilerek ve isteyerek sineye çeken Hallac, modern Şark şairlerine göre, yerleşik âdetlerin dışında kalan ve kişisel dindarlığı yaşarken belli sosyal reformları da gerçekleştirmek isteyen ilerici dindarlar için bir örnektir. Kelimesi kelimesine doğru olmasa da, Hallac’ın yaptıklarının bu modern yorumu, onun çağdaş entelektüeller arasında bu kadar yaygın bir etkisi olmasına bir nedendir. Muhalif görüşleri yüzünden Hint yarımadasında yargılanan veya hapse atılan ilerici yazarlar ise, “<em>darağacı ve yağlı ip</em>”in gerçek âşıkların (veya daha iyi bir geleceğin kavgasını veren insanların) bir kaderi olduğu ve olacağı düşüncesiyle kendilerini teselli etmişlerdir. Zaten, Hallac da, varolan düzenin kavramadığı veya kavramak istemediği şeyleri söylememiş miydi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Kalpte saklı olan sırrı<br />
İfşa etmeyeceksin<br />
Darağacında söyleyebilirsin,<br />
Fakat minberde asla!</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>19. yüzyılda, Mirza E. Galib* Delhi’de yazdığı bu dörtlükle, eski bir motif işlemiştir: Hallac ilâhî aşka dayalı tevhid sırrını açıkladığı için yargılanmıştır. Zira Tanrı ile insan arasındaki aşk sırrının bu şekilde ifşası yasaktır. Vuslat üzerine alenen konuşmak edebe aykırıdır. Tasavvufî yoruma göre “Ene’l-Hak” cesur bir sözdür. Ve Hallac, bunun bedeli olarak ölümü tatmak zorundadır. Sel gibi taşan aşk, saliki çoştursa bile, şeriat onun susmasını gerektirir.<br />
Aynı nedenle, “mutedil” sayılan tarikatlara mensup sufiler de dahil olmak üzere, çok sayıda münekkid, Hallac’ın “Ene’l-Hak” diye haykırmasını onun hamlığının bir işareti olarak yorumlamışlardır. Onlara göre Hallac, şayet gerçek vahdete (Tanrı’yla birlik) ermiş olsaydı, susardı. Zira “Kazan, içindeki su tam kaynamadığı sürece gürültü çıkarır.” ve “Kervan, hedefe vardıktan sonra can sesleri susar.” Öyleyse Hallac aslında Allah’ın cezbesine kapılmamıştır. O, ilâhî vahyin ağırlığını kaldırmaya muktedir olmayansı. bir kaptır, bu yüzden de çabuk taşmıştır!</p>
<p>Daha sonraki yüzyıllarda yaşayan birçok sufi, Hallac’ı panteist olarak kabul etti ve onun meşhur sözünü de “<em>bütün varlıkların birliği</em>”nin bir ifadesi şeklinde yorumladılar. Bu nedenle de, Hallac’ın 17. yüzyıldan itibaren tanınmaya başlamasıyla birlikte ilk Avrupalı araştırmacılar da, onu “<em>katıksız bir panteist</em>” olarak gördüler. Yapılan bu ilk yorumların kaynağı olan protestan din adamı F.A.D. Tholuck’un 1821’de yayımlanan <em>Ssufismus sive theosophia persarum pantheistica </em>adlı eserinin başlığında bile İslam tasavvufunun “panteist karakterinden” yola çıkılmaktadır.<em></em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>* Mirza E. Galib (1797-1869), Hindistan’da Türk Babür İmparatorluğu’nun siyasî ve ekonomik bakımdan çökmeye başladığı bir dönemde yaşadı. 9. yüzyılda Gazneli Mahmut ile başlayan, sonra Babür ve oğullarıyla yaygınlaşıp sağlamlaşan Türk asıllı yönetimin 19. yüzyılın ortalarında (1858) yıkılmasıyla, Hindistan’daki bin yıllık Türk ve Müslüman hâkimiyeti de son buldu. Türk asıllı bir subayın oğlu olarak dünyaya gelen Mirza Galib, şiirlerini Urdu dilinde (Türkçe, Farsça, Sanskritçe, Arapça vs. karışımı bir dil; bugün Pakistan’ın resmî dilidir.) yazmıştır. Çoğunlukla tasavvuf içerikli olan şiirleri, bugün hâlâ Pakistan ve Hindistan’da okunmakta ve yaşamaktadır. (c.n.)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve bu eserde Hallac’ın “inanılmaz bir cesaretle alenen panteizmin peçesini yırttığı” ileri sürülmektedir. Bu düşünceler, Tholuck’un faydalandığı kaynaklarla ilgilidir. Onun elinde, Bağdatlı şehidin panteist olduğunu iddia eden, geç devirlerde yazılmış Farsça eserler vardı.<br />
Vaktiyle Almanya’nın ilk büyük Arap filologu Johann Jacob Reiske (ö. 1774), Hallac’ın Tanrı’ya şirk koştuğunu iddia ederken, Fransız Bartholome d’Herbelot, <em>Bibliothe`que Orientale </em>adlı eserinde Hallac’ı “gizli bir Hıristiyan” olarak göstermiştir. Bu görüş daha sonra August Müller ve Adalbert Merx gibi bilimcilerce de benimsenmiştir. Bu görüş Hallac’ın insanî ve ilâhî fıtrat hakkında söylediklerine dayanır. Bir süre önce Teoloji bölümünde bu doğrultuda sayfa sayısı epey kabarık bir doktora tezi de yayımlanmıştır. Tezin sahibi N. M. Dahdal, Hallac’ı, Hıristiyanvari düşünceleri yüzünden katledilen gizli bir Hıristiyan olarak göstermeye çalışmıştır. Hallac’ı akıl hastası olarak gören bilim insanları da vardır. (Vaktiyle Hz. Muhammed’i de bir psikopat olarak görenlerin çıktığı gibi!) Başka bir grup bilimci de, Hallac’ın elde kalan az sayıdaki sözlerinde, katıksız bir monizm* olduğunu iddia etmişlerdir. A. von Kremer ve daha çok Max Horten, Hallac’ın “Ene’l-Hak” sözü ile Upanişadların “<em>Aham Brahmasmi</em>” (ben Brahma’yım) arasında bir paralellik kurmuşlardır. Bu eğilime zaman zaman bugün de rastlanmaktadır, özellikle de bazı Müslüman Hint bilimciler arasında…<br />
Hallac’ı doğru bir şekilde anlamak, Louis Massignon’un bir ömür boyu süren çalışmaları neticesinde mümkün olmuştur. Massignon, Hallac’ın bütün risalelerini -bulabildiği kadarıyla- yayımlayarak, büyük sufinin İslam tasavvufu içindeki rolü konu sunda yeni bir anlayışın oluşmasını sağlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>* Var olan her şeyin bir olduğu öğretisi. (c.n.)<br />
</em><br />
Ancak, Massignon’un, eserinde, Hallac gerçeğinin tarihî boyutu ile daha ilk devirlerde ortaya çıkan ve gelişen efsanevî boyutunu her zaman birbirinden ayırmamış olması, N. M. Dahdal tarafından eleştirilmiştir. Ancak ilk devir Arap kaynaklarındaki sayısız tarihî bilgiye rağmen şehit Hallac’ın gerçeğe uygun bir biyografisini hazırlamak hemen hemen imkânsızdır.<br />
Elimizde, Hallac’ın oğlu Hamd’dan kalma bir hayat hikâyesi var. Bu belge, tarihî gerçeğe en yakın olanıdır, ancak bu da rivayetlerle takviye edilmiştir. Diğer bir kaynak da Massignon’un yıllarını vererek topladığı şiirlerdir. Bunlar Hallac’ın mistik deneyimlerini anlamak açısından çok önemlidir. Bu şiirlerde, Hallac’ın, Tanrı’ya yakınlık ve uzaklık arasında nasıl ızdırap çektiği; bu ızdırabı nasıl can-ı gönülden arzuladığı ve nadir vuslat anlarını nasıl dile getirdiği, güzel ve ilâhî bir dille anlatılmaktadır. Elinizdeki kitapta yer alan bilgiler Hamd’ın kısa biyografik notlarının yanı sıra Massignon ve Paul Kraus’un <em>Ekber el-Hallac </em>adlı eserde topladıkları bilgilerden kaynaklanmıştır.<br />
Hallac’ın hayatıyla ilgili sathî bilgileri şöyle sıralamak mümkündür: Hallac, yaklaşık 858 yılında İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde, Beyza’da doğdu. Pamukçuluk bakımından zengin olan Tustar veya Vazit’te büyüdü. Hallac mahlası, baba mesleğinden kaynaklanmış olabileceği gibi, gençliğinde gösterdiği bir keramete de bağlı olabilir. Oğlu Hamd’a göre, Hallac, kalpleri tamamen “altüst” ettiği için sevenleri arasında <em>Hallac el-esrar </em>şeklinde isimlendirilmiştir. Takriben iki yıl Şeyh Sehl bin Abdullah et-Tüsterî’ye(ö. 896) şakirdlik yaptı. Şeyh Tüsterî’nin İslam tasavvufuna en önemli katkısı, ezelî nur teorisini geliştirmiş olmasıdır. Bu teoriye göre, Hz. Muhammed’in nuru, ezelî nur olarak kabul edilir ve bütün yaratılışın sebebi olarak görülür. Hallac, bu düşünceyi daha sonra <em>Kitab et-Tavasin </em>adlı risalesinde şiirsel bir dille ele almıştır. Bir süre sonra, aşağı yukarı on sekiz yaşlarındayken Bağdat’a giden Hallac, burada zamanın iki önemli sufisine şakirdlik yaptı. Abbasi Halifeliğinin başkenti olan Bağdat aynı zamanda İslam dini içindeki tasavvuf akımının da merkeziydi.<br />
Bu akım, hızla büyüyen ve zenginleşen İslam İmparatorluğunda, dünyaperestliğin yaygınlaşmasına şüphe ile bakan ilk devir Müslümanlarının katı çileciliğinden doğup gelişmişti. Kendilerini Kur’an’ın derinliklerine bırakan ve dinî vecibeleri içselleştirip derinlemesine yaşayan bu zahitler, muhtemelen Suriye, Irak ve Lübnan’ın Hıristiyan rahipleri ile İslam topraklarının doğu sınırında yer alan Kuzey Afganistan’ın Baktirya bölgesinde yaşayan Budist rahiplerden ve diğer dinlerde göze çarpan çileci akımlardan da etkilenmişlerdi. Müslüman zahitlerin bir kısmı Hıristiyan münzeviler gibi yünden yapılmış elbiseler giyerlerdi; hattâ buna istinaden onlara sufi (suf yani yün) adı verildiği tahmin ediliyor. Fakat onlar safiyet kökünden türettikleri <em>safa </em>kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir.<br />
Karanlık çilecilik dünyasına saf Tanrı aşkı düşüncesi, bilebildiğimiz kadarıyla, Rabia adlı bir kadın suŞ (ö. 801) tarafından sokulmuştur. Rabia, cehennem korkusunu veya cennet ümidini aklına getirmeden Tanrı’ya yönelmiş ve ilk defa mutlak Tanrı sevgisini dile getirmişir. Rabia’nın düşünceleri kendinden sonra gelen sufileri derinden etkilemiş ve 9. yüzyılda Kuzey İran’dan Mısır’a kadar İslam dünyasının her tarafında tasavvuf akımları yayılmaya başlamıştır. Mürşitler müritlerine nefse hiçbir kolaylık tanımayan en sert özdenetimi telkin ediyorlardı. İnsan ile Allah arasındaki aşkı her zaman incelikli kelimelerle tanımladılar. Oysa gayet iyi biliyorlardı ki “Aşktan daha latif hiçbir şey yoktur ve kavramlar sadece kavramın kendisinden daha latif birşeyle ifade edilebilir. Bu yüzden de aşk ifade edilemez.” (Sümmün el-Muhib, ö.900). İlâhî Bir’liğin gittikçe daha derinlerine inen sufiler, İslam ile (bilhassa tasavvufî İslam), özellikle Pers etkisiyle Irak’ta yaygınlaşan dualist Zerdüşt öğretisi ve Hıristiyan teslis öğretisi arasına net sınırlar çektiler. Fiilin tek Fail’i O’dur, evet, O’nun Bir’liği o kadar saftır ki, O tek Mevcuddur.<br />
Tevhidin bu tür sırları Bağdat’ta küçük ezoterik çevrelerde konuşuluyordu. Ancak sufiler bu sırları, uzun ve çileli bir hazırlık sürecinden geçmemiş, onların dili ile, tarikatın hâl ve mertebelerini yaşamamış; tövbe edip tevekkül, sabır, korku ve ümide sığınmamış; mutlak “huzur”un basamaklarını takdir-i ilâhîyle çıkmamış; ister rahmet, ister ceza şeklinde olsun, O’nun tarifi mümkün olmayan rahmetinden başka bir şeye ümit bağlamamış ham kimselere açmanın ne kadar tehlikeli olduğunun idraki içindeydiler.<br />
Bu arada tarikat yolunda ilerlemenin ruhsal mertebeleri aşağı yukarı sistematize edilmişti. Sonunda genelde Tanrı aşkı veya Tanrı idraki vardı. Sufinin nihai hedefi “Fena Fillah”, yani “Tanrı’ da fanî olmak” idi. Bu hâl Ortaca. Alman mistiklerinin isabetli bir şekilde Tanrı’da yok olmak (<em>Entwerden</em>) olarak isimlendirdikleri hâldir. Onların hedeşeri var olmadan önceki hâllerine, yani “sadece Tanrı’nın var olduğu”, yani özne ile nesne arasındaki ayrılığın olmadığı, Tanrısal birliğe (tevhid); Tanrı’nın yaratılmamış ruhlara hitap ettiği âna geri dönmekti. Tanrı o zaman ruhlara şöyle sormuştu: “<em>Ben sizin Rabbiniz değil miyim?</em>” ve onların cevabı, “&#8230;<em>Evet Rabbimizsin, şahidiz&#8230;</em>” (Sure 7/172)* olmuştu. Bu elest bezminde ruhların tek Tanrı’ya hizmet etmeleri, O’nun birliğine inanmayı ve hem hayatta, hem de kıyamet gününde O’nun Bir’liğine şahadet etmeyi taahhüt ettikleri bu “<em>ezelî akit</em>”, sufilerin dünya görüşünün esasını oluşturmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Araf suresi, 172. ayet. Kadim and’ın içildiği an; Tanrı’nın ruhlara; “Elestübi-rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğu gün. (Kur’an-ı Kerim’den yapılan tüm alıntılar, Elmalılı Hamdi Yazır mealinden alınmıştır.)(c.n.)<em></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zamanın yönetimi sufilere şüpheyle baktığı için, Bağdatlı mürşitler ilâhî sırların alenen konuşulmasının ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlardı. “<em>Ben demek hakkı, sadece Tanrı’ya mahsustur.</em>” diyen Harrâz ve özellikle onun daha genç çağdaşı Bağdatlı Cüneyd gibi mürşitler müritlerine, konuşmalarında telmih ve tevcih yolunu tutmalarını telkin ediyorlardı. Önceki sufilerin eserlerinde görülen paradokslar da gerçeği alenen söylemek yerine gizlemek çabası olarak görülebilir. Üç harfi köklerden üretilen ve istenen istikamette türetilebilen, ancak buna rağmen kökündeki farklı mânâları tamamen kaybetmeyen Arap dili, üstü kapalı ifade tarzı için ideal bir araçtı. Zaten eski tasavvufî metinleri tercüme etmenin zorluğu da burada yatmaktadır. Kaldı ki, bu tür metinlerin edebî dil güzelliğini çevirilerde aynen vermek de mümkün değildir.<br />
Genç Hüseyin ibn Mansur el-Hallac, işte böyle bir ortamda Bağdatlı mürşitlerin arasına girdi. Onlardan ders aldı ve içlerinden birinin kızıyla evlendi. Ancak çok geçmeden kayınpederi kızını “çok kurnaz bir sihirbaz ve sefil bir kâfir”le evlendirdiğini anladı! Diğer mürşitlerle de geçinmekte zorluk çeken Hallac, hac niyetiyle Mekke’nin yolunu tuttu. Orada sürdürdüğü riyazet hayatı çok geçmeden çağdaşlarını dehşete düşürdü. Rivayetlere göre, Bağdat’a döndükten sonra bir gün tasavvufî bir meseleyi danışmak üzere Cüneyd’in kapısını çalan Hallac, onun “<em>Kim o?</em>” sorusuna, “<em>Ene’l-Hak</em>” cevabını verir. Bunun üzerine Cüneyd onu, “<em>Bakalım kanınla hangi darağacını lekeleyeceksin</em>” şeklinde lanetler.* Bu olayın 896 yılında, yani Hallac otuz sekiz yaşlarındayken vuku bulduğu tahmin ediliyor. Öyle anlaşılıyor ki, halkın Hallac’a teveccühü çağdaşları ve bilhassa Bağdatlı sufiler arasında kıskançlıklara yol açmıştı.<br />
<em><br />
* Attar’ın <em>Tezkiret ül-Evliya</em>’da naklettiği rivayete göre, iki sufi arasındaki konuşma şöyle devam ediyor: Bunun üzerine Mansur cevap verdi: “Beni ağaca astıkları gün, sen de suretini değiştiresin, başka elbise giyesin ve benim katlime fetva veresin.” Hallac’ın ölüm fetvası ayrıca 84 şahide imzalatıldı. Attar, bunların arasında Bağdatlı Cüneyd’in de bulunduğunu rivayet ediyor: Cüneyd’e de yaz dediler. Cüneyd, derviş hırkasını çıkardı, ulema hırkasını giydi ve dedi ki: “Biz onun zahirine hüküm veriyoruz ki, katledilmelidir. Bâtınını Tanrı bilir.” (c.n.)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bağdat’ı ve ailesini terkeden Hallac, bir kaç sene İslam İmparatorluğunun kuzeydoğusunu gezer; Doğu İran, Türkistan ve Sistan’ı dolaştıktan sonra Güney İran üzerinden geri döner. Ahvaz üzerinden Basra’ya geçer. Gittiği yerlerde sürekli vaaz eder ve halkı Allah yoluna çağırır. Rivayete göre, Basra’dan dört yüz müridi ile birlikte ikinci hac yolculuğuna çıkar.<br />
Bir süre sonra Bağdat’a geri döner. Ahvaz’daki ailesini yanına getirtir ve kendi ifadesiyle, “<em>kâfirler diyarına giderek halkı Hak yoluna çağırmaya</em>” karar verir. Hallac’ın düşmanları onun Hindistan’a ünlü ip oyunu gibi Hint büyülerini öğrenmek için gittiğini ileri sürerler. Gemiyle Basra’dan Gucerat’a geçen Hallac, Sind vadisini dolaşarak Pencap’a ve muhtemelen Keşmir üzerinden Türkistan’a* geçer. Seyahatleri esnasında ne kadar insanın İslam dinine geçmesini sağladığını bilmiyoruz. Fakat Sind, Pencap ve Keşmir gibi bölgelerin mistik halk şiirinde Hallac adına diğer bölgelere nispeten daha çok rastladığımızı söyleyebiliriz. Her ne kadar bu yörelerin edebiyat eserleri daha sonraki devirlerde yaratılmışsa da, biz onun ektiği tohumların insanları ilâhî aşk ve birlik fikirlerine hazırlamış olduğunu kabul edebiliriz. Hallac’ın faaliyetlerini şüpheyle takip eden merkezi idare, onun Sind vadisini gezerken o devirlerde İslam dünyasının her tarafında ortaya çıkan ve tehlikeli bir huzursuzluk kaynağı olarak görülen aşırı Şii grubu Karmatlar ile irtibat kurmuş olabileceğinden endişeleniyordu. Zira Karmatların ezoterik öğretisi siyasî bir darbeyi hedefliyordu.</p>
<p>Oğlu Hamd’ın bildirdiğine göre, Bağdat’a dönen Hallac, dünyanın dört bir yanından mektuplar almaya başlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>* Hallac’ın Türkistan (Kaşgar üzerinden Uygurların bugünkü Turfan yakınlarındaki başkenti Koco, daha sonra oluşacak olan Karahanlılar devletinin ilk başkenti Balasagun ve benzeri önemli yerleşim merkezlerini) bölgesini gezdiği ve Türkler üzerinde halen canlılığını koruyan derin bir etki bıraktığı bilinmektedir. Yesevîlik ve Bektaşîlik gibi büyük Türk tarikatlarında Hallac’ın özel bir yeri vardır.(c.n.)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hallac’a esrarengiz ad ve unvanlarla hitap edilen bu mektupların arasında Orta Asya’daki Maniheistlerin* zengin desenli el yazmalarında olduğu gibi çok kıymetli kağıtlara yazılmış olanlar da vardı. Tabii bu arada muhalif sufilerin çekememezliği iyice artmıştı; yönetim de onun faaliyetlerini yakın takibe almıştı. Hallac’ın böyle bir ortamda yeniden hacca gittiğini görüyoruz. Orada iki sene kaldıktan sonra tekrar Bağdat’a döner. Burada bir arsa alır ve meşhur vaazlarına başlar. Bağdat pazarlarını gezerken anlaşılması güç ifadelerle halkı kendini öldürtmeye çağırması, mutaassıp Müslümanları şaşırtan sözleri, haykırışları, yüksek sesle ağlamaları ve uluorta gülmeleriyle halkı dehşete düşürmesi Hallac’ın farklı vecheleri olarak rivayet olunur.</p>
<p>Düzen yanlılarının Hallac aleyhinde olmalarını anlamak mümkündür. Bu sırada “platonik” aşk üzerine bir kitap yazan en katı mezhebin temsilcileri de Hallac’a düşman oldular ve bir iftira ile onu saraya ihbar ettiler. Zira Hallac’ın mutlak Tanrı aşkı ve insanın, vecdin nadir anlarında yaşadığı yaratılmış insanî ruh ile yaratılmamış (yani ezelden var olan) ilâhî Ruh arasındaki aşk ve vuslat öğretisi, ilâhiyatçılara ve ulemaya göre caiz ve mümkün değildi. Bir yandan da siyasî durum, Hallac gibi şüpheli kişilerin üzerindeki denetimin yoğunlaştırılmasını gerektiriyordu. Sürekli değişen ve birbirine düşman hükümet üyelerine bağımlı genç Halife, ülkedeki Sünnî ve Şii grupları kontrol altında tutmanın gayreti içindeydi. Fakat malî durumun da kötü olması, ülkede yönetimi zorlaştırıyordu. Hallac tasavvuf çevrelerinden yeni muhalifler edinince, beklenen oldu ve yönetim Hallac’ın tutuklanmasına karar verdi. Bunu önceden haber alan Hallac kaçtı, fakat kısa sürede<br />
yakalandı. Ayaklarına zincir vurularak zindana atıldı. İlk yargılanmasından sonra nispeten yumuşak muamele gördü ve bir zindandan ötekine nakledildi.<br />
<em><br />
* Bugünkü Doğu Türkistan bölgesinde meskûn başta Uygurlar olmak üzere birtakım Türk boyları, Hıristiyan-Mazdeist karışımı Mani dinine inanmaktaydılar. (c.n.)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hallac’ın, bir hastalığını tedavi ettiği tahmin edilen Halifenin annesinin araya girmesi neticesinde, mahkumiyet hayatı kolaylaştırıldı ve mabeyinci Nasr el-Kuşurî, Hallac’ın sadık bir dostu olarak kalmaya devam etti. 919 yılından sonra, belki de yaşanan büyük malî kriz neticesinde siyasî şartlar da iyice ağırlaşmıştı. Bu sırada Hallac altı ya da yedi yıldır hapisteydi.<br />
Hallac’ın, mabeyinci Kuşûrî’nin adamlarının yanı sıra bir çok gardiyan ve cezaevi hizmetlisine, “<em>ölüleri diriltmeye muktedir olduğunu ve ruhların ona hizmet ettikleri”ni anlatması, vezir Hamid’in de kulağına gitti. Hallac’ın evi arandı. Verilen bilgilere göre, “aramalar esnasında bazıları altın mürekkeple Çin kağıdına yazılıp brokar ve ipekle ciltlendikten sonra kaliteli deriyle kaplanmış çok sayıda risale ele geçirildi. Bunların arasında içlerinde garip örneklerin yer aldığı yazışmalar vardı. Mektuplarda Hallac arkadaşlarının dünyanın dört bir yanına dağılmalarını istiyordu. İnsanları onun yoluna çağırmalarını; kendisinin onlara öğrettiği gibi, nihaî hedefe varıncaya kadar ilmi hâlden hâle, mertebeden mertebeye adım adım aktarmalarını ve bunu yaparken de herkese kendi akıl ve anlayış, algılama ve itaat ölçülerine göre hitap edilmesini öğütlüyordu. Ayrıca kendisine sorulan sorulara verilen cevaplar da bu risalelerde yer alıyordu. Bunların pek çoğunda sadece yazan ve yazılan kişilerin anlayabileceği sembolik ifadeler kullanılmıştı. Tomar hâlindeki kağıtların bazılarında resimler, resimlerin içine bir çember şeklinde Allah’ın (cc) adı ve bunun içine de “Ali’ye rahmet” cümlesi öyle itina ile işlenmişti ki, bunu ancak dikkatle inceleyen ve düşünen kimse çözebilirdi.</em>”<br />
Nihayet vezir başkadıyı Hallac’ın ölüm kararını imzalaması için ikna etmeyi başardı. Karar ayrıca seksen dört şahide imzalatıldı ve 23 Zilkâde 309’da (26 Mart 922) infaz edildi.<br />
Elde kalan raporların çoğunda Hallac’ın darağacı ve çarmıhtaki ölümü üzerinde durulmaktadır. Tam onun azuladığı bir ölüm olmuştu; halkı sürekli olarak -dinin müdafaası için- kendini öldürtmeye teşvik eden o değil miydi! Zira halk, Hallac’ı öldürmekle, işlediği hayrın mükafatını alacak; Hallac da hasretiyle yanıp tutuştuğu Tanrısına kavuşacak, O’nda fena bulacaktı. Acaba burada Massignon’un dediği gibi, “<em>kendini başkaları için kurban etme ülküsü</em>”nden söz edilebilir mi, bilmiyorum. Fakat Hallac, çağdaşlarından birinin ifade ettiği gibi, ölümü sevgiliye götüren bir köprü gibi gören, uzun şehit sufiler zincirinin ilk halkasıdır. O günden itibaren Hallac’ın adı, aşk yolunda kendini mutlak aşka kurban eden ve âşıkın mâşuktan gelen her cefaya severek katlandığını ve hattâ bu cefayı hararetle arzuladığını örnek alan ve bu yüzden duygusuz din adamları ve zalim yönetimler tarafından öldürülen herkes için bir sembol olmuştur.<br />
İşte Hallac menkıbede karşımıza bu şekilde çıkmaktadır ve bu şekildeki bir Hallac efsanesini yıkmak pek de kolay bir iş değildir -onun aleyhinde ve hattâ ona düşman yeni ve eski devre ait bu kadar kaynağa rağmen!- Tutucu Sünnî çevreler daima onun sözlerine karşı olmuşlardır. Bir kısım çağdaşları gibi daha sonraki devirlerde yaşayan bazı yorumcular da onun Tanrı’nın ikili tabiatını anlatan gizli bir Hıristiyan olduğunu zannetmiş olabilirler. Fakat Hallac’ın Hıristiyanlığa özgü terimleri kullanmış olması, kesinlikle bu inancın bir ispatı olarak gösterilemez. Unutulmamalıdır ki, Hıristiyan düşünüş tarzı o çağda Yakın Doğu’da çok yaygındı ve o çevrelerde geliştirilen terminolojinin bir bölümü bütün din âlimleri ve sufiler arasında kullanılmaktaydı. Massignon, Hallac’ın Kur’an-ı Kerim’deki Hz. İsa menkıbesini kendine örnek aldığını göstermektedir; fakat Hallac, “Allah’ın Peygamberi”nden söz ettiği zaman, N. M. Dahdal’in iddia ettiği gibi Hz. İsa’yı değil, daima derin saygı duyduğu Hz. Muhammed’i kastetmektedir. Her sufi gibi Hallac da kesin bir biçimde Kur’an’ın emirlerine göre yaşamaktaydı; hattâ küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşan bir de Kur’an tefsiri yazmıştı. Kur’an’la yaşamak onun için “kıyamet gününü yaşamak”tı. Çünkü Allah’ın kelâmı olan Kur’an, olmuş ve olacak her şeyi ihtiva etmektedir. Sufinin gayesi, onun mânâsının derinliklerine inmek ve daima yeni mânâlar keşfetmektir. Peder Nwyia haklı olarak, tam ve kesin mânâsıyla Kur’an’a göre ve Kur’an’da yaşayan ilk devir sufileri için “<em>hafızanın Kur’an’laştırılması</em>”ndan söz etmiştir. Aynı şey, “Tanrı’nın en sevgili kulu” Hz. Muhammed’e duyulan sevgi ve saygı için de geçerlidir. Hallac, mürşidi Tüsterî’nin Hz. Muhammed hakkındaki “<em>ezelî nur</em>” teorisini ele alarak şiirsel bir üslupla yeniden işlemiştir. Ve sıradan bir din âlimi, Peygamber’in hadis ve sünnetlerini rivayet yoluyla gittikçe uzayan bir zincir hâlinde birbirinden öğrenirken, Hallac’ın <em>Rivayet </em>adlı risalesinde bildirdiğine göre, o bütün bu bilgileri kaynağından ve hattâ Kur’an’da olmayan Tanrı kelâmını ilâhî güçlerden öğreniyordu.<br />
Hallac’ta en çok dikkati çeken yön, onun Tanrı iradesine bu derece canlı iştirakidir. Tanrı, hiç şüphe yoktur ki, ulaşılması mümkün olmayandır. Yaratılanın her boyutunun üstündedir. Yücedir. Her şeyden münezzehtir. Lahuttur, bütün zamanlardan ve her yaratılmıştan önce vardı ve dolayısıyla ulaşılması mümkün değildir. Fanî insanı O’ndan ayıran, ezeliyet öncesidir. Fakat Hallac’ı n telkin ve tecrübesine göre, lahut olan Tanrı’nın bir de nasut (insanlık) tarafı vardır ki, bu Âdem’in yaratılmasında tecelli etmiştir. Bu yüzden Âdem karşımıza, Tanrı’da saklı nasutunun aynası olarak, “hüve hüve” (o, o) şeklinde çıkmaktadır. Hallac, sık sık zikredilen bir beytinde şöyle demektedir:</p>
<p><em>Ben, O’yum, benim sevdiğim O,<br />
ve O, benim sevdiğim O, Ben’im.</em></p>
<p>Bunun mânâsı da şudur: <em>“Tanrı ezelî nazarı ile ezelî suretini temaşa etmektedir.”</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/hallac/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sultanı Öldürmek</title>
		<link>http://www.birazoku.com/sultani-oldurmek/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/sultani-oldurmek/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 23:56:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Everest Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Polisiye]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ümit]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9354</guid>
		<description><![CDATA[Yıllardır aynı kadını bekleyen bir adam. Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin. Şahane bir aşk için harcanmış bir hayat. Ve hayatını Osmanlı tarihine adamış hırslı bir kadın&#8230; Başarılarla dolu bir kariyer&#8230; Sapında Fatih Sultan Mehmed&#8217;in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü&#8230; Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri &#8220;Ulu Hakan&#8221;ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/sultani-oldurmek-ahmet-umit.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9355" title="sultani-oldurmek-ahmet-umit" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/sultani-oldurmek-ahmet-umit.jpg" alt="" width="200" height="338" /></a>Yıllardır aynı kadını bekleyen bir adam. Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin. Şahane bir aşk için harcanmış bir hayat. Ve hayatını Osmanlı tarihine adamış hırslı bir kadın&#8230; Başarılarla dolu bir kariyer&#8230; Sapında Fatih Sultan Mehmed&#8217;in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü&#8230; Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri &#8220;Ulu Hakan&#8221;ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin, bir imparatorluğa dönüştüğü zaferler ve ihanetlerle dolu günlerine yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklarımızdan eksik olmayan o kadim soru: Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?</p>
<p>Ve Fatih Sultan Mehmed Han&#8230; Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Mehmed Han&#8230; İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allah&#8217;ın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyye&#8217;yi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğu&#8217;nun doğal vârisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmed&#8217;in şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Han&#8217;ın cansız bedeni&#8230;</p>
<p>***</p>
<p><strong>1</strong></p>
<p><strong>&#8220;Yirmi bir sene önce beni terk eden kadın&#8221;</strong></p>
<p>Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi, bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?</p>
<p>O karlı öğleden sonra, Bahariye&#8217;deki evimde, sabırsızlıkla çalan telefonla başlamıştı bu tuhaf serüven.</p>
<p>&#8220;Merhaba Müştak,&#8221; diyen sesin daha ilk hecesini duyduğumda tanımıştım onu; Nüzhet&#8217;ti. Yirmi bir sene önce beni terk eden kadın. Beni terk ederken bıraktığı o veda mektubunu saymazsak, yıllardır tek satır yazmayan, bir kez olsun telefonumun numarasını çevirmeyen, kapımı çalmayan, bir kuru selamı bile çok gören büyük aşkım, kalbimin ve hayatımın sultanı&#8230; Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi, şimdi, &#8220;Merhaba Müştak,&#8221; diyordu telefonun öteki ucundan. Üstelik neşe içinde yüzen bir sesle; ne bir mahcubiyet, ne bir sıkıntı, ne de bir pişmanlık&#8230;</p>
<p>Yine de onun pişkinliğinden çok kendime şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Hayır, bunca zamandan sonra sesini duyar duymaz, hemen tanıyışıma değil, bu son derece normaldi; çünkü ayrıldığımızdan beri, tıpkı ince uzun yüzü, iri mavi gözleri, alaycı bir kıvrımla biçimlenen dudakları gibi, o her zaman otoriter, hafif boğuk sesi de hiçbir zaman hafızamdan silinmemişti. Tuhaf olan, yıllardır bir gün olsun aklımdan çıkaramadığım, çıkarmak ne kelime, uzaklardaki varlığını, hayatın anlamı, vazgeçilmez bir ideal, kusursuz bir tanrıça imgesi haline getirdiğim, anılarını kutsal bir ayin gibi her gün hatırlayarak hep canlı tuttuğum kadın, hiç beklemediğim bir anda beni arayınca, zerrece etkilenmemiş olmamdı. Oysa son yirmi bir yılda bitmek tükenmek bilmez günlerimin çoğunu bu ânı hayal ederek geçirmiştim. Otuz beşinci yaş günümde hediye ettiği, o günden beri de duvardan indirmediğim, Nakkaş Sinan&#8217;ın çizdiği Fatih Sultan Mehmed&#8217;in güllü portresinin altındaki bu tarçın rengi koltuğa kendimi bırakıp gözlerimi telefona dikerek, saatlerce Chicago&#8217;dan beni aramasını beklemiştim. Hatta kimi günler, biraz da uykusuzluk ve içkinin yardımıyla, telefonun müjdeli bir haber verir gibi çaldığını, ahizeyi kaldırdığımda, onun kederle iyice boğuklaşan sesini duyduğumu, &#8220;Yanılmışım Müştak, burada aradığımı bulamadım. Gel beni al,&#8221; dediğini sanmıştım. Ama tuhaftır, yıllardır hayalini kurduğum o rüya gerçekleşince, ne heyecan, ne mutluluk, ne de bir sevinç uyanmıştı içimde. Sanki daha dün gördüğüm, sıradan bir arkadaşımla konuşuyor gibiydim.</p>
<p>&#8220;Merhaba Nüzhet.&#8221;</p>
<p>Benim ruhsuz, renksiz, ahenksiz sesimin aksine. Nüzhet coşkuyla atılmıştı.</p>
<p>&#8220;Nasıl yahu? Nasıl tanıdın sesimi onca yıldan sonra?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bazı şeyler hiçbir zaman unutulmaz,&#8221; demek geçti aklımdan, hayır, onu önemsediğimi bilmemeliydi. &#8220;Çünkü sesin hiç değişmemiş,&#8221; dedim yapay bir tavırla. &#8220;Hâlâ genç.&#8221;</p>
<p>Kendisine duyduğum bağlılıktan o kadar emindi ki, sözlerimdeki sahteliği fark edemedi. Neredeyse şuh bir kahkaha koyverdi telefonun öteki ucundan.</p>
<p>&#8220;Genç mi? İlahi Müştak, altmışıma geldim. Gençlik mi kaldı!&#8221;</p>
<p>Amerikan aksanının metalikleştirdiği bir Türkçeyle konuşuyordu ama gençlik mi kaldı, derken flört havasına girmişti bile. Nedense canımı sıktı bu hali, zalim olmaya karar verdim.</p>
<p>&#8220;Haklısın yaşlandık ama sesin, bedenden daha geç bozulduğunu söylerler. Tenleri kırış kırış olmuş insanların bile sesleri daha geç yıpranırmış&#8230;&#8221;</p>
<p>Attığım ok hedefini bulmuştu, anında sönüverdi neşesi.</p>
<p>&#8220;Neyse, neyse&#8230; Sen nasılsın bakalım? Başarılarını okudum.&#8221;</p>
<p>Dalga mı geçiyordu bu kadın benimle? Başarılarım! Benim başarılarım yoktu ki. Başarılı olan oydu. Sadece Türkiye&#8217;de değil, dünyanın her yerinde, Osmanlı Klasik Çağı denince akla gelen ilk isimlerden biriydi. Amerika&#8217;dan Çin&#8217;e tüm önemli üniversiteler onu davet etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Yaptığı konuşmaları, verdiği tezleri okuyordum, gerçekten ilginçti. Osmanlı tarihine bambaşka bir yorum getirmeye çalışıyordu&#8230;</p>
<p>&#8220;Getirdiği yorumlar gerçeğe uygun değil,&#8221; diye itiraz ediyordu her ikimizin de sevgili hocası, Tahir Hakkı Bentli. &#8220;Batı&#8217;nın gözlüğüyle bakıyor olaylara. Kız Chicago&#8217;ya gittikten sonra oryantalist mi oldu, nedir?&#8221;</p>
<p>Nüzhet&#8217;i eleştirmesi hoşuma gitmesine rağmen, Tahir Hakkı&#8217;ya bu konuda katılmıyordum. Her tarihçinin bir görüşü olurdu. Bazılarımız olaylara Batı&#8217;nın gözlükleriyle bakarken, bazılarımız da Doğu&#8217;nunkiyle bakabilirdik. Tüm bunlardan arınmış objektif bir bakış belki mümkündü, ama yine de farklı disiplinlerin etkisinden tümüyle kurtulmak imkânsızdı. Tarih, zamanın etkisiyle eprimiş, kesinliğini yitirmiş, çoğu zaman hakkında yazılı bir vesika bile olmayan vakalara ve önemli şahsiyetlere dair yaptığımız tartışmalardan, yorumlardan başka neydi ki? &#8220;Tarih, tarihçilerin yazdıklarıdır&#8221; görüşüne tümüyle katılmasam da bu bilim, değişik bakış açıları taşıyan, taban tabana zıt düşünceler öne sürebilen, yeri geldiğinde birbirlerini dar kafalılıkla, cahillikle, şoven olmakla suçlamaktan bile çekinmeyen kişiler tarafından yazılmıyor muydu? Hayır, Nüzhet&#8217;e bu yüzden kızmıyordum -ki onun oryantalist olduğu da tartışılırdı-. Aslında kızmam gereken biri varsa o da Tahir Hakkı&#8217;ydı. Çünkü, sevgilime Chicago Üniversitesi&#8217;ndeki bursu sağlayan oydu. Tamam, isteyerek değil, bizimkinin dinmek bilmeyen ısrarlarıyla. Tabii çok sonra anlatacaktı Tahir Hakkı bu ısrarları bana&#8230; Benden gizli defalarca yalvarmış profesöre. Neyse, çabaları da sonuç vermişti işte. Değerli hocamız, şimdi onu oryantalist olmakla suçlasa da artık aramızdaki en başarılı akademisyen Nüzhet&#8217;ti. Evet, saklayacak değilim, bu başarısını da beni terk ederek, kendine yeni bir yol çizmesine borçluydu.</p>
<p>Bendenize gelince, sahibi tarafından kurulması unutulmuş, antika bir saat gibi olduğum yerde kalmıştım. Evet, akademik kariyerime devam etmiştim; tezler hazırlamış, yayınlar çıkarmış, kitaplar yazmıştım. Evet, ben de çok önemli olmasa da birkaç yabancı üniversiteden davet almıştım, akademik kariyerimi ilerletmiş, sonunda profesör olmuştum. Evet, hayat devam etmişti, sevgililerim olmuştu, hatta biriyle neredeyse evlenme aşamasına kadar gelmiştim, ama bunların hepsi suretti. Aslında, Nüzhet&#8217;in beni bırakıp gittiği günde, gittiği yerde, gittiği anda kalakalmıştım. Mutsuz, umutsuz, hınç dolu&#8230;</p>
<p>Evet, hınç dolu; saklayacak değilim, ona duyduğum tutkuyu, sevgiden çok nefretle beslemiştim yirmi bir yıldır. Yirmi bir yıl mı dedim, hayır yirmi bir yıl, sekiz ay, üç gün&#8230; Yıllar onu düşünerek geçmişti. Sadece güzel anılar değil, bana yaptığı haksızlıklar, ihanetler, hakir görmeler&#8230; Çoğunlukla ızdırap, çoğunlukla kahır dolu hatıralar&#8230; Bazen onu düşünürken kinden, öfkeden, hiddetten kaskatı kesilirdim. Hep masamın üzerinde duran, sapında Fatih Sultan Mehmed&#8217;in tuğrası işlenmiş şu gümüşten mektup açacağını, onun incecik bedenine defalarca saplarken bulurdum kendimi&#8230; Sonra bu dizginsiz nefretten utanır, derhal uzaklaştırırdım bu düşünceleri kafamdan. Daha doğrusu uzaklaştırmaya çalışırdım. Vefasız sevgilime ait ne kadar görüntü, ses, koku, iz, ne kadar anı varsa, hepsini hafızamdan silmek ister, onu tanıdığım güne, üniversitede ilk karşılaştığımız o dersliğe, beni tarih okumaya yönelten lisedeki öğretmenime belalar okurdum. Sonra öğretmenime de, kendime de, üniversiteye de haksızlık ettiğimi fark ederek sakinleşir, yapmam gerekenin kızmak değil, sadece Nüzhet&#8217;in hayaletini hayatımdan çıkarmak olduğunu anlardım. O kadar da zor olmasa gerekti. Fakat gösterdiğim her çaba hüsranla sonuçlanır, unuttum dediğim anılar eskisinden daha güçlü uyanır, bastırdım dediğim hisler eskisinden daha beter kabarmaya başlardı yüreğimde. Ne yazık ki, onun çok derinlere nakşolmuş varlığını bir türlü söküp atamazdım içimden.</p>
<p>İşte bu sebepten, telefondaki sesini duyunca en küçük bir heyecan bile hissetmeyişim çok şaşırtıcıydı. Belki de farkına varmadan unutmuştum onu, belki onca yıldır, içimde aşk diye taşıdığım bu sarhoşluk bir yanılsamaydı, belki de o delice tutku, mesleki bir kıskançlıktı sadece. Önüne çıkan ilk fırsatta, beni hiç umursamadan yurtdışına gitmeyi tercih eden sevgilimin bu mantıklı girişiminin başarıya ulaşmasına duyduğum büyük öfkeydi&#8230; Telefonun öbür ucunda Nüzhet beklerken, aklıma bunlar gelince birden paniğe kapılır gibi oldum. Henüz kendimin bile tahlil etmekte zorlandığı bu durumun beni terk eden kadın tarafından sezilmesini istemiyordum. Anlayamadığım hislerimi, henüz olgunlaşmamış düşüncelerimi bastırıp, &#8220;Hayır,&#8221; diyerek engin gönüllü eski arkadaş rolüne bürünmeyi seçtim. &#8220;Hayır, başarılı olan sensin Nüzhet. Sen dünyanın alkışladığı bir bilim insanısın.&#8221; Dünyanın alkışladığı benzetmesi biraz abartılı kaçmıştı ama sesim inandırıcılığını koruyordu. &#8220;Ben akademik kariyerimi sürdürmeye çalıştım sadece&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Şu huyun hiç değişmemiş,&#8221; dedi ciddileşerek. &#8220;Kendine haksızlık etmeyi hâlâ bırakmamışsın. Fatih&#8217;in &#8216;Kardeş Katli Fermanı&#8217; hakkında yazdığın tezi okudum. Bence kusursuz bir çalışma&#8230;&#8221;</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti sözleri, yine de lakırdının nereye varacağını bilemediğimden alttan aldım.</p>
<p>&#8220;O kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Bir tez hazırlamam gerekiyordu, ben de yazdım işte.&#8221; Konuyu değiştirmek istedim. &#8220;Sahi nereden arıyorsun? Chicago&#8217;dan mı?&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne Chicago&#8217;su ayol, Şişli&#8217;deyim Şişli&#8217;de!&#8221;</p>
<p>İşte şimdi şaşırmıştım.</p>
<p>&#8220;İstanbul&#8217;a mı geldiniz? Ne zaman?&#8221;</p>
<p>&#8220;Önce düzelteyim tatlım. İstanbul&#8217;a gelmedik, geldim. Yani tek başıma&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Eşin?&#8221;</p>
<p>Sorar sormaz yaptığım yanlışı fark ettim, evlendiğini nereden biliyordum, uzaktan da olsa onunla alakadar olduğumu belli etmiştim işte. Ama umursamadı, onun hayatıyla ilgilenmemi son derece normal bir durum olarak kabul ediyordu.</p>
<p>&#8220;Jerry mi? O iş bitti canım&#8230; Ayrıldık&#8230;&#8221; Sesi duygusallaşmamıştı bile. &#8220;Yürümedi. Yürütemedik&#8230;&#8221;</p>
<p>Nedense, yüzünü bile görmediğim Jerry&#8217;e karşı bir yakınlık hissettim; terk edilmişlerin birbirine duyduğu hazin empati.</p>
<p>&#8220;Üzüldüm.&#8221;</p>
<p>Her zamanki dobralığıyla yanıtladı.</p>
<p>&#8220;Üzülme canım. Yanlış bir evlilikti zaten. Kültür farkı önemliymiş&#8230; Onca yıl birlikte yaşadık, adamcağız rakı içmeyi bile öğrenemedi. Neyse&#8230; Ya sen? Sen evlenmedin mi?&#8221;</p>
<p>Telefonu açtığımdan beri ilk kez bir şey kıpırdadı içimde; ölü bir denizde nereden çıktığı kestirilemeyen bir dalga&#8230; Ama bu uğursuz kıpırtıların beni ele geçirmesine izin veremezdim.</p>
<p>&#8220;Evlenmedim&#8230;&#8221; diye kestirip attım. &#8220;Tercih etmedim&#8230;&#8221;</p>
<p>O da uzatmadı.</p>
<p>&#8220;Belki de doğru olanı yapmışsın&#8230; Evlilik bizim gibi insanlara göre değil&#8230;&#8221; Sesi titriyor muydu, yoksa bana mı öyle geldi. &#8220;Neyse&#8230; Bu akşam ne yapıyorsun?&#8221;</p>
<p>Hoppala, nereden çıktı şimdi bu? Ne yani, hemen bu gece buluşalım mı demek istiyordu? Öncekinden daha büyük bir dalga kıpırdandı içimde&#8230; Derinlerde bir yerlerde ince bir sızı&#8230; Ama teslim olmaya niyetim yoktu.</p>
<p>&#8220;Neden sordun?&#8221; diye oyaladım.</p>
<p>Hemen çıkardı baklayı ağzından.</p>
<p>&#8220;Bana gelsene&#8230; Seninle konuşmak istiyorum. Çok önemli bir konu&#8230;&#8221;</p>
<p>İşte Nüzhet buydu, önemli olan sadece onun istekleriydi, onun hissettikleriydi&#8230; Sen yıllarca arama, sorma, sonra bir gün aklına esince telefonu çevir, bu akşam bana gelsene, de. Cüretkârlığın bu kadarına da pes doğrusu! Anında reddetmem gerekirdi. Her çağırdığında peşinden koşan, uysal bir köpek olmadığımı anlamalıydı artık. Benim de bir gururum, bir onurum, bir kişiliğim vardı. Artık dilediği gibi davranamayacağını ona göstermenin zamanı gelmişti&#8230; Gelmişti ne kelime, çoktan geçmişti bile. Geçmişti de ona gereken cevabı bir türlü veremiyordum işte. Zaten pek de işlek olmayan bu tembel dilim, Nüzhet söz konusu olunca tümüyle etkisiz hale geliyordu. Sadece dilim mi, ya zavallı aklım? Bu beklenmedik davetten olmadık manalar çıkararak, sahte umutları birbirine eklemeye başlamıştı bile.</p>
<p>Tam da evlilik üzerine konuşurken, beni evine çağırıyor olması, ne anlama geliyordu şimdi? Ne demek istiyordu bu kadın? Yeniden başlayabileceğimizi mi ima ediyordu? Belki de yaptıkları için benden özür dileyecekti. Bütün o yaşadıklarından sonra, gerçek sevginin ikimizin arasındaki olduğunu söyleyecek, kendisine bir şans daha vermem için yalvaracaktı&#8230; Olabilir miydi?</p>
<p>Aslında bu safiyane düşüncelere asla inanmamam gerekirdi. Üstelik anbean yükselen heyecanıma rağmen&#8230; &#8220;Saçmalama, yıllar önce, seni bırakıp giden kadın değil mi bu? Nasıl güvenebilirsin ona? Ne söylerse söylesin hemen reddetmelisin,&#8221; diyen sağduyumun oluşturduğu barikat hâla sapasağlam direnmeyi sürdürüyordu. Ama bir tek hayır sözcüğü bile bana yetecekken, ihtiyacım olan o kelime bir türlü çıkmıyordu ağzımdan.</p>
<p>&#8220;Hem şu senin çok sevdiğin lazanyadan da yaparım.&#8221; Kararsızlığım, onu daha da ısrarcı kılmıştı. &#8220;Yanına da enfes bir şarap açarız, eski günlerdeki gibi&#8230;&#8221;</p>
<p>Eski günlerdeki gibi&#8230; Öğle sonları Şevki Paşa Konağı&#8217;ndaki güneşli odamda sevişmelerimizi hatırladım, ürpererek. Dudaklarındaki nane tadı olduğu gibi ağzımı kapladı, ılık nefesi, yumuşak fısıldayışları&#8230; Sesi daha şimdiden o metalik tınıdan kurtulmuş, tatlılaşmış, neredeyse hoş bir mırıltıya dönüşmüştü. Yok, artık gizlisi saklısı kalmamıştı, açıkça flörte başlamıştı benimle. Ve mantığımın tüm direnişine rağmen, pek de karşılıksız kalmıyordu bu davranışı. Sağduyum karşı çıkmayı sürdürse de ruhumda ardı ardına sökün eden dalgalar, irademi çoktan ona doğru sürüklemeye başlamıştı bile. Ee sultan emredince kulun itaat etmemesi düşünülebilir mi?</p>
<p>&#8220;Aynı evde misin?&#8221; dedim tamam hemen geliyorum, dememek için. Sanki böyle oyalanıyormuş gibi görünmek, o parmağını şıklatınca, hemen ona koştuğum gerçeğini değiştirecekti. Hayır, şu gurur meselesini artık bir kenara koymalıydım. İnsan kendinden kaçamazdı. Ne yapayım, ben böyle bir adamdım işte. Sesini ilk duyduğumda heyecan duymamam, yaşadığım şokun başka bir belirtisi olsa gerek. Gerçek ortadaydı; söz konusu Nüzhet&#8217;se kararsız, iradesiz, savunmasız, zavallı bir mahluka dönüşmem kaçınılmazdı. O zaman daha fazla direnerek kendime işkence etmenin ne lüzumu vardı? Tuhaf, böyle düşününce biraz rahatladım. Tabii, işte ben buydum. Kendimi affetmeliydim, kendimi anlamalıydım, kendimle barışık olmalıydım. Sesime hiçbir yapaylık katmadan sorumu yineledim. &#8220;Hani şu Hanımefendi Sokak&#8217;taki bina değil mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet, Sahtiyan Apartmanı&#8230; Aslında pek huzurum yok burada&#8230; Sezgin satmak istiyor apartmanı.&#8221;</p>
<p>Sisler arasından kıvırcık saçlı bir oğlanın sevimli yüzü belirdi.</p>
<p>&#8220;Şu mavi gözlü çocuk mu?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet, ama artık o tatlı çocuk yok&#8230; Paragöz herifin biri olmuş Sezgin&#8230;&#8221; Bıkkın, usanç içinde çıkıyordu sesi. &#8220;Her gün tartışıyoruz&#8230; Anlayacağın durum fena. Neyse, gelince konuşuruz&#8230; Bak, geç kalma&#8230; Bir de sürprizim var sana.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tamam, geç kalmam&#8230;&#8221; Bu son cümleyi söyledim mi, söylemedim mi? Bilmiyorum, sürpriz sözünü duyduktan sonra, kafatasımın içinde o tanıdık basıncı hissettiğimden aceleyle telefonu kapattığımı hatırlıyorum sadece. Çünkü beynimin derinliklerinde yankılanan o gizemli uğultunun, hızla bir sarsıntıya dönüşeceğini, ardından son hücresine kadar bütün bedenimi ele geçirerek benliğimi, boş bir ceviz kabuğu gibi o tuhaf karanlığın dipsiz uçurumuna savuracağını gayet iyi biliyordum.</p>
<p><strong>2</strong></p>
<p><strong>&#8220;Üzerindeki giysiler gibi zamanı çoktan geçmiş bir adam&#8221;</strong></p>
<p>Sanki biri seslenmiş gibi uyandım&#8230; Kendime geldiğimde hâlâ karanlığın içindeydim. Kulaklarımda o bildik uğultu, bedenimde o tanıdık rahatlama&#8230; Zihnim, irademin görünmeyen ağırlığından kurtulmuş, o derin huzurla bir kez daha sarhoş olmuştum&#8230; Başıboş bir rüzgâr gibi dolaşıyordum sınırları silinmiş bir labirentin içinde&#8230; Etrafa bakacak oldum, başım döndü. Düşmemek için tutunacak bir yer arandım, sağ elim ahşap bir tırabzana tutundu. Karın ışığı sızıyordu bir yerlerden. Eski bir apartmanın içindeydim; geniş, mermer bir merdivenin basamaklarında&#8230;</p>
<p>Yeniden etrafı seçmeye çalıştım; tanıdık geliyordu ama çıkaramıyordum. Bir yerlerde elektrik düğmesi olmalı. Bulmakta zorlanmadım, yan yanya açılmış demir kapının sağ tarafındaydı. Hâlâ hafifçe dönen başıma aldırmadan, basamakları inerek, duvardaki düğmeye dokundum. Tavandaki fersiz lambanın sarıya çalan kırmızı ışığı, binanın uzun zamandır boyasız kalmış kirli duvarlarını, ahşap asansörünü aydınlatınca tanıdım; Sahtiyan Apartmanı&#8217;nındaydım. Nüzhet&#8217;in dedesi tarafından yaptırılan, belki de bu semtin en eski binasında.</p>
<p>Üçüncü kezdir aynı şey oluyordu işte. Bilincimi yitirdikten birkaç saat sonra bir yerlerde buluyordum kendimi. Emin olduğum tek şey, bulunduğum yerlerin, unutma krizi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/sultani-oldurmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anayurt &#8211; Drizzt Efsanesi 1.Kitap</title>
		<link>http://www.birazoku.com/anayurt-drizzt-efsanesi-1-kitap/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/anayurt-drizzt-efsanesi-1-kitap/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 18:38:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimkurgu-Fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[LAİKA YAYINCILIK]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Boğaç Erkan]]></category>
		<category><![CDATA[R. A. Salvatore]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9350</guid>
		<description><![CDATA[Bildiğimiz yerlerden uzakta, farklı bir boyutta, tanımadığımız akıllı ırkların; Kara Elf&#8217;lerin yaşadığı karanlık bir yer; Menzoberranzan&#8230; Soylu evin prensi; Drizzt Do&#8217;Urden, kendi ırkında olmayan bir şeyler arıyor. Dürüstlük, bağlılık, paylaşmak gibi insana ait şeyler&#8230; Bu bir yolculuk hikayesi&#8230; Unutulmuş diyarlarda, anayurdunda bulamadığı, görmediği ama hissettiği şeylerin peşinde koşan Drizzt Do&#8217;Urden&#8217;in yolculuğunun hikayesi&#8230; *** BAŞLANGIÇ Ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/karaelf1-anayurt-r.a.salvatore.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9351" title="karaelf1-anayurt-r.a.salvatore" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/karaelf1-anayurt-r.a.salvatore.jpg" alt="" width="200" height="289" /></a>Bildiğimiz yerlerden uzakta, farklı bir boyutta, tanımadığımız akıllı ırkların; Kara Elf&#8217;lerin yaşadığı karanlık bir yer; Menzoberranzan&#8230;</p>
<p>Soylu evin prensi; Drizzt Do&#8217;Urden, kendi ırkında olmayan bir şeyler arıyor. Dürüstlük, bağlılık, paylaşmak gibi insana ait şeyler&#8230; Bu bir yolculuk hikayesi&#8230; Unutulmuş diyarlarda, anayurdunda bulamadığı, görmediği ama hissettiği şeylerin peşinde koşan Drizzt Do&#8217;Urden&#8217;in yolculuğunun hikayesi&#8230;</p>
<p>***</p>
<p><strong>BAŞLANGIÇ</strong></p>
<p><strong>N</strong>e bir yıldız süsler bu ülkeyi bir şairin gizemli parıltısıyla, ne de güneş yaşam dolu ılık ışıklarını gönderir buralara. Burası Karanlıkaltı&#8217;dır; Unutulmuş Diyarlar&#8217;ın telaşlı yüzeyi altındaki gizli dünya. Burada gökyüzü acımasız bir kayadır. Duvarlar, ölümün, buraya gelme yanılgısına düşecek kadar budala yüzey canlılarının meşale ışığı ile grileşmiş rengini yansıtır. Burası onların dünyası değildir. Burası ışığın dünyası değildir. Buraya davetsiz gelenlerin çoğu geri dönmezler.</p>
<p>Yüzeydeki evlerinin güvenliğine kaçabilenler ise değişmişlerdir. Gözleri gölgeleri ve karanlığı görmüştür. Bu, Karanlıkaltı&#8217;ndaki kaçınılmaz akıbettir.</p>
<p>Kapkaranlık koridorlar döne dolaşa ilerler bu kasvetli diyarda ve irili ufaklı mağaraları birbirine bağlar. Uyuyan bir ejderin dişleri kadar keskin taş yığınları kimi zaman sessiz bir tehditle bekler, bazen de davetsiz misafirlerin yolunu kesmek ister gibi yükselir.</p>
<p>Burada derin, felaketi çağrıştıran bir sessizlik hüküm sürer, pusuya yatmış yırtıcı bir hayvanın sükuneti. Yolu Karanlıkaltı&#8217;na düşenlere işitme duyularını tamamıyla yitirmediklerini anlatan tek ses uzaklardan yankılanan bir su damlamasıdır. Bu, tıpkı bir yaratığın yürek atışları gibidir. Sessiz kayalardan süzülerek Karanlıkaltı&#8217;nın dondurucu havuzlarına akar. Bu havuzların karanlık ve durgun yüzeylerinin altında neyin olduğu ise bir tahminden öteye gitmez. Hangi sırlar cesurları, hangi dehşetler budalaları bekler, bunu sadece hayal gücü söyleyebilir&#8230; Ta ki sükunet bozulana dek.</p>
<p>Burası Karanlıkaltı&#8217;dır.</p>
<p>* * * * *</p>
<p>Burada yaşam bölgeleri bulunur, yüzeydekilerin pek çoğu kadar büyük şehirler. Bir yolcu, gri kayaların sayısız kıvrım ve dönüşlerinden herhangi birinde, ansızın kendini boş dehlizlerle keskin bir tezat oluşturan böylesi bir şehirde bulabilir. Ancak, buraları bir sığınak değildir, yalnızca budala gezginler böyle sanır. Bu şehirler tüm diyarlardaki en şeytani ırkların vatanlarıdır ki bunların en bilinenleri duergarlar, kua-toalar, ve drowlardır.</p>
<p>İki mil genişliğinde ve bin ayak yüksekliğinde böyle bir mağarada beliriverir Menzoberranzan; drow elflerinin ırkına özgü, başka bir dünyaya ait ve ölümcül bir zarafet taşıyan abide. Menzoberranzan, drow ölçülerine göre büyük bir şehir değildir; yalnızca yirmi bin kara elf barınır burada. Eski çağlarda kaba şekilli sarkıt ve dikitlerle dolu boş bir mağara olan bu mekan, şimdi sessiz ve büyülü bir ışıltı saçan sıra sıra oyulmuş kaleleriyle bir sanat eserini andırır. Şehir biçimsel bir mükemmelliktir; tek bir taş bile doğal halinde bırakılmamıştır. Ancak, bu düzen ve kontrol duygusu yalnızca zalim bir görünüm, kara elflerin yüreğini yöneten kaos ve kötülüğü gizleyen bir aldatmacadır. Tıpkı şehirleri gibi, onlar da güzel, zarif ve hoş yaratıklardır. Keskin ve büyüleyici çehreleri vardır.</p>
<p>Yine de, bu kuralsız dünyanın yöneticileri drowlardır; ölümcüllerin en ölümcülü. Tüm diğer ırklar onlara karşı temkinli davranır. Güzellik bir kara elfin kılıcının ucunda solar. Drowlar hayatta kalmayı bilir. Burası Karanlıkaltı&#8217;dır; ölüm vadisi&#8230; İsimsiz kabusların ülkesi.</p>
<p>*</p>
<p><strong>KISIM 1</strong></p>
<p><strong>Mevki</strong></p>
<p><em><strong>M</strong>evki; tüm drow dünyasında daha önemli başka bir sözcük yoktur. Bu onlarm-bizim-dinimizin bir gereği, açlık çeken yüreğin ardı arkası kesilmeyen uğraşıdır. İhtiras iyi niyeti bastırır, merhameti söküp atar.. Hepsi O&#8217;nün adına yapılır: Lloth, Örümcek Kraliçe.</em></p>
<p><em>Drow toplumunda güce ulaşmak basit bir suikast işleminden geçer. Örümcek Kraliçe bir kaos tanrıçasıdır. Drow dünyasının gerçek hükümdarları olan Lloth ve onun ulu rahibeleri ihtiras içinde zehirli hançerlerine sarılanlara kötü gözle bakmazlar.</em></p>
<p><em>Elbette ki davranış kuralları vardır ve her toplum bu kurallarla övünmelidir. Alenen cinayet işlemek ya da savaş ilan etmek göstermelik bir adaleti davet eder ve drow adaleti adına verilen cezalar acımasızdır. Bir savaşın karmaşası içinde ya da bir kuytunun karanlıklarında rakibin sırtına bir hançer saplamak ise oldukça kabul gören, hatta alkışlanan bir şeydir. Soruşturma drow adaletinin güçlü bir yönü değildir. Hiç kimse uğraşacak kadar umursamaz.</em></p>
<p><em>Mevki, Lloth&#8217;un yöntemidir; kaosu sürdürmek ve drow ırkından &#8216;çocuklarını&#8217; kendilerinin yarattığı kişisel tutsaklıkları içerisinde tutabilmek için onlara bahşettiği ihtirastır. Çocuklar mı? Daha doğrusu piyonlar; Örümcek Kraliçe için raks eden bez bebekler; hissedilmez ancak güçlü ağlarına yapışmış kuklalar. Hepsi Örümcek Kraliçenin merdivenlerine tırmanır; hepsi onu memnun etmek için avlanır ve hepsi onu memnun etmek için av olur.</em></p>
<p><em>Mevki benim toplumumun çelişkisidir; gücün, güce duyulan açlığın içinde kısıtlanması. Güç ihanetle kazanılır ve güce sahip olana karşı ihaneti davet eder. Menzoberranzan&#8217;ın en kudretlileri, günlerini sırtlarını bulacak hançere karşı arkalarını kolaçan ederek geçirirler.</em></p>
<p><em>Ölümleri ise çoğunlukla önlerinden gelir.</em></p>
<p><em>- Drizzt Do&#8217;Urden</em></p>
<p>***</p>
<p><strong>1</strong></p>
<p><strong>Menzoberranzan</strong></p>
<p><strong>Y</strong>aşayan birinin bir ayak ötesinden, fark edilmeden geçebilirdi. Sürüngen bineğinin ayak sesleri duyulamayacak kadar hafifti ve hem sürücü hem de bineğin giydiği kusursuzca yapılmış esnek örme zırh, her hareketlerinde eğilip katlanıyor ve sanki derilerinin bir parçasıymış gibi duruyordu.</p>
<p>Dinin&#8217;in sürüngeni engebeli zeminde, duvarlarda ve hatta uzun tünelin tavanında rahat ancak çevik hareketlerle ilerledi. Yer altı sürüngenleri yapışkan, yumuşak ve üç parmaklı ayakları yardımıyla kayalara bir örümcek kadar kolay tutunabildiklerinden, tercih edilen bineklerdi. Aydınlık yüzey dünyasında, sert zeminlerde yol almak geride lanet izler bırakmazdı, ancak Karanlıkaltı&#8217;nın neredeyse tüm yaratıkları infra görüş yetisine sahiptiler. Ayak izleri, bir dehlizin zemininde sıradan bir yol izlediklerinde kolayca fark edilebilecek ısı kalıntıları bırakırdı.</p>
<p>Sürüngen bir tavan uzantısı boyunca ağır ağır ilerlerken, Dinin oturduğu eğere sıkıca yapışmıştı. Sonra hayvan kıvrak bir hareketle bulundukları yerden duvarın uzak bir noktasına sıçradı. Dinin izlerinin sürülmesini istemiyordu.</p>
<p>Ona yolunu gösterecek bir ışığı yoktu, ayrıca buna ihtiyaç da hissetmiyordu O bir kara elfti, bir drow, dünya yüzeyinde yıldızlar altında dans eden şu orman halkının kara derili kuzenlerinden biri. Dinin&#8217;in karmaşık ısı çeşitlemelerini canlı ve renkli imgelere çevirebilen gelişmiş gözleri için Karanlıkaltı ışıksız bir dünya olmaktan çok uzaktı. Uzaktaki bir çatlak veya sıcak bir akıntı tarafından ısıtılmış duvarlarda ve zeminde spektrumun tüm renkleri dönüp durmaktaydı. En belirgin olanı da yaşayan varlıkların bıraktığı ısı idi ve bu da kara elfe düşmanının tüm ayrıntılarını yüzeyde yaşayan birinin parlak gün ışığında görebileceği kadar net algılama olanağı sağlıyordu</p>
<p>Normalde Dinin şehri yalnız terk etmezdi. Karanlıkaltı dünyası yalnız geziler için fazlasıyla tehlikeliydi, bir kara elf için bile. Ancak bugün durum farklıydı. Dinin geçişinin dostça olmayan drow gözleri tarafından fark edilmediğinden emin olmak zorundaydı.</p>
<p>Oymalı bir kemerin ötesinden gelen büyülü mavi bir parıltı, drowa bir şehir girişine yaklaştığını söylüyordu. Dinin kertenkelesini yavaşlattı. Menzoberranzan&#8217;ın Akademi&#8217;ye bahşedilmiş kuzey bölümü olan Tier Breche&#8217;ye açılan bu dar geçidi pek az kişi kullanırdı ve sadece Akademi&#8217;nın öğretmenleri olan üstatlar şüphe uyandırmadan buradan geçebilirlerdi.</p>
<p>Dinin bu noktaya her gelişinde asabileşirdi. Menzoberranzan&#8217;ın ana mağarasının dışına açılan yüz tünelden en iyi korunanı buydu. Kemerli yolun ilerisinde, birbirinin eşi iki örümcek heykeli sessiz bir savunma içinde oturmaktaydı. Eğer bir düşman geçecek olursa, örümcekler canlanıp saldırırlar ve Akademinin her yanında alarmlar çalardı.</p>
<p>Dinin kertenkelesinden inerek sürüngeni göğüs hizasında bir duvara tutunmuş halde bıraktı. Piwafwisinin; büyülü, koruyucu pelerininin yakasına uzandı ve boyun kesesini aldı. Bunun içinden, sekiz bacağının her birinde değişik bir silah bulunan ve üzerinde Do&#8217;Urden ailesinin eski ve resmi adı olan Daermon N&#8217;a'shezbaernon&#8217;u simgeleyen &#8216;DN&#8217; harflerinin kazınmış olduğu örümcek şeklindeki aile nişanını çıkardı.</p>
<p>“Dönüşümü bekleyeceksin,” diye fısıldadı Dinin kertenkelenin kulağına, bir taraftan da elindeki nişanı hayvanın gözleri önünde sallandırarak. Tüm drow ailelerinde olduğu gibi, Do&#8217;Urden ailesinin nişanı da birçok büyülü özellik taşımaktaydı ve bunlardan birisi de aile üyelerine sahip oldukları evcil hayvanlar üzerinde mutlak bir kontrol sağlıyordu. Kertenkele sanki bulunduğu kayaya kök salmışçasına emre itaat edecekti, hatta en sevdiği yiyecek olan sıçanlardan bir tanesi çenesinin birkaç ayak ötesinde uyukluyor olsa bile.</p>
<p>Dinin derin bir soluk aldı ve ihtiyatla kemere doğru ilerledi. Örümceklerin on beş ayak yükseklikten kendisine pis pis baktıklarını görebiliyordu. O şehre ait bir drowdu, bir düşman değil, bu sebeple herhangi başka bir tünelden endişelenmeksizin geçebilirdi, ancak Akademi önceden kestirilemeyen bir yerdi. Dinin örümceklerin davetsiz drowların geçişini engellediklerini duymuştu. Dinin kendi kendisine korku ve olasılıklarla yitirecek vakti olmadığını anımsattı. Yapacağı iş ailesinin savaş planları için büyük önem taşıyordu. Gözlerini kule gibi dikilen örümceklerden kaçırıp, doğruca ileri bakarak aralarından yürüdü ve Tier Breche&#8217;nin zeminine ayak bastı.</p>
<p>Yana çekilerek durakladı, öncelikle kimsenin pusuya yatmadığından emin olmak, sonra da Menzoberranzan&#8217;ın geniş manzarasını hayranlıkla izlemek için. Drow ya da başkası, hiç kimse bu noktadan drow şehrine hayranlık duyguları beslemeden bakmamıştı. Tier Breche iki millik mağara zemininin en yüksek noktasıydı ve Menzoberranzan&#8217;ın geri kalan kısmının panoramik bir manzarasını izlemeyi olası kılıyordu. Akademinin bulunduğu yer oldukça dardı ve sadece drow okulunu oluşturan üç yapıyı barındırıyordu: Arach-Tinilith; Lloth&#8217;un örümcek şekilli okulu, Sorcere; zarif çizgilere sahip, pek çok sivri külah şeklinde çatısı olan büyücülük kulesi, ve Melee – Magthere; erkek savaşçıların sanatlarını öğrendikleri, nedense sade, piramit şekilli bina.</p>
<p>Tier Breche&#8217;nin ilerisinde, Akademi&#8217;nin girişini oluşturan şatafatlı dikit kolonların ardında, mağara aniden alçalarak yanlara doğru genişliyor ve Dinin&#8217;in her iki yana ve geriye doğru görebileceği mesafenin üzerine çıkıyordu. Menzoberranzan&#8217;ın renkleri drowların hassas gözleri için üç kat etkiliydi. Çeşitli yarık ve sıcak su kaynaklarından yayılan ısı çeşitlemeleri tüm mağarada girdap gibi dönmekteydi. Mor ve kırmızı, parlak sarı ve koyu mavi, birbiri içine geçmiş halde duvarlara ve dikit kümelerine tırmanıyor, ya da loş gri kaya üzerinde ayrı ayrı çizgiler halinde uzanıyorlardı. Kızılötesi spektrumdaki bu dağınık ve doğal renk değişimlerinden daha derli toplu olanları yoğun büyü bölgeleriydi; Dinin&#8217;in aralarından geçtiği örümcekler gibi. Bunlar neredeyse enerji ile parıldıyorlardı. Geri kalanlar şehrin asıl ışıkları; büyülü ateş ve evlerin üzerindeki vurgulanmış heykellerdi. Drowlar tasarımlarının güzellikleriyle övünürlerdi, özellikle de süslü püslü kolonları veya kusursuz sanat eserleri olan duvar ve çatılardaki hayvan başı şekilli oluk ağızları hemen her zaman daimi büyülü ışıklarla betimlenirdi.</p>
<p>Dinin bu mesafeden bile Menzoberranzan&#8217;ın ilk ailesine ait olan Baenre Evi&#8217;ni seçebiliyordu. Yirmi dikit ve bu sayının yarısı kadar dev sarkıtlarla çevrelenmişti. Baenre Ailesi beş bin yıldır varoluşunu sürdürmekteydi, yani Menzoberranzan&#8217;ın kuruluşundan beri, ve bu zaman zarfında malikanenin sanatsal yönünü mükemmelleştirme çabası asla durmamıştı. Görkemli yapının her santimi büyülü ateşle parıldamaktaydı; uzak kubbelerde mavi ve muazzam merkezi kubbede parlak mor.</p>
<p>Karanlıkaltı&#8217;nda yabancı, keskin mum ışıkları uzaktaki evlerin bazı pencerelerinden ışıldıyorlardı. Dinin, sadece rahibelerin ya da büyücülerin papirüslerle ve parşömenlerle dolu dünyalarında gerekli bir zahmet olduğu için ateş yaktıklarını biliyordu. Burası Menzoberranzan&#8217;dı, drow şehri. Yirmi bin kara elf yaşıyordu burada, kötülüğün ordusunun yirmi bin askeri.</p>
<p>Bu askerlerden bazılarının bu gece öleceğini düşününce, Dinin&#8217;in ince dudaklarına şeytani bir gülümseme yayıldı.</p>
<p>Dinin, Narbondel&#8217;i inceledi; Menzoberranzan&#8217;ın saat kulesi işlevini gören, büyük, merkezi anıt sütun. Başka bir yolla günler ve mevsimlerden haberdar olamayacak bir dünyada, drowlara zamanın akışını bildiren tek şeydi Narbondel. Her günün bitiminde, şehrin atanmış Başbüyücüsü sütunun kaidelerine alevlerini salardı. Büyü tüm çevrim süresince -yüzeydeki bir tam gün- orada kalır ve sıcaklığını ağır ağır Narbondel&#8217;e yayardı, ta ki tüm yapı kızılötesi spektrumda kıpkızıl parlayana dek. Büyücünün ateşi söndüğünden bu yana serinlemiş olan yapı şimdi tamamen karanlıktı. Büyücü şu anda çevirimi yeniden başlatmak için kaidenin yanı başında olmalı, diye mantık yürüttü Dinin.</p>
<p>Vakit gece yarısıydı, belirlenen saat.</p>
<p>Dinin örümceklerden ve tünel girişinden uzaklaştı ve duvarda kendi beden ısısının ayırdedici ana hatlarını örtecek ısı motiflerinin &#8216;gölgelerini&#8217; arayarak Tier Breche&#8217;nin kuytularında sessizce ilerledi. Sonunda Sorcere&#8217;ye, büyücülük okuluna vardı ve kulenin eğimli kaidesi ile Tier Breche&#8217;nin dış duvarı arasındaki dar vadiye süzüldü.</p>
<p>&#8220;Öğrenci mi, öğretmen mi?&#8221; dedi beklenen fısıltı.</p>
<p>&#8220;Yalnızca bir öğretmen Narbondel&#8217;in kara ölümünde evden dışarı adım atabilir,&#8221; diye yanıtladı Dinin.</p>
<p>Kalın cübbeli bir figür yapının kavisinden çıkarak Dinin&#8217;in önünde durdu. Yabancı, Drow Akademisi&#8217;nin öğretmenlerine özgü geleneksel duruş biçimini koruyordu; dirsekten bükülü kolları önde, elleri göğsünün üzerinde sıkıca kavuşturulmuş.</p>
<p>Bu duruş, bu şahısta Dinin&#8217;e normal gelen tek şeydi. &#8220;Selam sana, Yüzü Olmayan,&#8221; diye işaret etti Dinin, drowlara özgü sessiz el mesajı ile. Bu konuşulan sözcükler kadar ayrıntılı bir dildi. Ancak, Dinin&#8217;in titreyen eli soğukkanlı suratını yalanlıyordu. Bu büyücü onu şimdiye dek hiç olmadığı kadar tedirgin etmişti.</p>
<p>&#8220;Do&#8217;Urden&#8217;in ikinci oğlu,&#8221; diye yanıtladı büyücü aynı işaret diliyle. &#8220;Ücretimi getirdin mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Ücretin karşılanacak,&#8221; diye haşince işaret etti Dinin sükunetini geri kazanarak. &#8220;Menzoberranzan&#8217;ın Onuncu Evi Daermon N&#8217;a'shezbaernon&#8217;un Saygıdeğer Anası Malice Do&#8217;Urden&#8217;in sözünden şüphe mi ediyorsun?&#8221;</p>
<p>Yüzü Olmayan hatasını fark ederek geriledi. &#8220;Özürlerimi sunarım, Do&#8217;Urden Evi&#8217;nin İkinci Oğlu,&#8221; diye yanıtladı boyun eğen bir ifade ile tek dizi üzerine çökerek. Büyücü, bu komploya dahil olduğundan beri, sabırsızlığının yaşamına mal olmasından korkuyordu. Kendi büyü deneylerinden biriyle uğraşırken başına gelen bir trajedi yüz hatlarının eriyip gitmesine ve geride boş, yeşil-beyaz bir madde kalmasına neden olmuştu. Rivayete göre, iksir ve merhem hazırlamakta koskoca şehirdeki hiç kimsenin boy ölçüşemeyeceği kadar becerikli olmakla ünlenmiş olan Saygıdeğer Malice Do&#8217;Urden ona yabana atamayacağı bir umut kırıntısı önermişti. Dinin&#8217;in nasır tutmuş yüreğinde en ufak acıma hissi yoktu, ancak Do&#8217;Urden Evi&#8217;nin büyücüye gereksinimi vardı. &#8220;Merhemini alacaksın,&#8221; diye söz verdi soğukkanlılıkla, &#8220;Alton DeVir öldüğü vakit.&#8221;</p>
<p>&#8220;Elbette,&#8221; diye onayladı büyücü. &#8220;Bu gece mi?&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/anayurt-drizzt-efsanesi-1-kitap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Veroponen Hikayeleri 1 &#8211; Okyanus</title>
		<link>http://www.birazoku.com/veroponen-hikayeleri-1-okyanus/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/veroponen-hikayeleri-1-okyanus/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 00:53:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[SOKAK KİTAPLARI]]></category>
		<category><![CDATA[Erin Lurus]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9345</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Biz, sonsuza dek birbirimize bağlıyız. Bu konuda ikimizin de yapabileceği hiçbir şey yok. Dünyanın öbür ucuna da gitsen kalbin bana ait. Benim ki de sana&#8230; Bana döneceksin&#8230; Git&#8230; Git ve hayatın anlamını bulmaya, lanetli kaderinden kurtulmaya çalış&#8230; Hayatın bir anlamı olmadığını ve nafile çabaladığını anladığında kollarımda olacaksın.&#8221; &#8220;Asla&#8230;&#8221; dedim. &#8220;Asla sana dönmeyeceğim.&#8221; Beni dinlediğini biliyordum. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/veroponen-hikayeleri1-okyanus-erin-lurus.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9346" title="veroponen-hikayeleri1-okyanus-erin-lurus" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/veroponen-hikayeleri1-okyanus-erin-lurus.jpg" alt="" width="200" height="308" /></a>&#8220;Biz, sonsuza dek birbirimize bağlıyız. Bu konuda ikimizin de yapabileceği hiçbir şey yok. Dünyanın öbür ucuna da gitsen kalbin bana ait. Benim ki de sana&#8230; Bana döneceksin&#8230; Git&#8230; Git ve hayatın anlamını bulmaya, lanetli kaderinden kurtulmaya çalış&#8230; Hayatın bir anlamı olmadığını ve nafile çabaladığını anladığında kollarımda olacaksın.&#8221;</p>
<p>&#8220;Asla&#8230;&#8221; dedim. &#8220;Asla sana dönmeyeceğim.&#8221; Beni dinlediğini biliyordum. Fısıltıyla söylediğim sözcükleri gayet net duyacağını da&#8230;</p>
<p>Nefesinin çekildiğini, ömrünün bir başka bedene doğru, uçup gittiğini hissedeceksin. Vücudun alev alacak ve göz açıp kapayana dek, küllerin rüzgarla dans etmeye başlayacak. Hayatta kalmak için şansın var mı? Bir setanla yolun kesişmişse ya aşık olursun ya ölürsün. Asla üçüncü bir seçenek yoktur.</p>
<p>Zamanın akmadığı, lanetli setan diyarı&#8230; Veroponen. Yabancısı olduğu bu gizemli yerde, ne aradığını çözmeye çalışan, rüyaları ile gerçekler arasında sıkışıp kalmış bir kız. Kopması imkânsız bir şekilde o kıza bağlandığına inanan bir melez.</p>
<p>Sizi satır satır içine çekecek ve son sayfaya ulaşmadan elinizden bırakmak istemeyeceğiniz doyumsuz bir fantastik hikaye.</p>
<p>***</p>
<p>GİRİŞ</p>
<p>Kaderin, içimdeki yangını, kabuğunda huzurla dinlenen kor ateşe dönüştürdüğü serüvenimde, mutlu sona bir adım uzaktaydım. Onu bulmuştum ve kavuşmak için yeryüzü zamanıyla dakikalar kalmıştı. Yine de hasretimi dindirecek nihai hamleyi gerçekleştirmemek, ona sahip olmak fikrine sıkıca tutunmamı engelliyordu. Sanırım ellerini avuçlarımda hissetmeden yüreğimin sızısı dinmeyecekti.</p>
<p>Rıhtıma inmiştik. Onu getirmelerini bekleyeceğim otel, caddenin karşısındaydı. Bir an durup içeriye dikkat kesildim. Güçlerimin ne derece azaldığını kontrol etmek istiyordum. Memnun bir gülümseme belirdi dudaklarımda. Her şeyi ayrıntılı bir biçimde görüyor ve duyuyordum.</p>
<p>Lobi oldukça tenha idi. Resepsiyonist bir yandan telefonda oda servisinden şikâyet eden müşteriden özür diliyor bir yandan da sarışın, orta yaşlı bir kadına otelde kaç gün kalacağını soruyordu. Kapıya yakın koltuklara iyice yayılarak oturmuş üç genç adam, alelade bir sohbete dalmış çaylarını yudumlarken, yan tarafta gazetelerini okuyan iki kıza kaçamak bakışlar fırlatıyorlardı. Kızlardan birisi kumral, siyah gözlü, buğday tenli güzelce bir kızdı. Uzun saçlarını atkuyruğu yapmıştı. Hafif balıketli, sarışın olan diğer kız da hiç fena sayılmazdı. Yanlarındaki adamlarla fazla ilgilenmedikleri her hallerinden belliydi. Onları otelde yalnız bırakan erkek arkadaşlarının dedikodusunu yapıyorlardı. Duyabiliyordum, her şeyi… Fincana dokunan çay kaşığının sesini bile.</p>
<p>Otomatik otel kapısı açıldığında, her zamanki gibi önce içeriye ılık bir meltem süzüldü. Arkasından üzerimize kilitlenen bakışlarla biz… Attığımız her adımda dalga dalga yayılan kokumuz, orada bulunanların başını döndürmüştü. Sarışın kız, burnunu mest eden bu enfes parfümün hangi markaya ait olduğunu çıkarmaya çalışıyor gibi derin bir nefes çekti içine. Lobideki tüm gözler hâlâ üzerimizdeydi. Belli ki meltem yüzlerini yalarken, getirdiği kokuyla onları sarhoş etmişti. İnsanlar sanki eşi benzeri olmayan, harikulâde sanat eserlerinin teşhir edildiği bir müzayedede fiyat vermeye hazırlanan alıcılar gibi hayranlıkla ve gözlerini bile kırpmadan bize bakıyorlardı. Büyülenmişlerdi. Ne zaman onlara ait mekânlara gelsek böyle oluyordu. Bu, bizim için oldukça alışılagelmiş bir durumdu. Umursamadık.</p>
<p>Resepsiyonist kıza oda numarasını sorduktan sonra, Stroga’yı işlemleri halletmesi için orada bırakarak yukarıya çıktık. Stroga’nın işini bitirip yanımıza gelmesi uzun sürmedi. Muhtemelen pek fazla konuşması bile gerekmemişti.</p>
<p>Hava kararmak üzereydi. Burası otelin en güzel odası olmalıydı. Hep öyle olsun isterdim. Birinci sınıf sayılmazdı belki ama oteldekinin en iyisiydi. Masanın üzerinde yemekler ve içkiler vardı. İlgilenmedik.</p>
<p>Netu ışıkları söndürdü. Görmemiz için ışığa gerek yoktu tıpkı duymak için insanların ses dedikleri vızıltıya ihtiyacımız olmadığı gibi. Hepimiz doğruca caddeye bakan pencereye yöneldik.</p>
<p>“Onu görebildin mi Netu?” diye sordum.</p>
<p>“Ayak sesleri…” dedi Netu gözlerini kapatarak. “Caddeyle kesişen ikinci sokaktan bu tarafa doğru dönecek, Ales.” İnsan yapısı, beton duvarlar sesimizin yankısını kolaylıkla düşmanlarımıza ulaştırabilirdi.</p>
<p>“Kaybedecek zaman yok. Bir an önce gidin.”</p>
<p>Stroga ve Netu pencereyi açıp gökyüzüne süzüldüler.</p>
<p>1.KAYBOLUŞ</p>
<p>Soğuk… Rüzgâr… Adada kışın bu denli sert geçtiği görülmüş şey değildi. Kalabalığın içerisinde evime doğru yürümeye çalışıyordum. Bitki evini kapatıp yollara düşeli yaklaşık yirmi dakika olmuştu. Parmak uçlarımı hissetmiyordum. Sokak lambasının altından geçerken eldivenimi hafifçe kaldırıp altına baktım. Ellerim soğuktan morarmaya başlamış gibi görünüyordu. Bir an önce eve gitmek ve ısınmaktan başka hiçbir şey düşünemiyordum.</p>
<p>Evim, iki sokak ötede idi fakat oraya dek yürüyebileceğimden şüpheliydim. Ayaklarım artık adım atamaz hale gelmişti. Sanki bileklerime zincirlenmiş taştan külçeleri kaldırarak yürümeye çalışıyordum. Bugün, kışın hatta son zamanların en soğuk günü olmalıydı ya da bana öyle geliyordu. Soğuk, açlık ve yorgunluk… Tanrım, ne güzel bir karışım.</p>
<p>Biraz daha sabretmeliydim. Az sonra evimde olacağımı ve sıcacık bir kahvenin tüm yorgunluğumu alacağını düşünmek, sanki daha hızlı yürümeme yardımcı oluyordu. Açtım ve boğazımdan süzülen kahve, geçtiği tüm organları yakarak aşağıya doğru ilerleyecek, yolculuğunu bomboş midemde sonlandıracaktı. Midem kasılarak, benim bayıldığım fakat onun nefret ettiği bu misafiri kabul etmemek için direnecekti. Dayanılması güç spazmlarla beni cezalandıracaktı ama ben yine de koyu kahvemi bir an önce yudumlamak için yanıp tutuşuyordum.</p>
<p>Nihayet oturduğum sitenin giriş kapısı görünmüştü. Ayaklarım uyuşmuş olmasına rağmen, hızlıca yürüdüm. Gözümü bir an olsun yoldan ayırıp etrafa bakmadım. Birkaç dakika sonra blok kapısının önündeydim. Alelacele anahtarı deliğe sokup çevirdim. Ellerimin titremesine engel olamıyordum.</p>
<p>Buraya babam öldürüldükten sonra taşınmak zorunda kalmıştım. Binada oturanlar pek haz edilecek türden insanlar değillerdi. Yoksulluğun ne kadar negatif semeresi varsa, birer ikişer serpiştirilmişti bu mahalledekilerin üzerine. Yine de hayata bir köşesinden tutunmaya çalışan insanlardı onlar ve üzülmeden edemiyordum.</p>
<p>Merdivenlerden olabildiğince hızlı ve sessiz çıkmaya gayret ettim. Bina oldukça eski, dahası bakımsızdı. Asansör yoktu, olsa da güvenli bulmadığım için kullanmazdım zaten. Üçüncü kata geldiğimde nefes nefese kalmıştım. İçimden derin bir oh çektim. İyi ki merdivenin hemen sağındaki dairede oturuyordum. Böylece uzun ve loş koridoru yürümek zorunda kalmıyordum. Özellikle de akşamları, merdivene en yakın dairede oturduğum için şükrediyordum. Aslında koridorun dairemin ilerisinde kalan kısmına adımımı bile atmamıştım. Benim için orası karanlık taraftı. Kirayı zar zor denkleştiriyor olmasam çoktan taşınmıştım bu evden. Başka çarem yoktu. İster istemez burada yaşamaya katlanıyordum.</p>
<p>Kapıyı açıp içeri girdiğimde, taşınır taşınmaz taktırdığım kilitlerin üçünü de hemen çeviriverdim. Neredeyse refleks olan bu davranış, her akşam yerine getirdiğim bir güvenlik ritüeli halini almıştı.</p>
<p>“Hepsini kilitle ve ne olursa olsun asla açma.”</p>
<p>Kesinlikle değişmez düsturum buydu. Botlarımı çıkarıp fırlattım. Parmak uçlarım, terliğimin yumuşak ve sıcacık dokusuyla buluştuğu anda tekrar ve daha derin bir oh çekmeyi ihmal etmedim. Ne de olsa bu akşamki eve dönüş savaşından galibiyetle çıkmıştım.</p>
<p>Mahalleyi de oturduğum binayı da sevmiyordum ama evim cennetimdi. Huzur bulduğum cennetim…</p>
<p>Ev dışarıya göre oldukça sıcaktı. Soğuktan titreyen ve neredeyse donmaya yüz tutan -ya da bana öyle gelen- vücudum sıcak havanın temasıyla yanmaya başladı. Paltomu çıkarıp vestiyere astım. Çantamı da yanında duran sandalyeye doğru savurdum. Hareketlerim kontrollü sayılmazdı. Çanta yere düşmüştü fakat eğilip alamayacak kadar bitkindim. İlk işim kahve makinesini çalıştırmak oldu. Yemeğimi hazırlarken, kahve içmek istiyordum. Eve gelene dek bu anın hayalini kurmuştum. Tezgâhın hemen bitişiğine bir sandalye çektim. Oturup beklemeye başladım.</p>
<p>Karşı konulamaz, tatlı bir miskinlik çökmeye başlamıştı üzerime. Uyumama ramak kalmıştı. Sıcaktan mayışan, miskin bir kediye benziyordum. Kapı zilinin çalmasıyla yerimden sıçradım. Genelde bu saatte pek gelenim olmazdı hatta buraya taşındığımdan beri, doğru dürüst zilimi çalan bile olmamıştı. Zaten evime misafir olarak gelebilecek samimiyette tanıdığım da yoktu. İnsanlarla arkadaşlık etmek için fazla çabalamazdım. Onlarla gerektiği kadar konuşur ve ilişki kurardım.</p>
<p>Zil tekrar çaldı. Israrcı bir ziyaretçiydi anlaşılan.</p>
<p>“Tua açar mısın?”</p>
<p>Cevap vermedim. Evde olmadığımı düşünür giderdi belki de.</p>
<p>“Evde olduğunu biliyorum.”</p>
<p>Bu bir kadın sesiydi. Tanıdık birisi değildi. Kulağıma basit bir tınıdan çok melodi gibi gelen sesin sahibini merak ettim. İstemeyerek de olsa yerimden kalkarak tereddütlü bir şekilde kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açmaya hiç niyetim yoktu. Yalnızca merakıma yenildiğimden gözümü merceğe dayayıp dışarıya bakacaktım. Öyle de yaptım.</p>
<p>Kapının önünde otuz yaşlarında çok güzel bir kadın duruyordu. Evet, kesinlikle emindim ki bu kadını daha önce hiç görmemiştim. Kısa süreliğine bile görüldüğü takdirde akıldan silinmeyecek bir güzelliğe sahipti. Uzun, düz ve gür sarı saçları ve saçları ile tezat oluşturacak derece koyu bir teni vardı. Alışılmışın dışında değişik bir tipti. Üzerine göz rengi ile uyumlu, açık yeşil renkli, uzun bir pardösü giymişti. Trabzanlara dayanmış, kapıyı açmamı bekliyordu. Tek kelime ile göz kamaştırıcı idi. Buralarda bu tip bir kadına pek rastlanmazdı.</p>
<p>Kuryelik veya benzeri bir iş yapmayacak kadar seçkin görünüyordu. Komşulardan biri de olamazdı. Hiç biri adımı bilmezdi. Kimseyle tanışmamıştım. Kazara merdivenlerde birilerini gördüğümde, hafifçe gülümseyerek, konuşmadan hızla yanlarından geçmeyi tercih ediyordum.</p>
<p>“Tua, beni duyduğunu biliyorum, lütfen aç. Çok önemli.”</p>
<p>Adımı telaffuz eden büyüleyici sese ve merakıma daha fazla karşı koyamadım. Önce en üsttekini, daha sonra orta ve alt kilitleri açtım. Son hamleyi yapıp kapı kolunu kavramıştım ki kapı kendiliğinden arkasına dek açıldı. Sendeleyerek geriye doğru çekilmek zorunda kaldım. Gözlerimi ondan alamıyordum. Karşımda duran büyüleyici güzellikten…</p>
<p>Göz göze geldiğimizde başımın döndüğünü ve ayaklarımın yerden kesildiğini hissetim. Tam düşmek üzereyken birisi belimden sımsıkı kavrayıp kucağına aldı. Yüzünü göremiyordum. Sanırım yarı baygın bir durumdaydım.</p>
<p>“Korkma sana zarar vermeyeceğiz,” diye fısıldadı gür bir erkek sesi. Beni kucağına alan adam olmalıydı. Kim olduğunu görmek için gözlerimi açmak istedim ama boş bir çabadan öteye geçemedi.</p>
<p>“Çabuk olalım, Ales bizi bekliyor,” dedi kadın. Ales mi demişti? Bu ikisi gibi, adı Ales olan birini de tanımıyordum.</p>
<p>Adam üzerimi bir şeyle örttü. Tenime dokunuşundan ve kokusundan paltom olduğunu anladım. Sonra yüzümde bir rüzgâr hissetim. Adam paltoyu başımın üzerine doğru iyice çekti. İçinde bulunduğum durumun sebebinin ne olduğunu anlamaya çalışırken midemin kalktığını hissettim. Kırılan camların sesini duydum. Bu his… Kesinlikle yerden yüksekte olmalıydık. Hem de beni gerecek ve midemi alt üst edecek kadar yüksekte… Anlam veremiyordum. Helikoptere falan mı binmiştik? Ses duymamıştım. Gözlerimi açmaya yeltendim. Nafile… Bana ilaç veya ona benzer bir şeyler vermiş olmalılardı. Düşüncelerimi dile getirmeye, ne yaptıklarını sormaya çalıştım. Fakat dudaklarımı kımıldatmam mümkün görünmüyordu.</p>
<p>Kısa bir süre sonra karnıma saplanan ağrı ve bulantı, yerini rahatlamaya bırakmıştı. Midem artık havada olmadığımızı söylüyordu. Adam beni yavaşça bir yere bıraktı. Oldukça yumuşak bir yatağın üzerindeydim. Gözlerimi açamıyordum ancak konuştuklarını duyabilecek kadar bilincim yerindeydi.</p>
<p>“Artık dönelim. Yeryüzünde çok uzun kaldık. Burada olduğumuzu çoktan anlamışlardır. Güvende değiliz,” diyen bir erkek sesi daha duydum. Diğer sesten farklıydı. İnsanın içine işleyen cinsten bu sesin sahibini merak etmiştim.</p>
<p>“Kız birazdan uyanır, Ales…” dedi diğer adam.</p>
<p>“Netu icabına bakar.”</p>
<p>“Gözlerimde kaybolacağından emin olabilirsiniz,” diye böbürlendi kadın.</p>
<p>Gözlerimi hafifçe araladığımda, yemyeşil bir ışık hüzmesi gördüm. Sonrasını hatırlamıyorum.</p>
<p>2. RÜYA</p>
<p>Daha önce hiç bu kadar derin ve rahat bir uyku çekmemiştim. Gerinerek gözlerimi ovuşturdum, açmaya gayret ettim ama başaramadım. Göz kapaklarım yer çekimine karşı koyamıyordu. Açılmamakta direniyorlardı. İşte… Nihayet onları azıcık aralayabilmiştim. Etrafa bakındım. Yatak odamda değildim.</p>
<p>“Yine mi?” diye söylendim bezgin bir sesle. Hep yapıyordum bunu. Her zaman rüya ile gerçeği karıştırıyordum. Gün aşırı gördüğüm rüyalardan birinin içindeydim. Büyük salondaydım. Birden güzel, sarı saçlı ve saçlarından daha etkileyici yeşil gözleri olan o tuhaf kadını hatırladım. Adı ‘Netu’ muydu? Tanrım, öyle havalı ve çarpıcı bir kadın için ne garip bir isim. Rüya görmüş olmalıydım. Rüya içerisinde rüya… Bu olağan rüyadaki tek değişiklik o kadındı. O kadını nereden bulup rüyalarıma katmıştım acaba?</p>
<p>Yalnızlık, diye hayıflandım kendi kendime. Gittikçe aklımı kaçırmama mı neden oluyordu yoksa? Olsun. Bu, isteyerek düştüğüm hatta incinmekten korkan ruhumu, içine balıklama ittiğim bir durumdu. Yalnızlık, benim kaderim değildi. Bazıları gibi yaşamaya mecbur olduğum zindanım değildi. Yalnızlık, benim seçimimdi ve ben yalnız olmayı seviyordum.</p>
<p>Tüm bunları düşünürken bir yandan da gözlerimi sürekli kırpıştırarak üzerilerindeki ağırlığı atmaya çalışıyordum. Artık uyanmam gerekiyordu. Lüzumundan fazla uzun süren bu rüyadan sıkılmıştım. Uyanmazsam rüya içerisinde bir başka rüyaya daha dalabilirdim. Benim gibi bilinçaltını, bilincinin olması gereken katmanlarının çok çok üstünde yaşamaya alışmış bir kız için bile, bu kadarı fazlasıyla yorucuydu. Kahveye ihtiyacım vardı. Bugün belki on fincan içmiştim fakat bir taneye daha hayır demezdim. Belki de kahveyi damarıma enjekte etmeliydim. Böylesi daha kolay olurdu.</p>
<p>Gözlerimi iyice ovuşturduktan sonra, onları sonuna dek açmayı başarmıştım. Dikkatlice etrafa baktım. Olamaz… Ne kadar çabalasam da uyanamıyordum. Hâlâ büyük salondaydım. Çıkıp yatak odama gidemiyordum. Hemen hemen her gece burayı görüyordum zaten. Burası rüyalarımda sıklıkla ziyaret ettiğim bir yerdi. Büyük salonu, kapısı salona açılan odaları -ikisi hariç- ve içindekileri ezbere biliyordum.</p>
<p>Yalnız bu kez her şey çok gerçek görünüyordu. Ayağa kalktım. Derin bir nefes aldım. Bacaklarımı ve kollarımı hareket ettirdim. Hafifçe kolumu çimdikledim. Nedense kendimi rüyadaymışım gibi hissetmiyordum çünkü. Bu nasıl bir rüyaydı? Rüya mıydı? Hiçbir şeyden emin olamıyordum. Tekrar çevreme bakınca rüyada olduğumdan emin oldum. Elbette rüyadaydım. Hani şu oldukça gerçekçi olanlarından&#8230;</p>
<p>Yatağıma uzandığımda, herkes gibi sade bir uyku çekmek istiyordum ama nedense kendimi hep bu devasa salonun içinde buluyordum. Salonun her köşesinde bir kapı vardı. Yatağa en yakın olan kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açmak için yuvarlak tokmağı sıkıca kavramıştım ki sanki görünmez bir el kapıyı ardına dek açtı. Kendiliğinden açılan bir kapı… Bu tanıdık rüyada, ilk kez böyle bir şey oluyordu. Şaşırdım fakat rüyaydı sonuçta. Her şey olabilirdi. Kapılar sihirli bir şekilde ardına dek açılabilirdi.</p>
<p>Banyo… Tam da hatırladığım gibi. Tüm eşyalar yerli yerindeydi. Sol tarafta hangi devre ait olduğunu bilmediğim, çok değerli olduğu belli, antika bir küvet ve banyo musluğu bulunuyordu. Küvetin hemen yanında, içerisinde çeşitli çiçeklerin durduğu yayvan bir sepet vardı. Bu sepet, her zaman burada olurdu ve içerisindeki taptaze çiçeklerin yerleştirilme şekli hiç değişmezdi. Kırmızı gül yaprakları en üstte idi. Alta doğru sarı, pembe, beyaz gül yaprakları ve lavantalar yerleştirilmişti. Çiçeklerin kokusu odayı mis gibi sarmıştı. Sağ tarafta bir lavabo, lavaboya yakın köşede ise çerçevesi altından antika bir boy aynası vardı. Hemen aynaya baktım. Oldukça kötü görünüyordum, saçlarım dağılmış, giysilerim buruşmuştu. Üzerimde bugün giydiğim kıyafetlerim vardı. Hep daha derli toplu olurdum, oysa bu kez fazla dağıtmıştım.</p>
<p>Karnımdan tuhaf sesler geliyordu. Çok açtım. Yemek yemeden uyuyakalmıştım. Soğuk havaya dayanıklı olduğum söylenemezdi. Neyse ki yandaki odada yiyecek bir şeyler vardı. Biliyordum. Çünkü her zaman olurdu. Hem de akla gelebilecek en leziz olanları… Rüyada yemek yersem, gerçekte de karnımı doyurmuş olur muydum acaba? Evet, olurdum.</p>
<p>Elimi, yüzümü yıkayıp saçlarımı düzelttim. Şimdi daha iyi hissediyordum. Aynaya baktım. Cildim parlamıştı, güzel görünüyordum. Banyodan dışarı çıktım. Diğer kapıya doğru yönelmiştim ki bu kapı da elimi dahi sürmeden açıldı. Normalde kapıları ben açardım. Bu gece biraz daha farklı bir rüya görüyordum. Yine de sıkıcı ve sıradan rüyalarımdan biriydi işte. O yüzden hayal gücümün oynadığı aptalca oyunların fazla üzerinde durmadım. Bir rüyaydı en nihayetinde ve gördüklerim zihnimin küçük ve renkli kareleriydi.</p>
<p>Evet, tahmin ettiğim gibi bu odada, kocaman bir masa ve üzerinde çeşit çeşit ve lezzetli yiyecekler vardı. Bu masada daha önce birçok kez yemek yemiştim. Yiyeceklere saldırdım ve ne bulduysam ağzıma attım. Oturmadım bile. Hızlıca midemi doldurduktan sonra ağzımı sildim. Döngüyü ne kadar çabuk tamamlarsam, o kadar çabuk uyanacağımı biliyordum.</p>
<p>Bu gece rüya sona ermeden yapmak istediğim farklı bir şey daha vardı: Diğer iki odanın kapısını açmak. Daha önce bunu defalarca denemiştim ama başaramadan uyanmıştım. Bu sefer de öyle olsun istemiyordum. Yiyeceklerle dolu odanın tam karşısındaki kapıya yöneldim. Önce bu kapının da açılmasını bekledim. Diğerleri gibi kendiliğinden açılmayınca altın tokmağı tuttum. Açmaya çalıştım. Kilitliydi. Nedense şaşırmamıştım. Bir şekilde açamayacağımı biliyordum zaten. Denemiştim yine de.</p>
<p>Fazla uğraşmadan hızlıca çaprazındaki dördüncü kapıya doğru koştum fakat onu da açamadım. Sonra birkaç kez kapılar arasında gidip geldim ve tekrar tekrar denedim. Nafile&#8230; En sonunda denemekten vazgeçtim. Boş yere yoruyordum kendimi. Olduğum yere çaresizlik içinde yığıldım. Dört kapıya da tekrar baktım. Rüya bir türlü bitmiyordu, kapıları açamıyordum, tükenmiştim. Boşluğa düşer gibi hissettim. Olması gereken her şeyi hatta daha fazlasını yapmıştım. Artık uyanmam gerekiyordu ama uyanamıyordum. Ters giden bir şey olmalıydı. Salona tekrar göz attım. Her şeyin düzgün olup olmadığını bir kez daha kontrol etmek istedim. Uyanmamı engelleyen bir şeyler vardı. Büyük yatak tamamdı. Salonun tam ortasında duruyordu. Yatağın sağındaki açık yeşil, parlak kumaşla kaplanmış, üzerinde birkaç ton koyu renkte kabartmaları bulunan, oturmayı çok sevdiğim kanepe de oradaydı.</p>
<p>Hemen yanındaki sehpaya gözüm takıldı. Onu daha önce görmemiştim. Bu sehpa da odadaki her şey gibi antika ve çok kıymetli görünüyordu. Üzerinde altından yapılmış ve değerli taşlarla bezenmiş bir sürahi ve kadeh vardı. Boğazım kurumuştu. Kurumak da ne kelime, tam anlamıyla susuzluktan ölüyordum. Sanki aylardır su içmemiş gibiydim. Sürahiye doğru eğildim. İçerisinde bir sıvı vardı. Rengi açık sarı idi. Su değildi. Hemen kadehe doldurup kokladım. Ne olduğunu kestiremedim ama enfes kokuyordu. Bir dikişte içtim. Tüm susuzluğumu alıp götürmüştü. Tadı kokusundan kat be kat güzeldi. Tekrar içmek için sürahiyi elime aldığımda biraz önce ağzına kadar dolu olan sürahinin bomboş olduğunu gördüm. Önemsemedim. Herhalde bu da bir halüsinasyondu. Alaca ve çoğunlukla hayallerimin işgalindeki, şuursuz bilinçaltım ve çevirdiği entrikalar…</p>
<p>Sürahiyi elimden bırakarak duvara doğru yaklaştım. Daha önce yakından bakmaya fırsatım olmamıştı. Duvarlar ve yerler bilmediğim bir taştan yapılmıştı. Bal renginde, çok parlak bir taştı. Okşarcasına dokunmaktan kendimi alamadım. Ne sıcak ne de soğuktu. Tam olarak tenimin sıcaklığındaydı. Duvarı incelerken odaya açılan beşinci bir kapının daha olduğunu fark ettim. Diğerlerinden farklı olarak tıpkı duvarlar gibi taştan yapılmıştı. Açabilmek ümidiyle kapıya doğru ilerledim. Kendiliğinden açıldı. İrkilmiştim. İstemsizce geriye doğru birkaç adım attım. Hafif bir esinti hissettim. Tenimi okşayan, ferahlatan bir meltem… Odaya daha önce hiç rastlamadığım türden güzel bir koku yayıldı. Sersemlemiştim.</p>
<p>Çok geçmeden kapıda uzun boylu bir adam belirdi. İçeri girmesiyle birlikte kapı açıldığı gibi kapandı. Ona dikkatlice bakınca afalladım.</p>
<p>“Ama bu… Bu, senin olduğun rüyalardan birisi değil. Burada ne işin var?”</p>
<p>O da bana baktı şaşkınlıkla. Fakat benim orada olmamdan çok, verdiğim tepkiye şaşırdığı belliydi.</p>
<p>Büyük salon ve o… Bu gecekinin, diğerlerinden çok farklı bir rüya olduğunu ilk baştan anlamıştım zaten. Değişik zamanlarda gördüğüm rüyalar birbirine geçmişti sanki. Rüyalarımın karmasından doğan dalgalar, beni, beyin hücrelerimin en kuytu dehlizlerine sürüklüyordu. Kaybolmamak ve bir yerlere tutunabilmek için çırpınıyordum.</p>
<p>Bana doğru birkaç adım attı. Etrafa yayılan harikulâde koku ondan geliyordu. Hafif dalgalı, simsiyah saçları alnına dökülmüştü. Yüz hatları çok biçimliydi ve teni, yeni tıraş olmuş gibi pürüzsüzdü. Üzerindeki siyah gömlek bedenine tam oturmuş, geniş omuzlarını ortaya çıkarmıştı. Oldukça etkileyici görünüyordu; gözlerimi ondan alamıyordum. Daha önce onu hiç bu kadar yakından görmemiştim. Elini ağzına götürerek hafifçe öksürdü. Sanırım kendime gelmemi sağlamaya çalışıyordu. Hafif bir gülümseyiş belirdi dudaklarında. Sebebi şaşkın halim olmalıydı.</p>
<p>“Tua, seni isteğin dışında buraya getirdiğimiz için üzgünüm. İnan bana, mecbur olmasaydım yapmazdım.”</p>
<p>Evet, ağzından çıkan sözcükler bunlardı. Bense ne demek istediğini tam olarak algılayamamıştım bile. Benimle konuşmasının yarattığı şoku üzerimden atmaya çalışmakla meşguldüm.</p>
<p>Bu rüyayı görmediğim gecelerde, ziyaretime gelen bir başka rüya daha vardı. Anlık bir rüya&#8230; Fotoğraf  karesinden bir miktar daha uzun olan bir rüya. An, bazen bir bazen de birkaç saniye idi. Katiyen daha fazla değil… Sonra kayboluyordu. Bir duman gibi dağılıveriyordu gözlerimin önünden. Rüyadan çok resimdi, konuşmayan bir resim…</p>
<p>İşte o rüyada, karşımda duran bu adamı defalarca görmüştüm fakat ilk kez bu gece konuşmuştu. Ne zaman ona bir şeyler sormak veya konuşmak için ağzımı açmaya kalkışsam, benden uçarcasına uzaklaşıyor, dokunmak istesem kayboluyordu. Birkaç kez uzaklaşırken de olsa, ona adını sorabilmiştim. Susmuştu. Yakaladığım fırsatı, bu kez kaçırmaya niyetim yoktu. Tam ağzımı açmıştım ki “Adım Ales,” deyiverdi.</p>
<p>İsmi kayarcasına dökülüvermişti dudaklarından. Öğrenmem tahmin ettiğimden çok daha kolay olmuştu. Sormama bile gerek kalmadan bana ismini söylemişti. ‘Ales…’ O kadın da bu ismi telaffuz etmemiş miydi? “Ama sen beni tanıyorsun. Yanılıyor muyum?”</p>
<p>“Tanımak mı?” dedim kendimi toparlayarak. “Hayır, seni tanımıyorum. Yalnızca rüyalarıma girip beni rahatsız ediyorsun. Seninle konuşmak, kim olduğunu, rüyalarımda ne aradığını sormak istiyorum ancak kaybolduğun için soramıyorum. Sorsam da cevaplamıyorsun zaten. Bu yüzden sana…” Nefes almak için duraksadım. Soluksuz konuşmuştum. Çünkü durursam cümlelerimi toparlayamayacağımı biliyordum. “Kızgınım.”</p>
<p>Doğru kelime kızgın değildi aslında. Âşığım demek istiyordum. Deli gibi âşığım. ‘Kalbim nasıl çarpıyor bak’ demek istiyordum fakat yapamadım, söyleyemedim. “Bu son rüya olsun. Artık beni rahat bırak…” diye homurdandım dişlerimin arasından.</p>
<p>“Öncelikle şu durumu açıklığa kavuşturalım. Bu bir rüya değil. Öncekiler rüya idiyse bile, bu değil.”</p>
<p>Sözleri gülümsememe sebep olmuştu. Aklı sıra beni kandırmaya çalışıyordu.</p>
<p>“Tabii ki bir rüya,” dedim başımı iki yana sallayarak. Umursamaz bir tavırla sözlerime devam ettim.“Sen gerçek değilsin, burası gerçek değil. Burası ve sen gerçek olamayacak kadar…” Yine duraksadım. Bu kez doğru kelime dilimin ucundaydı. Onu eksiksiz tanımlayacak kelimeyi biliyordum. Ama sadece “Sen… Sen, gerçek olamayacak kadar tuhafsın,” demekle yetindim.</p>
<p>Beni yanlış anlamasını istemiyordum. Onun gibi birini nitelemek için yetersiz bir sözcük seçtiğimin farkındaydım. Kelimeleri kullanmaktaki acemiliğim, tekrar gülümsemesine sebep oldu.</p>
<p>“Tamam,” dedi ellerini havaya kaldırarak. “Ben tuhafım.”</p>
<p>“Evet. Kesinlikle tuhafsın,” diyerek onayladım sözlerini.</p>
<p>“Tuhaf olduğum hususunda anlaştık. Bir de gerçek olduğum konusunda anlaşsak.”</p>
<p>“Her şeyi hatırlar gibiyim aslında ama karman çorman.” Kafam karışmıştı.</p>
<p>“Olanları bir de benim anlatmamı ister misin? Eminim o zaman daha iyi anlayacaksın.” Bu anlayışlı, babacan tavrı nedense beni sakinleştirmek yerine kızdırıyordu fakat belli etmemeye çalıştım. Üzerindeki öğretmen edası, her ne kadar sinirimi bozsa da onda hiç eğreti durmuyordu. Aksine yakışıyor, onu oldukça karizmatik bir havaya sokuyordu. Gayet net ve tane tane olan konuşmasına devam etti.</p>
<p>“Netu ve Stroga evinden seni aldılar…” Sözünü kestim.</p>
<p>“Kaçırdılar…”</p>
<p>Gülümsedi. “Otele getirdiler ve sonra dördümüz birlikte buraya geldik.” Sözlerini tamamladıktan sonra oldukça nazik bir şekilde ilave etti. “Hatırlıyor musun?” Kelimelerin üzerine basa basa konuşuyordu.</p>
<p>“Neden böyle konuşuyorsun? Aptal gibi mi görünüyorum?”diye çıkıştım. “Normal konuşabilirsin.”</p>
<p>“Affedersin. Biraz garip davranınca ben senin&#8230;”</p>
<p>“Ben, senin ne?”</p>
<p>“Beyin sarsıntısı falan geçirdiğini düşündüm.”</p>
<p>Gayriihtiyarî başımı yokladıktan ve beynimin gayet sağlıklı bir şekilde kafatasımın içerisinde durduğunu teyit ettikten sonra, “Saçmalamayı kes,” dedim kaba bir sesle.</p>
<p>“Biraz önce anlattıklarımı hatırlayabiliyor musun?”</p>
<p>“Şu güzel kadınla, sesini duyduğum adam olsa gerek. Elbette hatırlıyorum. Rüya öyle başladı.” Gözlerimi devirdim. “Rüya içerisinde rüya…”</p>
<p>Kaşlarını çattı. “Tua…” Ses tonu öncekinden farklı olarak oldukça sertti. “Rüya görmediğini anla artık. Bu zihninin sana oynadığı bir oyun değil, burada olan her şey gerçek, yaşadığımız şu an gerçek&#8230;” Afalladım. Ne olmuştu da birdenbire sinirlenmişti?</p>
<p>“Beni nasıl azarlarsın?”</p>
<p>“Anlamak için çaba göstermiyorsun. Çocuk gibi davranıyorsun.”</p>
<p>“Kim olduğunu sanıyorsun sen? Bir daha seni görmek istemiyorum kahrolası. Uyanmak istiyorum hemen şimdi,” diye bağırdım.</p>
<p>Gözyaşlarıma hâkim olamıyordum. Her şeye ağlayan zayıf bir kız sayılmazdım aslında. Sinirimden ağlamaya başlamıştım. Hemen oracığa çöküp yüzümü dizlerimin arasına gömdüm. İyice içimi boşalttıktan sonra yanaklarımda kalan yaşları ellerimle temizledim. Karşımda durmuş öylece bana bakıyordu. Bir şey yapmadan ve konuşmadan… Sakinleştiğimden ve iç çekmeden konuşabileceğimden emin olduktan sonra ayağa kalktım. Olabildiğince güçlü görünmeye çalıştım ancak beceremediğimi biliyordum.</p>
<p>“Rahatladın mı?” diye sordu gülümseyerek. Sanki biraz önce beni azarlayan kendisi değilmiş gibi.</p>
<p>“Birazdan uyanacağım ve sen yok olup gideceksin. Defolup gideceksin. Umarım bir daha asla rüyalarıma gelmeye kalkışmazsın. Eğer bunu yaparsan, bu kez…” Ne yapabilirdim ki ona? Tıkanmıştım. Kalbim deli gibi çarpıyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/veroponen-hikayeleri-1-okyanus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İyi Günde Kötü Günde</title>
		<link>http://www.birazoku.com/iyi-gunde-kotu-gunde/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/iyi-gunde-kotu-gunde/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 17:34:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Mary Balogh]]></category>
		<category><![CDATA[Özlem Gültekin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9341</guid>
		<description><![CDATA[New York Times çok satan yazarı Mary Balogh, skandallarla dolu Regency dönemi İngiltere&#8217;sinden tutku dolu Huxtable ailesini sunar. Ailenin ortanca kızı olan gururlu ve cesur Vanessa&#8217;nın, genç bir dul olarak Londra&#8217;nın en seçkin bekârının peşinden koşmamak için kendince bir sebebi vardır. Ve bunun kesinlikle aşkla bir ilgisi yoktur. Yoksa var mıdır? Karşı konulmaz Lyngate Vikontu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/iyigunde-kotugunde-mary-balogh.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9342" title="iyigunde-kotugunde-mary-balogh" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/05/iyigunde-kotugunde-mary-balogh.jpg" alt="" width="200" height="312" /></a>New York Times</em> çok satan yazarı Mary Balogh, skandallarla dolu Regency dönemi İngiltere&#8217;sinden tutku dolu Huxtable ailesini sunar.</p>
<p>Ailenin ortanca kızı olan gururlu ve cesur Vanessa&#8217;nın, genç bir dul olarak Londra&#8217;nın en seçkin bekârının peşinden koşmamak için kendince bir sebebi vardır. Ve bunun kesinlikle aşkla bir ilgisi yoktur. Yoksa var mıdır?</p>
<p>Karşı konulmaz Lyngate Vikontu Elliott Wallace&#8217;ın, taşrada kendi halinde bir köy olan Throckbridge&#8217;e gelmesi büyük telaşa sebep olur. Ablasını sevgisiz bir birleşmeden çaresizce kurtarmaya çalışan Vanessa Huxtable, evlenmek için kendini öne sürer. Bir eşe ihtiyacı olan Elliott ise yerine getirmesi gereken görevlerinden ötürü, alışılmadık biçimde kendisine yapılan bu teklifi kabul eder. Ne var ki düğün gecelerinde tuhaf bir olay meydana gelir. Ortak hiçbir şeyleri olmayan bu iki yabancı birbirlerinden uzak duramazlar.<br />
Geçmişte kalan bir sırrın çevresinde dönen entrikalar (bunlardan biri de Huxtable ailesi ile bağlantılıdır) arasında, Elliott ve Vanessa evliliğin doyumsuz güzelliklerini&#8230; ve aşkın çok da uzakta olmayabileceğini keşfederler.</p>
<p>&#8220;Mary Balogh aşk romanlarının kraliçesi.&#8221;<br />
<em>Publishers Weekly</em></p>
<p>&#8220;Eğlenceli ve seksi.&#8221;<br />
<em>Library Journal</em></p>
<p>&#8220;Yeni bir Mary Balogh romanı, her kadının kendisine alması gereken bir armağandır.&#8221;<br />
<em>Teresa Medeiros</em></p>
<p>***</p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>MERTON KONTLARI&#8217;NA nesillerdir ev sahipliği yapan Hampshire&#8217;daki Warren Malikânesi büyük ve zarifçe düzenlenmiş bir parkla çevrilmişti. Bu parkın gözlerden uzak bir köşesinde, bu sıralar neredeyse sadece aile içi evlilik, vaftiz ile cenaze töreni için kullanılan küçük bir şapel vardı. Burası genel anlamda güzel bir yerdi, <em>özellikle</em> de ilkbahar ve yaz aylarında, ağaçlar yaprak ve çiçeklerle dolup çimenler yeşerdiğinde, kilise kapısına doğru uzanan patikaya her iki yandan eşlik eden çiçekliklerden çeşit çeşit çiçekler fışkırdığında.</p>
<p>Ama şimdi zaman Şubat başıydı, ilk kardelenler ve çuhaçiçekleri için dahi yılın erken bir dönemiydi. Ve bugün de yağmur vardı. Dondurucu bir rüzgâr kasvetli gökyüzünün altındaki ağaçların çıplak dallarını şiddetle savurdu. Bu aklı başında insanların dışarı çıkmayacakları türden bir gündü, tabii acil işler onları böyle bir şey yapmaya zorlamadığı sürece.</p>
<p>Kilise bahçesinde dikilen adam sanki ne soğuğu, ne yağmuru, ne de kapalı mekânların sıcaklığının onu çağırışını hiç duymuyor gibiydi. Tek elinde uzun şapkasını tutuyordu, koyu renkli ve uzun denilebilecek saçları kafasına ve alnına yapışmıştı. Su derecikler halinde yüzünden ve boynundan aşağı akıyor, uzun siyah binici ceketinin kumaşı tarafından emiliyordu. Esmer ve hiç de İngilizi andırmayan suratı haricinde, ona dair her şey sessiz ve karanlıktı.</p>
<p>Havanın da yardımıyla bir şekilde uğursuz görünüyordu.</p>
<p>Genç bir adamdı. Uzun boyluydu, kol ve bacakları da uzun, kıvraktı. Yüzü yakışıklı sayılamayacak kadar haşindi; bu uzun ve dar bir surattı, elmacık kemikleri çıkıktı, gözleri çok koyu bir tondaydı, burnu hayatının bir döneminde kırılmış ve yerine düzgün bir şekilde kaynamamıştı. Surat ifadesi ciddi ve ürkütücüydü. Binici kırbacını baldırına vuruyordu.</p>
<p>Eğer yakınlarda yabancı birileri olsaydı, bu adamla aralarına mutlaka büyük bir mesafe koyardı.</p>
<p>Ama ortada, adamın bağlanmamış halde yakında bir yerde otlayan, görünüşe bakılırsa soğuk ve yağmurdan en az sahibi kadar bihaber atından başka kimse yoktu.</p>
<p>Adam bir mezarın yanında dikilmekteydi &#8211; bu en yenilerden biriydi, yine de kışın soğuğu ve rüzgâr, kazılıp hallaç pamuğuna dönmüş toprağın tazeliğini alıp götürmüş, ona etraftakilerden biraz daha farklı bir görünüm kazandırmıştı. Yalnızca gri mezar taşı hâlâ çok yeni duruyordu.</p>
<p>Adamın gözleri taş üzerindeki ibarenin ikinci ve son satırına odaklandı: &#8220;On Altı Yaşındaydı.&#8221; Ve sonra hemen altında ise, &#8220;Huzur İçinde Yat,&#8221; yazıyordu.</p>
<p>Adam, mezar taşına yumuşak bir tonda, &#8220;Aradıkları adamı buldular Jon,&#8221; dedi. &#8220;Ve garip olan şey şu ki hayatta olsaydın bundan büyük bir haz alırdın, değil mi? Mutlu olur, heyecanlanırdın. Onunla tanışmak, ona dostça davranmak ve onu sevmek isterdin. Ama hiç kimse onu sen ölene kadar aramayı düşünmedi.&#8221;</p>
<p>Mezar taşı karşılık vermedi, adamın dudaklarının uçları gülümsemeden çok yüz ekşitmeyi andırır tarzda yukarı kalktı.</p>
<p>&#8220;Sen ayrım gözetmeksizin sevdin. Beni bile sevdin. Özellikle de beni.&#8221;</p>
<p>Mezar taşının altındaki hafif toprak öbeğine kara kara düşünerek baktı ve yeryüzünün iki metre altına gömülen erkek kardeşini düşündü.</p>
<p>Jon&#8217;un on altıncı doğum gününü kutlamışlardı. İkisi birlikte, kremalı tartlar ve meyveli pasta da dahil olmak üzere onun en sevdiği yiyecekleri yemişlerdi, iskambil oyunlarıyla Jon kahkahadan yorulup tükenene ve güçsüz düşene kadar tam iki saat boyunca saklambaç oynamışlardı &#8211; aslına bakılırsa bu durum saklanma sırası ona geldiğinde, bulunmasını komik derecede kolaylaştırmıştı. Bir saat sonrasında, erkek kardeşi üfleyip mumu söndürerek kendi odasına çekilmeden evvel, yatak örtülerinin altından kafasını çıkartmış, mutlu mutlu gülümsemişti.</p>
<p>Yeni yeni derinlik kazanmaya başlayan sesiyle, &#8220;Bu güzel doğum günü partisi için teşekkürler Con,&#8221; demişti, ağzından dökülen kelimeler ve üslup kulağa ses tonuna aykırı bir şekilde çocuksu geliyordu. &#8220;Bu, şimdiye kadarki en iyi doğum günümdü.&#8221;</p>
<p>Bu onun her sene söylediği bir şeydi.</p>
<p>Erkek kardeşi muma doğru eğilirken, &#8220;Seni seviyorum Con,&#8221; demişti. &#8220;Seni şu koca dünyadaki herkesten daha çok seviyorum. Sonsuza kadar ve hep de seveceğim. Amin.&#8221; Bu eski şakaya kıkırdayarak gülmüştü. &#8220;Yarın tekrar oynayabilir miyiz?&#8221;</p>
<p>Ama ertesi sabah ona on altısına girdiği ve artık neredeyse yetişkin bir adam olduğu için geç saatlere kadar uyuyup kaldığı konusunda sataşmak için odasına gittiğinde, Jon&#8217;ın buz gibi bedeniyle karşılaşmıştı. Birkaç saat önce ölmüş olmalıydı.</p>
<p>Bu müthiş bir şoktu.</p>
<p>Ama aslında hiç de büyük bir sürpriz sayılmazdı.</p>
<p>Doktor, babasına doğumunun hemen ardından, Jon gibi çocuklar, diye uyarmıştı, genelde on iki yaştan daha fazla yaşamazlar. Çocuğun büyük bir kafası vardı, yüz ifadesi durgundu ve tuhaf görünüyordu. Etine dolgun ve hantaldı. Çoğu çocuğun çocukluk çağının başlarında kolayca kazandığı temel becerileri öğrenmekte yavaştı. Aklı yavaş çalışıyordu ama kesinlikle aptal değildi.</p>
<p>Tabii ki kendisiyle tanışan neredeyse herkes tarafından geri zekâlı olarak adlandırılmıştı &#8211; bu insanlara babası da dahildi.</p>
<p>Başarılı olduğu belki de tek bir şey vardı ve bunda da gerçekten çok iyiydi: Sevmek. Her zaman ve kayıtsız şartsız.</p>
<p>Sonsuza kadar ve hep.</p>
<p>Amin.</p>
<p>Şimdi ölmüştü.</p>
<p>Con artık evden ayrılabilecekti &#8211; sonunda. Elbette önceden, her ne kadar uzun süreli olmasa da birkaç kez evden ayrılmıştı. Her seferinde onu geri dönmeye yönlendiren dayanılmaz bir çekim gücü olmuştu. Bunun nedeni, her ne kadar garip derecede basit bir şey olsa da Jon&#8217;a mutlu olması için ihtiyacı olan zamanı ve sabrı gösterecek birilerinin olduğuna ikna olamayışıydı. Ayrıca, çok uzun bir süre ortadan kaybolması durumunda, Jon her zaman içlenmiş ve endişelenmiş, ne zaman geri döneceğine dair yönelttiği ardı arkası kesilmez sorularla herkesin vaktini çalmıştı.</p>
<p>Şimdi ilkbahar geliyordu ve onu artık burada tutan bir şey yoktu.</p>
<p>Bu kez temelli ayrılacaktı.</p>
<p>Neden bu kadar uzun süre oyalanmıştı ki? Neden cenaze törenini takip eden gün gitmemişti? Neden o günden bu yana buraya her gün gelmişti? Ölü bir oğlanın ona ihtiyacı yoktu ki&#8230;</p>
<p>Yoksa kardeşine ihtiyaç duyan <em>kendisi</em> miydi?</p>
<p>Gülümsemesi &#8211; ya da surat ekşitmesi &#8211; çok daha bariz bir hal aldı.</p>
<p>Hiç kimseye ya da hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Tüm hayatını böylesi bir ayrılığı bekleyerek harcamıştı. Hayatta kalma içgüdüsü ona bunu yapmasını emretmişti. Yaşamının büyük çoğunluğunu burada geçirmişti. Onu, yani doğan ilk oğullarını burada yetiştirip büyüten annesi ve babası, Jon&#8217;unkinin hemen ilerisindeki mezarlarında yatmaktaydı. O tarafa bakmadı. Çocukluktan canlı çıkmayı başaramayan diğer kız ve erkek kardeşleri de oradaydı &#8211; sadece o, en büyükleri Con ve en küçükleri Jon hayatta kalmayı başarmıştı. Ne kadar da garip bir ironiydi. İstenmeyen iki tanesi hayatta kalmıştı.</p>
<p>Ama şimdi Jon da gitmişti.</p>
<p>Yumuşak bir ses tonuyla, &#8220;Bensiz yapabilecek misin Jon?&#8221; diye sordu.</p>
<p>İleri doğru uzandı ve binici kırbacını tutan elini mezar taşına dokundurdu. Soğuk, sert ve boyun eğmezdi.</p>
<p>Başka bir atın yaklaştığını işitti &#8211; kendi atı da hafifçe kişnedi. Çenesi kilitlendi. Bu o olmalıydı. Onu burada dahi yalnız bırakamazdı. Con dönmedi. Adamın varlığını görmezden gelecekti.</p>
<p>Ama ona başka biri seslendi.</p>
<p>&#8220;İşte, buradasın Con.&#8221; Ses neşeliydi. &#8220;Tahmin etmeliydim. Her yere baktım. Rahatsız ediyor muyum?&#8221;</p>
<p>&#8220;Hayır.&#8221; Con doğruldu, komşusu ve arkadaşı olan Phillip Grainger&#8217;e kısık gözlerle bakmak için döndü. &#8220;Buraya iyi haberleri Jon&#8217;la paylaşmaya geldim. Araştırma başarılı oldu.&#8221;</p>
<p>&#8220;Yaa.&#8221; Phillip hangi araştırma diye sormadı. Atının boynunu okşamak ve hoplayıp zıplamasını engellemek için ileri doğru uzandı. &#8220;Pekâlâ, sanırım bu kaçınılmazdı. Ama kilise avlusunda dikilmek için çok korkunç bir hava. Three Fathers&#8217;a gel de sana bir kupa bira ısmarlayayım.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu karşı konulamaz bir öneri.&#8221; Con şapkasını kafasının arkasına doğru iteledi, ıslık çalarak atını çağırdı ve hayvan koşarak geldiğinde de eyerine atladı.</p>
<p>Phillip, &#8220;O zaman buradan ayrılacaksın, öyle mi?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Con, pis pis sırıtarak, &#8220;Hazırlıklara başladım bile,&#8221; dedi. &#8220;Hafta içerisinde ayrılabilirim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ah, üzgünüm.&#8221; Arkadaşı yüzünü buruşturdu.</p>
<p>Con, &#8220;Ama yapmayacağım,&#8221; diye ekledi. &#8220;Ona bu hazzı tattırmayacağım. Canım ne zaman isterse, o zaman gideceğim.&#8221;</p>
<p>Kendi isteğine karşı ve onu rahatsız eden disipline gelecekti. Bunu bugün itibarıyla tam bir yıldır kayda değer bir başarıyla yapmaktaydı.</p>
<p>Aslına bakılırsa bunu bir ömür boyu yapmıştı. Bu babasının ilgisini çekmenin en kesin yoluydu. Şimdi düşündüğünde, bunun çocuksu bir güdü olduğunu görüyordu.</p>
<p>Phillip kıkırdamaktaydı.</p>
<p>&#8220;Haydi, hayırlısı,&#8221; dedi, &#8220;ama seni özleyeceğim Con.&#8221;</p>
<p>Oradan at sırtında uzaklaşırlarken, Con kardeşinin mezarına son bir kez bakmak için başını çevirdi.</p>
<p>Jon&#8217;un o gittikten sonra kendisini yalnız hissedip hissetmeyeceğini merak etti.</p>
<p>Ve bir de <em>kendisinin</em> yalnız kalıp kalmayacağını&#8230;</p>
<p><strong>1</strong></p>
<p>SHROPSHIRE&#8217;DAKİ Throckbridge köyünden sekiz kilometre uzaktaki herkes, 14 Şubat&#8217;tan önceki hafta coşkuyla doluydu. Biri, Rundle Park&#8217;da yapılacak yıllık piknik ve balo etkinliğinin gelmesine uzun aylar olduğundan, bu yıl Sevgililer Günü kutlamaları için köy hanının üst katındaki salonlarda bir organizasyon yapılmasını önermişti.</p>
<p>Getirilen önerinin ardından &#8211; eczacının karısı Bayan Waddle ya da Sör Humphrey Dew&#8217;un kahyası Bay Moffett veya papazın evde kalmış kız kardeşi Bayan Aylesford ya da diğer herhangi bir talep sahibi tarafından yapılmıştı &#8211; kimse böyle bir eğlencenin neden daha önce düşünülmediğini pek açıklayamamıştı. Ancak hiç kimse, Sevgililer Günü organizasyonun bundan sonra köyde yıllık bir etkinlik olacağından en ufak şüphe duymuyordu.</p>
<p>Herkes bunun çok hoş bir fikir olduğunda hemfikirdi, hatta &#8211; ya da belki de özellikle demeli &#8211; kuralları koyan yetişkinlere bağırıp çağırarak itiraz etmelerine rağmen, organizasyona bu yıl katılamayacak kadar küçük olan çocuklar bile. En genç katılımcı Melinde Rotherhyde olacaktı; on beş yaşındaydı ve organizasyona katılımına sırf Rotherhyde ailesinin en küçüğü olduğu ve evde tek başına bırakılma gibi bir şansı olmadığı için izin verilmişti. Ve birkaç eleştirel yorumcuya göre, Rotherhyde&#8217;ların evlatlarına karşı her zaman aşırı hoşgörülü oldukları için organizasyona katılmasına izin vermişlerdi.</p>
<p>En genç erkek Stephen Huxtable olacaktı. Her ne kadar organizasyona <em>katılmaması</em> gerektiği yönünde kafalarda herhangi bir soru işareti uyanmamış olsa da daha on yedisindeydi. Genç olmasına rağmen, hemen her yaştan kadının gözdesiydi. Özellikle de Melinde, annesi sırf birlikte itişip kakışmalarının artık ilerlemeye başlayan yaşlarına ve farklı cinsiyetlerine uymadığına hükmetti diye Stephen&#8217;a göz dikmişti.</p>
<p>Organizasyon gününde, gün boyunca aralıklı yağmur yağmıştı. Her ne kadar bir önceki pazar, ihtiyar Bay Fuller kilise çıkışı gözlerini kısıp başını sallayarak iki metrelik kar kehanetinde bulunmuş olsa da bu öngörü yağmurun ötesine geçmemişti. Hanın üst katındaki toplantı salonlarının tozları alınmış ve yerleri silinmiş, duvar apliklerine yeni mumlar yerleştirilmiş, oda boyunca karşılıklı birbirlerine bakan büyük kalpler içerisinde ateşler yakılmış, piyanonun akortlu olup olmadığı kontrol edilmişti &#8211; akortta bozukluk olması durumunda, akortçunun oradan otuz kilometre uzakta yaşadığı göz önüne alındığında, hiç kimse ne olacağını düşünmemişti. Bay Rigg keman getirdi, parmaklarını ısıtmak, odaya ve akustiğine alışmak için bunu bir süre çaldı. Kadınlar beş bin kişiyi tıka basa doyurup bir hafta dermansız bırakmaya yeter miktarda yiyecek getirdi.</p>
<p>Köyde kadınlar ve kızlar tüm gün saçlarını bukle bukle sardılar, sonunda ilk baştaki seçimlerine geri dönmeden</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/iyi-gunde-kotu-gunde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tengezer</title>
		<link>http://www.birazoku.com/tengezer/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/tengezer/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 14:01:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nemesis Kitap</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilimkurgu-Fantazya]]></category>
		<category><![CDATA[Nemesis Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Ayzer Ovatman]]></category>
		<category><![CDATA[Faith Hunter]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9335</guid>
		<description><![CDATA[Başka birinin bedeninde olmak hiç de kolay değil… Jane Yellowrock… O bir tengezer… Üstelik vampirlerin, kurt adamların, cadıların ve insanların olduğu bir dünyada yaşayan son tengezer. Geçmişiyle ilgili hiçbir şey bilmiyor. Tek bildiği şey, New Orleans’ın vampir konseyi tarafından azılı bir vampiri öldürmek için işe alındığı. Tek duyduğu şey ise, içinde yaşayan canavarın fısıltıları… “Faith [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/04/tengezer-faith-hunter.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9336" title="tengezer-faith-hunter" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/04/tengezer-faith-hunter.jpg" alt="" width="200" height="310" /></a>Başka birinin bedeninde olmak hiç de kolay değil…</strong></p>
<p>Jane Yellowrock…</p>
<p>O bir tengezer…</p>
<p>Üstelik vampirlerin, kurt adamların, cadıların ve insanların olduğu bir dünyada yaşayan son tengezer. Geçmişiyle ilgili hiçbir şey bilmiyor. Tek bildiği şey, New Orleans’ın vampir konseyi tarafından azılı bir vampiri öldürmek için işe alındığı. Tek duyduğu şey ise, içinde yaşayan canavarın fısıltıları…</p>
<p>“Faith Hunter’ın kitapları fantastik, gizemli ve romantik kitaplar okumayı seven herkesi etkisi altına alacak.”</p>
<p>Booklist</p>
<p>“Fantastik edebiyatta yeni ve güçlü bir ses.”<br />
Kim Harrison</p>
<p>***</p>
<p>BÖLÜM 1</p>
<p><em>Hafif gezerim</em></p>
<p>Motorumu Decateur Caddesi’nden aşağı doğru sürüp, Fransız Mahallesi’nin derinliklerine daldım. Vampir avında kullanacağım Benelli M4 Süper 90 av tüfeğimi sırtıma asmış ve el yapımı küçük gümüş mermilerle doldurmuştum.Deri ceketimin altına gizlediğim kemerimde seçkin gümüş haçlar ve kotumun kalça kıvrımlarında da kazıklar taşıyordum. Motorumun bagajında az sayıdaki eşyam duruyordu –bir gözünde kıyafetlerim, diğerinde de ticari araç gereçler. Kiralık bir vampir katili olduğum için, az eşya ile gezerim.</p>
<p>Bir görüşmeye gideceğimden, vampir avında kullanacağım araç gereçleri göz önünden kaldırmalıydım. Ev sahibim alınabilirdi. Bir sonraki maaş çekimi elinde tutarken, bana uzun ve sivri dişlerini göstermesi pek de hoş olmazdı. Bir kapının girişinde duran yakışıklı adam, motorla yanından geçtiğim sırada, bana bakmak için başını çevirdi. Tıpkı benim gibi o da deri çizme, ceket ve kot pantolon giymişti. Ama onun saçları kısa ve koyu renkti, benimkiler ise örülmediği zaman kalçalarıma kadar uzanıyordu, ayrıca savaşmayı kolaylaştırmak için örgüleri başıma sıkı sıkı tutturuyordum. Adamın yakınlarında bir yerde bir Kawasaki motosiklet kenara dayanmış duruyordu. Meraklı bakışlarından hoşlanmamıştım, ancak yırtıcı içgüdülerimi de rahatsız etmemişti.</p>
<p>Motorumu önce St.Louis’e, oradan da Dauphine’e sürdüm. Akşam evine giden birkaç asabi mağaza çalışanı ile eğlenmeye erken başlamış zevk düşkünlerinin arasından zikzak yaparak geçtim. Sokağın solgun ışığında adresi fark ettim. 1845’ten beri kasırga, sel, kira parası, yerel hukuk kuralları ve bunların uygulayıcıları yüzünden çalışmalarını farklı yerlerde sürdüren Katie’s Ladies, mahalledeki en eski ve en işlek genelevdi. Motoru durdurup park ettim ve uzun bacaklarımı biraz gevşeterek doğruldum.</p>
<p>Kuzey Carolina Charlotte’daki bir hurdalıkta, paslanmış, lastikleri çürümüş iki motosiklet bulmuştum. Oldukça kötü durumdaydılar. Ancak Catawba Nehri’nin kıyısında yaşayan Jacob, ki kendisi yarı emekli bir Harley tamircisidir, benden para alarak, bunlardan birini tamir etti. Diğer motorun bazı parçalarını kullandı, eksik olanları da internetten sipariş etti. Bu tam altı ay sürdü.</p>
<p>Bu süre boyunca, onun için avlandım. Karısına ve dört çocuğuna geyik eti, tavşan, hindi, artık ne yakalayabildiysem taşıdım. Sakatlanmıştım. Birikmiş paramla şehirden yiyecek temin ediyor ve yaralı vücudumu iyileştirip, yeniden şekle sokmaya çalışıyordum. Aylar boyunca iyileşmeye çabalarken yapabildiğimin en iyisi buydu. Başınızın kesilmesine ramak kalmış biriyseniz, benim iyileşme hızıma ve çeşitlilik gösteren metabolizmama sahip bile olsanız, iyileşmeniz aylar sürebiliyor.</p>
<p>Artık tamamlandığıma göre, işe ihtiyacım vardı. Yapacağımı iddia ettiğim en iyi şey ise, New Orleans şehrine dehşet salan azılı bir vampiri öldürme işiydi. Üç turisti parçalara bölmüş, geride ise yüzlerindeki gülümsemeleriyle kuruyup kalmış bir ekip dolusu polis bırakmıştı. Bıraktığı yerde ölmüşlerdi. Scuttlebat’ın söylediğine göre yalnızca kanla yetinmemiş, iç organlarını da yemişti. Herkes onun yaşlı, güçlü ve ölümcül, ancak yorgun düşmüş bir vampir olduğunu iddia ediyordu. En kötüsü de, mantığını yitirmiş vampirlerdendi.</p>
<p>Geçen hafta, Katie’s Ladies’in hem sahibesi hem de adaşı olan Katherine ‘Katie’ Fonteneau bana mail atmıştı. Web siteme bakılırsa, Asheville yakınlarındaki dağlarda saf kan bir aileyi devirmeyi başarmıştım. Gerçekten de doğruydu bu. Sitemde de medya raporlarında da yalan yoktu. Üstelik ölmeme ramak kalmıştı, ama işi bitirmeyi başardım ve büyük bir ün kazandım. Sonraki birkaç ayı da hak ederek kazandığım şeylere yatırım yaparak geçirdim. Uzunca bir tatil, gerçeğin kendisinden daha cazip geliyordu.</p>
<p>Kaskımı ve tokamı çıkardım, boncukları şıkırdayan saç örgümü ceketimin yakasından çekerek saçlarımı serbest bıraktım. Avucumun içine dişbudak ağacından yapılmış gümüş uçlu bir kazık, küçük bir silah ve bir haç sakladım ve şişkinliği belli olmayacak şekilde saçlarımın arasına tıktım. Bir yandan derin nefes alıyor ve rahatlamaya, yaklaşan görüşme için kendimi güvence altına almaya çalışıyordum. Gergindim; ve eğer bir vampirin yakınlarındaysanız, gergin olmak düpedüz aptallıktır.</p>
<p>Güneş, ufukta kor kızıllığıyla parlayarak batarken, tarihi binaları, kapalı pencereleri ve dökme demir balkonları fuşya rengine boyuyordu. Bu, insanlara etkileyici görünebilecek bir güzellikti. Bütün duyularımı serbest bıraktım ve içimdeki canavarın, dünyanın güzelliklerini tatmasına izin verdim. Kokular hoşuna gidiyor ve harekete geçmek için fırsat kolluyordu. <em>Daha sonra,</em> diye söz verdim ona. Yırtıcı hayvanlar kızdırılınca hırlamaya başlarlar. <em>Hemen</em> dedi ve pençelerini ruhuma geçirmeye başladı. Bu çok rahatsız ediciydi ancak pençelerin acısı beni uyanık tutuyordu, ki bu da yapacağım görüşme için gerekliydi. Daha önce medeni bir vampirle karşılaşmamıştım, haliyle iş de yapmamıştım. Bildiğim kadarıyla, vampirler ve tengezerler hiç karşılaşmamışlardı. Ve ben bunu değiştirmek üzereydim. İlginç olacağa benziyordu.</p>
<p>Güneş gözlüklerimi ceketimin yakasına iliştirdim. Motorumun bagajındaki büyülü kilitlere bir göz attım ve içim rahatlamış bir şekilde kırmızı, dar kapıya doğru yürüyerek zile bastım. Kapıyı açan kel adamın bir insan olduğuna hiç şüphe yoktu; ancak öyle iri yapılıydı ki, insandan başka bir varlık da olabilirdi; mesela profesyonel bir güreşçi ya da steroid takviyeli bir vücut geliştirmeci. Belki de hepsi birden. Bunu düşününce gülümsedim. Kolları yana sarkmış bir şekilde duruyor, kapının önünü kapatıyordu. “Komik bir şey mi var?” diye sordu, bir eğenin taşa sürtüldüğünde çıkardığı sesi andıran ses tonuyla.</p>
<p>“Aslında hayır. Kate’e Jane Yellowrock’ın geldiğini haber verin.” İlk görüşmede sert görünmek her zaman işe yarar. Dizlerimin birbirine vurmasını saymazsak tabii.</p>
<p>“Kart?” diye sordu trol. Belli ki kısa ve öz cümlelerin insanıydı. Ondan hoşlanmıştım. Yeni, en iyi arkadaşım. Eldivenli ellerimle ceketimin fermuarını açtım, iç ceplerimden birinden bir kart bulup çıkardım ve ona uzattım. Kartın üzerinde JANE YELLOWROCK, KAZIKLARI VAR, SEYAHAT EDEBİLİR yazıyordu. Vampir öldürmek kanlı bir iştir. Ben de bu işi daha katlanılabilir hale getirmek için birazcık mizahın işe yaradığını keşfetmiştim.</p>
<p>Trol kartı aldı ve kapıyı yüzüme kapattı. Anlaşılan o ki, yeni dostuma birkaç iyi davranış öğretmem gerekecekti. Gerçi bu neredeyse bütün tanıdıklarım için gerekliydi.</p>
<p>İki blok ötede bir motor sesi duydum. Bu bir Harley değildi. Belki bir Kawasaki, daha önce gördüğüm parlak kırmızı <em>crotch rocket </em><strong>¹</strong> gibi. Ortaya çıktığına hiç şaşırmadım; bu, Decateur Caddesi’nde gördüğüm adamdı. Motorunu benimkinin yanına çekerek durdurdu. Orada, ağzında bir kürdanla, gözlüklerinin ardından bakarak oturmaya başladı. Kaskını ve gözlüklerini çıkarırken kürdan kırıldı.</p>
<p>Adam çok çekici biriydi. 1.80’lik boyumla benden bile uzundu. Buğday tenli, siyah saçlı, kara kaşlıydı. Pantolonu, ceketi ve çizmeleri siyahtı. Bütün bu siyahlığı biraz abartmıştı ama, kırmızı motorunun etrafına sarılmış kaslı bacakları bunun pek de boşa gitmediğini gösteriyordu.</p>
<p>Görünürde ne bir gümüş vardı, ne de bir silah. Ancak sağ kolunun altında şüpheli görünen bir şişkinlik vardı. Bu da onu solak olmaya zorluyordu. Yakasının arka kısmında bir şey parlıyordu. Kemikten bir kın içerisinde bir bıçak kabzası. Belki de yalnızca bir bıçaktan çok daha fazlasıydı. Çizmelerinde mahmuzlar vardı (benimkilere benzeyen kovboy çizmeleri giymişti, Harley <em>butt stomper’ları</em> <strong>²</strong> değil), ancak onunkiler Frye, benimkiler ise devekuşu derisinden yapılma Luchese’ydi. Burun deliklerimi genişleterek kokuları içime çektim. Çizmeleri taze at pisliği kokuyordu. O halde buraların adamıydı; ya da bu kentte kendine bir binek bulacak kadar uzun süredir yaşıyordu. Saf bir koku harmanından gelen at terinin ve samanın kokusunu alıyordum. Ve tütün. Ondan hoşlanmamı sağlayan şey tütündü. Âşık olmamı sağlayan ise; çeliğin, silah yağının ve gümüşün koku izleriydi. Yani, neredeyse. İçimdeki canavar onu şirin bulmuştu ve bize layık olacak kadar da sert. Yine de yüzeydeki kokuların ardında belli belirsiz bir koku vardı ki, beni tedbirli davranmaya zorluyordu.</p>
<p>Sessizlik beklediğimden uzun sürdü. Gelip burada duran oydu; dolayısıyla ben de ona bakıyordum ve açıkça ortadaydı ki, aramızdaki bu sessizlik onu rahatsız etmişti. Dudaklarımda yarım yamalak bir sırıtma oluştu. O da bana gülümsedi ve motorundan indi. Hemen arkamda, Katie’s’den gelen ayak seslerini duydum. Hem adamı hem de kapıyı görüş alanıma alacak şekilde bir manevra yaptım. Böyle yaparak dikkati çekmemem mümkün değildi; o yüzden herhangi bir art niyetim olmadığını göstermek için omzumu hafifçe kaldırdım. Akıllıca hareket etmeliydim. Söz konusu yakışıklı bir adam olsa bile.</p>
<p>Trol kapıyı açtı ve kafasını yana çevirdi. Bunu davet kabul ederek içeri adım attım. Kapıyı adamın yüzüne kapatırken bana, “Değişik bir arkadaşlık anlayışın var,” dedi.</p>
<p>“Onu daha önce hiç görmedim. Silahları nereye istiyorsunuz?” Konuyu değiştirmek ve öneride bulunmak her zaman daha iyidir. Güç oyunları hep işe yarar.</p>
<p>Trol, bir gardırobu açtı. Av tüfeğinin kılıfını çözdüm, kemerime ve uyluklarıma gizlediğim gümüş haçları çıkardım ve ufak bir yığın oluşturacak şekilde içeri yerleştirdim. On üç tane haç. Belki çok fazlaydı, ama dikkatleri yedek silahlarımdan başka yöne çekmek de işe yarıyordu. Sırada ahşap ve gümüş kazıklar vardı. Her birinden on üçer tane. Bir de küçük gümüş şişenin içinde kutsal su. Yalnızca bir şişe. Eğer on üç tane taşısaydım muhtemelen hepsini dökerdim.</p>
<p>Deri ceketimi gardıroptaki askıya astım ve gözlüklerimi cep telefonumla birlikte iç cebe tıktım. Beni arayabilsin diye, kapağı kapatıp yerimi aldım. Şaşkınlıkla homurdandı, ancak sonuçtan memnun görünüyordu, mükemmel bir iş çıkardığına inanıyordu. Çok övünmemek adına, aşırı hevesli görünmemeye çalışıyor, parmaklarıyla değil, ellerinin arka kısmını kullanarak hareket ediyordu. Asla oyalanmıyor, yapmaması gereken bir harekette bulunmamaya dikkat ediyordu. Nefes alıp verişi hızlı değildi, nabzı normaldi; en azından benim hissedebildiğim kadarıyla. “Bu taraftan,” dedi.</p>
<p>Evin arka kısmında kıvrımlı iki dönüşle ayrılan dar bir koridor boyunca izledim onu. Eski Pers halılarının üzerinde yürüdük. Ünlü ve yarı ünlü ressamların elinden çıkmış yağlıboya ve suluboya tablolarının yanından geçtik.</p>
<p>Koridor, Lalique <strong>³</strong> stilindeki lekeli apliklerle aydınlatılmıştı, reprodüksiyon gibi görünmüyorlardı, orijinale benziyorlardı; ancak belki de antikalar taklit edilebiliyordur, orasını bilemeyeceğim. Duvarların rengi apliklerle uyumlu tatlı bir sarıya boyanmıştı ve tabloları aydınlatıyordu. Bir genelev için fazlasıyla şıktı burası. Bu durum karşısında, içimde yaşayan Hristiyan öğrenci kız hem meraklanmış, hem de dehşete düşmüştü.</p>
<p>Trol, koridorun sonundaki kırmızı kapının önünde duraklayınca tökezledim ve ayağım halıya takıldı. Bir eliyle beni yakaladı, ben de mümkün olduğunca az temas etmeye çalışarak elimle onu hafifçe ittim. Utanmış görünmeye çalıştım, o da kafasını salladı. Kapıyı çaldı. Bu sırada ben de kendimi tuttum ve onun gözünden kaçırdığı haçla, iki atışlık küçük derringer’i avucuma aldım. İkisi de saçlarımın arasında saklıydı ve örgülerimle mükemmel bir şekilde kamufle olmuşlardı. Erkekler üzerimi ararken, çizmelerimin içine mutlaka parmaklarını sokarlar, ama bu noktayı aramayı asla akıl edemezler. Kapıyı açtı ve yana doğru çekildi. İçeri doğru bir adım attım.</p>
<p>Odanın içi sade fakat pahalı görünüyordu, bütün eşyalar İspanyol tarzındaydı. Eski İspanyol. Hatta neredeyse Kraliçe Isabella ve Christoph Columbus kadar eskiydi. Kadın, cam göbeği renginde bir elbise giymişti, ayağında yumuşak terlikler vardı. Gözlerinin içine bakana dek, onu yirmi yaşında sanmak mümkündü. Baktıktan sonra ise, sözü geçen kraliçenin kız kardeşi olduğu düşünülebilirdi. Yaşlı gözlerdi bunlar, yaşlı, <em>çok yaşlı.</em> Bana doğru yürürken sakindi. Ta ki benim kokumu alana dek.</p>
<p>Aniden gözleri kanlandı, gözbebekleri karararak büyüdü ve ön dişleri uzadı. Üzerime doğru ani bir hamle yaptı. Hemen haçla derringeri çıkararak uzaktaki bir duvara doğru kaçtım. Haç vampir için, silah ise trol içindi. Bana doğru tısladı, dişleri iyice uzamıştı. Neredeyse üç santim uzunluğundaki pençeleri kemik beyazıydı. Trol bir silah çıkarmıştı, büyük bir silah hem de. Ah şu erkeklerin sidik yarıştırma merakı! Tam bir saçmalık. Silahlı tek kişi ben olsam ne olurdu sanki?</p>
<p>“Pis yırtıcı,” diye tısladı bana doğru. “Hem de benim arazimde.” Vampir feromonlarının öfkeli kokusu bütün odayı doldurmuştu. Vermut gibi acı bir kokuydu bu.</p>
<p>“Ben insan değilim,” dedim sakin bir sesle. “Kokusunu aldığın şey buydu.” Nabzımın atış hızıyla ilgili yapacak bir şey yoktu, bu onu daha da sinirlendirebilirdi; neticede ben bir hayvandım. Biyolojik faktörler her zaman öne geçer. Bu kadar sakin görünmeye çalışmak yeterliydi. Elimde tuttuğum haç, soğuk beyaz bir ışıkla parıldadı. Ve Katie, tabii gerçek adı buysa, kafasını içeri sokup gözlerini kıstı. Saldırmıyor. Demek ki düşünüyor. Güzel.</p>
<p>“Katie?” diye seslendi trol. Vücudu, vampirlerin düşünürken, dinlenirken, yani avlanmadıkları, yemedikleri ve öldürmedikleri zamanlar haricinde her ne yapıyorlarsa, o anda büründükleri o insanlık dışı sakinliğe bürünmüştü. Omuzları düştü, dişleri ani bir hareketle damağına geri çekildi. Vampirler aynı anda hem gülüp hem de vampir gibi davranamazlar. Bu onların iki farklı yönüdür, bir yanları hâlâ insan, diğer yanları ise azgın bir avcı. Bu biraz onur kırıcı görünse de, o benim tanıdığım ilk medeni vampirdi. İletişime geçtiğim bütün diğer vampirler hasta ruhlu, sapkın katillerdi. Sonra öldüler. Gerçek anlamda öldüler.</p>
<p>45’liği bana doğru yönelten trolün gözleri kısıldı. Bir çocuk masalının kötü kahramanı olarak anılmaktan hoşlanmıyordu anladığım kadarıyla. Savaşmakta daha iyi olduğum kesindi ancak şu anda uzlaşmak daha akıllıca geliyordu bana. “Ona geri çekilmesini söyle. Bırak konuşayım.” Onu biraz itekledim. “Yoksa seni indiririm ve o da bir daha asla ateş edemez.” Tabii tökezlediğim zaman silahının emniyetini açtığımı fark etmediyse. Aksi takdirde onu vurmak zorunda kalacaktım. Onu gözünden vurmadıkça elimdeki 22’liğin de pek anlamı yoktu. Göğsüne alacağı darbeler onu yavaşlatamazdı bile. Sadece daha çok öfkelendirirdi.</p>
<p>İkisi de saldırmıyordu, bunun üzerine ben de onlara dönüp; “Size kazık batırıp öldürmek için gelmedim buraya,” dedim. “Adım Jane Yellowrock ve buraya bir iş görüşmesi için geldim; kendi konseyinizin bile dışladığı azılı bir vampiri öldürmek için. İnsan gibi kokmadığımın farkındayım, bu yüzden de bazı önlemler alıyorum. Bilirsiniz işte, bir haç, bir kazık ve iki atışlık bir derringer.” ‘Kazık’ sözcüğünü tam algılayamamıştı. Hele de trol. Tam üç adet silahı gözden kaçırmıştı. Bu yıl sana noel hediyesi yok.</p>
<p>“Sen nesin peki?” diye sordu bana. “Sen bana gün boyunca nerede saklandığını söyle, ben de sana ne olduğumu söyleyeyim. O zaman iş yapmak için anlaşabiliriz. İstersen gidebilirim de.”</p>
<p>Bir vampir için sığınağının yeri, ancak sevgilisine, ailesine ya da arkadaşlarına verilebilecek bir bilgidir. Katie kıkırdadı. Bu onun türünün sahip olabileceği en ipeksi gülüşlerden biriydi, kısık ve erotik, sözlü seks gibi. İçimdeki canavar mırıldandı. Ses hoşuna gitmişti.</p>
<p>“Yani, bir süreliğine benim oyuncağım olmak istediğini mi söylüyorsun seni dalavereci insanlık dışı karı?” Ben cevap vermeyince, elimde parlayan haça aldırmaksızın yavaşça yaklaştı ve “İlginç birisin,” dedi. “Genç, uzun ve ince yapılı.” Uzandı ve beni şöyle bir kokladı. “Tahmin ettiğim kadar genç de olmayabilirsin. Nesin sen?” diye sordu büyülenmiş sesiyle. Beni zorluyordu. Grimsi ela olan gözleri, kendi natürel rengine dönmüştü, ancak yanaklarındaki kanın kızıllığından, her an şiddete başvurmaya hazır olduğunu anlıyordum. Ki bu şiddet de benim ölümüm anlamına geliyordu.</p>
<p>Etkilemek için kullandıkları, vücuttaki salgıların tümünü uyaracak güçteki titreşimli ses tonu ile, “Gizemli,” diye mırıldandı. “Baştan çıkarıcı bir koku. Lezzetli demek daha doğru olur. Belki kanın ticaret için kullanılabilir. Yatağıma gelmeni önersem ne dersin?”</p>
<p>Ses tonumda hiçbir değişiklik olmadan, “Hayır,” dedim. İlgi duymayan, tiksinti içermeyen, kızgınlık belirtmeyen bir ses tonuyla. Vampiri ya da hizmetkârını sinirlendirecek hiçbir şey olmamalıydı.</p>
<p>“Yazık. Tom, silahını indir ve misafirimize içecek bir şeyler getir.”</p>
<p>Trol Tommy’nin silahını indirmesi, beklediğim bir şey değildi, bu yüzden kendi silahımı bıraktım. Canavar mutlu olmamıştı ama olan biteni anlıyordu. Katie’nin bölgesine izinsiz giren bendim. Teslim olamazdım tabii ama nazik tavırlar sergileyebilirdim. Tom silahını indirip terbiyesini takındıktan sonra, silahını kılıfına yerleştirerek, içi tıka basa dolu olan barın olduğu odaya yöneldi.</p>
<p>“Tom?” diye seslendim ona. “Silahının emniyetini açmayı unutma.” Durakladı. “Koridorda senin üzerine düştüğüm zaman kapatmıştım onu.”</p>
<p>“Böyle bir şey mümkün değil,” dedi bana.</p>
<p>“Ben hızlı biriyim. Patronun da beni bu yüzden görüşmeye çağırdı zaten.”</p>
<p>45’liğini gözden geçirdi ve patronuna başını salladı. Neden biri kılıfında duran bir 45’likle, hem de güvenliği kapalıyken etrafta dolaşmak ister anlayabilmiş değilim. Bu ya aptallığın ya da ümitsizliğin göstergesiydi ve Katie de aptal olamayacak kadar uzun yaşamıştı. O azgın vampir yüzünden biraz vesvese yapıyordu sanırım. Haçı, Levis’imi tutan deri kemerimin içindeki sırla kaplı küçük cebin içine tıktım, küçük silahı da onun yanına bağladım. Silahın güvenliği vardı ama o kadar küçüktü ki, kazara kolumun çarpmasıyla bile açılabilirdi.</p>
<p>“Silahlarını sakladığın yer burası mı?” diye sordu Katie. Ona bakınca da, vereceğim cevabın onun için bir önemi yokmuşçasına omzunu silkti ve “Etkileyici,” dedi. “Etkileyici birisin.”</p>
<p>Katie, koyu kül rengi saçları olan sarışınlardandı; düz ve uzun saçları o kadar kalındı ki, hareket ettiği sırada neredeyse fısıldıyor, vücudunu ikinci bir ten gibi saran ipeğin üzerine dökülüyorlardı. 1.50’lik boyuyla minyon biriydi, ancak boy uzunluğu onun türündekiler için bir güç belirtisi değildir. Benim kadar hızlı hareket edebiliyor ve göz açıp kapayıncaya kadar öldürebiliyordu. Öldürme modunda olmadığı zamanlarda, tırnakları kısa ve hafif sarı renkte, cildi ise solgun olurdu. Gözlerine de egzotik Mısır makyajı yapardı. Üzerinden bir pırıltı ile geçilmiş siyah eye liner. Benim cesaret edemeyeceğim türden. Bir “yüz ifadesi” elde etmeye çalışmaktansa, boz bir ayı öldürmeyi yeğlerim.</p>
<p>“Ne içersiniz Bayan Yellowrock?” diye sordu Tom.</p>
<p>“Kola alırım.Diyet olmasın.”</p>
<p>Bir kola kutusu açtı ve içi buz dolu bardağa boşalttı; öylesine soğuktu ki, bardağa döküldüğünde buzlar parçalandı. Kenarına da bir dilim lime<strong>*</strong> yerleştirdi ve bardağı bana uzattı. Patronu ise, flüt şeklinde bir bardaktan sütlü, keskin kokulu ve alkollü bir şey içiyordu. Neyse, en azından buzlu kan değildi içtiği. <em>Öğğğ.</em></p>
<p>Katie sandalyelerin birini kendi alarak, diğerini de bana işaret ederek; “Bu kadar uzun yoldan gelme zahmetinde bulunduğun için teşekkür ederim,” dedi.</p>
<p>İki sandalyenin de arkası kapıya dönüktü ve bundan hoşlanmamıştım ama o oturduğu sürece ben de oturmayı sürdürdüm. “Henüz doğru düzgün tanıştırılmadık bile. İn-ter-net,” dedi, çok garip bir kelimeymişçesine heceleyerek, “resmi tanışmalar için uygun bir yer değil. Ben Katherine Fonteneau.” Parmaklarının ucunu uzattı, ben de onları hemen bırakmadan bir süre avucumda tuttum.</p>
<p>Bunun biraz gereksiz olduğunu düşünsem de, “Jane Yellowrock,” diye cevap verdim. O içkisinden bir yudum aldı, ben de. Herhalde bu kadar teşrifat yeterliydi. “İşi aldım mı?” diye sordum.</p>
<p>Katie, münasebetsizliğimi görmezden gelerek, “Birlikte iş yapacağım kimseleri tanımaktan hoşlanırım. Bana kendinden bahset,” dedi.</p>
<p>Kahretsin. Güneş batmıştı. Şehirde gezip alet edevat toplamalı, koklamalı ve burayı hissetmeliydim. Yapacak işlerim vardı, kiralayacak bir daire ve bir takım taşlar bulmalıydım, ayrıca et de almam gerekiyordu. “Web siteme baktınız, şüphesiz ki biyografimi de okumuşsunuzdur. Her şey gün gibi açık.” Yani neredeyse.</p>
<p>Katie nazikçe kaşlarını kaldırdı. “Biyografiniz oldukça sıkıcı ve pek de bilgilendirici sayılmaz,” dedi. “On iki yaşındayken, ormanın dışında bir yerde ortaya çıktığınızdan hiç bahsedilmemiş mesela; kurtlar tarafından büyütülen, insana özgü temel davranışlardan bihaber bir çocuk olduğunuzdan da. Sonraki altı yılınızı geçirdiğiniz yetimhaneye yerleştirilişinizden de. Ve iki yıl sırra kadem bastıktan sonra yeniden ortaya çıktığınızda, benim türümdekileri öldürmeye başladığınızdan da.”</p>
<p>Tüylerim ürpermeye başlamıştı ama onları yatışmaya zorladım. Daha İngilizce konuşmayı bile öğrenmeden önce, bir oda dolusu genç kız tarafından tuzağa düşürülmüştüm. Bu yaşadıklarımdan sonra hiçbir şey o kadar acı vermedi bana. Sırıttım ve bacağımı sandalyeye uzattım. Katie bu davranışım karşısında ne yapacağını şaşırarak, bana karşı yaptığı kibarca hamleyi geri aldı. “Beni kurtlar büyütmedi. Yaşamımın ilk on iki yılıyla ilgili hatırladığım pek bir şey yok; bu yüzden de size bilgi veremeyeceğim, ancak bir Cherokee olabileceğimi düşünüyorum.” Söylediğimi doğrulayacak şekilde, siyah saçlarıma, altınımsı kahve rengindeki tenime ve sivri Kızılderili burnuma dokundum. “Bundan sonra da, Güney Carolina’nın dağlık bölgesinde bir Hristiyan yetimhanesinde yetiştirildim. On sekiz yaşındayken oradan ayrıldım ve biraz gezdim; sonra da bir güvenlik firması ile iki yıllık staj sözleşmesi yaptım ve gidip müşteri bulmaya başladım ve böylece vampir öldürme işinin içine sürüklenmiş oldum.”</p>
<p>“Peki ya sen? Sen de bütün gizli sırlarını paylaşacak mısın benimle dünyanın Katherine Fonteneau olarak tanıdığı, Katherine Louisa Dupre, Katherine Pearl Duplantis ya da Katherine Vuillemont diye de bilinen Katie’s Ladies’in Katie’si? Tabii bunlar benim bulabildiklerim. Alkol ruhsatını şubatta almış, kayıtlı bir cumhuriyetçi, dindar bir şekilde oy kullanan, yanlış bir tanım kullanıyorsam mazur gör, vampir konseyiyle hiç ilgilenmeyen, farklı isimlerde pek çok deniz aşırı banka hesabı bulunan, iki bölgesel otelin, en az üç restaurantın ve sayısız barın yarı hisselerinin sahibi, ve eğer isterse bu şehrin tümünü satın alabilecek kadar parası olan sen.”</p>
<p>“Görüyorum ki ikimiz de biraz araştırma yapmışız.”</p>
<p>Katie’nin beni gülünç bulduğuna dair bir his vardı içimde. Birkaç yüzyıl yaşayıp da kendini modern dünyanın içinde, herkesin senin ne olduğunu bildiği bir yerde bulmak, etrafındakilerin sana ya delice âşık olmalarını ya da senden delice korkmalarını izlemek zor olmalı.</p>
<p>Ben iki gruba da dahil değildim; bu da Katie’nin hoşuna gidiyordu, eğer dudağının kenarındaki küçük gülümseme beni yanıltmıyorsa tabii. “İşi aldım mı?” diye sordum yeniden.</p>
<p>Katie cevabımı tartar gibi bir süre bana baktı.”Evet,” dedi. “Senin için küçük bir ev ayarladım, bilirsin İn-ter-net sayfan için gerekenleri bulabileceğin bir yer.”</p>
<p>Kaşlarım havaya kalktı. Beni kiralayacağından oldukça emin olmalıydı o halde.</p>
<p>“Bu arazinin hemen arkasında.” Elini odanın arkasına doğru belli belirsiz bir şekilde salladı. “Yan taraftaki L şeklindeki bahçenin ve arka tarafın duvarları kiremitten, ayrıca ihtiyacın olan taşları da iki gün önce getirttim.”</p>
<p>Tamam. İşte şimdi etkilenmiştim. Web sitemde, büyük kaya parçalarına ihtiyacım olduğu ve böyle bir yer bulamazsam işi almayacağım yazılıydı. Ve bu kadın –yani vampir– bu işi kabul etmemi engelleyecek her türlü unsuru ortadan kaldırmıştı. Eğer hayır deseydim ne yapardı bilmiyorum.</p>
<p>Ona doğru bir bakış attıktan sonra Trol Tom söz aldı. “Bahçıvan bir histeri nöbeti geçirdi ancak kaya parçalarını bahçeye bir vinç yardımı ile getirmeyi ve bu peyzajı düzenlemeyi başardı. Biraz söylendi ama iş bitti sonuçta.”</p>
<p>“Neden bu kadar çok taşa ihtiyacın olduğunu bana söyleyecek misin?” diye sordu Katie.</p>
<p>“Meditasyon.” Boş boş yüzüme bakınca şöyle dedim: “Taşları meditasyon için kullanıyorum. Avlanmaya hazırlanmamda yardımcı oluyor.” Neden söz ettiğim hakkında hiçbir fikri olmadığından emindim. Doğrusu bu söylediğim şey bana bile saçma gelmişti ama bir yalan uydurmak zorundaydım. Üzerinde oldukça çalışılmış bir yalan.</p>
<p>Katie ayağa kalkınca ben de kalktım ve kola bardağımı kenara bıraktım. Katie kendi pis kokulu içkisini bitirmişti. Nefesi hafif meyankökü kokuyordu. “Tom sana sözleşmeyi ve azılı vampirle ilgili hem bizim hem de polisin araştırmalarını içeren bilgi paketini verecek. Bu gece dinlenebilir ya da canın ne isterse onunla meşgul olabilirsin.”</p>
<p>“Yarın ise sözleşmeyi imzalamandan sonra, kızlarımla akşam yemeğine davetlisin. Özel bir partiye katılacaklar ve akşam yemeği saat yedide servis edilecek. Ben orada olmayacağım, onun için çekinmeden konuşacaklardır. Belki onlardan önemli bir şeyler öğrenebilirsin.” Akşam yedi biraz tuhaf gelmişti, işe başlar başlamaz çalışanları sorguya çekmemin istenmesi daha da tuhaftı ama tepki vermedim. Belki onlardan biri azılı vampir hakkında bir şeyler biliyor olabilirdi. Ve muhtemelen Katie de bunun farkındaydı. “Yemekten sonra araştırmalarına başlayabilirsin.”</p>
<p>“Konseyin önerdiği ödül hâlâ geçerli. Medyanın dikkatini bizim üzerimize çekmeden on gün içinde onu yok ettiğin takdirde ekstradan yüzde yirmi. Son söylediği sözden anladığım kadarıyla “biz” diye bahsettiği kişiler, ben ve Katie değildik. Kastettiği vampirlerdi. “İnsan medyasının ilgisi…bizi biraz zorladı. Ve azılı vampirin beslenmesi vampir konseyindeki ilişkiler zedeledi. <em>Bu önemli,</em>” dedi.</p>
<p>Başımı salladım. <em>Tabii. Bana ne. Ben işimi yapar, paramı almaya bakarım.</em> Ama bunu bu şekilde söylemedim tabii ki.</p>
<p>Katie bana bir dosya uzattı, ben de alıp koltuğumun altına sıkıştırdım. “İstediğin gibi, suç mahalinde çekilmiş polis fotoğrafları. En son kurbanların boyunlarındaki salyanın dikkatlice silinerek alındığı üç kanlı bez parçası,” dedi.</p>
<p><em>Vampir salyası,</em> diye geçirdim aklımdan. <em>Vampir kokusu ile dolu. İz sürmek için birebir.</em></p>
<p>“Bu kartta NOPD’de<strong>**</strong> temas halinde olduğum kişinin adı yazıyor. Senden telefon bekliyor. Başka bir şeye ihtiyacın olursa Tom’a bildir.” Sonra da, gitmemi istediği apaçık belli olan soğuk bakışlarını üzerime dikti. Çoktan başka meselelere odaklanmıştı bile. Akşam yemeği gibi mesela? Evet. Yanakları yeniden solgunlaşmıştı ve açlıktan ölüyor gibi bir hali vardı. Gözleri boynuma doğru kaydı. Gitme zamanı.</p>
<p>Bölüm 2</p>
<p><em>Tamam, biraz paranoyakça davrandım kabul ediyorum</em></p>
<p>“Silahlarını nereye sakladın?” diye sordu trol, sesi sohbet etmek ister gibiydi.</p>
<p>Ceketimi giydim ve gülümsedim, boynuma dayanmış 45’liği görmezden gelmiyor, ancak bir tepki de vermiyordum. “Sen bir insansın. Benim bu kadar yakınımda olmaktan korkmuyor musun?”</p>
<p>———</p>
<p>¹ İngilizce’de çok hızlı motorlar için kullanılan argo bir terim.<br />
² bir bot çeşidi.<br />
³ 1860 &#8211; 1945 yılları arasında yaşamış olan Fransız cam ve mücevher tasarımcısı ve dekoratör. Mücevher tasarımının sanat olarak kabulünde ve art nouveau stilinin oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır.<br />
* yeşil limon<br />
** New Orleans Police Department / New Orleans Polis Teşkilatı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/tengezer/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gizemli Oyun</title>
		<link>http://www.birazoku.com/gizemli-oyun/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/gizemli-oyun/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 15:37:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Martı Yayınevi]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Fidan]]></category>
		<category><![CDATA[Rachel Gibson]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=9330</guid>
		<description><![CDATA[Yalanlar üzerine kurulu bir dünyada aşk ne kadar tutkulu yaşanır? Esrarengiz romanlar yazan Lucy, yeni kitabında internet üzerinden tanıştığı kurbanlarını boğarak öldüren bir kadın seri katilin maceralarını yazmaya karar verir. Lucy, kahramanının neler hissettiğini anlamak için her türlü oyunu oynamaya hazırdır. Kendini seri katilin yerine koyar ve internette tanışıp buluştuğu her adama yeni bir kurban [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/04/gizemli-oyun-rachel-gibson.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9332" title="gizemli-oyun-rachel-gibson" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/04/gizemli-oyun-rachel-gibson.jpg" alt="" width="200" height="332" /></a>Yalanlar üzerine kurulu bir dünyada aşk ne kadar tutkulu yaşanır?</strong></p>
<p>Esrarengiz romanlar yazan Lucy, yeni kitabında internet üzerinden tanıştığı kurbanlarını boğarak öldüren bir kadın seri katilin maceralarını yazmaya karar verir. Lucy, kahramanının neler hissettiğini anlamak için her türlü oyunu oynamaya hazırdır. Kendini seri katilin yerine koyar ve internette tanışıp buluştuğu her adama yeni bir kurban gözüyle bakar&#8230;</p>
<p>Lucy kitabı için araştırma yaparken, gerçek hayatta da tıpkı yazdığı hikâyeye benzer cinayetler işlenmektedir. Polis memuru Quinn de Lucy gibi katili internetten bulabileceğini düşünmektedir. Lucy ile Quinn yalanların yön verdiği bir buluşmada bir araya gelir ve kendilerini tahmin edemeyecekleri kadar tutkulu bir ilişkinin içinde bulurlar.</p>
<p>Quinn&#8217;e göre katil Lucy&#8217;dir; Lucy&#8217;ye göreyse Quinn seri katilin kurbanlarından biri olabilecek kadar sıradan bir tesisatçı. Yalanlarla başlayıp tutkuyla şekillenen bu tehlikeli ve gizemli oyun acaba nasıl sona erecektir?</p>
<p>***</p>
<p><em><strong>Giriş</strong></em></p>
<p>From: lucy@mysterious.com<br />
To: clare@finis.com; adele@biteme.com; maddie@crimepays.com<br />
Konu: yalnızlar.com buluşma</p>
<p>Hey millet,<br />
Son internet kafe randevum bu gece. Adamın adı &#8220;sertaşkadamı&#8221;. Bari bunun dişleri olsun.<br />
Bana şans dileyin,<br />
Lucy,<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.<br />
From; clare@finis.com<br />
To: lucy@mysterious.com; adele@biteme.com; maddie@crimepays.com</p>
<p>Lucy,<br />
Yeni araştırman için başarılar diliyorum. Umarım hem dişleri hem de saçı vardır ve en önemlisi ikisini de fırçalıyordur.<br />
Clare,<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.<br />
From: adele@biteme.com<br />
To: lucy@mysterious.com; clare@finis.com; maddie@crimepays.com</p>
<p>Lucy&#8217;nin adamından gelecek haberleri dört gözle bekliyorum.<br />
Adele,<br />
Not: Ne tür bir adam kendine &#8220;sertaşkadamı&#8221; diye bir lakap takar ki? Kendinde eksik olan bir şeyleri telafi etmeye mi çalışıyor?<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.<br />
From: maddie@crimepays.com<br />
To: adele@biteme.com; lucy@mysterious.com; clare@finis.com</p>
<p>Lucy,<br />
Tanrı aşkına bu buluşmaya gitme. Bir sürü seri katil birilerini avlamak için bu tarz sitelerde pusuya yatıyor. Bu onlar için balık tutmak gibi bir şey.<br />
Sevgilerle<br />
Maddie,</p>
<p>*</p>
<p><em><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></em></p>
<p><strong><em>Gizemlikız, Gizem dolu erkekler arıyor&#8230;</em></strong></p>
<p>Lucy Rothschild BMW&#8217;siyle park alanına geldi. Starbucks girişinin yanındaki sayaçtan fişini alarak otoparka girdi. Yağmur arabanın kaputuna şiddetle çarpıyor, asfaltta sekiyordu. Motoru kapattı. Starbucks&#8217;ın yeşil beyaz yazılarına baktı. Arabasının camına dökülen yağmur manzarayı bulanıklaştırıyordu.</p>
<p><em>Bu onlar için balık tutmak gibi bir şey.</em> Anahtarlarını kontaktan çıkarıp Ralph Lauren marka blazer ceketinin cebine koydu. Maddie böyle şeyler söylediğinde ondan nefret ediyordu. Kendi dışında birileri garip ve paranoyakça davranınca sinir oluyordu. Maddie para kazanmak için bazı psikopatlarla röportajlar yapmıştı. Ama bu her adamın çocuk tacizcisi ya da seri kalil olduğunu göstermezdi ki. Lucy de katillerle ilgili bir şeyler yazmıştı ama bunlar sadece kurguydu. Gerçek hayatla kurguyu ayırt edebilecek durumdaydı. Maddie bu konuda sıkıntı çekmişti anlaşılan.</p>
<p>Lucy yolcu koltuğundaki şemsiyesini aldı ve kapıyı açtı. Bu geçen aylar yaptığı çılgınca şeylere benzemiyordu. Bu adamla ikinci bir buluşma ayarlamak zorunda değildi. Ya da onunla kahve içtikten sonra beraber çıkması gerekmiyordu.</p>
<p>Şemsiyenin düğmesine bastı ve arabadan çıktığı anda kırmızı gölgelik başında açıldı. Diğer &#8220;buluşmaları&#8221; gibi bu da bir işti. Cebinde her zamanki gibi küçük not defteri ve tükenmezkalemi vardı. Hemen yanında da göz yaşartıcı spreyi duruyordu. Not defterini adam gittikten sonra belki yazacak ilginç bir şeyler bulur diye getirmişti. Göz yaşartıcı da kafasını şapka diye kullanma ihtimaline karşı yanındaydı.</p>
<p>Lanet Maddie.</p>
<p>Park yerinden etrafa su sıçrata sıçrata ilerledi. Eğer &#8220;sertaşkadamı&#8221; farklı değilse kalem kâğıt kullanmasına gerek kalmayacaktı. Kahve kuyruğundayken adam sürekli Lucy&#8217;yi yavaşlatmaya, sakinleştirmeye çalışırdı. Sanki Lucy Westminster Kennel Kulüp Köpek Gösterisi&#8217;nde sergilenen terriyer cinsi bir köpekti. Eğer teftişten geçer not alırsa Lucy&#8217;nin üç katlı ince uzun kahvesinin parasını ödeyebilirdi; ekspresso, süt ve köpük. <em>Köpük olmasın lütfen.</em> Ona geçimini sağlamak için ne iş yaptığını sorar, tabii ki Lucy de hayatı hakkında hep uydurma bilgiler verirdi. Ona hemşire olduğunu söyleyebilirdi. Adam da kendisiyle alakalı tek olumsuz şey söylemez, ne kadar harika biri olduğunu anlatırdı. Eski eşinden ya da sevgilisinden bahsederdi. Lucy bu konuyu açtığı için çok üzülürdü. Tüm bu sorgu sualin ardından eğer teftişten tam not alamazsa parasını kendi öderdi, genelde olduğu gibi.</p>
<p>Büyükbaba 182 gümüş dişleri, ensesinde atkuyruğu şeklinde topladığı saçlarıyla tam anlamıyla ucuz, rezil bir şeydi. Lucy&#8217;ye bakıp şöyle demişti: &#8220;Çok sıskasın.&#8221; Sanki onun ayınınkine benzeyen göbeğinden daha iğrenç ve kocaman bir şey olabilirmiş gibi. Kahvesini kendi ödemiş ve bir saat boyunca o iğrenç şeyi dinlemek için kendini zorlamıştı. Sturgis&#8217;teki motosiklet rallisiyle eski fahişe karısıyla ilgili zırvalıklarını dinlerken onu türlü şekillerde öldürmeyi hayal etmişti. Gerçekten kötü ve işkence dolu yöntemlerle. Aklına Missouri&#8217;deki seri katil geldi. Bunu da boğarak öldürmek çok iyi olurdu.</p>
<p>Ayağı kaldırımdan bir iki adım gerideki su birikintisine girdi. Ayağını hemen çekmesine rağmen artık çok geçti. Siyah botunun içine su çoktan girmişti. Fışkırttığı su da siyah pantolonunun poposuna kadar sıçramıştı.</p>
<p>&#8220;Lanet olsun!&#8221; deyip kaldırıma atladı. Starbucks&#8217;ın kapısını açıp içeri girdi. Pahalı, koyu kahvelerin kokusu başını döndürdü. Arkadan kahve değirmeni ve ekspresso makinesinin sesi geliyordu. Hangi şehre giderse gitsin buranın kokusu ve sesi hep aynıydı. Barnes ve Noble ya da Border&#8217;da olduğu gibi hep aynı rahatlık vardı.</p>
<p>Lucy şemsiyesini kapatıp içeriye bir göz attı. Altın sarısı duvarları, ahşap masa ve sandalyelerde oturan müşterileri süzdü. Kırmızı beysbol şapkası takan bir adam yoktu. Sertaşkadamı geç kalmıştı. Şemsiyesini kapının yanındaki duvara yaslayıp kasaya ilerledi. Sert adam onunla buluşmak istediğini söylediği mailde gerçek adını da yazmıştı. Adı Quinn&#8217;di. Lucy onu sertaşkadamı olarak tanımayı tercih ederdi. Gerçek insanlarla buluştuğunu düşünmek istemiyordu. Bu şekilde onları öldürmek daha kolay oluyordu.</p>
<p>Kahvesini söyledi, yine köpüksüz. Sonra köşede küçük bir masa bulup oturdu. Blazer ceketini çıkardı, içindeki düzgün, mavi renkli balıkçı yaka kazağı ortaya çıktı.</p>
<p>Son zamanlarda buluşmaları sadece sahte görüşmelerdi. Bu kendi aşk hayatına dair üzücü bir durumdu. Kendini büyükbaba 182 gibi adamların arasına koyuyordu. Tüm bu çabası gizemli, yeni kitabı içindi; <em>ölü.com.</em></p>
<p>Kahvesine uzanıp büyük bir yudum aldı. Kitabı için son bir kurbana ihtiyacı vardı. Bunları da internet üzerinden buluşma ayarlayarak yapıyordu. Aşk adamı da kitapta olacaktı ama onun ölmesine gerek yoktu. Kovalamak için yeterli adamı vardı artık. Bu adamları kitabına koymak için birilerini çıkmaya ikna etmesi lazımdı. Eğer bu son buluşmadan istediğini alamazsa başka bir şeyler bulmak zorunda kalacaktı. Eski sevgililerinden birinin yalanlarını, konuşmasını alıp kullanacaktı. Önceden denemişti bu yolu. Bu yüzden okuyucularının diğer kitaplarındaki ezik, başarısız karakterler ile bunların arasındaki benzerliği fark etmesinden korkuyordu.</p>
<p>Başarısız yeni kimseler bulması gerekiyordu. Bu sertaşkadamı ile buluşmalıydı. Diğer adayların tersine onda ilginç, merak uyandırıcı bir şeyler vardı. Öncelikle siteye koyduğu fotoğrafı çok kumluydu. Tam olarak neye benzediği anlaşılamıyordu. İlk bakışta derin düşüncelere dalmış biri gibi duruyordu. Lucy de bunu çok gizemli bulmuştu. İkinci olarak belirli bir işi vardı. Biyografisinde yazdığına göre su tesisatçısıydı. Bu bilgi yanlış da olabilirdi ama kim tesisatçıyım diyerek yalan söylerdi ki? Üçüncü olarak otuz beş kırk yaşlarındaydı hiç evlenmemiş ya da boşanmış kategorisine girmiyordu. Durumuna dul olduğunu yazmıştı. Bu da yalan olabilirdi ancak böyle bir yalan bir kadını yatağa atmak için pek de etkili bir yöntem değildi. İstediği gibi giderse Lucy son kurbanını da bulmuştu. Voila!</p>
<p>Ön kapı açıldı ve içeri saçlarında kırmızı tutamlar olan girdi. Lucy o anda adamın kim olduğunu anladı. Adı Mike&#8217;tı, diğer bir deyişle &#8220;klondykemike&#8221; idi. İlk buluşmasını onunla yapmıştı. Lucy&#8217;nin ilk kurbanıydı. Mike bardakların önünde duran sarışın bir kadının yanına ilerledi ve beraber kasaya doğru gittiler. Mike kadını yukarıdan aşağı bir süzdü. Sonra kahvelerin parasını ödedi. Yanlarına dışı çikolata kaplı kahve çekirdekleri de aldılar. Kahveleri ellerinde masaya geçerken göz göze geldiler. Sonra Mike suçlu bir şekilde yoluna devam etti. Buluşmalarının ardından Lucy&#8217;ye hiç mail atmamıştı. Gerçi Lucy&#8217;nin böyle şeyleri takmayacağını biliyordu. Hiç durmadan konuşan bir adamla beraber olamayacağını söylemişti ona. Zaten Birinci Bölüm&#8217;ün sonunda da başına plastik bir çantayı geçirmişti.</p>
<p>Bardağındaki kırmızı ruj izini parmağıyla sildi. Başını kaldırıp salondaki diğer masalara baktı. Şaşırtıcı ama on dönemde Boise&#8217;deki cinayetler bile bu buluşmalarının hızını kesememişti. Ama rahattı, her şey amacına uygun ilerliyordu.</p>
<p>Geçen birkaç ay içinde üç adam evinde ölü bulunmuştu. Hepsi de boğularak öldürülmüştü. Lucy bunlardan birini tanıyordu. Adı Lawrence Craig&#8217;ti. İnternetteki adı &#8216;aşkçubuğu&#8217;ydu. Bu olaydan dolayı hâlâ korkuyordu.</p>
<p>Polis üçünün de boğularak öldürülmesi dışında başka bilgi vermemişti. Cinayetin ne şekilde işlendiği açıklanmamıştı. Sadece katilin kadın olduğu söylenmişti. Gazete katilin kurbanlarıyla nasıl ve nerede tanıştığını bilmiyordu. Maddie kadının bu adamlarla barda buluşmuş olabileceklerini söylemişti. Bu fikir Lucy&#8217;ye de çok mantıklı geliyordu. Lucy erotik boğulmalar üzerine bir şeyler yazıyordu. Bu adamlar tesadüfi olarak boğulmuş olabilirlerdi. Ama diğer taraftan boğulmanın türlü şekilleri vardı. İnsan beyni birçok yöntem keşfetmek oldukça uygun ve büyüleyiciydi. Yine de Lucy gerçek hayatta Maddie gibi çılgın ve inanılmaz şeyler kurgulayan biri olmayı reddediyordu.</p>
<p>Starbuks&#8217;taki birçok çifti izledi. Adamların kadınlarla kahve dükkânında buluşmaktan rahatsız olmadıkları anlaşılıyordu. Muhtemelen bu çiftler birbirlerini internetteki tanışma sitelerinden bulmuşlar ve mailleşmişlerdi. Diğer yandan tüm buluşma mekânları içinde en güvenlisi burasıydı.</p>
<p>Lucy internetten birilerini bulmaya başlamadan önce bu siteleri umutsuz ve tembel insanların kullandığını düşünüyordu. Bir zaman sonra kadınların internet üzerinden birilerini bulmaya çalışma nedenini anlamaya başladı. Bu sefer tam tersini, erkekleri, anlayamıyordu. Neden işi olan, dişlerini düzenli fırçalayan, annesiyle oturmayan bir adam internet yoluyla birini bulmaya çalışırdı ki? Barda, restoranda ya da başka herhangi bir yerde biriyle tanışabilirdi.</p>
<p>İnternet üzerinden buluşmalara başlamasından yaklaşık bir ay sonra adamların peşlerinden kovalanmayı istediklerini fark etti. Aynı büyükbaba 182 ve klondaykmike gibi. Aynı zamanda bu adamlar ikiye ayrılıyordu; biri öldürmek isteyenler, diğeri de Lucy&#8217;nin sıkıntıdan kendi kendini öldürmek istedikleri.</p>
<p>Tabii internetten tanışabileceği iyi adamlar da vardı. Günlük hayatlannda istediği kadını bulamayanlardı bunlar. Ne barda ne de başka bir yerde istedikleri birini bulabilmişlerdi. Lucy henüz bunlardan birine denk gelememişti. Diğer taraftan Lucy gerçek hayatta da bunlardan biriyle tanışmamıştı. Son erkek arkadaşı alkoliğin tekiydi. Gerçi çekici biriydi ama sarhoş olduğu zamanlar ayık olduğu zamanlardan çok daha fazlaydı. Kefaletini ödeyip onu hapisten çıkardığında her şey kafasına dank etmişti. Arkadaşları haklıydı. Hayallerini gerçekleştirmeye çalışan körün tekiydi. Onun değerini bilmeyen lanet birinin kıçını kurtarmaya çalışıyordu.</p>
<p>Saatine baktı. Yediyi on geçiyordu, aşk adamı on dakika geç kalmıştı. Beş dakika daha bekleyip gitmeye karar verdi. Sorunları olan adamları iyi tanıyordu. Çok içmeyen, uçlarda olmayan, anne babasıyla yaşamayan iyi, normal adamlarla tanışmak istiyordu. İflah olmaz bir yalancı ya da dolandırıcı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/gizemli-oyun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

