<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Biraz Oku Sonra Al</title>
	<atom:link href="http://www.birazoku.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.birazoku.com</link>
	<description>Kitaplardan biraz okuyun, sonra satın alın.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Feb 2012 16:21:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Zaman Çarkı</title>
		<link>http://www.birazoku.com/zaman-carki/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/zaman-carki/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2012 16:19:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[KORİDOR YAYINCILIK]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Ender Nail]]></category>
		<category><![CDATA[Ken Grimwood]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8574</guid>
		<description><![CDATA[Ya sizi bekleyen bir son olmasaydı&#8230; Hayatındaki insanlar birer birer siliniyor. Kocaları, sevgilileri, ailesi vc arkadaşları yaşayıp ölüyor ama o hep aynı kalıyor. Sevdiklerini kaybederken hep çaresiz. İnsanlar onun neden sürekli genç göründüğünü merak ettiğinde ise yer değiştirmek zorunda. Tüm olasılıklar karşısında üç yüz yıl yaşamış biri olarak yanlış bir şey söylediği an, zaman çarkı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/zaman-carki-ken-grimwood.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8575" title="zaman-carki-ken-grimwood" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/zaman-carki-ken-grimwood.jpg" alt="" width="200" height="314" /></a>Ya sizi bekleyen bir son olmasaydı&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hayatındaki insanlar birer birer siliniyor. Kocaları, sevgilileri, ailesi vc arkadaşları yaşayıp ölüyor ama o hep aynı kalıyor. Sevdiklerini kaybederken hep çaresiz. İnsanlar onun neden sürekli genç göründüğünü merak ettiğinde ise yer değiştirmek zorunda. Tüm olasılıklar karşısında üç yüz yıl yaşamış biri olarak yanlış bir şey söylediği an, zaman çarkı tepetaklak olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elisc, tıbbi bir mucize sonucu ebediyen genç kalacaktır. Hayatı üç yüz yıl önce başlamıştı. Versailles Sarayı&#8217;nda, 14. Louis&#8217;nin hükmettiği bir devirde. İlk kez her şeyi göze alıp sonsuz gençliğinin sırrını, sevdiği adamla paylaşmaya karar verdiğinde bu isteğinin neden olacağı tehlikeleri &#8211; hem kendisi hem de tüm dünya için &#8211; hayal bile edemez. Bilim bu duruma yanıt verecek bir seviyeye ulaştığında ancak birileri onun çaresizliğini görebilecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonsuza dek yaşamak, hiç yaşlanmamak&#8230; Bir tek kırışıklık ve kırlaşmış saç için her şeyini vermeye hazırdır Elise.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnızca sıra dışı bir kahramanın hikayesi değil aynı zamanda insanlığın en tutkulu arayışının büyüleyici bir keşfi.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BOSTON</strong></p>
<p style="text-align: justify;">10 Mayıs 1980</p>
<p style="text-align: justify;">Elise Travers&#8217;in ince uzun parmaklan piyanonun tuşları üzerinde zarafetle dolaşıyordu. Çalarken bir yandan da sağındaki cam kapıdan değişen manzarayı izliyordu. Güneş ışıkları Beacon Tepesi&#8217;nin zirvesine ihtişam katmış, aşağıdaki nehirde son tekneler de limana doğru yönelmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Onu dinlemek üzere etrafında on kadar misafir toplanmıştı. Batan güneş omzuna dek uzanan parlak kumral saçlarında yansıyor, kehribar renkli gözlerinin alev alev parıldamasına neden oluyordu. Müziğin namelerine kendini kaptırmış, hafif hafif sallanırken zümrüt yeşili giysisi insanda sanki şeffafmış gibi bir izlenim yaratıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu gece onun gecesiydi. Ve her şey Patrik&#8217;le planladıkları gibi giderse yaşamlarının da en önemli gecesi olacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kocasını görmeye çalışarak etrafına bakındı. Köşede bir grup arkadaşıyla birlikteydi. Göz göze geldiklerinde gülümseyerek başıyla antreyi işaret etti. O da gülümseyip ardından çaldığı parçayı bitirinceye dek gözlerini kapattı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bravo, Elise! Bravo!&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Alkışları saygıyla kabul edip piyanonun başından kalktı. Hemen bir garson gelip bir kadeh şarap uzattı. O da kendisini tutup antreye bakmadan önce içkisinden iki yudum aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Az önce içeri giren adam fiziksel olarak son derece sevimsiz biriydi. Elli beşinde, orta yaşlı, gözlüklü&#8230; Ama Patrick&#8217;le birlikte faydalanmaya niyetlendikleri şey onun zekasıydı. Elise dış görünüşün aldatıcı olabileceğini gayet iyi biliyordu ama yine de durumdan habersiz suç ortaklarının tam da bir profesörün sahip olması gerektiği türden bir görünüme sahip olmasından oldukça memnundu. Bu başka bir işe yaramasa bile en azından onu kontrol etmeyi kolaylaştırabilecek bir özellik olabilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Elise kalabalık salonda her birkaç adımda bir durup diğer konuklarla havadan sudan bahsederek ona doğru ilerlemeye koyuldu. Antreye ulaştığında profesör mavi saçlı, binlerce dolarlık elmas takılarla süslü zengin bir dul tarafından bir köşeye çekilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230; Peki ya arı sütü? O işe yaramaz mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gerçekten bilmiyorum, efendim. İyi bir nemlendirici olduğunu sanıyorum ama onun dışında&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bayan Oakley! Bu gece muhteşem görünüyorsunuz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kadın işittiği iltifattan memnun bir tavırla Elise&#8217;e doğru döndü. Ancak genç ev sahibesini tepeden tırnağa süzerken hissettiği şiddetli kıskançlığı da gizlemeyi başaramamıştı. &#8220;Sağ ol tatlım. Sen de her zamanki gibi harikasın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Ondan bir şekilde kurtulmak gerek diye düşündü Elise.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aramızda kalsın ama Ron Sanders&#8217;ın bana anlattığı yeni egzersiz ve beslenme programı sayesinde. Eğer ayrıntıları öğrenmek isterseniz kendisi şu an oyun odasında.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ah, ne kadar harika! Bana izin verir misiniz? Sizinle tanıştığıma çok sevindim Dr. Goldman.&#8221; Kadın heyecanla yanlarından uzaklaştı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Demek Dr. Arthur Goldman sizsiniz,&#8221; dedi Elise. &#8220;Sizinle tanışmaya can atıyordum. Ben Elise Travers. Bizim Bayan Oakley neler fısıldıyordu kulağınıza?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kırışık giderici kremler, sağlıklı yiyecekler filan gibi şeyler.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ama siz genetikçisiniz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yaşlanma genetiği. Bu yaşlanma etkileri üzerinde çalışan bir bilim dalı. Belki de işin bu kısmını kırk yaş üstündeki insanlarla tanışırken saklamalıyım.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elise boğuk bir melodi gibi işitilen bir sesle güldü. Goldman daha şimdiden neşelenmiş gibiydi. Tıpkı Elise&#8217;in umduğu gibi. &#8220;Ama bir hayli de enteresan bir iş olmalı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benim açımdan öyle. Ama çoğu insan nihayetinde herkesin birbiriyle aynı olacağı bir gelecek fikrinden pek hoşlanmayabilir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elise düşünce dolu bir ifadeyle şarabından bir yudum aldı. Onu şaşırtma zamanı gelmişti artık. &#8220;En son duyduğuma göre mitotik ve postmitotik hücreler arasındaki RNA transferleri üzerinde çalışıyordunuz. Bu konuyla ilgili yeni bir çalışmanız yayınlanacak mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Goldman ona bakakaldı. &#8220;Tanrım, bunları nereden öğrendiniz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bırak merak etsin. &#8220;Çok okurum. Nedir durum? Bir sonuca ulaştınız mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Şey&#8230; Sanki mitotik hücrelerde bir miktar sistin ve aktifleş- miş histidin duvarlı RNA varmış gibi görünüyor. Ancak bunun sapma olarak kabul edilip edilemeyeceğinden henüz emin değilim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elise adamın kendisini bu kadar kısa süre içinde muhatap kabul ederek açıklamalarda bulunmaya başlamasından fazlasıyla hoşnuttu. Bu da işin bundan sonraki kısmını kolaylaştıracaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Peki ya alanin duvarı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;En azından alanin duvarlarının enzim üreten postmitotik hücrelerle ilişkilendirilebileceğini biliyoruz. Salgı sistemlerinde filan. Bu tür şeyleri anlayabildiğinize göre sağlam bir biyo-kimya geçmişiniz olmalı. Nerede okudunuz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne önemi var? Berkeley&#8217;den mezunum.&#8221; Artık koyu kırmızıyla mor arası tonlara bürünen güneş ışıklarının parıldadığı devasa büyüklükteki pencerelere baktı. Uzakta, nehrin karşı kıyısındaki MİT ve Cambridge&#8217;in ışıklan seçilebiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hangi alanda?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elise gülümsedi. &#8220;Sadece kimyayı ek ders olarak aldım. Asıl ilgimi çeken şey hayatın anlamı. Ve nasıl yaşadığımız? Bir içecek daha alır mısınız? Şarap mesela?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İstemem, teşekkür ederim. Zaten çok fazla kalamayacağım. Yarın sabah beyaz farelerle randevum var.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Konuya gir, elinden kaçırma onu. &#8220;Anlıyorum. Tanrım, laboratuarlardan uzak kalalı o kadar çok oldu ki&#8230; Önümüzdeki sonbahar genetik kurslarından bir ikisine katılmayı planlıyorum. Sizce bu mümkün olabilir mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, gayet tabii. Ama bu sizin önceki eğitiminize de bağlı olarak&#8230;&#8221; &#8220;Gerekli ön koşullan sağladığıma eminim. Notlarım da gayet iyiydi. Berkeley&#8217;deki notlarımı gösteren bir belgem de var.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bu durumda sorun olmaz sanırım.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Peki ya özel kurslar? Bana birkaç tane tavsiye edebilir misiniz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Lisansüstü programları pek yakından takip ettiğimi söyleyemeyeceğim. Yeni katalogları inceleyip birkaç kişiye sorayım, sonrasında size daha ayrıntılı bilgi verebilirim. Bu arada gerçekten ilgileniyorsanız uygun olduğunuz bir gün laboratuara da uğrayabilirsiniz. Size laboratuarı gezdirmekten onur duyarım.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ağa girdi. Şimdi ona hevesini göster. &#8220;Harika! Ciddi misiniz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tabii ki ne zaman isterseniz. Bu arada öğleden sonraları daha uygun oluyorum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Otuzlarında, siyah saçlı, zayıf bir adam onlara doğru yaklaştı. &#8220;Hiçbir yerde bulamadım seni tatlım. Nasıl gidiyor?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Harika zaman geçiriyorum. Canım seni genetik uzmanı Dr. Arthur Goldman&#8217;la tanıştırayım. Doktor, bu da eşim Patrick.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Patrick Travers elini uzattı. &#8220;Tanıştığıma çok memnun oldum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Dr. Goldman beni laboratuarına davet etti.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Çok naziksiniz efendim. Eşim çalışmalarınızı adeta büyülenerek izler.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Goldman gülerek, &#8220;Neredeyse benim kadar da bilgili,&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Patrick gülüp, kolunu Elise&#8217;in beline doladı. &#8220;Hiç şaşırmadım. Bakın sohbetinizi bölmek istemem ama ikramla ilgili bir sorun çıkmış. Elise&#8217;in mutfağa gitmesi gerek. Bir sakıncası yok değil mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gayet tabii,&#8221; dedi Goldman. &#8220;Başımın çaresine bakabilirim sanırım. Zaten harika bir parti bu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elise oldukça sıcak bir tavırla doktorun elini sıktı. &#8220;Sadece Bayan Oakley&#8217;den uzak durun. Bu arada lütfen beni davet ettiğinizi unutmayın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sabırsızlıkla bekleyeceğim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Genç çift birlikte mutfağa yöneldiler. Koridorda ilerlerken Patrick sessizce boş yatak odasını işaret etti. İçeri girdiler, Elise kapıyı yavaşça kapattı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Pekala?&#8221; dedi Patrick gergin bir sesle. &#8220;Ne dedi? Sana inandı mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elise aynanın karşısına oturup saçlarını taramaya koyuldu. &#8220;Söyledim ya. Beni laboratuarına davet etti.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Peki ya sonrası? Yapıp yapmayacağıyla ilgili bir şey söyledi mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;O kadar ileri gitmedim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;O zaman oraya gitmenin işe yarayıp yaramayacağını nereden biliyorsun? Ya korkarsa?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Korkmayacak. Acele etmeden ilerlememiz gerek.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Nasıl olup da bu kadar emin olabildiğini anlamıyorum.&#8221; Saç fırçasını bırakıp alaycı bir ifadeyle kocasına döndü. &#8220;Tatlım, şimdiye dek erkeklerle nasıl anlaşılacağı konusunda birkaç şey öğrendiğimi sanıyorum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Patrick sırıtarak, &#8220;Farkındayım,&#8221; dedi. &#8220;Sadece biraz gerginim hepsi bu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ben de. Hem de en az senin kadar. İşte bu yüzden attığım her adıma dikkat etmek istiyorum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tehlikeli de olabilir biliyorsun. Ona çok fazla şey anlatma.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tamam.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Eğer medya bu işin kokusunu alırsa&#8230;&#8221; &#8220;Kimse bir şey anlayamayacak. Bak, şimdiye kadar bir şey öğrenebildiler mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ama bu farklı. Onun ne keşfedeceğini de sonrasında nasıl tepki göstereceğini de bilmiyorsun.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Güven bana, Patrick. Ne yaptığımı biliyorum ben.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Pekala. Ama sakın şansını zorlama tamam mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Elbette zorlamayacağım. Sen de endişelenme artık tatlım. Bu kez başarılı olacağız. Eminim buna.&#8221; Goldman, Mount Vemon Caddesi&#8217;ne doğru yola koyulmak üzere Traversler&#8217;în Louisburg Meydanı&#8217;ndaki müstakil evlerinden çıkıp, serin gecenin havasını ciğerlerine çekti. Parti çok hoştu ama doktor neden davet edildiğini anlayamamıştı. Belki kendisi gibi akademisyenlerle muhabbet etmekten hoşlanıyorlardı. Ama buna rağmen sırf Elise Travers bir yerlerde bir iki yazısını okudu diye böyle bir partiye çağrılmış olmasına inanmakta güçlük çekiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan kadın, çalışmalarıyla içtenlikle ilgileniyor gibiydi. Bu da şaşırtıcı olduğu kadar gurur okşayıcıydı. Neticede yirmi beş veya yirmi altı yaşındaki varlıklı bir genç kadından hiç de bekleyemeyeceği kadar bilgiliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadının yüzü ona hiç de yabancı gelmemişti, daha önce nerede görmüş olabileceğini düşünüp duruyordu. Onunla daha önce tanışmadığına emindi. Belki de bu şekilde hissetmesinin nedeni her erkeğin yaşamının bir döneminde böylesi bir kadınla tanışmış olmayı arzu edeceğini düşünmesinden kaynaklanıyordu. Ya da daha büyük bir ihtimalle, onu Boston <em>Globe</em> dergisinin cemiyet sayfalarında görmüştü. Kocasının büyük bir video oyunu şirketi vardı. Bu yüzden de bu geceki gibi partilerde boy gösteriyor olmaları çok normaldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama başka bir şey daha vardı. İçeri girerken kadının çaldığını işittiği müzik. Neydi o parçanın adı? Hoş bir melodisi vardı. Hani adını bir türlü hatırlayamasanız da melodisi zihninize kazınan klasik parçalar vardır ya işte öyle bir şey çalıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Beacon Tepesi&#8217;ne doğru yürürken parçayı hatırlamaya çalıştı. Charles Caddesi&#8217;ndeki istasyona varıp, Harvard Meydam&#8217;na giden trene binince de bu konuyu bir kenara bırakıp yeniden nükleotid, pürin ve pirimidinleri düşünmeye yoğunlaştı.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>VERSAILLES</strong></p>
<p style="text-align: justify;">4 Ekim 1682</p>
<p style="text-align: justify;">Chatillon Markisi Henri Philippe, tekerleklerin nispeten daha düz bir araziye çıkışından arabanın Versailles&#8217;a yaklaştığını anlamıştı. Güneşin batmış oluşuna üzülüyordu. Batıdan geliyor olsa bile gün boyu geçtiği bakımsız köylerden sonra yeni başkent müthiş bir tezat oluşturuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Monsenyör, neredeyse geldik&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, evet biliyorum. Bavullarımı getir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Varınca tahtırevanı hazırlamamı ister misiniz, Monsenyör?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kraliçeye rapor vermeye gidiyorum. Yürüyebilirim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Uşağın dalkavukça tavrı zaman zaman sinir bozucu oluyordu. Bunun yanında midesi de ağrıyordu. Chartres&#8217;ten beri Rambouillet&#8217;teki bir handa yediği pis kokulu ekmek dışında ağzına tek bir lokma bile girmemişti. Henri öfkeyle midesini ovuşturdu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/zaman-carki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Her Şey Aşk İçin</title>
		<link>http://www.birazoku.com/her-sey-ask-icin/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/her-sey-ask-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 02:30:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Artemis Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Subaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kerry Cook]]></category>
		<category><![CDATA[Megan Gressor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8563</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Seni nasıl mı seviyorum? İzin ver, anlatayım.&#8221; Elizabeth Barret Browning&#8217;in ünlü dizesi, elinizdeki kitabı nefis biçimde özetliyor. Her Şey Aşk İçin, tarihten günümüze kadar uzanan 37 gerçek aşk hikâyesini bizimle paylaşıyor. HER ŞEY AŞK İÇİN Bonnie ve Clyde&#8217;ın ünlü suç eğlenceleri, Şah Cihan&#8217;ın güzel Ercüment&#8217;e olan aşkının bir anıtı olarak gösterişli Tac Mahal&#8217;i yaptırması, Roman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/hersey-ask-icin-m.gressor-k.cook_.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8564" title="hersey-ask-icin-m.gressor-k.cook" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/hersey-ask-icin-m.gressor-k.cook_.jpg" alt="" width="200" height="290" /></a>&#8220;Seni nasıl mı seviyorum? İzin ver, anlatayım.&#8221;</em> Elizabeth Barret Browning&#8217;in ünlü dizesi, elinizdeki kitabı nefis biçimde özetliyor. <em>Her Şey Aşk İçin,</em> tarihten günümüze kadar uzanan 37 gerçek aşk hikâyesini bizimle paylaşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">HER ŞEY AŞK İÇİN</p>
<p style="text-align: justify;">Bonnie ve Clyde&#8217;ın ünlü suç eğlenceleri, Şah Cihan&#8217;ın güzel Ercüment&#8217;e olan aşkının bir anıtı olarak gösterişli Tac Mahal&#8217;i yaptırması, Roman Polanski ve Sharon Tate&#8217;in talihsiz sevdası, Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas&#8217;ın şiirlere konu olan, &#8216;adını koymaya cesaret olmayan&#8217; aşkı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Masal gibi başlayan ancak trajediyle sonuçlanan Prens Rainier ve Grace Kelly aşkı, Isadora Duncan&#8217;ın genç şair Sergei Yesenin&#8217;le çalkantılı evliliği, Ted Hughes ve Vincente Minnelli&#8217;nin fazlasıyla kırılgan kadınlarla yaşadıkları hırpalayıcı ilişkiler&#8230; Sylvia Plath ve Judy Garland&#8217;ın kalplerini nasıl da kırmışlar. Gerçi tatlı sonla biten aşklar da var. Komedyen çift George Burns ve Gracie Allen, hayranlarını mutlu ettikleri kadar birbirlerini de mutlu etmiş bir çift. Gertrude Stein&#8217;ın Alice B. Toklas&#8217;la ilişkisi neredeyse kırk yıl sürmüş; pek çok engeli aşan Prens Charles ve Camilla Parker Bowles en sonunda birbirine kavuşmuş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Coşku, tutku, macera ve trajedi, bu mükemmel toplamada başrolde.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Megan Gressor</strong> ve<strong> Kerry Cook</strong>, Sidneyli iki kızkardeş ve bu iki kardeş, aşkın tarihine çok uzun süredir hayran. Megan Gressor gazeteci, editör ve eleştirmen, aynı zamanda altı kitabı bulunuyor. Kerry Cook ise öğretmen, senaryo ve roman yazarı. İkilinin birlikte yazdığı Her Şey Aşk İçin ünlü ve tutkulu aşkların öykülerini biraraya getiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kapılıp gitmek, altüst olmak, ilk görüşte çarpılmak;<br />
hepsi de aşkın getirdiği sarhoşluğu ifade etmek için kullanılan kalıplar. Aşk, insanı insandan daha yüce bir varlığın etkisinde bırakan ve hayatın bir noktasında herkesi ele geçiren ilâhi bir çılgınlık değil de nedir ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Kelime anlamı olarak bir çeşit delilik halidir aşk. Yasaklarımızı bir kenara koyduğumuz ve hiçbir zaman yapmayacağımızı düşündüklerimizi yapmamıza sebep olan bir ruh bozumudur. Her ne varsa hepsini kaybetmeyi göze aldırabilecek bir duygudur. Şairin de dediği gibi, âşık olup kaybetmek, hiç âşık olmamaktan çok daha iyidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşk, yeğlendiği için de en güzel öyküler aşk öyküleridir. Ve aşk, içindeki <em>-tıpkı bu kitaptaki 38 öyküde olduğu gibi-</em> dram, macera ve entrika dozu arttığında daha da etkileyici bir hale bürünür. Okuyacağınız gerçek aşkların her birinde, karizmatik karakterler, sıradışı başarılar ve çalkantılı dönemler işleniyor. Aşkların öyküleri, yüzyılları ve kıtaları aşmışsa da, hepsinin ortak bir yönü var: Tamamen gerçekler ve tüm kurmacalardan çok daha vurucular.</p>
<p style="text-align: justify;">İmparatorlar, krallar ve kraliçeler, başkanlar, beyaz perde efsaneleri ve sanatçılar, politikacılar ve özgürlük savaşçıları&#8230; Hayatta olduğu gibi aşkta da her biri kendine has bir iz bırakmış ve yaşadıkları da bu nedenle son derece çarpıcı. Onlar, büyük yaşamış ve sert sevmiş kadınlar ve erkekler. Görür görmez yakalanmışlar tutkuya; kendi arzularından başka hiçbir şeye boyun eğmemişler.</p>
<p style="text-align: justify;">Anlatacağımız ilişkilerden bazıları, ki Mümtaz Mahal ve sevdiği kadın için Tac Mahal&#8217;i yaptıran Babür İmparatoru Şah Cihan&#8217;ın aşkı buna güzel bir örnektir, efsaneye dönüşmüş. Kimi aşk ilişkileri, kara gözlü Anne Boleyn için kiliseye başkaldırıp ülkesini Roma&#8217;dan koparan VIII. Henry&#8217;nin öyküsünde yaşandığı üzere, tarihin akışını değiştirmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Bakire Kraliçe I. Elizabeth ile evlenme umuduyla karısı Amy Robsart&#8217;ı öldürdüğü iddia edilen Robert Dudley, ya da<br />
faşist sevgilisi Oswald Mosley için gözünü kırpmadan ülkesine ihanet eden güzel aristokrat Diana Mitford gibi aşk uğruna büyük suçlar işleyenler de hep olmuş, hep olacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimi evlilikler adeta cennette yapılmış. Film yıldızı Grace Kelly ve Beyaz Atlı Prensi, Monakolu Rainier&#8217;ın kimseyi umursamadan yaşadığı, masalsı aşk bunlardan biri. Öyle evlilikler de var ki, mekanı cehennem adeta! Şehvetle beslenen suç eğlenceleri kurşun yağmuru altında sona eren Amerikalı gangsterler Bonnie ve Clyde, cehennem âşıklarının başını çeker.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşkı uğruna emir subayı Uriya&#8217;ya ihanet etmek durumunda kalan İsrail Kralı Davut ve Batşeba&#8217;nın yasak aşkında, ya da film yıldızı Lana Turner ve gangster sevgilisi Johnny Stompanato&#8217;nun, 20. Yüzyıl&#8217;ın en sansasyonel davasına konu olan karanlık tutkusunda olduğu gibi, tehlikeden beslenen birlikteliklerin de bambaşka bir tadı ve tonu olduğunu farketmemek mümkün değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Komedyen George Burns ve Grade Allen&#8217;ın aşkının hoş bir örnek kabul edileceği bazı aşk türlerinde ise sadece mutluluk var. Kraliyet görevi gereği, çocukluğundan itibaren âşık olduğu adamdan vazgeçmesi gereken İngiltere Prensesi Margaret&#8217;ın başı çektiği bir grupta kalpler maalesef kırgın kalmış. Hatta, Birmanya direnişinin kahramanı Aung San Suu Kyi, ülkesi için hayatından ve sevgilisi Michael Aris&#8217;den vazgeçmekten başka çare yaratamamış kendisine&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Aradaki durumun &#8216;adını söylemeye&#8217; cesaret edilemeyen aşklar da var. İrlanda doğumlu oyun yazarı Oscar Wilde, Viktorya Dönemi İngilteresi&#8217;nde yasadışı olsa da, yakışıklı Lord Alfred Douglas&#8217;a tutkuyla âşık olmuştu. Bu kabul edilemezdi. Aşkın adını koymak mümkün değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Amerikan halkının sevgilisi Mary Pickford ve Douglas Fairbanks&#8217;in aşkı ekrana, Sylvia Plath ile Ted Hughes&#8217;ın aşkı dizelere, Meksikalı Frida Kahlo ve Diego Rivera nm aşkı ise kanvaslara yansıyan, kahramanlarından en az birini hasta edip tüketen aşklardandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşkın skandal yaratmasına da şaşmamak lazım. Hem bazen de son derece tahrik edicidir. Tıpkı yazar Nora Ephron&#8217;ın, kendisini aldatan kocası Carl Bernstein&#8217;i çoksatan bir romanında acımasızca deşifre edişinde yaşandığı gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Henüz 15 yaşındayken, yönetmen Roger Vadim&#8217;e tutulan Fransız seks ikonu Brigitte Bardot aşkı erken bulanlardandı. Aşkları, gelmiş geçmiş en büyük şiirlerden bir kısmına ilham kaynağı olan Elizabeth Barrett &#8211; Robert Browning ve &#8216;kader ortakları&#8217; ise aşkla çok geç tanışmıştı. Aşkın değerini vaktinde anlayamayanlar da oldu tabii. Kendilerini gerçekten seven erkeklerle ilişkilerine üçüncü şahısların etkisiyle son veren, hayatları başkaları tarafından yönlendirilen yıldızlar Judy Garland ve Marilyn Monroe&#8217;nun yaşadıkları bu duruma güzel bir örnektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimilerinin aşkı kötü kaderin kurbanıdır. Roman Polanski&#8217;nin masaldan farksız aşkı, Manson ailesinin çılgınlığı ile vahşice sonlandırılmış ve yönetmen Peter Bogdanovich&#8217;in <em>Playboy</em> güzeli Dorothy Stratteın&#8217;a olan aşkı da trajediye boğulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu kadınlar ve erkekler aşk için yaşadı. Fakat bazı çiftler aşk için öldüler de&#8230; Dansçı sevgilisi Isadora Duncan&#8217;a son mektubunu kendi kanıyla yazan Rus şair Sergei Yesenin, ya da evlenmelerine izin verilmediği için intihar eden Avusturya Veliahtı Prens Rudolph ve sevgilisi Mary Vetsera gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ya da böyle, herkes ne yaptıysa, her şey aşk için.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>TARİHİ</strong><br />
<strong>AŞKLAR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>DAVUT ve BATŞEBA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Davut ve sevgilisi Batşeba arasında tek bir engel vardı:  Batşeba&#8217;nın kocası Uriya. Kralın Batşeba&#8217;ya tutkusu o kadar güçlüydü ki, aşkının karşısında duran bu masum engeli ortadan kaldırmak için elinden geleni yapacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">İsrail Kralı, Yahuda&#8217;nın Aslanı Davut çok sıkıntılıydı. Saray odalarının mermer zeminini tek başına arşınlıyor, aklını kaçıracağını zannediyordu. Koskoca bir ülkenin kralıydı ancak kendini, başka bir erkeğin karısına âşık olmak konusunda dizginleyememişti.</p>
<p style="text-align: justify;">İçinden bir ses “İatediğini alabilirsin, sen Kral&#8217;sın!” derken, başka bir ses karşı çıkıp “Sen Tanrı&#8217;nın huzurunda adaletin koruyucususun. Ne olursa olsun Tanrı&#8217;nın yasalarını çiğneyemezsin,&#8221; diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Aklına korkunç bir plan musallat oldu. Unutmaya çalışıyordu fakat düşünceler beyninde hastalık gibi yayılıyordu. Böyle bir şey yapabilir miydi? Aniden ürperdi, sanki odanın içinde buz gibi bir rüzgâr esmişti. İçten içe yapmak zorunda olduğunu biliyordu. Daha fazla bu şekilde yaşamaya devam edemezdi. Yanında Batşeba olmadan yaşayamazdı. Ona duyduğu arzu, uyuşturucudan farksızdı, doğru ve yanlışı ayırt edemiyordu. Sıktığı yumruklarını beline koydu ve karamsar gözlerle saray bahçesine baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Batşeba&#8217;nın güzelliği Davut&#8217;un aklından bir türlü çıkmıyordu. Onu istiyordu. Yanında olmasını istiyordu. Ama Batşeba başka bir erkekle evliydi. Davut&#8217;un gözleri kısıldı. İsrail Kralı, nasıl Batşeba&#8217;yı bir başkasıyla paylaşabilirdi?</p>
<p style="text-align: justify;">Batşeba sadece onun olmalıydı. Davut&#8217;un ordusunda subay olan, Hititli Uriya&#8217;ya ne olacaktı? Uriya son derece güvenilir ve sadık bir insandı. Kralı&#8217;na ya da ülkesine karşı hiç suç işlememişti. Tabii, işlediğinden haberinin olmadığı tek suç hariç. Ve bu suçun cezasını hayatıyla ödeyecekti. Uriya&#8217;nın suçu, Kralı ve güzel Batşeba arasında engel oluşturmaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Davut, kendini lekelemeden Uriya&#8217;yı ortadan nasıl kaldırabilirdi? Düşünceleri, beyninde farkında olmadan gelişen planın baskısı altında eziliyordu. Plan o kadar basitti ki, daha önce neden akıl edemediğini merak ediyordu. Uriya bir askerdi. Bir savaşta ölmesinden daha doğal ne olabilirdi? Uriya o günlerde, Rabbah kuşatmasında General Yoav&#8217;ın ordusunda savaşıyordu. Davut, General&#8217;i çok yakından tanıyordu. Yoav&#8217;ın, talimatlarını yerine getireceğine ve hiç soru sormayacağına güvenebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Davut, Yoav&#8217;ın, Uriya&#8217;yı savaşın en zorlu bölgesine yerIeştirmesini sağlayacaktı. Sonra Yoav aniden birliklerini geri çekecek Uriya&#8217;nın birliğini de savunmasız bırakacaktı. Böylece Uriya bir kahraman gibi ölecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Hemen yaverini çağırdı. &#8220;General Yoav&#8217;a bir mesaj göndermcni istiyorum&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi tek yapması gereken beklemek ve Batşeba&#8217;yı düşünmekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Golyat&#8217;ı öldüren ve bir araya topladığı İsrailliler&#8217;i yöneten Kral Davut, Firavunların yönetimindeki görkemli Mısır&#8217;ın alacakaranlık yıllarında yaşamış, gerçek bir adamdı.</p>
<p style="text-align: justify;">M.Ö. 1040 ve 1030 yılları arasında Beytüllahim&#8217;de sıradan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç Davut, şiddet ve batıl inançların egemen olduğu yıllarda büyüdü. Hitit ve Mısır arasındaki acımasız savaşlar, Filistin&#8217;in sıcaktan kavrulmuş tepe ve ovalarındaki şehir devletleriyle kabileler arasındaki çatışmalardan farksızdı. Kuzeyde İsrail, güneyde ise Yahuda bulunuyordu. Bu iki krallık arasında barış çok ender sağlanır, ufukta her zaman Filistin bölgesinin tamamını yutmaya hazır Filistinlilerin ordusunun tehditkâr görüntüsü olurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Davut, Kral Saul&#8217;un komutası altındaki Yahudi asker gücü, Filistinlilerin ordusuna savaş açmak üzereyken adı sanı duyulmamış bir çobandı daha. Sapanıyla attığı tek bir taş ile dev Golyat&#8217;ı öldürmesiyle birlikte ulusal bir kahraman haline geldi. Kraliyet şehrine Kral Saul ile birlikte döndü ve Kral&#8217;ın himayesine girdi. Arp çalma becerisi de, savaşçı kralın o kadar hoşuna gitti ki, Davut&#8217;u ikinci oğlu yerine koydu. Saul&#8217;un gerçek oğlu Yonatan ise, Davut&#8217;un en yakın arkadaşı oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yazık ki, Davut&#8217;un saltanata karşı istek duyduğunu farkeden Saul, bir süre sonra Davut&#8217;a arkasını döndü. İlk başta meşru yollardan Davut&#8217;u öldürtmeyi denedi. En unutulmaz girişimlerinden biri de kızı Mikal ile gizlice evlenmesini önermesiydi. Bu birliktelik için koyduğu tek şart, Davut&#8217;un geline bedel olarak, 100 Filistinlinin sünnet derisini getirmesiydi. Davut&#8217;un, sünnet derisini vermek istemeyecek Filistinliler tarafından öldürüleceğini umuyordu muhtemelen. Genç savaşçı yola çıktı, istenilen rakamın iki katıyla döndü ve Saul&#8217;u mahcup etti. Ancak kısa bir süre sonra Saul, Davut&#8217;un hayatına daha aleni yollardan kast etmeye başladı ve genç adam çareyi çöle kaçmakta buldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaçarken yanında bir grup gözü pek genç de götürmüştü, bu gençlerin hepsi Davut&#8217;un komutası altında çetin savaşçılara dönüştü. Yıllarca, ta ki Kral Saul, Filistinliler&#8217;e karşı yapılan bir savaşta ölene kadar çölde yaşadılar. Kral&#8217;ın oğlu Yonatan da savaşta can vermişti. Davut, tepeleri aşarak küçük ordusuyla geri geldi ve Yahuda&#8217;nın kabile merkezi Hebron&#8217;da kral seçildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kral Davut, başarılı bir askeri lider oldu. Savaş meydanlarındaki zaferleri ve yendiği düşmanlara gösterdiği merhameti sayesinde güçlü bir krallığın tohumlarını attı. Ya- huda ve İsrail&#8217;in birleşik bölgelerini yönetti ve Filistin belasını uzak tuttu. Kenanlı&#8217;lardan Kudüs&#8217;ü aldığında bu şehri, birleşik İsrail&#8217;in yeni başkenti yapmaya karar verdi. Sonra, şehre Ahit Sandığı&#8217;nı getirerek Kudüs&#8217;ü dini merkez de yaptı.</p>
<p style="text-align: justify;">Davut, her bakımdan çok güçlü ve çok yönlü bir adamdı. Savaşçı, devlet adamı, müzisyen ve şairdi. Ayrıca âşıktı. O çok eski dönemlerde, poligami istisna değil, kaideydi. Davut da güçlü bir kral olduğundan pek çok eşi vardı. Ama Batşeba&#8217;yı ilk gördüğü günden itibaren bütün eşleri aklından çıkmıştı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/her-sey-ask-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk ve Çocuk</title>
		<link>http://www.birazoku.com/ask-ve-cocuk/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/ask-ve-cocuk/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Feb 2012 17:39:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğan Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Maeve Binchy]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynep Seymen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8558</guid>
		<description><![CDATA[Tüm dünyada milyonlarca okurun gözdesi Maeve Binchy&#8217;den taptaze bir roman&#8230; &#8220;Maeve Binchy&#8217;nin en iyi romanlarından biri. Birbirinden farklı bir grup insanı ahenkle ele alıyor; İrlanda&#8217;daki yaşama özgü olaylar dizisi inandırıcı; romanın sonu da çok tatlı. İnsan, Frankie karakterini Binchy&#8217;nin bundan sonraki romanlarında da görmek istiyor.&#8221; Susan Rogers, Newark Star-Ledger &#8220;Maeve Binchy hayranları ayakkabılarını bir tarafa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/ask-ve-cocuk-maeve-binchy.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8559" title="ask-ve-cocuk-maeve-binchy" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/ask-ve-cocuk-maeve-binchy.jpg" alt="" width="200" height="309" /></a>Tüm dünyada milyonlarca okurun gözdesi Maeve Binchy&#8217;den taptaze bir roman&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;Maeve Binchy&#8217;nin en iyi romanlarından biri. Birbirinden farklı bir grup insanı ahenkle ele alıyor; İrlanda&#8217;daki yaşama özgü olaylar dizisi inandırıcı; romanın sonu da çok tatlı. İnsan, Frankie karakterini Binchy&#8217;nin bundan sonraki romanlarında da görmek istiyor.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Susan Rogers, Newark Star-Ledger</p>
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;Maeve Binchy hayranları ayakkabılarını bir tarafa fırlatacak, kendilerine güzel bir çay demleyecek ve koltukta kıvrılıp Binchy&#8217;nin sıcak dünyasına bir kez daha adım atacaklar.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Melinda Bargreen, The Seattle Times</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bir Maeve Binchy romanı okumak eski bir dostla sıcacık bir buluşmaya benzer. Binchy&#8217;nin klasik tarzıyla, küçük bir Dublin mahallesinde yaşayan; aile, inanç ve topluluk bağlarıyla birleşen renkli ve eksantrik karakterler birbirlerinin yaşamına girip çıkıyorlar. Okurların bir kutu mendili hazır bulundurmaları gerekecek&#8230;”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Margaret Flanagan, Booklist</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birinci bölüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Katie Finglas, kuaför salonunda yorucu bir günün sonuna yaklaşıyordu. Çıkabilecek bütün aksilikler çıkmıştı. Alerjisi olduğunu baştan söylemeyen bir kadının boyadan yüzü gözü şişmişti. Kızının düğünü için saçını yaptıran bir diğeri, müthiş öfkelenmiş ve maskaraya döndüğünü söylemişti. Saçına kumral röfleler attırmak isteyen bir adam, işin ortasında fiyatı öğrenince sinirden felç geçirecek gibi olmuştu. Katie&#8217;nin kocası Garry, masum bir hareketle, ellerini altmış yaşında bir müşterinin omuzlarına koyunca, kadın onu cinsel taciz ve saldırı suçundan mahkemeye vereceğini söylemişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Katie karşısında duran, saman sarısı saçları kırlaşmış, iri yapılı rahibe baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Adınız Katie FingLas ve bildiğim kadarıyla burayı siz işletiyorsunuz&#8221; dedi rahip, masum bir kuaför salonunda değil de lüks bir genelevdeymiş gibi, gergin gergin etrafına bakınarak.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, doğru, Peder&#8221; dedi Katie iç geçirerek. Yine neler oluyordu?</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Burada çalışan kızlardan bazılarıyla, aşağıda rıhtımda konuşuyordum da, bana anlattıkları&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Katie kendini çok yorgun hissetti. Yanında, okulu bırakmış birkaç kız çalıştırıyordu: Ücretlerini düzenli ödüyor, onlara işi öğretiyordu. Bir rahibe neden yakınmış olabilirlerdi ki?</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, Peder, sorıın nedir tam olarak?&#8221; diye sordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aslında, sorun sayılmaz pek. Doğrudan size gelmem gerektiğini düşündüm.&#8221; Peder biraz sıkıntılı görünüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Doğru yapmışsınız, Peder&#8221; dedi Katie. &#8220;Nedir, anlatın bana.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Şu kadın, Stella Dixon. Hastanede işte&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hastanede mi?&#8221; Katie&#8217;nin kafası karışmıştı. Bununla ne ilgisi olabilirdi? Peroksit zehirlemesi falan mı olmuştu?</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Buna üzüldüm&#8221; dedi sesinin titrememesi için çaba harcayarak.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, ama saçını yaptırmak istiyor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bize hâlâ güvendiğini mi söylemek istiyorsunuz?&#8221; Hayat bazen sürprizlerle dolu olabiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hayır, daha önce buraya geldiğini sanmam&#8230;&#8221; Peder şaşkın görünüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Peki, sizin bu konuyla ilginiz. Peder?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Adım Brian Flynn ve şu anda St. Brigid Hastanesi&#8217;nde papaz olarak görev yapıyorum. Asıl papaz hac ziyareti için Roma&#8217;da. Hastalara dışarıdan sigara ve içki getirmek dışında, şu ana kadar benden istenen tek ciddi şey bu oldu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benden hastaneye gidip birinin saçını yapmamı mı istiyorsunuz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kadın ağır hasta. Ölmek üzere. Konuşabileceği bir büyüğe ihtiyacı olduğunu düşündüm. Yok, siz çok büyük göründüğünüzden değil, tabii. Neticede, genç bir kızsınız sadece&#8221; dedi rahip.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Eh, rahip olmakla İrlanda&#8217;daki kadınlar için acı bir kayıp olmamışsınız&#8221; dedi Katie. &#8220;Bana kat ve oda numarasını verin; sihirli kutumla gider, onu görürüm.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Çok teşekkür ederim, Bayan Finglas. Her şey burada yazılı.&#8221; Peder Flynn, ona bir not kâğıdı uzattı.</p>
<p style="text-align: justify;">Orta yaşlı bir kadın kasaya yaklaştı. Gözlükleri burnunun uçundaydı ve kaygılı bir ifadesi vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gençlere kuaförlük mesleğini öğrettiğinizi duydum&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, daha doğrusu kuaförlük sanatını, biz işimize böyle demeyi seviyoruz&#8221; diye düzeltti Katie.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Birkaç haftalığına Amerika&#8217;dan memlekete gelecek bir yeğenim var. Bana Amerika&#8217;da, acemilerin üzerinizde pratik yapmasına izin verirseniz, saçınızı neredeyse bedavaya yaptırabileceğiniz yerler olduğundan bahsetti.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bizim de salı günleri bir acemi kuaförler gecemiz oluyor; müşteriler kendi havlularını getiriyorlar, biz de saçlarını yapıyoruz. Karşılığında, genellikle bir hayır kurumuna 5 avro bağış yapıyorlar.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bugün salı!&#8221; diye bağırdı kadın heyecanla.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aynen öyle&#8221; dedi Katie dişlerini gıcırdatarak.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;O halde, ben de kayıt yaptırabilir miyim? Adım Josie Lynch.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Harika, Bayan Lynch, saat yediden sonra görüşmek üzere&#8221; dedi Katie, kadının ismini not alarak. O anda papazla göz göze geldi. Adamın bakışlarında anlayış ve sempati vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın kendi kuaför salonunu işletmesi dünyanın en rahat ve en şahane işi değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Josie ve Charles Lynch, otuz iki yıl önce evlendiklerinden beri St. Jarlath&#8217;s Crescent 23 numarada yaşıyorlardı. Semtte pek çok değişime tanık olmuşlardı. Köşedeki dükkân, bir markete dönüşmüştü; çarşaflarını ütületip katlattıkları eski çamaşırhane, artık, insanların karışık çamaşırlarını büyük çantalar içinde bırakıp yıkanıp ütülenmiş olarak geri alabildikleri bir Laundomat&#8217;tı. Semtte artık, dört doktorun çalıştığı doğru dürüst bir sağlık ocağı vardı; bir zamanlar orada sadece, semtteki herkesi dünyaya getiren ve bu dünyadan gittiklerini gören yaşlı Doktor Gillespie çalışırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik büyümenin doruk yıllarında, St. Jarlath&#8217;s Cres- centTtaki evler şaşırtıcı paralara el değiştirmişti. Kent merkezine yakın, bahçeli küçük evlere büyük talep vardı. Artık böyle bir şey söz konusu değildi tabii -ekonomik kriz büyük bir eşitleyici olmuştu- ama semt, onyıllar öncesinden çok daha önemli bir yer olmaya devam ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey bir yana, Molly ve Paddy Carroll&#8217;ın doktor olan -gerçek bir uzman doktor!- oğulları Declan&#8217;a bakmak yeterliydi. Ya da Muttie ve Lizzie Scarlet&#8217;ın kızları Cathy&#8217;ye. Cathy, en büyük toplantılar için kiralanan bir catering şirketini yönetiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama pek çok şey de kötüye gitmişti. Artık cemaat ruhu diye bir şey yoktu. Corpus Christi Yortusu&#8217;nda, tören alayları, otuz-kırk yıl önce olduğu gibi Crescent&#8217;ta aşağı yukarı geçit yürüyüşü yapmıyordu. Josie ve Charles Lynch, akşamları diz çöküp Rosary duasını okurken, kendilerini dünyada ve pek tabii ki St. Jarlath&#8217;s Crescent&#8217;ta yapayalnız hissediyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar için değişen bir şey yoktu.</p>
<p style="text-align: justify;">Evlendiklerinde, birlikte dua eden bir ailenin birliğinin bozulmadığı düsturuna dayalı bir hayat planlamışlardı. Sekiz ya da dokuz çocukları olacağını varsaymışlardı, zira Tanrı bu dünyaya asla, doyuramayacağı bir boğaz getirmezdi. Ama öyle olmamıştı. Noel&#8217;in doğumundan sonra, Josie&#8217;ye artık başka çocuğu olamayacağı söylenmişti. Bunu kabul etmek zordu. İkisi de kalabalık ailelerden geliyorlardı; kız ve erkek kardeşleri de çok çocuklu aileler kurmuşlardı. Ama belki de böylesi hayırlı olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Hep Noel&#8217;in rahip olmasını istemişlerdi. Oğullarına din eğitimi vermek için gerekli parayı daha o doğmadan biriktirmeye başlamışlardı. Bisküvi fabrikasında çalışan Josie&#8217;nin maaşından bir kenara para ayırıyorlardı. Postanedeki tasarruf hesaplarına her hafta bir miktar daha ekleniyordu ve Charles cuma günleri, kapı görevlisi olarak çalıştığı otelden zarfını aldığında, bunun da bir kısmı postanedeki hesaba yatırılıyordu. Zamanı geldiğinde, Noel rahip olmak için en iyi eğitimi alacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle, Josie ve Charles, sessiz sakin bir çocuk olan oğullarının dini yaşama en ufak bir ilgisinin olmadığını öğrendiklerinde, büyük bir şaşkınlığa ve hayal kırıklığına uğradılar. Rahipler çocuğun bu yönde hiçbir ilgi ve yetenek sergilemediğini söylediler. On dört yaşındaki Noel&#8217;e, bu bir seçenek olarak sunulduğunda, hayatta yapacağı en son iş buymuş gibi konuşmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda gerçekten çok kararlıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, ne yapmak isteyeceği konusunda o kadar kararlı değildi. Bir ofis işletmek isteyebileceğini söylemek dışında, bu konuda kararsızdı. Bir ofiste çalışmayı değil, ama orayı işletmeyi isteyebilirdi. Kariyer danışma departmanının onu yönlendirmeye çalıştığı, ofis yönetimi, muhasebe ya da başka herhangi bir alanda okumaya hiç ilgi göstermedi. Sanattan hoşlandığını söyledi, ama resim yapmayı istemiyordu. Zorlanırsa, resimlere bakmaktan ve üzerlerine düşünmekten hoşlandığını söylüyordu. Çizimi iyiydi; üzerinde hep bir defter ile kurşunkalem bulunduruyordu ve onu sık sık bir köşede kıvrılmış, bir insan yüzü ya da hayvan resmi çizerken buluyorlardı. Bu, kuşkusuz, önünde bir kariyer yolu açacak değildi, ama zaten Noel de öyle olmasını hiçbir zaman beklememişti. Ödevlerini mutfak masasında, arada iç geçirerek ve nadiren heyecanla veya tutkuyla yapıyordu. Josie ve Charles, veli toplantılarında bu konuyu kurcalamışlardı. Okulda onu gayretlendiren veya heyecanlandıran herhangi bir şey var mıydı? Hiçbir şey yok muydu?</p>
<p style="text-align: justify;">Öğretmenler ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Erkek öğrenciler çoğunlukla on dört-on beş yaşlarında anlaşılmaz oluyor, ama genellikle, sonunda bir şey yapmaya karar veriyorlardı. Ya da sık sık, hiçbir şey yapmamaya karar veriyorlardı. Noel Lynch&#8217;in son zamanlarda, her zamankinden daha da sessizleştiğini ve içine kapandığını söylüyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Josie ve Charles meraklanmışlardı: Bu doğru olabilir miydi?</p>
<p style="text-align: justify;">Noel, kuşkusuz sessizdi ve evi birbirini yumruklayan gençlerle doldurmuyor olması onlar için büyük nimetti. Ama bunun, oğullarının ruhani hayatının parçası olduğunu, rahiplik günlerine bir hazırlık oluşturduğunu düşünmüşlerdi. Şimdi, durumun kesinlikle böyle olmadığı anlaşılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Josie, Noel&#8217;in belki de, sadece rahiplerinki gibi bir dini yaşama itiraz ettiğini söyledi. Belki de, farklı bir yönelimi vardı ve Cizvit ya da misyoner olmayı istiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Göründüğü kadarıyla, öyle de değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve on beş yaşına geldiğinde, gerçekten de Rosary duasına katılmak istemediğini söyledi; sürekli tekrarlanan anlamsız dualardan ibaret bir ayindi bu. İnsanlara iyilik etmeye, şanssız insanların daha iyi bir hayat yaşamalarını sağlamak için çalışmaya bir itirazı yoktu, ama hiçbir Tanrı bu on beş dakikalık fısır fısırı istemiş olamazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">On altı yaşına geldiğinde, Noel&#8217;in artık pazar ayinine gitmediğini fark ettiler. Köşedeki kilisede sabah ayininde olması gereken saatte, kanalın oralarda görülmüştü. Onlara, artık öğreneceği yeni bir şey kalmadığı için, okula devam etmesinin de anlamı olmadığını söyledi. Hall&#8217;s ofis elemanları arıyordu, onu rutin ofis işleri konusunda yetiştirirlerdi. Aylak aylak dolaşacağına hemen çalışmaya da gidebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Okulundaki rahipler ve öğretmenler, bir çocuğun okula gidip de hiçbir vasıf edinmeden yarıda bıraktığını görmenin, her zaman çok yazık olduğunu söylediler, ama yine de omuz silkerek, çocukta herhangi bir şeye ilgi uyandırmaya çalışmanın çok zor olduğunu belirttiler. Noel, oturup okulun kapanmasını bekliyor gibiydi. Okulu hemen bırakması daha iyi bile olabilirdi. Büyük yapı gereçleri firması Hall&#8217;s'a alırlar ve her hafta bir ücret verirlerse, ondan sonra neye ilgisi olduğunu daha rahat görebilirlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Josie ve Charles üzüntüyle, yıllardır postanede büyümekte olan birikimlerini düşündüler. Hiçbir zaman Noel Lynch&#8217;in muhterem bir peder olması için harcanamayacak olan o parayı&#8230; İyi kalpli bir peder, bunu belki de bir tatilde, kendileri için harcamalarının daha iyi olacağını belirtti, ama bu fikir Charles ve Josie&#8217;yi şoke etti. O para Tanrı yolunda harcanmak için biriktirilmişti; Tanrı yolunda harcanacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Noel, Hall&#8217;s'ta işe başladı. İş arkadaşlarıyla tanıştı, ama büyük bir heyecan duymadan. Onlarla, Rahip Okulu&#8217;ndaki sınıf arkadaşlarıyla olduğundan daha yakın dost ve arkadaş olmayacaktı. Devamlı yalnız olmayı istemiyordu, ama bu, çoğu zaman daha kolaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yıllar geçtikçe Noel, yemekleri onlarla birlikte yemeyeceği konusunda annesiyle anlaştı. Öğlen yemeğini gün ortasında yiyecek ve akşam için kendisine atıştıracak bir şeyler hazırlayacaktı. Bu şekilde, Rosary&#8217;den, dindar komşularla sosyalleşmekten ve Lynch&#8217;lerin evinde yemek saatlerinin doğal sohbet konusu olan, gününü nasıl geçirdiğiyle ilgili ahret sorgularından kurtuldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Eve gitgide daha geç dönmeye başladı. Eve dönerken de, hem rahat hem de pek bilinmeyen, hangardan bozma büyük bir mekân olan, Casey&#8217;nin pub&#8217;ına takılmayı âdet edindi. Burası, herkesin birbirinin adını bildiği, samimi bir yerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Mekânın sahibinin kaba saba oğlu, &#8220;Bunu üzerine devireceğim, Noel&#8221; derdi. Hiçbir şey söylemeyen ama her şeyi gören ihtiyar Casey, temiz bir bezle bira bardaklarını parlatırken gözlüklerinin üzerinden bakardı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Akşam oldu, Noel&#8221; derdi, delikanlının yaptığı işi onaylamamanın verdiği rahatsızlık duygusunu, mekânın sahibi olmanın verdiği kibarlıkla birleştirmeyi başararak. Her şey bir yana, Noel&#8217;in babası tanıdığı biriydi. Sanki pub&#8217;ın, bir büyük biranın -ya da gece ilerledikçe birkaç büyük biranın- parasını almasından hoşnuttu, ama aynı zamanda, Noel&#8217;in kazandığı parayı daha akıllıca harcamaması onu düş kırıklığına uğratıyor gibiydi. Yine de Noel burayı seviyordu. Uçuk fiyatları olan popüler bir pub değildi. Kıkırdayıp duran ve adamın içmesine engel olan kızlarla dolu değildi. İnsanlar onu orada kendi haline bırakıyordu.<br />
Bu çok önemliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Noel eve vardığında, annesinde bir değişiklik olduğunu fark etti. Ama nedenini anlayamadı. Üzerinde, özel günlerde giydiği kırmızı triko elbisesi vardı. Çalıştığı bisküvi fabrikasında, iyi elbiselerinin eskimesine engel olduğu için harika olduğunu söylediği bir üniforma giyiliyordu. Annesi makyaj da yapmamıştı, o halde değişikliğin nedeni bu da olamazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda, olayın saçından kaynaklandığını fark etti. Annesi bir güzellik salonuna gitmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Demek saçını yaptırdın, anne!&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Josie Lynch keyifle saçlarını sıvazladı. &#8220;Güzel olmuş, değil mi?&#8221; Düzenli olarak kuaför salonlanna giden biri gibi konuşuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Çok güzel, anne&#8221; dedi Noel.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kahve istersen, çaydanlığın altını yakayım&#8221; dedi annesi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yok, böyle gayet iyi.&#8221; Oradan kaçıp odasına kapanmak için sabırsızlanıyordu. Sonra, ertesi gün Amerika&#8217;dan kuzini Emily&#8217;nin geleceğini hatırladı. Annesi onun gelişi için hazırlanıyor olmalıydı. Anlaşıldığı kadarıyla, bu Emily birkaç hafta yanlarında kalacaktı. Kaç hafta kalacağı henüz kesinleşmemişti&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Noel, bu ziyaret işine fazla karışmamış, sadece babasının odayı boyamasına yardımcı olmak ve duvarlarına karo döşeyip yeni bir duş taktıkları alt kattaki tuvaleti boşaltıp temizlemek gibi, yapması gereken işleri yapmıştı. Emily hakkında fazla bir şey bilmiyordu; yaşlı biriydi, belki de ellilerindeydi, babasının ağabeyi Martinin tek çocuğuydu. Resim öğretmeniydi, ama işi beklenmedik bir anda sona ermişti ve biriktirdiği parayla dünya gezisine çıkacaktı. Geziye, babasının yıllar önce, şansını Amerika&#8217;da denemek için ayrıldığı Dublin&#8217;den başlayacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Charles&#8217;ın anlattığına göre, Amerika&#8217;da şans ağabeyinin yüzüne pek gülmemişti. Ailenin büyük oğlu, en iyi müşterisinin kendisi olduğu bir barda çalışmıştı. Aileyle ilişkisini tamamen koparmıştı. Bir tek Emily&#8217;den Noel kartları gelmiş, önce babasının, sonra annesinin ölümünü de onlara o haber vermişti. Epeyce iş bitirici birine benziyordu; Dublin&#8217;e geldiğinde ailenin masraflarına katkıda bulunmak istediğini, New York&#8217;taki küçük dairesini kiraya verdiğinden, bunun gayet adil olacağını söylemişti. Duyarlı birine benzemesi, kalabalık etmeyeceğine ve eğlence istemeyeceğine söz vermiş olması da Josie ve Charles&#8217;ın içini rahatlatmıştı. Kendisini meşgul edecek bir sürü şey bulacağını söylemişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Noel içini çekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Annesi ve babası, bu sıradan olayı gene büyük bir dram haline getireceklerdi. Kadın, Hall&#8217;s'ta onu bekleyen parlak gelecek, annesinin bisküvi fabrikasındaki işi ve babasının çok büyük bir oteldeki kapı görevlisi olarak oynadığı rolle ilgili ne varsa dinlemeden, kapıdan içeri giremeyecekti. Ona, İrlanda&#8217;daki ahlaki yozlaşma, pazar ayinlerine katılımın ne kadar azaldığı ve aşırı içki tüketiminden hastanelerin acil servislerinin dolup taştığı anlatılacaktı. Emily, Rosary duasına katılmaya da davet edilecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Noel&#8217;in annesi, yeni boyanan odaya bir Kutsal Yürek ya da Ezeli Kurtarıcımız Meryem resmi asıp asmama konusuna şimdiden epey bir zaman harcamıştı. Noel, o gelene kadar beklemelerini önererek, bu nahoş konunun daha fazla tartışılmasını engellemeyi başarmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bir okulda resim öğretmenliği yapmış, anne. Kendi resimlerini getiriyor olabilir&#8221; demiş; annesi de, şaşırtıcı bir biçimde, onunla anında mutabık kalmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/ask-ve-cocuk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gözlerini Sımsıkı Kapat</title>
		<link>http://www.birazoku.com/gozlerini-simsiki-kapat/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/gozlerini-simsiki-kapat/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 23:55:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[KORİDOR YAYINCILIK]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Ender Nail]]></category>
		<category><![CDATA[John Verdon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8517</guid>
		<description><![CDATA[SANA BİR SÜRPRİZİM VAR&#8230; GÖZLERİNİ SIMSIKI KAPAT New York&#8217;un en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: Süper Dedektif. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurney&#8217;e göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı. Peki ya bu sefer yoksa? Düğün günü öldürülen bir gelin&#8230; Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/gozlerini-simsiki-kapat-john-verdon.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8518" title="gozlerini-simsiki-kapat-john-verdon" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/gozlerini-simsiki-kapat-john-verdon.jpg" alt="" width="200" height="279" /></a>SANA BİR SÜRPRİZİM VAR&#8230;</strong><br />
<strong>GÖZLERİNİ SIMSIKI KAPAT</strong></p>
<p style="text-align: justify;">New York&#8217;un en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: <em>Süper Dedektif</em>. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurney&#8217;e göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Peki ya bu sefer yoksa?</em></p>
<p style="text-align: justify;">Düğün günü öldürülen bir gelin&#8230; Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin işlediği ortada, herkes kendinden emin ama ya hepsi zekice bir illüzyonla yanıltılıyorsa&#8230; Cinayet silahı dahil birçok detayda sürpriz akıl oyunlarını gördüğünde, Gurney tam bir psikopatla karşı karşıya olduğunu anlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim daha zeki: Gurney mi, yoksa müthiş bir illüzyondan ibaret katil mi? John Verdon&#8217;dan, akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sıra dışı bir roman.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;Yine en az ilk kitaptaki kadar şaşkınlık verici bir olay ve yine dahice çözümler.&#8221;</em><br />
<strong>Publishers Weekly</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Nitelikli bulmaca severler için paha biçilemez bir kitap.”</em><br />
<strong>CNN.com</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;<strong>John Verdon</strong> gizemli bir olayın akıl almaz örgüsünü işlerken hikayenin en beklenmedik anında ortaya çıkıveren, şeytani bir kurnazlığa sahip. Yazarın büyük ilgi gören <strong>AKLINDAN BİR SAYI TUT</strong> kitabından sonra beklediğinize değecek.&#8221;</em><br />
<strong>Washington Post</strong></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Giriş</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kusursuz Çözüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aynanın karşısına geçip gülümseyerek aynı şekilde karşısında gülümseyen yansımasına büyük bir memnuniyetle baktı. Kendisinden, yaşamından, zekasından daha fazla hoşnut alamazdı. Hayır, bundan da ötesiydi aslında, zekadan çok daha ötesiydi. Zihinsel durumunu daha ziyade her şeyi anlayabilecek kapasitede olduğunu söyleyerek tanımlamak daha doğru olurdu. Bu, yani her şeyi anlama gücü sıradan insan bilgisini katbekat aşan bir şeydi. Giderek zihnine kazınan bu düşünceyle aynadaki gülümseyen aksini izlemeyi sürdürdü, içsel olarak bu insanüstü gücü hissediyordu. Dışsal olarak da yaptıkları gücünün birer kanıtıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şeyden önce en basit biçimde ifade etmek gerekirse, yakalanmamıştı. Neredeyse yirmi dört saat geçmiş, her geçen dakika dünyanın daha güvenli olduğuna ilişkin düşüncesi güçlenmişti. Aslında bu öngörülebilecek bir şeydi. Peşinde sürülecek en ufak bir iz bırakmadığından emin olmasını sağlayacak özeni göstermişti. Birinin akıl yürüterek ona ulaşması da imkansızdı. Zaten böyle biri de yoktu. Kimse onu bulamamıştı. Bu yüzden de haddini bilmez, küstah kaltağın ortadan kaldırılma süreci tamamlanmış sayılabilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey planlı yürümüştü. Pürüzsüz ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde. Evet, bunlar durumu en iyi ifade eden sözcüklerdi. Her şey öngörüldüğü gibi gerçekleşmişti. Ne bir engel ne de bir sürpriz&#8230; Yalnızca o ses. Kıkırdak? Öyle olmalıydı. Başka ne olabilirdi ki?</p>
<p style="text-align: justify;">O kadar küçük bir şeyin böylesine akıldan çıkmayacak derecede etki yapmasının hiç de mantığı yoktu aslında. Ama belki de gücü, izlenimlerinin keskinliği, olağanüstü hassasiyetinin doğal bir ürünüydü. Zekası da bedeli.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette o belli belirsiz çıtırtı da günün birinde daha şimdiden aklından çıkmaya başlayan tüm o kanlı sahneler gibi silikleşecekti. Önemli olan durumu muhafaza etmek, her şeyin sona erdiğini akıldan çıkarmamaktı. Gölde daire şeklinde yayılan her dalga er geç etkisini kaybederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Bölüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kırsal Yaşam</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eylül sabahı hava, düşmanın dinleme aygıtlarına yakalanmamak için motorlarını susturarak süzülen bir denizaltıyı andırırcasına hareketsizdi. Dinginlik tüm çevreyi etkisi altına almıştı. Fırtına öncesi sessizlik. Okyanus kadar derin ve belirsiz bir sakinlik.</p>
<p style="text-align: justify;">Tuhaf derecede serin bir yaz olmuştu. Kısmi kuraklık daha yeni yeni otlarla ağaçlardaki hayatı emmeye başlamıştı. Yapraklar yeşilden kırmızıya ağır ağır dönüşürken akçaağaçlarla kayınların dallarındaki yapraklar sonbaharın çok renkli olacağını müjdelercesine dökülmeye başlamışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Dave Gurney çiftlik evlerinin mutfağındaki cam kapıların arkasından bahçeye, büyük evi sazlıkları oldukça büyümüş gölle eski kırmızı ahırdan ayıran çimenleri biçilmiş araziye baktı. Belli etmese de huzursuzdu. Dikkatini tek bir noktaya veremiyor, bahçenin arka tarafındaki kuşkonmaz ekili kısımla ahırın hemen yanındaki küçük sarı buldozer arasındaki bölgeye öylece bakıyordu. Mutsuzca, nemli havada sıcaklığını giderek kaybeden sabah kahvesini yudumladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gübrelemek ya da gübrelememek. Kuşkonmazlarla ilgili mesele buydu. Ya da en azından ilk soru. Ve yanıt evet olursa bu ikinci soruya yol açacaktı. Serperek mi karıştırarak mı? Gübreleme Madeleine&#8217;in kendisini yönlendirdiği çeşitli sitelerden de öğrendiği üzere kuşkonmaz yetiştirmek için en önemli faktördü. Ama her iki durumda da ihtiyaç duyacağı, geçen ilkbaharda biriktirilen taze malzemeler, pek o kadar temiz değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Catskills&#8217;de geçirdikleri iki yıl boyunca bazen gönülsüz de olsa, Madeleine&#8217;in kendisini ani bir tutkuyla kaptırdığı ev ve bahçe işlerine katıldığı olmuştu. Ama bu çabaları içini akkarıncalar gibi aralıksız bir şekilde kemirip duran pişmanlığına engel olamıyordu. Bu pişmanlık iki yüz dönümlük güzel bir araziye sahip bu evi almaktan kaynaklanmıyordu. Zira burayı hâlâ iyi bir yatırım olarak görüyordu. Pişmanlığının altında New York Polis Teşkilatından ayrılıp, kırk altısında emekli olmak gibi tüm yaşamını etkileyen bir karar vermiş olmak yatıyordu. Asıl rahatsız edici soru şuydu: Birinci sınıf dedektiflikten çiftçilik için mi vazgeçecekti?</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun böyle olduğuna ilişkin son derece rahatsız edici belirtiler vardı. Tabiat harikası cennetlerine yerleşmelerinin ardından sol göz kapağında arada sırada ortaya çıkan bir tiki vardı artık. Canını sıksa da, Madeleine&#8217;i üzse de tam on beş yıllık bir aradan sonra seyrek de olsa sigara içmeye başlamıştı. Tabii bir de bahsi kapansa bile, geçen sonbaharda, emekli oluşunun üzerinden daha bir yıl geçmeden, kendi isteğiyle dahil olduğu o korkunç Mellery cinayeti vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Olaydan kıl payı kurtulmuş, hatta öncesinde Madeleine&#8217;i de tehlikeye atmıştı. Ölümle burun buruna geldiği o anları hatırlayınca içinde kendisini kırsal alanın basit zevklerine yönlendirecek yeni bir destek bulur gibi oluyordu. Ama işin apaçık ortada olan komik tarafı insanın yaşadıklarını hatırlamayı sürdürmesinde gizliydi. Diğer taraftan sadece günü yaşamaya çalışırsanız hatıralar silikleşirdi. Mutluluk bile sadece o anlık bir mutluluk olmalıydı. Benimsenmediği zaman yaşanılanlar giderek unutulan rüyaları andırmaya başlıyordu. Sonunda da çok derinlerde kalmış, hoşnutsuz bir tınıya dönüşeceklerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Gurney bu süreci anladığından ve başka bir yöntem olmadığını da bildiğinden kendini toplayabilmek için yapabileceği en iyi şey olan köy yaşamına adapte olmaya çabalamıştı. Bu şekilde bir taraftan da karısıyla birlikte bir şeyler yapabilme şansı da bulmuş oluyordu. Diğer yandan acaba insan gerçekten değişebilir mi, daha da ötesi acaba ben değişebilir miyim diye kendi kendine sürekli sorup duruyordu. Ama mutsuz anlarında, düşünme biçiminde daha doğrusu var oluş tarzındaki katılığı fark edip ümitsizliğe kapılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Buldozer bu konuya iyi bir örnekti. Altı ay kadar önce eski, kullanılmış, küçük buldozeri Madeleine&#8217;e iki yüz dönümlük ağaçlık ve çalılıkla dört yüz metre uzunluğundaki toprak yolun çekip çevrilmesi için gerekli olduğunu söyleyerek almıştı. Buldozeri çevrede gerekli değişiklikleri yapıp, etrafı güzelleştirmek için faydalı bir araç olarak görüyordu. Ama karısı en başından beri bunu yeni hayatlarına katkı sağlayacak bir araç olarak görmüyor gibiydi. Onun gözünde buldozer daha ziyade gürültünün, mazot kokusunun, kocasının hoşnutsuzluğunun &#8211; yaşadıkları yerin yarattığı hayal kırıklığının, kentten dağlara taşınmanın neden olduğu mutsuzluğun nişanesiydi. Kocasının her şeyi kontrol etme hastalığı kabul etmekte zorlandığı bu yeni dünyaya adapte olabilmek için ancak bu kadarına müsaade etmişti. Madeleine itirazını sadece bir kez ortaya koymuş ve kısaca, &#8220;Neden çevrendeki her şeyi şaşırtıcı güzellikte bir hediye gibi kabul edip, değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmiyorsun?&#8221; demişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi cam kapıların önünde durup onun bu yorumunu hatırlarken neredeyse öfke dolu ses tonunu da duyabiliyor gibiydi. Tam o sırada içerden bir yerden karısının gerçek sesini işitti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bisikletimin frenlerini yarına kadar yapma ihtimalin var mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yapacağım dedim ya.&#8221; Kahvesinden bir yudum daha alıp yüzünü buruşturdu. Kahve içilemeyecek kadar soğumuştu. Konuk eğitmen olarak ara sıra derslere girdiği Albany&#8217;deki eyalet polis akademisine gitmek için daha bir saati vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bir gün sen de benimle gelmelisin,&#8221; dedi karısı sanki bu fikir az önce aklına gelmiş gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gelirim,&#8221; dedi. Bu, karısının bisiklete atlayıp, çiftlik arazilerinin yanından, batı Catskills&#8217;e dek uzanan bisiklet gezilerine kendisinin de katılmasını her istediğinde verdiği her zamanki yanıtıydı. Üzerinde eski taytı, bol kazağı, boya lekeli beyzbol kepiyle yemek masasının hemen yanında duruyordu. Ona bakınca birden gülümsemesine engel olamadı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne?&#8221; dedi kadın başını yana eğerek.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hiç.&#8221; Bazen onun varlığı zihni ne derece olumsuz şeyle meşgul olursa olsun aniden neşelenmesini sağlıyordu. Eşi benzerine zor rastlanılacak bir insandı o. Nasıl göründüğüne zerre kadar aldırış etmeyen güzel bir kadın. Gelip, yanında durarak etrafa bakındı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Geyikler yemliği devirmiş,&#8221; dedi kızmaktan ziyade mutlu bir ses tonuyla.</p>
<p style="text-align: justify;">Çim alanın diğer tarafındaki üç sıra ispinoz yemliği devrilmişti. O tarafa doğru bakınca geyiklere ve neden oldukları küçük zarara karşı Madeleine&#8217;in sevecenlik hislerini kısmen paylaştığını fark etti. Aslında bu çok garipti. Zira o anda sincapların devrilen yemliklerin dibinde kalan tohumları hızla tükettiklerini gördüğünde hissettikleri, karısınınkilerden bütünüyle farklıydı. Çabuk, saldırgan, ani hareketlerle, sanki korkunç bir açlığın pençesindeymişler gibi, hırs ve tutkuyla ulaşabildikleri tüm yiyecekleri tüketmeye çalışıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gülümseyişi silindi. Gurney şimdi onları daha hafif bir tedirginlikle izliyordu. Bu tedirginlik, daha objektif düşünebildiği zamanlarda şüphelendiği üzere aslında birçok şeye karşı geliştirdiği bir tepkiydi. Özellikle de evliliğindeki sorunlara. Madeleine sincapları büyüleyici, zeki, becerikli ve hem enerjileri hem de kararlılıklarıyla hayranlık uyandırıcı olarak tarif ederdi büyük bir ihtimalle. Oysa kendisi onları vurmak istiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Tamam, vurmak, öldürmek ya da yaralamak niyetinde değildi. Ama belki havaya ateş açarak onları ispinoz yemliğinden uzaklaştırabilir, panikle kaçışarak ormana yani ait oldukları yere dönmelerini sağlayabilirdi. Öldürmek onun açısından asla bir çöziim yolu olmamıştı. New York Polis Teşkilatıında cinayet dedektifi olarak geçirdiği onca yıl boyunca da, yani kötülükle dolu bir şehirde kötü adamları ele geçirmeye çalıştığı yirmi beş yıl boyunca silahını çekmemiş, menzil içinde olduğunda bile nadiren silahına davranmıştı. Şimdi bu tavrını değiştirmek gibi bir niyeti yoktu. Onu polisliğe çeken ve onca sene işine bu derece bağlı kalmasını sağlayan şey silah ve onun sunduğu aldatıcı çözümler değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Madeleine&#8217;in meraklı ve düşündüklerini anlamaya çalışırcasına yoğun bakışlarını fark etti. Karısı büyük bir ihtimalle çenesindeki kasılmadan onun sincaplarla ilgili düşüncelerini tahmin etmişti. Altıncı hissine bir cevap olarak, bu kabarık kuyruklu sıçanlara karşı ne derece misafirperver olduğunu göstermek için bir şeyler söylemek istedi ama telefonun sesi buna mani oldu. Aslında iki telefon aynı anda çalmaya başlamıştı. Çalışma odasındaki sabit telefonla mutfak tezgahında bıraktığı cep telefonu aynı anda çalıyordu. Madeleine çalışma odasına yöneldi. Gurney de cep telefonuna uzandı.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Bölüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kesik Başlı Gelin</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Jack Hardwick pasaklı, sinir bozucu, gözleri çapaklı, toplum kurallarını zerrece umursamayan, çok içip yaşamdaki her şeyi kötü bir şaka olarak algılayan biriydi. Birkaç tane hevesli hayranı vardı ama kendisi çevresine güven sağlamak için en ufak bir çaba harcamazdı. Gurney artık Hardwick&#8217;in sorgulanabilir bu tavırlarının tümü elinden alınırsa geriye hiçbir şey kalmayacağına ikna olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama diğer yandan Gurney onu birlikte çalıştığı en zeki, sezgileri en güçlü dedektif olarak kabul ederdi. Bu yüzden de telefonu kulağına götürüp o başkasınınkiyle karıştırılması imkansız hışırtılı sesi işitince karışık duyguların etkisinde kaldı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ufaklık!&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Gurney yüzünü buruşturdu. Hiç de ufaklık olarak tanımlanabilecek biri değildi. Zaten Hardwick&#8217;in de ona bu lakabı bu yüzden taktığına emindi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Senin için ne yapabilirim, Jack?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Adamın anırırcasına attığı kahkaha her zamanki gibi sinir bozucuydu. &#8220;Mellery olayı üzerinde çalışırken tavuk yetiştireceğini söyleyip duruyordun. Doğruluğunu kontrol etmek için aradım.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Karşısında kim olursa olsun, Hardvvick konuya girinceye dek bol miktarda bu ve benzeri şakaya tahammül etmek zorundaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne istiyorsun, Jack?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gerçekten çiftliğinde tavuk kovalayıp, pisliklerini mi temizliyorsun, yoksa bunu yalnızca laf olsun diye mi söylemiştin?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne istiyorsun, Jack?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne isteyeceğim senden be! Eski bir dostumu eski günlerin hatırına arayamaz mıyım yani?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bırak şu eski dost zırvalıklarını da neden aradığını söyle, Jack.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yine aynı kişneme benzeri kahkaha. &#8220;Çok soğuk davranıyorsun, Gurney, çok soğuk.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bak. Daha ikinci kahvemi içmedim bile. Eğer beş saniye içinde konuya girmezsen kapatacağım. Beş&#8230; Dört&#8230; Üç&#8230; İki&#8230; Bir&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sosyete gelinin, düğününde başı kesilmiş. İlgileneceğini düşündüm.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Neden ilgileneyim ki?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Saçmalama. Birinci sınıf bir cinayet dedektifi nasıl olur da böyle bir vakayla ilgilenmez? Başı kesilmiş demiş miydim? Belki de koparılmış demeliydim? Ve cinayet silahı da bir palaymış.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Birinci sınıf dedektif emekli oldu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun, gürültülü bir kişneme.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ciddiyim, Jack. Gerçekten emekli oldum ben.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Mellery olayını çözmek için balıklama atladığın türden bir emeklilik mi bu?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Geçici bir dönüştü o.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Öyle mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bak, Jack&#8230;&#8221; Gurney sabrının sonuna geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tamam. Emekli oldun. Anladım. Şimdi bana iki dakika izin ver de neler olup bittiğini sana anlatayım.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Jack, Tanrı aşkına&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İki dakikacık dinleyiver. Emekliliğin için aldığın golf sopalarını okşamayı bırakıp eski ortağına ayıracağın iki dakikan yok mu yani?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sözler Gumey&#8217;in göz kapağındaki tiki harekete geçirmişti. &#8220;Biz seninle hiç ortak olmadık.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bunu nasıl söylersin?&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/gozlerini-simsiki-kapat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Selanik&#8217;te Sonbahar</title>
		<link>http://www.birazoku.com/selanikte-sonbahar/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/selanikte-sonbahar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 00:17:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğan Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Tuna Kiremitçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8503</guid>
		<description><![CDATA[Bir ulusun doğmasını engelleyen suikast, o suikaste uğramasa lider olacak bir asker, gerçekleşmesi Ölüm&#8217;e bağlı bir aşk&#8230; &#8220;Fikriye&#8217;nin bedenine girmiş ölümün yanına uzandım, ona sarılıp gün boyu bekledim. Sigara içtim bekledim. Tuvalete gidip geldim bekledim. Yeterince beklersem ölüm bedeninden çıkar, Fikriye uyanır diye bekledim. Beklemek beni onun babası yaptı, oğlu yaptı, ölüm benim bekleyişimden dev [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/selanikte-sonbahar-tuna-kiremitci.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8504" title="selanikte-sonbahar-tuna-kiremitci" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/selanikte-sonbahar-tuna-kiremitci.jpg" alt="" width="200" height="289" /></a>Bir ulusun doğmasını engelleyen suikast, </strong><br />
<strong>o suikaste uğramasa lider olacak bir asker, </strong><br />
<strong>gerçekleşmesi Ölüm&#8217;e bağlı bir aşk&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Fikriye&#8217;nin bedenine girmiş ölümün yanına uzandım, ona sarılıp gün boyu bekledim. Sigara içtim bekledim. Tuvalete gidip geldim bekledim. Yeterince beklersem ölüm bedeninden çıkar, Fikriye uyanır diye bekledim. Beklemek beni onun babası yaptı, oğlu yaptı, ölüm benim bekleyişimden dev bir heykel yaptı, ben o heykelin tepesine konan kuş oldum yine bekledim. Asırlar beklemekle geçti, derken bekleyiş de geçti, cümleler büsbütün anlamsızlaşıp anlam kendisini bir kız için vurdu ve ben anladım: Bekleye bekleye onu geri getiremeyecektim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kadın</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir ada vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Adayı hatırlıyorsundur&#8230;&#8221; diyor babam, gül kökünden piposunu güverteyi yalayan poyrazda yakmaya çalışırken zorlanarak: &#8220;Ben ölmeden her hafta gelirdik. O fena şeyler yaşanmadan. Ada senin çocukluğunun güzel, kaygısız zamanlarının geçtiği yer. Tığ örgüsü elbisenle sahilde koşturman gözlerimin önünde. Sonra kardeşinin yakaladığı çingene kelebekleri ve geç saatlere kadar süren oyunlarınız&#8230; İnşallah oraya gitmek şimdi seni tedirgin etmiyordur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Tedirgin etmek mi? Ne hissettiğimi bilse, bu lafın bir ölünün ağzında bile tuhaf durduğunu anlar.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tedirginlik&#8221;, hislerime göre fazla sakin bir sözcük. Ona belki &#8220;adadan sağ çıkamayacağıma dair bir önsezi&#8221; denebilir; ya da &#8220;yola çıkmadan o kadar ilaç yutmama rağmen, sinsi bir sıkıntı&#8221;. İkisi de babamın sözlerinden daha doğru.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine de kızamıyorum: Ne de olsa bir ölü. Üstelik yirmi dört yıldır toprağın altında duran birine göre fena görünmüyor. Ölmesine neden olan darbe kafatasını kırmış, başın sağ tarafını hiyeroglife çeviren çöküntüye yol açmış. Sağlığında kartal gibi bakan gözlerinden biri aynı darbeyle fırlamış, gözün olması gereken yerde bir kanlı katman. Ama bozulmuş simetrisine rağmen, yine de yakışıklı. Özellikle sağlam taraftaki çıkık elmacıkkemikleri ve çelik mavisi göz, bir zamanlar ne çekici bir adam olduğunu ele veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Pipoyu yakmayı başarıyor ve poyraza karşı kazandığı zaferin haklı gururuyla gülümsüyor: &#8220;Ne hissettiğini biliyorum. Şu anda oraya gitmemek için her şeyi verirdin. Bir üçüncü sayfa haberine bile razı olurdun. Keşke arasalar da bu işi bırakıp, kendisiyle beraber karısını ve üç çocuğunu havaya uçurmaya kalkan tüpçüyü araştırsan, değil mi? Ama kader böyle bir şey değil Latife. Kader, binlerce görünmez ipliğin oluşturduğu, akıl sır ermez bir ağ. Ağı görmezden gelebilirsin ama ondan kurtulamazsın&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Gevezeliği canımı sıkmıyor. Hatta şu hayat kavşağında çene çalacak birinin olmasından memnunum. Öldüğünden beri çok değişti babam, üzerine bir konuşkanlık geldi. Oysa annem onun ketumluğundan şikâyetçiydi &#8220;Bu adamın ağzından laf almak, deveye hendek atlatmaktan zor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Beni dinliyor musun?&#8221; diyor, yanıyor mu diye piposunu kontrol ederek.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet. Ağı görmezden gelebilirsin ama ondan kurtulamazsın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aferin. Yaşlandıkça büyük sözü dinlemeye başladın. İnsanoğlu böyledir işte. Öz kızın bile olsa. sen hayalete dönüşmedikçe ne dediğini dinlemezler.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Vapur olduğunu bilmeyen vapur, yaralı bir hayvanı andıran sesler çıkararak ilerliyor. Daha fazla konuşmasın diye babama sırtımı dönüp kulaklıkları takıyorum. Düğmeye basmamla beynimi çello sesi dolduruyor. Jacqueline du Pré&#8217;nin genç yaşta toprak olmuş elleri Schubert&#8217;in piyanosuna eşlik ederken, evleri, saat kulesi ve kızılçam ormanlarıyla gittikçe yaklaşan ada gerçeklik kazanıyor. Ona bakıyor ve içimden tekrarlıyorum: &#8220;Hiçbir şey hatırlamıyorum. Hayır, hiçbir şey hatırlamıyorum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yanılıyor babam: Aslında kader falan yok. Burada olmayı kendim istedim. Beni bu vapura bindirip şu kara parçasıyla karşı karşıya getiren silsileyi başlatan, üç kuruşluk hayatta kalma hırsımdan başka bir şey değil. Üstelik istesem her an vazgeçebilirim. Kimsenin sallamadığı bir amaç uğruna kendimi komik duruma düşürüyorum. Koridorda arkamdan güldüklerini ve kahve makinesinin önünde dedikodumu yaptıklarını gayet iyi biliyorum. Sayfa sekreterlerinin zararsız bir deliymişim gibi bakmasına artık alıştım. Alışamadığım, amacıma sadık kalmakta gösterdiğim inat.</p>
<p style="text-align: justify;">Yakında otuz beşime basacağım. Kadının kendisini kandırmaktan vazgeçmesi gereken yaş. Hele yıllardan acı ve pişmanlık dışında bir şey alamamışsanız, en azından dürüst olmakta fayda var. Gerçek şu ki, tükenmiş bir insanım. Kocam ve oğlum ölmeden, onları uçağa bindirdiğim an bitmiştim. Rüyamda ikisini bu adanın sahilinde, meçhul bir şeyi beklerken gördüğümde. Aynı rüyayı halâ ara sıra görüyorum. İskeleye benzeyen bir şeyin önünde durmuş, başkente bakıyorlar. Ne bekliyorlar? Onları yutan denizin kabarıp hepimizi içine çekmesini mi? Sırtları niye dönük? Neden bana bakmıyorlar? Ben yokken de böyle sessizler mi? Tek başıma ne yaptığımı merak etmiyorlar mı?</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Onların seni merak etmesine gerek olmadığını biliyorsun&#8221; diyor babam, dişlerinin arasındaki pipo yüzünden heceleri yuvarlayarak: &#8220;Onlar için senin yaşayacağın her şey sadece evrendeki bir an. Saatteki kum tanesi. Bir çocuğun uykusunda aldığı nefes. Seni tekrar gördüklerinde hiç ayrılmamışsınız gibi davranacaklar ve bu sefer de sen burada yıllarca acı çekerken özlemediklerini düşünerek güceneceksin. Ama bunun için zaman var.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Niye? İstersem şimdi kendimi denize atarım ve mesele kalmaz. Boğulup giderim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Onlar öldüğünden beri ilk defa mı vapura biniyorsun Latife? İlk kez mi sulara bakıp kendini atmayı düşünüyorsun? Bugüne kadar yapmadığını niye şimdi yapacakmışsın? Hele amacına bu kadar yaklaşmışken.. Ne kadar saçma.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın bir babasının olmasından daha fena bir şey varsa, o da aynı babanın ölü ve düşüncelerinizi okuyabilen biri olmasıdır. Her söyleyeceğimi önceden bilmesi muhabbetimizi içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Daha söze başlarken nasıl bitireceğinizi bilen bir mahlukla konuşmadıysanız, dilerim bu hiçbir zaman başınıza gelmez, çünkü babanız bile olsa bir yerde insanın sabrı taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sabrının taştığını düşünüyorsun. İnşallah boşboğazlık etmemişimdir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hayır. Sadece biraz kafamı toparlamaya ihtiyacım var. Birazdan adada olacağım ve işe nereden başlayacağımı bile bilmiyorum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;O zaman seni yalnız bırakayım.&#8221; Piposunu güvertenin küpeştesine vurarak denize silkiyor: &#8220;Ama son bir şey söylememe müsaade et.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Etmesem söylemeyecek misin sanki?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Seni buraya kadar getiren, Atilla&#8217;nın şarkıları olduğuna göre, bundan sonrasında da pekâlâ yardımcı olabilirler. İçinden çıkamadığın bir durum olduğunda şarkıları<br />
hatırla. Biri yol gösterecektir.”</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;O şarkıları sevmediğini sanıyordum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sevmiyorum. Hatta bana sorarsan müzik demeye bin şahit ister. Ama takdir edersin ki senin hikâyende şarkı olmaktan çıkıp birer mecaza dönüşüyorlar. Bu yüzden dinlemek zorundasın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Erkek</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir kadın vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk gördüğümde hayatımın, daha doğrusu hayat dediğiniz şu küflü zincirin kırılacağını hissettim.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğumumdan kırk iki, Paşa&#8217;nın mektuplarının bana gelip hayatımı değiştirmesinden on beş yıl sonraydı. Faytondan inmiş, şaşkın şaşkın bakınıyordu. Koyu yeşil bir anorak, kareli oduncu gömleği ve kot pantolon. Eski moda güneş gözlüğü takmış, kumral saçını topuz yapmıştı Güzel olduğunu söyleyemem; eğer hayatım boyunca tanıdığım kadınlarla kıyaslarsam. Ama bir şekilde Fikriye&#8217;ye benziyordu. Aynı onun belleğimdeki resmi gibi, öyle esaslı bir hüzün yayıyordu ki, kızılçamların gölgesine gizlenmiş olmama rağmen beni buldu, içime işledi.</p>
<p style="text-align: justify;">Boktan bir CV&#8217;ye sahibim. Benimkinin yanında Elvis&#8217;in geçmişi okul-aile birliği toplantısı gibi kalır. Aslında anlatmak istediğimden emin değilim. Sadece Latife&#8217;nin, bunca yıldır saklandığım adaya ipi kopmuş uçurtma gibi gelişinden ve sonrasından bahsetmek istiyorum. Ama çırpınırken hayatımın bir parçasına dönüştü ve onu maziyi eşelemeden anlatmanın yolunu bulabileceğimi sanmam. Biliyorum; Fikriye&#8217;ye benzediğini fark edince kaçmam lazımdı. Mağarama dönmeli ve duvarlarını kanımla ördüğüm hayat müsveddesini sürdürmeliydim. Ama onun yerine birkaç dakika bekledim ve arkasından otele girdim. Despina&#8217;dan almam gereken ilaçlar vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Latife adında bir kadın&#8230;&#8221; dedi Despina, şaşkınlığını gizlemeye gerek duymadan: &#8220;Ne zamandır otelde kalanlarla ilgileniyorsun sen?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kimseyle ilgilendiğim yok. Dün gece zor geçti. İlaç almam lazım. Ayrıca şu müziği kapat.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Despina beni çocukluğundan beri tanıyordu. Kim olduğumu bilmek, yalnızca ona ve ailesine bahşettiğim ayrıcalıktı. Ruhunuzu dünyanın geri kalanından ayırıp bir mağaraya sığdırsanız bile bedenin ihtiyaçları bitmek bilmiyordu. Bu yüzden arkadaşlara ihtiyaç vardı. Kim olduğunuzu bilen, kim olduklarını bildiğiniz, ilaç ya da battaniye verecek dostlara. Benim dostlarım da Despina ve ailesiydi. Ayrıca, haklıydı kız: Ona otelde kalan birini ilk kez soruyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bir gazeteci&#8230;&#8221; Çekmeceden çıkardığı küçük, kahverengi ilaç şişesini tam ortamıza koydu: &#8220;Üstelik kimliğini saklayabileceğini sanıyor. Adliye muhabirliği yapıyor. İstersen en kısa zamanda uzamasını sağlayabilirim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Despina artık Allah&#8217;ın unuttuğu bu adada kendi kendine seksek oynayan küçük kız değildi. Mavi kâkülleri, özenle inceltilmiş kaşları vardı ve yüz hatlarındaki çocuksulukla çelişen, sırtlanımsı bir gülüş edinmişti. Mesai saatlerinde beyaz gömlekle kırmızı kareli etekten oluşan üniforma, beyaz ayakkabılar giyerdi. Suç ortağına bakar gibi bakardı. Dudağının ucunda gülümsemeyi andıran, çılgın bir kıvrımla.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne diyorsun Atilla? Sepetleyeyim mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Oda anahtarlarını astığı dolabın yanındaki aynaya ne zaman baksam, bir yabancı görürdüm. Saçı sakalına karışmış bir herif deli gözleriyle bakardı. Düşman olduğunu bilirdim, canımı er geç alacağının farkındaydım ama korkmazdım. Birbirimize alışmıştık. İlk gördüğümdeki kadar hayret etmiyordum ama o bana aynı dehşetle bakıyordu; adadaki ilk yıllarımda avladığım tavşanları hatırlatarak. O zamanlar arkadaşım yoktu; Despina&#8217;nın ailesiyle tanışmamıştım. Kimseye görünmemek için mağaradan güneş batınca çıkar, açlıktan gebermemi önleyecek şeyler arardım. Tavşan yakalamakta ustalaşmıştım. Garibanlar gözlerine fener tutuldu mu kilitlendikleri için en basiretsiz avcının karşısında bile savunmasızdılar. Canlarını almadan önce onun gibi bakarlardı, asla anlayamayacakları bir gerçeği anlamaya çalışarak.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu hatırlayınca içim aynadaki düşmana karşı merhametle doldu. Onun da korkuyor olabileceğini düşündüm. Göremediği ama var olduğunu bildiği bir şeylerden. Bizi buluşturan da paylaştığımız bu korkuydu. İnsan kendini tanımak istiyorsa, er ya da geç düşmanına bakmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Elime yumuşak bir şey değince irkildim: Despina gülümsüyordu. Küçük ve pürüzsüz elleri nasırlı parmaklarımın üzerindeydi. Galiba mandalina kokuyordu. Aynadaki adam gibi, ben de korkuyordum: Despina içimde erkeksi bir şeyin kıpırdamasına yol açıyordu ve böyle bir gücü olduğunun belki de farkındaydı: “Emin misin? Ne de olsa gazeteci gazetecidir. Üstelik mesleğini saklamaya çalıştığına göre, niyeti kim bilir ne&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bırak ne yapacaksa yapsın. Onlardan birine benzemiyor. Onların kokusunu bir kilometreden alırım ben.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Öyle olsun&#8230;&#8221; Elini, elimden çekip hâlâ tam ortamızda duran ilaç şişesine götürdü: &#8220;Peki, ne oldu dün gece?”</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aynı şey. Göğsümün üzerinde bir ağırlık&#8230; Bu seferki biraz daha uzun sürdü.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne kadar?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sabaha kadar.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Niye daha erken gelmedin be adam?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İşlerim vardı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dudaklarını büzdü ve yukarı doğru, mavi kâkülleri havalandıracak şekilde üfledi. Düşünürken böyle yapardı. Saç telleri havada birkaç saniye titreştikten sonra tekrar alnına döküldüler: &#8220;Bence artık bir şeylerin değişmesi gerekiyor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Her zamanki gibi yanıtladım: &#8220;Hayır. Hiçbir şeyin değişmesi gerekmiyor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sen bilirsin delikanlı. Ama haberin olsun, böyle giderse o mağara seni öldürecek.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Asıl mağara sayesinde bunca yıldır hayattayım&#8221; demek geldi içimden ama Despina&#8217;nın enerjisiyle aşık atacak halim yoktu, vazgeçtim. Şişeyi cebime koydum, hem Despina&#8217;nın hem de aynadaki adamın bakışlarını sırtımda hissederek kapıya yürüdüm. Çıktığımda sonbahar güneşi gözlerimi aldı. Osmanlı&#8217;nın yüzlerce yıllık başkenti İstanbul&#8217;un gökdelenleri, denizin öte yanında gulyabanilere benziyordu. Cebimdeki ilaç şişesini parmağımla yokladım ve korkacak bir şey olmadığını, her şeyin yolunda gittiğini içimden tekrarlayarak ormana doğru ilerledim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunca yıl sonra hâlâ peşimde olamazlardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/selanikte-sonbahar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Varşova Anagramları</title>
		<link>http://www.birazoku.com/varsova-anagramlari/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/varsova-anagramlari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2012 02:18:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[SAYFA6 YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Zimler]]></category>
		<category><![CDATA[Solmaz Kamuran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8493</guid>
		<description><![CDATA[iyi adamlar savaştığında kötülükler savrulacak&#8230; 1941 yılının son günleri&#8230; Erik Cohen yeniden Varşova gettosunda, ama bu defa bir &#8220;ibbur&#8221; olarak. Onu görebilen tek kişi olan Heniek&#8217;e 1940-1941 yıllarında yaşanan dehşet verici olayları yazdırır. 1940 Eylül&#8217;ünde 40.000 Yahudiyle birlikte gettoya kapatılan Eric, yeğeni Stefa ve onun 9 yaşındaki oğlu Adam ile küçük bir dairede yaşamaktadır. Yokluklar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/varsova-anagramlari-richard-zimler.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8494" title="varsova-anagramlari-richard-zimler" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/varsova-anagramlari-richard-zimler.jpg" alt="" width="200" height="323" /></a>iyi adamlar savaştığında </em><br />
<em>kötülükler savrulacak&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;">1941 yılının son günleri&#8230; Erik Cohen yeniden Varşova gettosunda, ama bu defa bir &#8220;ibbur&#8221; olarak. Onu görebilen tek kişi olan Heniek&#8217;e 1940-1941 yıllarında yaşanan dehşet verici olayları yazdırır.</p>
<p style="text-align: justify;">1940 Eylül&#8217;ünde 40.000 Yahudiyle birlikte gettoya kapatılan Eric, yeğeni Stefa ve onun 9 yaşındaki oğlu Adam ile küçük bir dairede yaşamaktadır. Yokluklar kısa zamanda kaçakçılığı ve karaborsayı başlatır, ne yazık ki bu işlerde çocuklar da kullanılmaktadır. Adam bir gün ortadan kaybolur, onun ardından başka çocuklar da&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Erik ve arkadaşı İzzy ipuçlarının peşinde gizlice getto sınırlarının dışına çıkarlar ve Nazi kontrolündeki Varşova sokaklarında defalarca ölümle yüzleşirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüyler ürpertici olayların sorumluları kimdir, Naziler mi, onların işbirlikçileri Polonyalılar mı yoksa bizzat Yahudilerin kendileri mi? Direnişçilerin eski Yahudi geleneğine uygun olarak oluşturdukları anagramlar gerçeği ortaya çıkarmaya yetecek mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Richard Zimler bu son romanında da okuyucuyu müthiş bir serüvenin heyecanında nefessiz bırakıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Giriş</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Onca yol boyunca tek bir sokağı bile şaşırmadan mahalleye geldim, Varşova&#8217;yı çocukluğundan bu yana ezbere bilen biri için bundan kolay ne olabilirdi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bizi kuşatan o yüksek tuğla duvarla karşılaşınca bir an için gerçekleşmesi imkânsız bir umutla yüreğim hopladı, oysa Stefa ve Adam&#8217;ın beni karşılayamayacağını biliyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Sweitojerska Sokağı tarafındaki kapıda nöbet tutan Alman asker iştahla dumanı tüten patatesini ısırıyor; içeri girerken kepini kaşlarına kadar indirmiş genç bir adam hızla yanımdan geçti, omzunda taşıdığı çuvaldan sızan sıvı ceketinde tuhaf lekeler oluşturmuş, kanla yazılmış mors alfabesi şekilleri, diye düşündüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Eski püskü ayakkabılarıyla donmuş sokaklarda çıtırtılar çıkararak yürüyen kadınlar, erkekler&#8230; Ellerini ceplerine sokmuşlar, ağızlarından burunlarından küçük buhar bulutları yükseliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Huzursuzluk içinde ilerlerken az daha küçük bir manavın önünde donarak ölmüş bir ihtiyarın cansız bedenine çarpacaktım. Üzerinde sadece yıpranmış iç çamaşırları vardı, çıplak dizlerini göğsüne doğru çekmiş ve öylece kalakalmış. Kan pıhtıları yapışmış dudakları mosmor, gözkapakları ise hâlâ kırmızı&#8230; Şu dünyadan ayrılırken son algıladığı herhalde kendi zavallılığıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Stefa&#8217;nın evinin girişindeki zeytuni duvar kâğıtları rulolar halinde aşağı sarkmış, sıvalar dökülmüş, her tarafta rutubetin koyu renkli izleri&#8230; Yerler buz tutmuş, içerde tek bir yiyecek kırıntısı bile yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortalığa bir takım giyecekler saçılmıştı, bir erkeğe ait şeylerdi bunlar. Bina ve annesinin çok uzun zamandır buralarda olmadığını anladım.</p>
<p style="text-align: justify;">Salondaki masa ve piyano ortadan kaybolmuş, muhtemelen satılmış ya da belki yakılmışlardı, her ikisi de olabilirdi. Yatak odasının kapı çerçevesindeki kalemle yapılmış izlere bakınca içim burkuldu, her ay Stefa ile birlikte Adam&#8217;ın boyunu ölçüp koyduğumuz işaretlerdi bunlar. En tepedekine doğru uzattım parmağımı, yanında 15 Şubat 1941 yazıyordu, tam dokunacaktım ki son anda cesaretimi kaybettim.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeğenimin yatağının yeni sahibi belli ki kitap okuyan biriydi, yerde açık duran kitap benim Lehçeden çevirdiğim <em>Bir Yaz Gecesi Rüyası</em> kitabımdı. Onun yanı başında duran teneke kahve kupasının içi getto suyunun bıraktığı tortu lekeleriyle doluydu, bu kupayı da unutmamıştım.</p>
<p style="text-align: justify;">Evde dolaşırken sanki her şey birden geri gelecekmiş gibi tuhaf bir his vardı içimde. Stefa&#8217;nın dolabını açıp elimi içeri uzattım, parmaklarım buz gibi bir karanlığa daldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Dokuz yaşında, böylesi bir yerde, tuzağa düşmüş hayvan misali yaşamak ne kadar korkunç bir şeydi&#8230; Beraber uyumaya başladığımız ilk günleri düşündüm, hızlı hızlı nefes almasından bile rahatsız olurdum, ama sonraları alışmıştım. Adam&#8217;ın geceleri uyandığında yanı başımdaki sehpada duran suya uzanışı, benim bardağı onun dudaklarına götürüşüm, sonra yeniden yatışı ve kolumu tutup üzerine alışı&#8230; Göğsünün muntazam aralıklarla iniş kalkışı nasıl da huzur verirdi bana ve şimdi bunu düşünmek de aynı duyguları yaşatıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Onunla yatmak bana sorumluluklarımı hatırlatırdı, sıklıkla uyanıp bakardım yüzüne, elimi sarı saçlarının üzerine koyarken onu bu kötü dünyada korumak ve yaşatmak zorunda olduğumuzu düşünürdüm. Hayatta kalmak istiyordum, onun için ve kendim için. Ölmemeliydik.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi ellerimle yaptığım ahşap raflarda duran kitaplarımın neredeyse tamamı yok olmuştu, mutlaka yakılmışlardı; sadece Freud&#8217;un <em>Rüyaların Yorumu</em> kitabı ve benim bazı psikiyatri çalışmalarım kalmıştı geriye. Aslında kitapların çoğu ilk baskıydı, belki de burada şimdi yaşayan kişi bunu keşfedip onları getto dışında birilerine çoktan iyi bir fiyatla satmış da olabilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Gözlerim rulo halinde duran Almanca basılmış tıp dergilerine takıldı, acil durumlar için arasına birkaç hamursuz saklamıştım onun; aslında karnım zil çalıyordu ama yine de gidip almak için bir hareket yapmadım, artık bu tarz bir yatıştırmaya nasılsa ihtiyacım kalmamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzak ufuklara bakıp rahatlama arzumdan olacak bir üst kata çıktım, Tamowskiler&#8217;in geceleri yıldızları seyretmek için yaptırdıkları ahşap teras her şeye rağmen hâlâ harikaydı. Kubbeler, kuleler tıpkı bir masal ülkesinde gibi yükseliyordu, bir çocuğun hayallerindeki o masal ülkesi&#8230; İçimi tekrar huzur doldurmuştu, insan bir şehri böyle sevebilir mi? Vistula Irmağı olup Varşova&#8217;yı çepeçevre sarıp sarmalamak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Teras hatırladığımdan da kötü durumdaydı, tahtalar çürümüş, bazıları kopup aşağı sarkmıştı. O sırada bir ses beni hayallerimden koparıp bugüne döndürdü. Sokağın karşı tarafındaki binanın dördüncü katından sarkan eski püskü paltolu adam bana el sallıyordu. Ne kadar zayıf biriydi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hey, sen&#8230; Baksana,&#8221; diye bağırıyordu, &#8220;aşağı düşeceksin, in oradan.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">O sıska, sopa gibi kollar, o çökmüş surat, o korku dolu gözler bana kendimi hatırlattı. Elimi kaldırıp bekle gibilerden bir işaret yaptım ve aşağı inip sokağa çıktım.</p>
<p style="text-align: justify;">Adamın evine girip de karşı karşıya geldiğimizde birden endişelenir gibi oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Beni görebiliyor musun?&#8221; diye sordum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet&#8230; çok iyi olmasa da&#8230;&#8221; Rahatlamıştı, başını kaşıdı, &#8220;Bulanık ama idare eder.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benden korkmuyor musun?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yoo, daha önce de hayalet görmüşlüğüm var, hem ayrıca Yidişçe konuşuyorsun. Yahudi bir ibbur<strong>¹</strong> bana neden kötülük yapsın?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İbbur?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İşte, senin gibi biri&#8230; öbür dünyadan gelme yani.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Konuşma tarzı hoşuma gitmişti, beni duyuyor ve görüyordu, rahatlamıştım.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Adım Heniek Corben,&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ben de Erik Benjamin Cohen.&#8221; Sesim acemi bir okul çocuğu tonunda çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Varşovalı mısın?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, şehrin merkezinde doğup büyüdüm, Bednarska Sokağı&#8217;nda.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Komik bir şekilde dudaklarını büzüp ıslık çaldı, &#8220;Oturaklı bir mahalle.&#8221; Gülerken neredeyse bütün dişlerinin siyah çürüklerle dolu olduğunu fark ettim. Yüzüm gergin bir hal almıştı herhalde, bunu bir rahatsızlığım olduğu şeklinde değerlendirdi ve mutfak masasının yanındaki sandalyeyi çekip bana uzattı, &#8220;Otur, otur Reb Yid.&#8221;<strong>²</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Resmiyet, içinde bulunduğumuz an için son derece saçmaydı, Yahudilerin çektiği onca acıdan sonra üstelik&#8230; &#8220;Lütfen bana sadece Erik, diye hitap et,&#8221; derken tedbirli bir edayla sandalyeye oturdum, çok sert olabileceğini düşünmüştüm ama doğrusu kuru kıçım çok rahat etti, demek bu yeni hayatın hoş taraflarını da yaşayabilecektim.</p>
<p style="text-align: justify;">Heniek ciddi bir yüz ifadesiyle beni tepeden tırnağa süzüyordu, &#8220;Ne var?&#8221; diye sordum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sanki bir an için gözden kaybolur gibi oldun, sanırım belki de&#8230;&#8221; Cümlesini tamamlamadı, elini başımın üzerine getirdi ve İbranice olarak beni takdis etti, yine gülüyordu, &#8220;Bu işe yarar,&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Dindardı galiba.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Biliyor musun, ne Tanrı&#8217;nın, ne meleklerin, ne şeytanın, ne hayaletlerin, ne de vampirlerin bir izini gördüm. Hiçbir şey yok,&#8221; dedim. Onun soracağı metafizik sorulara cevap vermeyeceğimi şimdiden bilse iyi olurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Boşver gibilerden elini salladı, &#8220;Bir şeyler içmelisin, çay ister misin?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sağ ol, ama artık bir şey içmeye ihtiyacım yok.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ben kendim içeyim bari.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tabii, keyfine bak.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">O suyu kaynatırken ben de ona geçen mart ayından bu yana, ben yokken Varşova&#8217;da neler olduğunu sordum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hep aynı hikâye,&#8221; diye başladı sözlerine, &#8220;En büyük heyecanı yazın yaşadık, Ruslar bizi bombaladı. Ama geri zekâlılar Gestapo karargâhını ıskalayıp onun yerine Tiyatro Meydanını yerle bir ettiler.&#8221; Sesini iyice alçaltıp bana doğru eğildi, &#8220;İyi habere gelince&#8230; Amerikalılar da savaşa girdi. BBC&#8217;ye göre Japonlar bir hafta önce Amerikalıları bombalamış, bir arkadaşımın radyosu var da&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Neden fısıltıyla konuşuyorsun?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Gökyüzünü işaret etti parmağıyla, &#8220;İyimser görünmek istemem, Tanrı ona karşı geldiğimi düşünsün istemem.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Eskiden olsa Heniek&#8217;in bu batıl inançlı hali daha fazla ilgimi<br />
çekerdi, ama ölüm beni sakinleştirmişti. &#8220;Nerede çalışıyorsun?&#8221; diye sordum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Berbat bir sabun atölyesinde.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bugün işe gitmedin demek.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, sabah biraz ateşim vardı, ama şimdi daha iyiyim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tarih ne?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;16 Aralık 1941.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Peki, hangi gün?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Salı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Lublin&#8217;deki çalışma kampından aynlıp yürümeye başlayalı demek yedi gün geçmişti, ama bence sadece beş gün yürümüştüm, demek kırk sekiz saat ayaklarımın altında eriyip gitmişti. Belki de zaman benim gibiler için çok daha farklı akıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Heniek buraya gelmeden önce matbaacılık yaptığını söyledi. Karısı ve kızı bir yıl önce veremden ölmüşlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yalnızlıkla başa çıkabildim,&#8221; diye mırıldanırken bakışlarını kaçırdı, &#8220;ama diğerleri&#8230; çok, çok&#8230; çok fazlaydı&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Deneyimlerimden &#8220;diğerleri&#8221; kelimesinin ne demek olduğunu biliyordum, bu kelime insana suçluluk duygusu veriyordu, adını koyamadığımız pek çok korku ve karmaşık duygu demekti &#8220;diğerleri&#8221;.</p>
<p style="text-align: justify;">Elindeki kuru yaprakları demlik olarak kullandığı beyaz vazonun içine attı. Başını kaldırdığında yeniden kendini toparlamış gibiydi, bana ailemi sordu, kızım Liesel&#8217;in İzmir&#8217;de olduğunu söyledim. &#8220;Orada arkeolojik bir kazıda çalışıyordu, savaş başlayınca dönmedi ve İzmir&#8217;de kaldı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Onu görebildin mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hayır, ben buraya geldim. Ama o güvende. Yoksa&#8230;&#8221; Yerimden fırladım, korkmuştum. &#8220;Türkiye savaşa girmedi, öyle değil mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hayır, endişelenme.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Sıcak suyu yavaşça daireler çizerek vazoya döktü, sakinliği beni de yatıştırmıştı, tekrar yerime oturdum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Affedersin Erik, neden bize geri döndün?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Emin değilim, ama eğer şimdi, bana ve özellikle de yeğenimin oğluna gettoda neler olduğunu anlatmadan söyleyeceklerim yeterli olmayacaktır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;O halde söyle, seni durduran bir şey mi var? Zamanımız bol nasıl olsa.&#8221; Heniek&#8217;in gözlerine muzip bir ifade gelmişti. Yaşadığı onca acıya rağmen yeni bir maceraya hazırmış gibi duruyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Daha sonra anlatırım,&#8221; dedim. &#8220;Seninle konuşabilmek beni biraz sersemletti de&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Anlıyorum, gibilerden başını salladı, çayını bitirince biraz dışarı çıkıp dolaşmayı teklif etti. Yanına kız kardeşine götürmek üzere bir torba patates aldı; kadın. Büyük Sinagog&#8217;un yanındaki iki odalı bir daireyi altı kişiyle paylaşıyordu; sonra hep beraber Nowy Azazel Tiyatrosu&#8217;nun önünde Noel Anbaum&#8217;u dinledik. Onun akordeonunun çıkardığı sesleri duyarken gözlerimin önünde rengârenk kelebekler uçuşuyordu. Muhteşem bir duyguydu bu, eskiden kalma bir duygu, ama şimdi yeniden hareketlenmişti, sınırları aşıyordu. Ne olacaktı, sonunda tamamen beni içine mi alacaktı bu duygulanımlar ve kendimi o duygu denizinin içinde kaybolurken mi bulacaktım? Belki de bu, ölümün beni tamamen içine almasının bir yoluydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Heniek, biliyor musun, aramızdaki karpit lambasının tuhaf sesini dinleyerek ve onun mavi alevinin dansını seyrederek oturmak bana tıpkı Adamla New York&#8217;a yapacağımız seyahatin hayalini kurduğumuz anlar kadar huzur veriyor. Almanların şu dünyayı yeni bir düzene sokmak için onca uğraşmasına rağmen seninle basit bir fısıltıyla konuşabilmek bana nasıl bir mutluluk veriyor bilemezsin. Her şeye rağmen doğanın kendi düzeni hâlâ mevcut.</p>
<p style="text-align: justify;">Sana şimdi her şeyi sırasıyla anlatmalıyım; yoksa anıların,<br />
düşüncelerin arasında kaybolup gideceğim ve Hansel ve Gretel Masalı&#8217;ndaki çocuklar gibi geri dönüş yolumu gösterecek ekmek kırıntılarım da yok benim, zaten bir evim de yok. Doğduğum şehre geri dönerken bunu öğrendim.</p>
<p style="text-align: justify;">Önce Adam&#8217;ın nasıl kaybolup başka bir şekilde bize geri döndüğünden başlayalım. Sonra da sana Stefa&#8217;nın beni nasıl mucizelere inandırdığını anlatacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bölüm 1</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1940 yılının Eylül ayının son cumartesi günü, nehir kenarındaki evimden yeğenimin şehir merkezindeki Yahudi mahallesindeki tek yatak odalı dairesine taşınmak üzere bir at arabacısı ve iki hamalla anlaştım. Herkes gibi ben de bizler için bir getto kurulacağını biliyordum, en iyisi resmi makamların tebligatını beklemeden kendi kararımla kendi sürgünüme başlamaktı, hem böylelikle benden sonra evimde kimin oturacağını da seçme hakkım olacaktı. Daha ben ayrılmadan Hıristiyan komşularımdan birinin üniversite çağındaki kızı ve dava vekili kocası eve taşındı.</p>
<p style="text-align: justify;">Üzerimde en iyi takım elbisemle at arabasının yanında yürürken bir yandan da hiçbir şey yere düşüp çamurlara bulanmasın diye dikkatle eşyalarıma gözkulak oluyordum. Eski dostum İzzy Novak da yanımdaydı, mesele sadece bana yardımcı olmak değildi, biliyordum; bu bahaneyle bir süreliğine de olsa kasvetli evinden uzaklaşma şansına kavuşmuştu. Zavallının karısı Roza aybaşında ağır bir felç geçirdikten sonra kocasını dahi tanımaz halde yatağa düşmüştü, neyse ki Rozanın kız kardeşi ablasına bakmak üzere yanlarına gelmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">İzzy arada bir eğilip sonbaharın sarı ve kırmızıya boyadığı yaprakları toplarken bir yandan da karamsarlığa kapılmamam için beni oyalayacak şeyler anlatıp duruyordu. Ne var ki ben kendimi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;-</p>
<p style="text-align: justify;">1 Hayalet (Yidişçe) (çev.)<br />
2 Kibar bir hitap tarzı (Yidişçe). (çev.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/varsova-anagramlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>not: seni sevmiyorum</title>
		<link>http://www.birazoku.com/not-seni-sevmiyorum/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/not-seni-sevmiyorum/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 23:02:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Önce Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa Enver]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8487</guid>
		<description><![CDATA[Büyürken benim &#8220;ben&#8221; olmama olanak sağlayan inancı, desteği ve ifade özgürlüğünü karşılıksız sunan aileme teşekkür ederek bu kitabımı onlara ithaf ediyorum. Siz olmadan hiçbiri olmazdı&#8230; Not: Sizi Seviyorum! * birinci bölüm Siz hiç sevgilinizden bir mesaj, e-posta ya da daha kötüsü bir post-it ile ayrıldınız mı? Ben az önce yaptım! Üstelik üstümdeki giysiye rağmen. Ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/not-seni-sevmiyorum-vefa-enver.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8488" title="not-seni-sevmiyorum-vefa-enver" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/not-seni-sevmiyorum-vefa-enver.jpg" alt="" width="200" height="312" /></a>Büyürken benim &#8220;ben&#8221; olmama olanak sağlayan inancı, </em><br />
<em>desteği ve ifade özgürlüğünü karşılıksız sunan aileme </em><br />
<em>teşekkür ederek bu kitabımı onlara ithaf ediyorum. </em><br />
<em>Siz olmadan hiçbiri olmazdı&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Not: Sizi Seviyorum!</em></p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>birinci bölüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Siz hiç sevgilinizden bir mesaj, e-posta ya da daha kötüsü bir post-it ile ayrıldınız mı? Ben az önce yaptım! Üstelik üstümdeki giysiye rağmen. Ne mi giyiyorum? Gelinlik! Ah evet doğru duydunuz ben az önce nişanlıma bir post-it üzerinde ondan ayrıldığımı ilan ettim. Şimdi düşünüyorum da belki daha duyarlı birkaç söz yazabilirdim. Özellikle de aşağıda bekleyen yaklaşık bin kişiye gelinin onu yüzüstü bıraktığını açıklamak zorunda kalacağı, daha doğrusu açıklayamayacağı düşünülürse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ben ne yaptım?</p>
<p style="text-align: justify;">“Üzgünüm, yapamayacağım. Umarım bir gün beni bağışlarsın&#8230; Not: Seni sevmiyorum!”</p>
<p style="text-align: justify;">Aman Allah’ım ne düşünüyordum ki? Neyse tamam şimdi bunun için endişelenemem. Ortadan kaybolduğumu diğerleri fark etmeden bir şekilde buradan uzaklaşmalıyım. Hem de olabildiğince uzağa gitmeliyim!</p>
<p style="text-align: justify;">Topuklu ayakkabılarımın koşmaya pek de elverişli olmadığını fark edince bir çırpıda eğilip ayakkabılarımı çıkarıyorum. Elbette elverişli değil! Çünkü gelinin düğünden koşarak uzaklaşması için tasarlanmadılar.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Nişanlının kolunda zarifçe merdivenlerden inmen için giydin onları hatırladın mı?’ diye çemkiriyor beynimin bir köşesinde bir süredir bana hiç huzur vermeyen o tanıdık ses. Arkadaşım Esin onun vicdanım olduğunu iddia etse de ben kalması gerektiği yerde kalmayı beceremeyen -yani bilincimin ta en derinlerinde- bilinçaltım olduğuna inanıyorum. Bir zamanlar bir şeyi yanlış yapmış olmalıyım ve kafayı cidden buna takmış olmalıyım ki kendimi acımasızca eleştirip duruyorum. Oysa onu defalarca bilincimin en dipsiz derinliğine yolladığımdan eminim. Her neyse şimdi bunu da düşünmemeliyim. Kafamdaki sesi susturduktan sonra ayakkabılarımı tek elimde taşımaya karar veriyorum. “Bu kadar uzun duvak seçerken aklımdan ne geçiyordu hiç bilmiyorum!” diye söylenerek beş metrelik duvağı diğer koluma dolamaya başlıyorum. Ah doğru ya bu duvağı ben seçmedim! Kayınvalidemin eşsiz zevkinin başka bir ürünü. Bir elimde duvağım diğerinde ayakkabılarım bir an nereye gideceğimi ne yapacağımı kestiremez bir biçimde duruyorum. Heyecandan kalbim küt küt atar vaziyette bir sağa bir sola baktıktan sonra otelden gelen seslerle irkiliyor, adeta nefessiz kalıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Henüz değil…” diye fısıldıyorum kendi kendime. “Henüz fark etmiş olamazlar.” Kendimi otelin sınırları dışına atmak için can havliyle koşmaya başlıyorum. Nihayet yola vardığımda Ortaköy trafiğinin kilitlenmiş olduğunu fark ediyorum. Yaz ve Cumartesi olması nedeniyle herkes arabalara doluşmuş eğlenmeye bir yerlere gidiyor. Tıpkı normal insanların yapacağı gibi&#8230; Normal şartlar altında tıpkı şu an benim de yapıyor olacağım gibi&#8230; Allah’ım son derece sıradan bir hayattan nasıl bu denli karmaşık bir dünyaya geçiş yaptım? Ben kim evlenmek kim? Hem de sosyetenin en tepelerindeki ailelerden birinin pek kıymetli küçük oğluyla! Sevmediğim ve asla sevmeyeceğim oğluyla! Üstelik bu işe girerken onun eşcinsel olduğuna yemin edebilirdim. Yani ikimiz de kendi hayatlarımızı yaşayacaktık. Oysa müstakbel nişanlım bir kaç hafta önce bana saldırmaya kalkıştığında eşcinsel olmadığını çok net ispatladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bunu yapamazsın! Doğana aykırı!” diye haykırdığımda hayret dolu gözlerle bana bakıp şöyle dedi:</p>
<p style="text-align: justify;">“Karım olacak kadınla birlikte olmam neden doğaya aykırı olsun?”</p>
<p style="text-align: justify;">O zaman iki kez güçlüce yutkunup ilk kez gerçeği yüksek sesle dile getirdim. “Çünkü&#8230; çünkü sen gay’sin!”</p>
<p style="text-align: justify;">En azından ben gerçeğin böyle olduğunu sanıyordum. Müstakbel nişanlımın arka arkaya attığı kahkahalardan çok eğlendiği anlaşılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben neyim?” diye tekrarladı nihayet gülmeye ara verdiğinde. Hayır, yani bunda bu kadar komik olan nedir hiç anlamıyorum. Sonuçta kadın kıyafetleri ile gece gece, zil zurna sarhoş kampusta turlayan o değil miydi? Hem de kaç kez! Herkes onun öyle olduğunu düşünüyordu. Kimse açıkça itiraf etmese de&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Serkan tam anlamıyla erkek olduğunu ispatlamaya hazır bir kararlılıkla üzerime gelirken geri geri kaçtığımı hatırlıyorum. Sonunda sırtım kapıya dayanıp da ben el yordamıyla kapı kolunu aramaya başladığımda Serkan burnumun dibinde bitivermişti. Aramızda yaşanan itiş kakış, bağırış çağırış esnasında beni kurtaran Efe’nin beklenmedik ziyareti oldu. Kapıyı ısrarla vuruşu ve her şey yolunda mı diye sorması sonucu Serkan pes etmek zorunda kaldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında Serkan başka bir kız için harika bir koca adayı olabilir. Hatta düşünüyorum da herhangi bir kız için harika bir eş tanımına uyuyor. Sosyal statüsü haricinde oldukça yakışıklı bir erkek. Uzun boylu, esmer&#8230; Bilirsiniz işte klasik yağız Türk erkeği tiplemesine uyan. Ama sorun şu ki benim için doğru kişi değil! Onu gördüğümde midemde kelebekler falan uçuşmuyor. Biliyorum çok klişe bir benzetme ama ben de klişe bir romantiğim zaten. İşte bu yüzden aşk evliliği yapmalıyım.</p>
<p style="text-align: justify;">Evlendikten kısa süre sonra büyük olasılıkla beni aldatmaya başlayacak, ama şu an beni delicesine arzuluyor görünen azgın bir erkeği benim aşk tanımımın hiçbir yerine oturtamıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine de bu şekilde terk edilmeyi hak etmiyordu&#8230; Yani hiç kimse bu tür bir aşağılanmayı hak etmez, değil mi? Of yine başlıyor işte vicdan azabı. Bir an önce buradan uzaklaşmazsam pişman olup geri dönmem an meselesi diye düşünürken dikkatsizce yola fırlamamla acı bir fren sesi duymam ve ardından baldırlarımda hafif bir dürtülme hissederek dengemi kaybedip düşmem bir oluyor. Az önce de insanlar bana tuhaf tuhaf bakıyordu, ama şu anda tam anlamıyla ilgi odağı haline geldim! Bravo doğrusu Ela… bundan daha başarısız bir sıvışma operasyonu gerçekleştiremezdin! Arabanın şoförü telaşla yanıma gelip eğilirken başıma toplanan insanların hararetli konuşmaları arasında ambulans, polis gibi kelimeler duyarak kendime geliyorum. “Ben iyiyim,” diyerek toparlanmaya çalışsam da onlar kalkmamam konusunda ısrarlı. Tam o sırada arabanın şoförünün kim olduğu gizemi de çözülüveriyor. Efe! Yine istemediğim bir duruma balıklama atlamış bulunuyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ela iyi misin? Bir yerin acıyor mu? Hareket etme sakın!” dedikten kısa süre sonra olayın tuhaflığını fark ederek kaşlarını çatıyor. “Senin yolun ortasında ne işin vardı?”</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ayvayı yedim işte! Düğünden kaçmam ayrı bir fiyasko, kaçarken nişanlımın kuzeni tarafından araba ile ezilmem -her ne kadar mübalağalı bir yaklaşım olsa da- ayrı bir fiyasko! Görüyorsunuz işte benim hayatımı tek kelimeyle özetleyecek olsak en uygun kelime fiyasko olurdu. Ona mantıklı bir şeyler söylemeliyim… ya da beyin sarsıntısı geçiriyormuş numarası yaparak kendimden geçebilirim. Hastaneye kadar zaman kazanmış olurum. Nasılsa ambulansta aklıma bir şeyler gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Biri ambulansın yolda olduğunu söylerken Efe endişeli ve meraklı gözlerle bana bakmaya devam ediyor. Endişeli, çünkü gelinin ölüp ölmeyeceğini bilmiyor. Gerçi biraz abartmış olabilirim, kanayan bir yanım yok ama kafamı fena halde çarpmışımdır belki kim bilebilir ki? Tabii aynı zamanda merak içerisinde, çünkü gelinin yolun ortasında çıplak ayaklarla ne yaptığını kestiremiyor. Ve korktuğum üzere cep telefonunu çıkarıp Serkan’ı arıyor. Kısaca durumu anlattıktan sonra tekrar bana dönüyor. “Ela sen n’apıyordun böyle?”</p>
<p style="text-align: justify;">Düşün! Çabuk mantıklı bir açıklama düşün! Tamam… “Aniden regl oldum ve tampon almaya çıktım,” diyebilirim mesela. Bunu birinden isteyemeyecek kadar muhafazakârım. Yok yeterince inandırıcı olmaz. Çıkıp temiz hava almak istemiş olsam mesela. Evlilik stresi panik atak geçirmeme neden oldu ve bir an kendimi kaybedip&#8230; Buldum! Nasıl daha önce düşünemedim!</p>
<p style="text-align: justify;">“Bana neden böyle sesleniyorsunuz… siz kimsiniz?” diyorum ürkmüş bir ifade takınarak. Doğrusunu söylemek gerekirse bu yaratıcı fikirden dolayı kendimle gurur duyuyorum. Şu dakika korkmuş, çaresiz ve zavallı numarası yapmam gerekmese kahkahalarla gülerdim. Düşünsenize hangi evlendirme memuru hafızasını yitirmiş bir gelinin ‘evet’ini kabul eder ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Efe kaşlarını çatarak bana bir süre bakıyor. “Ne demek istediğini anlamıyorum,” diyebiliyor sonunda.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben de sizin ne demek istediğinizi anlamıyorum.” Ona siz diyerek özellikle aramıza mesafe koyuyorum. Anlarsınız ya… onu tanımıyorum, o bakımdan.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hadi ama Ela, hafifçe dokundum. Zaten bu trafikte saatte otuz kırk kilometreden hızlı gitmek mümkün mü? Beyin sarsıntısı falan geçirmiş olamazsın!”</p>
<p style="text-align: justify;">“Lütfen bana Ela deyip durmayın. Ben Sıla olduğumdan eminim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu da iyi! Hayır bu isme özel ilgim yok, ama bir ara şu dizi nedeniyle herkesin dilinde dolanıyordu. Orjinal olur diye düşündüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Efe boş gözlerle bana bakmaya devam ederken önemli bir şey keşfetmiş gibi heyecanla atılıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ah yoksa?” Üzerimdeki gelinliğe sonra da Efe’ye bakıyorum. “Yoksa siz benim nişanlım mısınız? Ben sizinle mi evlenecektim?”</p>
<p style="text-align: justify;">Böceğe dokunsa ancak bu kadar hızla elini çekerdi herhalde. Kendimi böcek gibi hissediyorum. Benden uzaklaşmaya çabalasa da beni yaraladığı düşüncesiyle vicdan azabı duyuyor farkındayım. Bu yüzden yanımdan ayrılamıyor. Ben de bu durumu sonuna kadar kullanmaya kararlıyım. Hafifçe doğrulup tekrar ellerine yapışıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Öyle değil mi? Seni hatırlayamadığım için bana kızgınsın ama lütfen, lütfen bana kızma…” diye yalvarırken harika bir performans sergilediğimi itiraf etmeliyim. Belki de dizilerde falan oynarım, tabii hafızamı geri kazanıp şu evlilik işinden paçayı sıyırdığımda.</p>
<p style="text-align: justify;">Efe ağzı bir karış halde bana öylece bakarken karar veremediğini anlıyorum. Gerçekleri o mu yoksa müstakbel nişanlım mı söylemeli diye&#8230; Ya da belki de ne denli ciddi yaralandığımı ve bu durumdan paçayı nasıl kurtaracağını hesaplamaya çalışıyordur. Zaten onun cevap vermesine fırsat kalmadan Serkan olay yerinde beliriveriyor. Bana doğru eğilirken Efe’nin elini öylesine sıkmışım ki tırnaklarımı etine geçirmiş olabilirim, o da yüzünü buruşturuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ah zavallı bebeğim!” diye başlayan Serkan endişesini gösteren bir yığın kelime söyleyerek üstüme doğru geldikçe ben geri kaçıyor ve gözlerimde panik ifadesiyle bir şeyler yap dercesine Efe’ye bakıyorum. Yüzünde beliren anlık tereddütten sonra Efe Serkan’ın koluna hafifçe dokunup sözde durumumu mırıldanarak anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Serkan çatılmış kaşlarla Efe’ye önce bana çarptığı sonra da sözde nişanlısı rolüne itiraz etmediği için çıkışıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“Fırsatım olmadı ki? Ben de sen gelmeden birkaç saniye önce öğrendim beni nişanlısı sandığını,” deyince Serkan ilk başta aklına gelmiş olması gereken soruyu nihayet soruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“Peki burada ne işi varmış?”</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi kendime her şeyin yolunda olduğunu hatırlatıyorum. Bilmediğim bir şeyi anlatmaya kimse beni zorlayamaz değil mi? Burada ne işim olduğunu gizemini koruyacak yani. Ayrıca Serkan’ı onca konuğun önünde rezil olmaktan kurtardım, bana teşekkür etmeli. Ah tabii ilk başta onu bu duruma sokan da bendim, ama ne demişler her işte bir hayır vardır ve belli ki bu evlilikte keramet yokmuş. Yine de işimi sağlama almak için ona bir iki kelime edeceğim. Ağır yaralanmış olma ihtimalime karşı kalkmama izin vermedikleri yerden hafifçe doğrulup bütün olan bitenler karşısında hassas bünyem ziyadesiyle etkilenmiş havası yaratarak elimi dramatik bir zarafetle ona uzatıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Merhaba ben Sıla,” diyorum ve hatırlamak için kendimi zorluyormuş gibi kaşlarımı çatıp ekliyorum. “Siz nişanlımın akrabasısınız sanırım. Ya da benim akrabam mı acaba?&#8230; Abim olabilirsiniz aslında. Saçlarımız benziyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu duyan Serkan’ın yüzündeki dehşet ifadesini görünce gülmemi zor bastırıyorum. Aslında onun için biraz üzülüyorum. Düşünsenize az önce onca davetlinin önünde benimle evlenecekken şimdi hayatımda bir yabancıdan ibaret. Düzeltiyorum abim olduğunu varsaydığım bir yabancı&#8230; Oh olsun ona! Beni oyuna getirip sözünü tutmadığı için.</p>
<p style="text-align: justify;">Neyse ki ambulans geliyor da konuşmaya ara vermek zorunda kalıyoruz. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, ambulans da gelmek bilmedi. Hani yani iyi ki gerçekten yaralı falan değilim. Hele bir hastaneye gideyim ve şu karmaşadan uzaklaşayım o zaman rahat bir nefes alacağımdan eminim. Ve eğer yalnız kalabilirsem hayatımın bu noktaya nasıl geldiğini detaylıca düşüneceğime dair kendi kendime söz veriyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ikinci bölüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bazı sorular vardır cevap vermeden önce çok iyi düşünmeniz gereken&#8230; Ama sorun şu ki ben hiçbir şeyi detaylıca düşünmem ve o an için bu harika bir fikir gibi görünmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün sorunlarım sihirli bir değnek dokunmuş gibi çözümlenecek, üstüne üstlük eğlenceli zaman da geçirecektim. Ne yazık ki her şey tam anlamıyla bir kâbusa dönüştü ve işin içinden nasıl çıkacağım hakkında hiçbir fikrim yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki de size en başından anlatsam daha iyi olur. Yine de uyarmalıyım ki başından ya da sonundan fark etmez, hangi açıdan bakarsanız bakın mantıklı bir açıklama bulamayacaksınız. Zaten öyle bir açıklaması da yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey Brad Pitt’in yüzünden. Evet, doğru duydunuz. Bütün olan bitenlerden o sorumlu. Daha küçücük bir kızken Fight Club’ı izlemiş ve kendi kendime yemin etmiştim. İlk fırsatta Amerika’ya gidip kendi Brad Pitt’imi bulacaktım. Yıllar içerisinde Brad Pitt yerini çeşitli aktörlere bıraktı, hayranlık duyduğum isimler sürekli değişti. Değişmeyen tek şey Amerika’ya gitme konusundaki kararlılığımdı. Ben doğuştan şanslı tiplerden değilim. Ailemin öyle çok parası olmadığının farkındaydım ve bu yüzden çok çalıştım. Öğrencilik yıllarım çok başarılı geçti. En iyilerinden biri değil, en iyisi oldum.</p>
<p style="text-align: justify;">Herkes okulu dershaneyi kırıp, sinemaya kafeye giderken ben oturup ders çalıştım. Okul birincisi olarak mezun olduğumda hedefe giden yolda büyük bir adım atmıştım. Bundan sonrasının çantada keklik olduğunu düşünüyordum. Öyle olmadığını söylememi beklediğinizi biliyorum ama hayır aynen öyle oldu. Önce Türkiye’nin en iyi üniversitesine girdim sonra da öğrenci değişim programına katılıp son senemde Amerika’ya kapağı attım.</p>
<p style="text-align: justify;">Harika değil mi? İnsan benim kadar kararlı, ne istediğini bilen ve zeki olunca hayat istediği her şeyi önüne sunuyor. Orada kalabilmek için master yapabilmem ve bir şekilde burs kapmam gerekiyordu. İşte bu noktada ailem devreye girip master’ın ilk yılı için gerekli olan parayı sağladı. Çalışıp didinip benim için bir süredir para biriktiriyorlarmış. Şimdi burada fazla duygusallaşıp onların fedakârlıklarına değinmek istemiyorum çünkü konudan ve amacımdan sapmamalıyım. Size anlatmam gereken çok şey var ve gözyaşı dökülecekse bunun için bol bol fırsatınız olacağına bahse girerim.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayır, burada hüzün dolu bir hikâye anlatmıyorum ama ister inanın ister inanmayın komedinin bile hüzünlü bir yanı vardır. Ve işin aslı ben yaşamakta olduğum sözüm ona romantizmin komik yanını görmek için cidden çok uğraşıyorum. Bir yerlerde yüzümün güleceğine olan inancımı hiç kaybetmesem de, bazı günler çıldırma noktasına çok yaklaşıyorum. Çok tehlikeli bir biçimde hem de! Bir keresinde Canan’ın, eltim olacak kasıntı kadının saçını başını yolmamak için kendimi zor tuttum. Kendisi kıskanç cadalozun teki. Her şeyi en iyi bildiğini sanan ama hayat görüşü yıllar boyunca bir arpa boyu yol kat etmemiş bir kadın. Görüntüsüne değinmiyorum bile&#8230; O da en az fikirleri kadar sıkıcı, modası geçmiş ve iç bayıcı. Yakın zamanda eltim olacak olması bile nişanı atmam için geçerli bir sebepti.</p>
<p style="text-align: justify;">Neden mi nişanı bozmadım? Nedenini anlatmadan önce nasıl nişanlandığımdan bahsetmem gerekir değil mi? Tamam konuyu dağıttım biraz. O halde master yıllarıma dönelim. Ailemin desteği ve teşvikiyle başlamış olduğum master’da şunu fark ettim. Çok hızlı koşmuştum ve cidden çabuk yorulmuştum. Yani ne öyle kaç senedir çalış çalış çalış başka bir şey yapma&#8230; Hayır efendim, kesinlikle bahane üretmeye çalışmıyorum, söylemeye çalıştığım; herkesin zaman zaman eğlenmeye ihtiyacı vardır. Farz edelim ki ben yılların birikmiş eğlencesini bir anda yaşamaya karar verdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Tamam… farz etmeyelim resmen öyle yaptım. Amerika’nın ne kadar keyifli bir ülke olduğunu keşfettiğim zaman master’ın ilk yılındaydım. Birkaç partiye katılmanın ve birkaç dersi asmanın sorun olmayacağına inanıyordum. Aman yani düşünsenize ben liseyi birincilikle bitirmiş, üniversiteden üstün onur derecesi ile mezun olmuş bir dehayım. Arkadaşım “Kitaptan öğrendiklerin yeter. Artık hayata karışıp biraz da yaşayarak öğrenmenin vakti geldi,” dediğinde bu sözlerin arkasında yatan mantık bana oldukça gerçek göründü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sözleri söyleyen ev arkadaşım Gözde hayatınızda tanıyabileceğiniz en sıra dışı varlıktır. Saçları Paris Hilton’ınki kadar sarı ve parlaktır. Zaten idolünün o olduğundan şüpheleniyorum. En açık saçık ya da göze batan giysileri rahatlıkla giyer. İnsanlarda merak ve hayranlık uyandıran bir havası var. Olmasa şaşardım zaten. Babası o kadar zengin ki söylentilere göre şu an emekliye ayrılsa bile serveti yedi kuşak sonrasına yetecek kadar çokmuş. Gözde’nin neşeli ve hayat dolu kişiliğinin yanında en belirgin özelliği tam bir baş belası olması. Hayırdan anlamaz ve sorunlarımın ikinci sorumlusu da o.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ela biliyor musun, azıcık kendine baksan oldukça hoş görünebilirsin,” dedi bir akşam beni uzun uzun süzdükten sonra. Anlaşılan Gözde’nin yeni hobisi olmuştum ve hevesini alana kadar beni rahat bırakmaya niyeti yoktu. İçerisinde cımbız, çeşit çeşit makyaj malzemeleri ve manikür takımı olan alet çantasını gürültülü bir biçimde masanın üzerine bıraktıktan sonra patlaması an meselesi olan bir bombayı imha etmeye hazırlanan bomba imha görevlisi edasıyla kutunun kapağını açtı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu haline daha önce de tanık olmuştum. Mesela tarot kartları okumaya heveslendiği dönemlerde sık sık aynı esrarengiz ifadeyi takınarak olabildiğince ciddi bir şekilde kendini yaptığı işe verirdi. Beni alıkoyar ve tutturana kadar defalarca falıma bakardı. Tarot merakı yerini yogaya bıraktığında ben de rahat bir nefes almıştım. Gerçi hâlâ tütsülerden kurtulamamıştım ama en azından beni dahil etmediği ve sessizliğin hâkim olduğu bir uğraş bulması mutluluk vericiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne kadar da umutlanmıştım belki arayışı yoga ile son bulmuştur diye. Ama söz konusu Gözde olunca arayışın sonu gelmezdi. Bir gün parti kızı havasına bürünürken iki gün sonra hayatın gizemini çözmeye çalışan spiritüel bir kişiliğe dönüşürdü. Görünen o ki kendi ile denemelerinden bıkmış şimdi bana el atmaya hazırlanıyordu. Tüm itirazlarımı, direnişlerimi ve acı içerisinde sızlanışlarımı duymazdan gelerek başladığı işi bitirmeye ant içmiş bir biçimde bildiğini okudu&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/not-seni-sevmiyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güllere Sor</title>
		<link>http://www.birazoku.com/gullere-sor/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/gullere-sor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 16:41:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Julie Garwood]]></category>
		<category><![CDATA[Sarin Simonyan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8481</guid>
		<description><![CDATA[New York&#8217;taki dar sokakta terk edilmiş bir bebek bulan Clayborne kardeşlerin hayatı birdenbire değişir. Bebeğe Mary Rose adını verip onu bir leydi gibi yetiştirmek adına Montana, Blue Belle&#8217;e yönelirler. Aralarında kan bağı olmasa da orada bir aile olurlar. Ancak ansızın karşılarına çıkan bir yabancı onları ayırma tehdidi oluşturmaktadır&#8230; Lord Harrison Stanford MacDonald belindeki silahla boş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/gullere-sor-julie-garwood.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8482" title="gullere-sor-julie-garwood" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/gullere-sor-julie-garwood.jpg" alt="" width="200" height="310" /></a>New York&#8217;taki dar sokakta terk edilmiş bir bebek bulan Clayborne kardeşlerin hayatı birdenbire değişir. Bebeğe Mary Rose adını verip onu bir leydi gibi yetiştirmek adına Montana, Blue Belle&#8217;e yönelirler. Aralarında kan bağı olmasa da orada bir aile olurlar. Ancak ansızın karşılarına çıkan bir yabancı onları ayırma tehdidi oluşturmaktadır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Lord Harrison Stanford MacDonald belindeki silahla boş boş gezinmektedir, fakat çok geçmeden özünde bir centilmen olduğunu kanıtlar. Ağabeyler ona haydut bölgesinde nasıl hayatta kalacağını öğretirler, Mary Rose ise derin ve ümitsiz bir tutkuyla onun kalbine dokunur. Ancak kısa süre içinde yıkıcı gerçekler Mary Rose&#8217;un kendisi, hayatı ve yeni keşfettiği aşkı hakkında bildiği her şeyi sorgulamasına neden olur.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Garwood&#8217;un usta kaleminden çıkma, aile değerlerini vurgulayan sürükleyici bir hikâye.&#8221;<br />
<em>Kirkus Reviews</em></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gülüp ağlayacak ve şefkatle aşkın gücünü hissedeceksiniz.GÜLLERE SOR ışıltılı bir başarı örneği.&#8221;<br />
<em>Romantic Times</em></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Garwood hayranlık uyandıran olağanüstü anlatım tarzı ve karakterleriyle kalbinize dokunacak.&#8221;<br />
<em>Rendezvous</em></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İlgi çekici karakterleriyle heyecan verici ve sürükleyici bir hikâye.&#8221;<br />
<em>Library Journal</em></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç kimse bir ada değildir,<br />
Ne de bütünüyle kendisi.<br />
Her insan kıtanın bir parçasıdır,<br />
Bütünün bir bölümü.<br />
Bir toprak parçası deniz tarafından alıp götürülse,<br />
Avrupa azalır.<br />
Tıpkı dağlık bir burun gibi,<br />
Tıpkı senin veya bir arkadaşının sahip olduğu<br />
mülk gibi,<br />
Bir insanın ölümü de beni azaltır.<br />
Çünkü ben insanlığın içindeyim;<br />
Öyleyse asla haber gönderip sordurma<br />
Çanlar kimin için çalıyor diye;<br />
Onlar senin için çalıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">– John Done<br />
<em>Devotions upon Emergent Occasions</em><br />
<em>Meditation XVII</em></p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖNSÖZ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">New York City, 1860</p>
<p style="text-align: justify;">Onu çöpün içinde buldular. Şans çocuklardan yanaydı; sıçanlar henüz ona ulaşmamıştı. Örtülü piknik sepetinin üzerine çoktan tırmanmış olan sıçanların ikisi hasırı çılgına dönmüş bir halde tırmalarken, diğer üçü de jilet keskinliğindeki dişleriyle kenarları parçalıyordu. Coşkunluk içindeydiler çünkü tatlı, süt kokan, narin etin kokusunu alıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ara sokak çetenin barınağıydı. Dört çocuktan üçü eski samanla doldurulmuş, tahta kasadan bozma yataklarında derin bir uykudaydı. Bütün geceyi hırsızlık, dolandırıcılık ve kavgayla geçirmişlerdi. Bebeğin çığlıklarını duyamayacak kadar bitkinlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Douglas onun kurtarıcısı olacaktı. Çetenin dördüncü üyesi, ara sokağın dar ağzında bekçilik görevini yapmak için sırasını alıyordu. Uzun bir süredir koyu renk kıyafetli bir kadını izliyordu. Kadın kollarının arasındaki sepetle aceleyle açıklığa doğru gelirken, bekçi diğer çete üyelerini olası bir belaya karşı yumuşak ve alçak bir ıslıkla uyardı, sonra da yamulmuş bir viski fıçısı yığınının arkasındaki saklanma bölgesine çekildi. Kadın kemerli yolda duraksadı, omzunun üstünden sokağa doğru sinsi bir bakış attı, ardından ara sokağın merkezine doğru koştu. O kadar ani durdu ki etekleri ayak bileklerine çarptı. Sepeti sapından tutup kolunu olabildiğince açarak savurdu ve karşı duvardaki yüksek çöp yığınına doğru attı. Sepet tepeye yakın bir kenara düştü. Kadın kendi kendine mırıldanıyordu. Douglas kelimelerin hiçbirini seçemiyordu, çünkü sepetin içinden gelen ses kadının çıkardığı sesi bastırıyordu. Duyduğu ses bir kedinin miyavlaması gibiydi. Sepete şöyle bir baktı, dikkati tamamen yabancının üzerindeydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadın apaçık korkuyordu. Douglas, onun pelerininin başlığını alnına doğru çekerken ellerinin titrediğini fark etti. Belki de kadın evcil hayvanından kurtulduğu için kendini suçlu hissediyordu. Hayvan muhtemelen yaşlı ve hastaydı, bu yüzden artık onu kimse istemiyordu. İnsanlar böyleler işte, diye düşündü Douglas. Yaşlı ya da genç, kimse tarafından asla rahatsız edilmek istemiyorlardı. Bunun çok fazla derde yol açtığını tahmin ediyordu Douglas. Kendini kafasını sallarken ve genel olarak ilişkilerin zavallı durumunu, özellikle de kadının korkaklığını neredeyse sesli bir şekilde küçümserken buldu. Madem evcil hayvanı istemiyordu, o halde neden hemen başkasına vermemişti ki? Olası bir cevap için kafa yoracak kadar zamanı yoktu, çünkü kadın birden dönüp sokağa doğru koştu. Hiç arkasına bakmadı. Neredeyse köşeye geldiği zaman, Douglas bir ıslık daha çaldı. Bu seferki yüksek ve tizdi. Çete üyelerinin en büyüğü olan Adam adındaki kaçak köle, yırtıcı bir hayvanın hızı ve çevikliğiyle ayağa fırladı. Douglas ona sepeti işaret etti, sonra da kadının peşinden harekete geçti. Pelerininin cebinden sarkan zarfı fark etti ve küçük bir işe başlamanın tam sırası olduğunu düşündü. Neticede o, Market Sokağı’nın on bir yaşındaki en iyi yankesicisiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Adam, Douglas’ın gidişini seyrettikten sonra sepeti almak için döndü. Bu kolay bir iş değildi. Sıçanlar armağanlarını bırakmak istemiyorlardı. Adam bir tanesinin kafasına sivri uçlu bir taşla vurdu. İğrenç yaratık sokağa hızla kaçmadan önce tiz bir ses çıkardı. Adam diğer sıçanı da ürkütüp kaçırmak için meşaleyi yaktı ve sepetin üzerinde ileri geri salladı. Hepsinin gittiğinden emin olduğunda ise sepeti çöpten çıkardı ve hâlâ uyumakta olan diğer çete üyelerinin yanına taşıdı.</p>
<p style="text-align: justify;">İçinden gelen zayıf sesleri duyduğunda neredeyse sepeti düşürüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Travis, Cole, uyanın. Douglas bir şey buldu.”</p>
<p style="text-align: justify;">Adam yatakların önünden geçip ara sokağın çıkmazına doğru gitti. Oturup uzun ve sıska bacaklarını kavuşturdu, ardından sepeti yere koydu. Sırtını taş duvara yasladı ve diğer çocukların kendisine katılmasını bekledi.</p>
<p style="text-align: justify;">Cole, Adam’ın sağ tarafına oturdu, Travis ise yüksek sesle esneyerek onun sol tarafına çömeldi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne buldun patron?” diye sordu Travis uykudan ötürü boğuk çıkan bir sesle.</p>
<p style="text-align: justify;">Üç çete üyesi de bir ay önce kaçak köleyi lider pozisyonuna çıkarmıştı. Karara varma aşamasında mantığı da duyguyu da ön planda tutmuşlardı. Adam içlerinde en büyük olandı, neredeyse on dört yaşındaydı, mantıklı fikirler önerir, dolayısıyla diğerlerini yönetirdi. Ayrıca dördünün arasında en akıllı olan da oydu. Bu iki somut sebep dışında ilgi çekici başka sebepler de vardı. Adam her birini ölümden kurtarmak için kendi hayatını riske atmıştı. Herkesin dikkate aldığı tek komutun “güçlü olanın egemenliği” olduğu New York’un arka sokaklarında önyargıya yer yoktu. Açlık ve şiddet gecenin efendileriydi, dahası her ikisi de renk körüydü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Patron?” diye fısıldadı Travis cevap vermesi için onu dürterek.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne olduğunu bilmiyorum,” diye cevap verdi Adam.</p>
<p style="text-align: justify;">Sepetin içine henüz bakmadığını söyleyecekti ki Cole araya girdi. “O sadece bir sepet,” diye mırıldandı. “Tepesini kapalı tutan mandal, içinde gerçek altın olabileceğini düşündürüyor. Sizce?”</p>
<p style="text-align: justify;">Adam omuz silkti.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocukların en küçüğü olan Travis bu hareketi taklit etti ve Adam’ın kendisine verdiği meşaleyi kabul edip herkesin görebileceği kadar yukarıya kaldırdı. “Açmadan önce Douglas’ı beklemeli miyiz?” diye sordu. Ara sokağın girişine doğru omzunun üstünden baktı. “Nereye gitti?”</p>
<p style="text-align: justify;">Adam mandala uzandı. “Buralarda olmalı.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Bekle, patron,” diye uyardı onu Cole. “İçinden bir ses geliyor.” Bıçağına uzandı. “Duyuyor musun, Travis?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Duyuyorum,” dedi Travis. “İçindeki şey bizi ısırabilir mi? Bir yılan olabilir mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Tabii ki yılan olamaz,” dedi Cole. Öfkesi ses tonundan belliydi. “Kafan hiç çalışmıyor, oğlum. Yılanlar böyle sızlanmazlar… Böyle… Kedi yavruları gibi.”</p>
<p style="text-align: justify;">Travis bu sert yanıtın acısıyla bakışlarını aşağı indirdi. “O şeyi açmadığımız sürece ne olduğunu asla bilemeyeceğiz,” diye mırıldandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Adam onaylarcasına kafasını salladı. Mandalı kenara doğru çevirdi ve kapağı biraz kaldırdı. Üzerlerine hiçbir şey zıplamadı. Kaçak köle tuttuğu nefesini bıraktı, sonra da kapağı tamamen itti. Menteşe gıcırdadı ve kapak sepetin arka yüzüne doğru döndü.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçü de kolları duvara yapışacak şekilde duvara dayanmıştı. Çok geçmeden usulca öne doğru eğildiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve sonra nefesleri kesildi. Gördükleri şeye inanamadılar. Melek kadar güzel ve mükemmel olan bir bebek sepetin içinde mışıl mışıl uyuyordu. Gözleri kapalıydı ve minik yumruğunu emerken ara sıra hafifçe ağlıyordu ki bu da çocukların duyduğu sesti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu şaşkınlığı ilk atlatan kişi Adam oldu. “Cennetteki Yüce Tanrım,” diye fısıldadı. “Bir insan bu kadar değerli bir şeyi nasıl bilerek başından atabilir?”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole bebeği fark ettiğinde bıçağını elinden düşürmüştü. Bıçağına uzanırken, sepetin içinde neyin saklı olduğunu öğrenmesi üzerine ellerinin titrediğini fark etti ve bunun korkakça bir davranış olduğunu düşünerek kafasını salladı. Utancını örtbas etmek için sesini kalınlaştırdı. “Atabilirler tabii. İnsanlar bunu hep yapıyorlar. Zengin ya da fakir olmaları fark etmiyor. Bir şeyden sıkılıyorlar ve onu kirli bir su gibi başlarından atıyorlar. Doğru değil mi, Travis?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Doğru,” diye onayladı Travis.</p>
<p style="text-align: justify;">“Patron, Douglas ve Travis’in anlattığı yetimhane öykülerinin hiçbirini dinlemedin mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Adam, Cole’un sorusunu cevaplamadan önce, “Orada bir sürü bebek gördüm,” dedi Travis. Duraksadı ve tamamen dürüst olabilmek adına ekledi: “Pekâlâ, belki bir sürü değil ama biraz.” Sonra sözlerini sürdürdü. “Onları üçüncü katta tutuyorlardı. Hatırladığım kadarıyla küçük haylazların hiçbiri başarıya ulaşamadı. Onları o koğuşa koyuyorlar ve bazen onların orada olduğunu tamamen unutuyorlardı. Sanırım olanların hepsi bu.” Yurtsuz çocuklar için şehirde kurulan kampta geçirdiği günleri anımsayınca sesi titredi. “Bu küçük çocuk asla burada yaşayamaz… Bu oğlan çok küçük.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Main Caddesi’nde daha küçüğünü de gördüm. Kaltak Nellie’nin vardı bir tane. Neden onun bir oğlan olduğunu düşünüyorsun?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Saçı yok. Öyle değil mi? Sadece erkekler saçsız doğar.”</p>
<p style="text-align: justify;">Travis’in iddiası Cole’a oldukça mantıklı geldi. Onaylayarak başını salladı ve liderlerine dönerek, “Onu ne yapacağız?” diye sordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Onu başımızdan atmayacağız.”</p>
<p style="text-align: justify;">Konuşan Douglas’tı. Diğer üç çocuk onun sert ses tonu karşısında irkildi. Douglas biraz önce söylediklerinin tam anlamıyla geçerli olduğunu anlamaları için kafasını sallayarak konuşmasını sürdürdü. “Olup bitenleri gördüm. Üzerinde ceket olan iyi giyimli bir adam lüks görünen bir at arabasından indi. Sepeti kolunun altına sıkıştırmıştı. Sokak lambasının altında duruyordu, dolayısıyla yüzünü belirgin bir şekilde görüyordum. Kadının da yüzünü gördüm, köşede bekliyordu ve adam at arabasından inip ona doğru yürümeye başlayınca, kadının onu beklediğini anladım. Kadın başlığını çekerek yüzünü saklamaya çalışıyordu, davranışları korktuğunu düşünmeme neden oldu. Adam sinirlenmeye başladı; sebebini çözmek çok da zamanımı almadı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Douglas duraksayınca, “Yani? Neden sinirleniyordu?” diyerek sebebini öğrenmek istedi Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çünkü kadın sepeti almak istemedi, işte bu yüzden,” diye açıkladı Douglas. Sözlerine devam etmeden önce Travis’in yanına çömeldi. “Kadın defalarca kafasını salladı. Adam hararetli bir şekilde konuşuyor ve parmağını kadının yüzüne doğru sallıyordu. Sonra kalın bir zarf çıkardı ve kadının yüzüne doğru tuttu. Kadın bir anda kendine geldi. Yıldırım hızıyla zarfı adamın elinden kaptı. Bu da zarfın içindeki her neyse önemli bir şey olduğunu düşünmeme neden oldu. Ve sonunda kadın sepeti aldı. Adam arabaya binerken, kadın da zarfı cebine sokuşturdu.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sonra ne oldu?” diye sordu Travis.</p>
<p style="text-align: justify;">“Araba köşeyi dönene kadar bekledi,” dedi Douglas. “Sonra da bizim ara sokağa gizlice girdi ve sepeti attı. Sepete tam olarak dikkatimi vermedim. İçinde yaşlı bir kedi olabileceğini düşündüm. Bir bebek olabileceğini asla tahmin etmedim. Bilseydim izin vermezdim…”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole araya girerek, “Nereye gittin?” diye sordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Cebindeki zarf hakkında epeyce meraklandım ve onu takip ettim.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Zarfı alabildin mi?” Travis bilmek istiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Douglas kıs kıs güldü. “Elbette aldım. Bana boşuna Market Caddesi’nin en iyi yankesicisi demiyorlar, öyle değil mi? Kadın acele ediyordu ama gece yarısı trenine doğru ilerleyen kalabalığın arasında onun cebine ulaştım. Ona dokunduğumu hiç anlamadı. Aptal kadın. İddia ediyorum olanları bile ancak şimdi çözebiliyordur.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Zarfın içinde ne var?” diye sordu Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne olduğuna inanamayacaksın.”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole gözlerini devirdi. Douglas uzatmayı severdi ve bu tutumu diğerlerini deli ederdi. “Tanrı aşkına Douglas, eğer söylemezsen…”</p>
<p style="text-align: justify;">Travis bu tehdidi yarıda keserek, “Size söyleyecek önemli bir şeyim var,” dedi. Zarfın içeriğinden biraz bile etkilenmemişti. Düşünceleri bebeğin üzerindeydi. “Hepimiz bebeği öylece bırakmama konusunda hemfikiriz. Ama onu kime verebileceğimizi merak ediyorum açıkçası.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir bebek isteyecek kimseyi tanımıyorum,” dedi Cole. Pürüzsüz çenesini yaşça kendinden büyük ve tecrübeli gangsterlerden gördüğü gibi ovuşturdu. Bu hareketin onu daha yaşlı ve zeki gösterdiğini düşündü. “Kimin işine yarar ki?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Muhtemelen kimsenin işine yaramaz,” diye cevap verdi Travis. “En azından şimdilik. Belki büyüyünce…”</p>
<p style="text-align: justify;">“Yani?” dedi Douglas Travis’in sesindeki ani heyecan tınısını merak ederek.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ona bir iki şey öğretebileceğimizi düşünüyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne gibi?” diye sordu Douglas. Uzandı ve parmağıyla bebeğin alnına yavaşça dokundu. “Teni saten hissi veriyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">Travis bebeği eğitme imkânına sıcak bakıyordu. Bu onun kendini önemli hissetmesini sağlıyordu. “Douglas sen ona yankesicilik ile ilgili her şeyi öğretebilirsin. Bu konuda gerçekten iyisin. Ve sen Cole… Onu nasıl kaba olabileceği konusunda eğitebilirsin. Birinin sana zarar vereceğini düşündüğünde bakışlarında beliren ifadeyi görmüştüm. Bu küçük dosta da o şekilde bakmayı öğretebilirsin. Gerçekten korkutucu.”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole gülümsedi. Övgüyü duyunca memnun oldu. “Bir silah çaldım,” diye fısıldadı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne zaman?” diye sordu Douglas.</p>
<p style="text-align: justify;">“Dün,” dedi Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Onu zaten gördüm,” diye gururlandı Travis.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mermi çalar çalmaz atıcılığa başlayacağım. Market Caddesi’ndeki en hızlı nişancı olacağım. Minik dostumuzu da en iyi ikinci yapmaya ikna olabilirim.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ona bir şeyleri nasıl çalacağını öğretebilirim,” dedi Travis. “İhtiyacımız olan şeyi bulmakta iyiyim, öyle değil mi patron?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet,” diye onayladı Adam. “Gayet iyisin.”</p>
<p style="text-align: justify;">“New York’taki en iyi çete olabiliriz. Herkesin bizden korkmasını sağlayabiliriz,” diye fısıldadı Travis. Bu ihtimal onu heyecanlandırmıştı, gözleri parlıyordu. Sesi hayalperest bir tona büründü ve hepsinin içten içe korktuğu düşman çete üyelerini kastederek ekledi: “Lowell’ın ve onun aptal arkadaşlarının bile.”</p>
<p style="text-align: justify;">Diğerleri Travis’in çizdiği bu hoş tabloyu düşünerek bir süre durdular.</p>
<p style="text-align: justify;">Cole yeniden çenesini ovuşturdu. Fikir hoşuna gitmişti. Konuşmaya başladığında hevesini zor bastırıyordu. “Patron, annenin sana kitaplardan öğrettiği her şeyi öğretebilirsin ona. Belki de onu kendin kadar zeki yaparsın.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ona okumayı öğretebilirsin, böylece senin gibi öğrenirken sırtına kırbaç da yemez,” dedi Travis.</p>
<p style="text-align: justify;">“Eğer onu tutacaksak, yapacağımız ilk şey şu hanım evladı kıyafeti üzerinden çıkarmak olmalı,” dedi Douglas. Uzun beyaz elbiseye baktı ve kafasını salladı. “Kimse ona gülemeyecek. Bunun icabına bakacağız.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Kıs kıs güleni bile öldüreceğim,” diye söz verdi Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bütün bebekler böyle şeyler giyer,” dedi Travis. “Daha önce görmüştüm. Bunlarla uyuyorlar.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Nasıl yani?” diye sordu Douglas.</p>
<p style="text-align: justify;">“Yürüme kıyafetlerine ihtiyaçları yok, çünkü henüz yürümeyi bilmiyorlar.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Onu nasıl besleyeceğiz?” diye sordu Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sepetin içine konmuş süt şişesini görüyorsun. Boşaldığında, doldurup getireceğim,” diyerek söz verdi Travis. “Muhtemelen henüz dişleri yoktur, yani doğru dürüst yiyecek yiyemez. Şimdilik sütle idare edecek. Ayrıca burada biraz kuru bebek bezi de var… Ona sonra biraz daha getireceğim.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Nasıl oluyor da bebeklerle ilgili bu kadar çok şey biliyorsun?” diye sordu Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Biliyorum işte,” dedi Travis omuz silkerek.</p>
<p style="text-align: justify;">“Altını kirlettiğinde kim değiştirecek?” diye sordu Douglas.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bana kalırsa sırayla yapalım,” diye önerdi Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“McQueenyler’in evinin arkasında bebek bezlerinin asılı olduğunu görmüştüm. Kuruması için asılmış küçük kıyafetler de vardı. Minik dostumuza oradan bir şeyler getirebilirim. Söylesenize, ona ne ad vereceğiz?” dedi Travis. “Bir fikri olan var mı?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Küçük Cole’a ne dersiniz?” diye önerdi Cole. “Kulağa hoş geliyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Peki ya Küçük Douglas?” dedi Douglas. “Kulağa daha hoş geliyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ona içimizden birinin ismini veremeyiz,” dedi Travis. “Bu yüzden kavga çıkabilir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Douglas ve Cole sonunda Travis’i onayladılar. “Tamam,” dedi Cole. “İsmi gerçekten de kulağa önemli gelen bir şey olmalı.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Babamın adı Andrew’du,” dedi Douglas.</p>
<p style="text-align: justify;">“Yani?” diye sordu Cole. “Annen öldükten sonra baban seni yetimhaneye attı, öyle değil mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet,” diye durumu kabullendi Douglas başını aşağı eğerek.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ona bir çocuğu başından atmış birinin ismini veremeyiz. Bu doğru olmaz. Bizim standartlarımız var, değil mi? Küçük dostumuz zaten kendini çöpün içine atılmış halde buldu. Bu yüzden senin babanın adını hatırlatmaya gerek yok. Bence Summit Sokağı’nın altını üstüne getiren arkadaşın ardından ona Sidney adını verelim. Sidney gerçekten çok kötü biriydi. Onu hatırlıyorsun, değil mi Douglas?” diye sordu Cole.</p>
<p style="text-align: justify;">“Onu çok iyi hatırlıyorum,” diye cevap verdi Douglas. “Oldukça saygıdeğerdi.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Haklısın,” dedi Cole. “Ve sıradan sebeplerle öldü. Bu önemli, öyle değil mi? Kimse gizlice yaklaşarak onu öldürmedi.”</p>
<p style="text-align: justify;">“İsim kulağa güzel geliyor,” diyerek lafa girdi Travis. “Hadi oylayalım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Douglas sağ elini kaldırdı. Kir pas içindeydi eli.</p>
<p style="text-align: justify;">“Lehinde?”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole ve Travis de ellerini kaldırdılar. Adam hareket etmedi. Cole patronun son birkaç dakikadır konuşmaya katılmadığını fark eden tek kişi gibi görünüyordu. Liderlerine bakmak için döndü. “Sorun ne, patron?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sorunun ne olduğunu biliyorsun,” dedi Adam. Sesi yaşlı ve yorgun çıkıyordu. “Gitmem gerekiyor. Şehirde yaşama şansı göremiyorum. Olması gerekenden çok daha uzunca bir süre burada kaldım. Özgür olmak ve sahibimin oğullarının beni bulup almalarından endişelenmemek istiyorsam, batıya gitmek zorundayım. Ara sokaklarda gecenin karanlığına kadar saklanarak hiçbir şekilde hayatımı sürdüremem. Issızlıkta bir insan kaybolabilir. Anlıyorsunuz, değil mi? Bebek için oy kullanmamalıyım. Onu büyütmeye yardım etmek için burada olmayacağım.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sensiz yapamayız, Adam,” diye haykırdı Travis. “Bizi terk edemezsin.” Sesi korkmuş küçük bir çocuk gibi geliyordu kulağa. Sesi çatladı, sonra da hıçkırarak ağlamaya başladı. Koruyucusu tarafından terk edilme korkusu onu dehşete düşürmüştü. “Ne olur kal,” diyerek yalvardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sesi bebeği sarstı. Bebek tepki olarak irkildi ve hafif bir inilti kopardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Adam sepete uzanıp beceriksizce bebeğin karnını okşadı ve hızla geri çekildi. “Bu bebek sırılsıklam.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ama nasıl olur?” diye sordu Cole. Şişede çatlak olup olmadığını anlamaya çalıştı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/gullere-sor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Edebiyat Teorisi</title>
		<link>http://www.birazoku.com/edebiyat-teorisi/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/edebiyat-teorisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2012 00:22:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[DERGAH YAYINLARI]]></category>
		<category><![CDATA[İnceleme/Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Austin Warren]]></category>
		<category><![CDATA[Doç. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel]]></category>
		<category><![CDATA[René Wellek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8475</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Bildiğimiz kadarıyla tam bir benzeri olmayan bir kitap yazdık. Bıı, ne gençlerin edebî zevklerini geliştirmek amacıyla yazılmış bir ders kitabı ne de ilmî araştırmalarda kullanılan teknikler üzerine bir incelemedir. Bu kitabın; (Aristoteles&#8217;ten Hugh Blair, George Campbell ve Kames&#8217;a kadar gelen) şiir sanatı ve retorik kitaplarının, yani edebiyat ve üslup bilgisine dair sistematik incelemelerin veya &#8216;Edebiyat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/edebiyat-teorisi-r.wellek-a.warren.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8476" title="edebiyat-teorisi-r.wellek-a.warren" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/edebiyat-teorisi-r.wellek-a.warren.jpg" alt="" width="200" height="286" /></a>&#8220;Bildiğimiz kadarıyla tam bir benzeri olmayan bir kitap yazdık. Bıı, ne gençlerin edebî zevklerini geliştirmek amacıyla yazılmış bir ders kitabı ne de ilmî araştırmalarda kullanılan teknikler üzerine bir incelemedir. Bu kitabın; (Aristoteles&#8217;ten Hugh Blair, George Campbell ve Kames&#8217;a kadar gelen) şiir sanatı ve retorik kitaplarının, yani edebiyat ve üslup bilgisine dair sistematik incelemelerin veya &#8216;Edebiyat Eleştirisinin İlkeleri&#8217; diye adlandırılabilecek kitapların bir devamı olduğu söylenebilir. Ancak biz kitabımızda &#8216;edebiyat sanatı bilgisi&#8217; ve &#8216;eleştiri&#8217; ile &#8216;bilim&#8217;i ve &#8216;edebiyat tarihi&#8217;ni birleştirmenin peşinde olduk.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">R. Wellek, A. Warren</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Edebiyat Teorisi&#8217;nin çevirisine, doktoraya başladığım sıralarda, kendisine çok şey borçlu olduğum rahmetli hocam Mehmet Kaplan&#8217;ın isteğiyle 1974&#8242;te doktora ön çalışması olarak başlamış, bazı kısımlarını bizzat hocamla gözden geçirmek suretiyle bir veya bir buçuk yılda tamamlamıştım. Doktorayı bitirdikten sonra çeviriyi yayımlamaya niyetlendiğim sırada, eserin 1982 ve 1983 yıllarında iki çevirisi çıktı: <em>Yazın Kuram</em>ı (çev. Yurdanur Salman-Suat Karantay), <em>Edebiyat Biliminin Temelleri</em> (çev. Ahmet Edip Uysal). Böylece ben de üzerinde uzun süre çalıştığım ve gerçekten de çok şeyler öğrendiğim bu eserin çevirisini yayımlamaktan geçici bir süre için vazgeçtim. Daha sonra her iki çevirinin baskısının tükenmiş olması, kitabın aranması ve özellikle daha çok üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı ve Türkçe bölümleri öğrencilerine hitap eden bir çevirinin arzu edilmesi üzerine, yaptığım çeviriyi diğer çevirilerle de yer yer karşılaştırmak suretiyle gözden geçirip 1993&#8242;te İzmir&#8217;de Akademi Kitabevi vasıtasıyla yayımladım. Bu yayının sonraki yıllarda iki baskısı daha yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün baskısı tükenmiş olan çevirinin Türk edebiyatı araştırmalarında sık sık bir başvuru kitabı olarak kullanılması, bazı üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümü ile Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümlerinde ders kitabı olarak okutulması dolayısıyla yeniden yayımlanması kaçınılmaz bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yeni baskı önceki baskılardan bazı bakımlardan farklıdır. Bir kere çeviri, bu konuda verdiğim derslerde edindiğim tecrübelerin ışığında baştan sona yeniden gözden geçirilmiş, daha açık, anlaşılır ve özellikle terminoloji bakımından daha tutarlı bir hâle getirilmeye çalışılmıştır. Batı edebiyatlarını, bu edebiyatlardan zikredilen örnekleri ve bizim için yabancı olan bazı kavramları çok iyi tanımayan edebiyat öğrencileri ve araştırıcılar için bazı cümlelerde geçen yazar ve eser adlarının ve terimlerin başına veya sonuna açıklayıcı mahiyette kısa ifadeler eklenmiştir. On veya on beş yerde yapılan bu eklemelerin sebebi, metnin daha iyi kavranılmasını sağlama arzusudur. Bunun yanı sıra daha geniş bir açıklama gerektiren yerlerde de bazı eserler, yazarlar, terimler veya kavramlarla ilgili bilgiler sayfa altındaki dipnotlarda verilmek suretiyle okura yardımcı olunmaya çalışılmıştır. Teorik konuları ele alması, çok zengin bir muhtevaya ve yüksek bir bilim seviyesine sahip olması gibi sebepler dolayısıyla kitabın biraz zor anlaşılması, bu gibi açıklamaları kaçınılmaz hâle getirmiştir. Ancak tabii burada hangi hususlarda açıklama yapılacağı, ister istemez izafi bir şekilde tahminlere göre belirlenmiştir. Bu açıklamaları ihtiva eden dipnotların bir kısmında da metinde geçen şiir parçalarının çevirileri bulunmaktadır. Yaptığımız başka bir değişiklik de kitabın sonuna bir dizin koyma imkânının şimdilik olmaması dolayısıyla, metinde yaygın olarak bilinen kısa adlarıyla zikredilen şair ve yazar adlarını, karışmalara meydan vermemek için tam şekliyle yazmak olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada son olarak beni böyle bir çalışmaya yönlendirip çok şey kazanmama sebep olan aziz hocam Mehmet Kaplan&#8217;a duyduğum minnet ve şükranı özellikle belirtmek isterim. Bunun yanı sıra o kadar meşguliyeti arasında çeviriyi baştan sona okuyarak çok yararlı tavsiyelerde bulunan ve bazı düzeltmeler yapan değerli hocam İnci Enginün&#8217;e ve yeni şekliyle çeviriyi yayınlamayı kabul eden Dergah Yayınları yetkililerine de samimi teşekkürlerimi sunarım.</p>
<p style="text-align: justify;">Ö. FARUK HUYUGÜZEL<br />
Gazimagosa-2011</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İLK BASKININ ÖNSÖZÜ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitaba ad vermek, her zamankinden daha fazla zorluk çıkarmıştır. &#8220;Edebiyat Teorisi ve Edebiyat İncelemesinin Metodolojisi&#8221; gibi uygun görünen &#8220;kısa bir başlık&#8221; dahi ağır ve kullanışsız olacaktı. 19. yüzyıl öncesinde olsaydık, bu problemi çözmek kolaydı, çünkü o zamanlarda kitabın sırtına &#8220;Edebiyat&#8221; sözü yazılırken, içindekileri ifade eden uzun bir başlık kapağın tamamını kaplayabilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bildiğimiz kadarıyla tam bir benzeri olmayan bir kitap yazdık. Bu, ne gençlerin edebî zevklerini geliştirmek amacıyla yazılmış bir ders kitabı ne de (Morize&#8217;ın <em>Aims and Methods</em> [Amaçlar ve Yöntemler] kitabı gibi) ilmî araştırmalarda kullanılan teknikler üzerine bir incelemedir. Bu kitabın; (Aristoteles&#8217;ten Hugh Blair, George Campbell ve Kames&#8217;a kadar gelen) şiir sanatı ve retorik kitaplarının, yani edebiyat (belles-lettres) türleri ve üslûp bilgisine dair sistematik incelemelerin veya Edebiyat Eleştirisinin İlkeleri diye adlandırılabilecek kitapların bir devamı nlduğu söylenebilir. Ancak biz kitabımızda &#8220;edebiyat sanatı bilgisi&#8221; (veya edebiyat teorisi) ve &#8220;eleştiri&#8221; (edebî eserlerin değerlendirilmesi) ile &#8220;bilim&#8221;i (&#8220;araştırmalar&#8221;ı) ve &#8220;edebiyat tarihi&#8221;ni (teori ve eleştirideki &#8220;statiklik&#8221;e zıt olarak edebiyatın &#8220;dinamik tarafı&#8221;nı) birleştirmenin peşinde olduk. Bu kitap. Oskar Walzel&#8217;in <em>Gehalt und Gestalt</em> (Davranış ve Şekil). Julius Petersen&#8217;in <em>Die Wissenschaft von der Dichtung</em> (Şiir Bilimi) veya Boris Tomaşevski&#8217;nin <em>Literary Theory</em>  (Edebiyat Teorisi) gibi bazı Almanca ve Rusça eserlere daha yakındır. Ama yine de Almanca eserlerden farklı olarak başkalarının görüşlerini sadece yeni bir şekilde ifade etmekten kaçındık ve başka bakış açılarını ve yöntemleri dikkate almakla birlikte uyumlu ve tutarlı bir bakış açısıyla yazdık. Tomaşevski&#8217;den farklı olarak da kendimizi söz gelişi vezin tekniği (prosody) gibi konularda temel bilgiler vermekle yükümlü saymadık. Almanca eserler gibi eklektik, Rusça eser gibi doktrinci değiliz.</p>
<p style="text-align: justify;">Amerika&#8217;daki önceki edebiyat araştırmalarının ölçüleriyle bakıldığında, bu kitapta bizim edebiyat incelemelerinin dayandığı varsayımları belirleyip ifade etme girişimimiz (ki bunun için &#8220;olgular&#8221;ın ötesine geçmek gerekiyordu) fazla iddialı, hatta &#8220;bilimsellikten uzak&#8221; bulunabilir; gene çok uzmanlaşmış inceleme ve araştırmaları gözden geçirme ve değerlendirme çabamız sırasında da bunlara tepeden baktığımız düşünülebilir. Uzmanlık gerektiren bu çalışmaları yapanlar, eserleriyle ilgili sözlerimizi muhakkak ki yeterli görmeyeceklerdir. Ancak biz eserleri bütün yönleriyle ve ayrıntılı olarak değerlendirmeyi amaçlamadık: Zikredilen edebî örnekler &#8220;delil&#8221; değil, sadece bir ömek olmak üzere zikredilmiştir; bibliyografyalar da &#8220;seçici&#8221; bibliyografyalardır. Kendimizi, ortaya attığımız bütün sorulara cevap bulmakla da görevli görmüyoruz. Bizim için önemli olan, bu kitabın bilimsel araştırmalarda milletler arası olma, doğru soruların sorma ve bir yöntem mantığı (organon) oluşturma açılarından hem kendimiz hem başkaları için temel bir kaynak olabilmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın, birbirlerini ilk defa 1939&#8242;da Iowa Üniversitesi&#8217;nde tanıyan yazarları, edebiyat teorisi ve metodolojisi konusunda büyük bir uyum içinde olduklarını hemen fark etmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Farklı bir arka alana (background) ve yetişme tarzına sahip olmalarına rağmen, her ikisi de edebiyat tarihi araştırmaları ve &#8220;fikirler tarihi&#8221; üzerindeki çalışmalardan sonra, edebiyat incelemesinin özellikle edebî olması gerektiği anlayışına ulaşan benzer bir gelişme çizgisi izlediler. Her ikisi de &#8220;bilimsel araştırmalarda &#8220;eleştirenin bağdaşabileceğine inanmakta, &#8220;çağdaş&#8221; ve eski edebiyat arasında bir ayrım yapmayı da reddetmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazarlar 1941&#8242;de Norman Foerster&#8217;ın öncülük edip yayımladığı ortak bir eserin, <em>Literary Scholarship</em>&#8216;in (Edebiyat Bilimi) &#8220;Tarih&#8221;, ve &#8220;Eleştiri&#8221; bölümlerine katkıda bulundular. Onlar N. Foerster&#8217;ın fikir ve teşviklerine ne kadar çok borçlu olduklarının bilincindedirler. O kadar ki görüşleri hakkında yanıltıcı bir izlenim vermekten çekinmeselerdi kitabı kendisine ithaf ederlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitaptaki bölümlerin üstlenilmesi yazarların daha çok ilgi duydukları konulara göre olmuştur. René Wellek öncelikle 1,2,4-7,9-14 ve 19.; Austin Warren ise 3, 8 ve 15-18. bölümlerden sorumludur. Fakat bu eser gerçek bir ortak çalışma örneğidir. O kadar ki asıl yazarın bu ikisi arasındaki fikir uyuşması olduğu söylenebilir. Terminoloji, ton ve vurgulama bakımlarından yazarlar arasında bazı önemsiz farklılıklar şüphesiz vardır. Fakat onlar yine de iki farklı zihin arasında gerçekleşen bu esaslı fikir birliğinin söz konusu uyuşmazlıkları telafi edeceğini söylemeye cesaret etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Geriye Dr. Stevens ile Rockefeller Vakfı&#8217;nın edebiyat bölümüne teşekkür etmek kalıyor. Onların yardımı olmadan bu kitabı yazmak mümkün olmazdı. Ayrıca destekleri ve zaman konusundaki lütufkâr müsaadelerinden dolayı Iowa Üniversitesi rektörüne, dekanlarına ve bölüm başkanına; teşviklerinden dolayı R.P. Blackmur ve J.C. Ransom&#8217;a; bazı bölümleri okuyup fikirlerini bildiren Wallace Fowlie, Roman Jakobson, John McGalliard, John C. Pope ve Robert Pen Warren&#8217;a ve nihayet kitabın baştan sona yazılışı sırasındaki titiz ve içten yardımlarından dolayı Alison White&#8217;a teşekkür ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazarların şükranla anmak istedikleri diğer bir husus da bu kitaba daha önceki yazılarından bazı bölümleri almaya izin verme konusunda bazı yayıncı ve editörlerin gösterdiği anlayıştır, bu konuda (&#8220;Mode of Existence of the Literary Work&#8221; makalesi için) Louisiana University Press&#8217;e ve <em>Southern Review</em>&#8216;un önceki editörü Cleanth Brooks&#8217;a; (Foerster tarafından 1941&#8242;de yayınlanan <em>Literary Scholarship</em>&#8216;teki &#8220;Literary History&#8221; bölümünün bir kısmı için) University of North Carolina Press&#8217;e; (<em>English Institute Annuals</em>&#8216;da 1940 ve 1941&#8242;de çıkan &#8220;Periods and Mowements in Literary History&#8221; ve &#8220;The Parallelism between Literature and the Arts&#8221; makalelerinden alınan kısımlar için) Columbia University Press&#8217;e ve (Knickerbocker tarafından 1946&#8242;da yayınlanan <em>Twentieth-Century English</em>&#8216;teki &#8220;The Revolt against Positivism&#8221; ve &#8220;Literature and Society&#8221; makalelerinden alınan kısımlar için) Philosophical Library&#8217;ye teşekkür ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;">New Haven, 1 Mayıs 1948<br />
RENÉ WELLEK<br />
AUSTIN WARREN</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İkinci baskı, birkaç düzeltme ve açıklık kazandırmanın, iddialarla bağlantılı bazı hususları ve edebiyat teorisindeki yeni gelişmelere dair birkaç kaynağı eklemenin dışında öz itibariyle ilk baskının tekrarıdır. Bununla birlikte ilk baskıdaki son bölümü (&#8220;Lisansüstü Eğitimde Edebiyat İncelemesi&#8221; bölümünü) çıkartmayı uygun gördük. Bunun sebebi, 1946&#8242;daki ilk yayınından bu yana geçen on yıllık sürede teklif ettiğimiz reformların birçok yerde gerçekleştirilmesinden dolayı bölümün ilgi çekiciliğini kaybetmiş olmasıydı. Bu değişikliklerden başka oldukça önemsiz veya ulaşılması zor kaynakları ayıklayıp, yerlerine son sekiz yılda aynı meseleler üzerinde yazılmış sayısız yazı ve eserden küçük bir seçme koyarak bibliyografyayı günümüze kadar getirdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Christmas 1955<br />
RENÉ WELLEK<br />
AUSTIN WARREN</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÜÇÜNCÜ BASKININ ÖNSÖZÜ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın İngiltere&#8217;de yeni bir ucuz baskısının çıktığını ve bu düzende İspanyol, İtalyan, Japon, Kore, Alman, Portekiz. İbranî ve Gucerat dillerine çevrilmiş olduğunu öğrenmek benim için memnunluk vericidir. Bibliyografya gene günümüze kadar getirilmiş; metinde ufak tefek düzeltme ve eklemeler yapılmıştır. Fakat üçüncü baskı esasta ikincinin aynısıdır. Bazı noktalarda fikirlerimi geliştirmek veya bunları &#8220;Notlar&#8221; kısmında atıf yapılan makalelerimde -ki bunlar, Yale University Press tarafından <em>Concept of Criticism</em> (Eleştiri Kavranılan) adıyla 1963&#8242;te yayımlanacaktır- daha iyi bir hâle getirmek imkânını buldum. <em>History of Modern Criticism</em> (Modern Eleştirinin Tarihi) adlı kitabım da burada anahatları verilen teorik konumu, -yerine göre ölçüt ve değerlerini gene <em>Edebiyat Teorisi</em>&#8216;nden alarak- daha sağlam bir hâle getirmeye teşebbüs eden bir çalışmadır.</p>
<p style="text-align: justify;">New Haven,Conn., Eylül 1962<br />
RENÉ WELLEK</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>EDEBİYAT VE EDEBİYAT İNCELEMESİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Önce edebiyat ve edebiyat incelemesi arasındaki farkı ortaya koymalıyız. Bu ikisi ayrı faaliyetlerdir: Birisi bir yaratmadır, sanattır; diğeri ise tam olarak fen bilimlerine benzer bir bilim değilse bile, bir bilgi edinme şekli veya bir çeşit öğrenmedir. Şüphesiz bu farklılığı ortadan kaldıracak bazı girişimlerde bulunulmuş, söz gelişi edebî eser yazma denemesinde bulunmadan edebiyatın anlaşılmasının mümkün olmadığı, söz gelişi &#8220;heroic couplet&#8221; nazım şekliyle şiir yazma denemeleri yapmadan Pope&#8217;un incelenemeyeceği veya &#8220;blank verse&#8221; nazım şekliyle* piyes yazmadan Elizabeth devri tiyatrosunun incelenemeyeceği, incelenmemesi gerektiği yolunda görüşler ileri sürülmüştür.* Edebî eser yazma tecrübesi edebiyat araştırıcısı için şüphesiz yararlı olmakla birlikte, araştırıcının yapması gereken, bundan farklı bir şeydir. O, edebî eser hakkındaki yaşantılarını zihnî (entellectual) ifadeler hâlinde ortaya koymak, bu yaşantıları eğer bir bilgiye dönüşecekse aklî olması gereken tutarlı bir plan, tutarlı bir çerçeve içinde vermek zorundadır. İnceleme konusunun aklî olmadığı veya en azından kuvvetli bir şekilde aklî olmayan unsurlar içerdiği doğru olabilir. Fakat bu sebepten dolayı edebiyat araştırıcısı, bir resim veya müzik tarihçisinin, hatta bir toplumbilimci veya anatomi bilgininin tutumundan farklı bir tutum içinde olacak, farklı şekilde davranacak değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Edebiyatla edebiyat incelemesi arasındaki bu yakınlıkların bazı zor problemlere yol açtığı açıktır. Bu problemleri çözme konusunda birtakım yollar öne sürülmüştür. Bazı teorisyenler edebiyat incelemesinin bir bilgi veya bilim olduğunu reddeder ve ortaya koyduğu şeyler bakımından bugün çoğumuza&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8211;</p>
<p style="text-align: justify;">* &#8220;Heroic couplet&#8221;: 17. ve 18. yüzyıl klasik dönem İngiliz şairlerinin, trajedi ve destan tarzındaki uzun şiirlerde çok kullandıkları ve iambic pentameter vezniyle yazrlrnış -mesnevilerdeki gibi- kendi içinde kafiyeli beyitlerden oluşan nazım şekli. &#8220;Blank verse&#8221;: İngiliz şiirinde 16. yüzyıldan beri özellikle oyunlarda yaygın olarak kullanılan iambic pentameter vezniyle yazılmış kafiyesiz mısralardan oluşan nazım şekli.</p>
<p style="text-align: justify;">* Bu fikir, Stepben Potter&#8217;in <em>The Muse in Chains</em>&#8216;inde (Londra 1937) savunulmuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/edebiyat-teorisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>önce aşk</title>
		<link>http://www.birazoku.com/once-ask/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/once-ask/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 12:18:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Defter]]></category>
		<category><![CDATA[Önce Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Nursel Calap Oral]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8469</guid>
		<description><![CDATA[niye yazılır bunca aşk kitabı? kim okur onca romanı? başlar başlamaz tutkunun, okumaya ara vermeyi engelleyen çekimin farkına varılan tatlı, köpük gibi aşk romanlarından hariç, dudakları birbirine değmeyen âşıkları anlatan derin romanlar da aratır okuyana tutkuyu. kendisinin yaşayıp yaşayamayacağından emin olamadığı aşkı arar genç kızlar aşk romanları okurken. kaybettiği, kıymetini bilmediği aşkları anar olgun kadınlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/once-ask-nursel-calap.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8471" title="once-ask-nursel-calap" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/once-ask-nursel-calap.jpg" alt="" width="200" height="301" /></a>niye yazılır bunca aşk kitabı?</p>
<p style="text-align: justify;">kim okur onca romanı?</p>
<p style="text-align: justify;">başlar başlamaz tutkunun, okumaya ara vermeyi engelleyen çekimin farkına varılan tatlı, köpük gibi aşk romanlarından hariç, dudakları birbirine değmeyen âşıkları anlatan derin romanlar da aratır okuyana tutkuyu.</p>
<p style="text-align: justify;">kendisinin yaşayıp yaşayamayacağından emin olamadığı aşkı arar genç kızlar aşk romanları okurken. kaybettiği, kıymetini bilmediği aşkları anar olgun kadınlar o romanlarda. genç adam ihtirasla öptüğünde genç kadını, içi titrer her ikisinin de… biri öpülmeyi bekler beyaz atlı prens tarafından, diğeri yeniden dudağına değecek bir dudağı! kimi sevgilisinin, kocasının kendisini “öyle” öpmediğinden yakınır, kimi de sevgilisinin “öyle” sevilmek istemesinden.</p>
<p style="text-align: justify;">içinde aşk geçen kitapları okur mu erkekler? daha önemli, daha acil dünya meseleleri vardır çözmek zorunda oldukları. aşkı ne okumaya ne de yaşamaya vakit vardır artık. mümkünse her şey daha kolay olmalıdır. kadınlar aşkı aramadan kendilerini sunmalı, beklentileri erkeklerinki kadar direkt ve arzudan hariç duygusuz olmalıdır. Zamanla aşk’ın anlamının unutulması beklenir böylece. çünkü âşıkken hissedilen tatmin için âşık olmaya gerek yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">gelişen çağa ayak uydurma zorunluluğu bilgisayarlar kadar somutlaştırmıştır zaten aşktan alınan desteği. birbirinin gözüne bakarak söyleyemeyecekleri şeyleri msn’de facebook’ta yazan insanlarla dolu etrafımız.</p>
<p style="text-align: justify;">peki bu durumda aşkı, gözlerine bakarak inanamayacağımız adamlar yerine kitap sayfalarında aramamız çok mu abes?</p>
<p style="text-align: justify;">bizce değil&#8230; olmamalı!</p>
<p style="text-align: justify;">aşkı ararken karşımıza çıkanların gerçekten aşk olup olmadığını anlamak için okuduklarımızla kıyaslayalım diye bunca aşk sözü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">topladık serptik sayfalara&#8230; siz de kendi aşk sözlerinizi yazarsınız belki aralarına, boşluklarına.</p>
<p style="text-align: justify;">söze dökülen aşklar kadar gerçek sevilmenizi dileriz!</p>
<p style="text-align: justify;">sevgililer gününüz kutlu olsun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>nursel calap</strong></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, </em><br />
<em>yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı.</em></p>
<p style="text-align: justify;">faulkner</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>erkekler kadınların ilk aşkı,</em><br />
<em>kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister.</em></p>
<p style="text-align: justify;">oscar wilde</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk köprü kurmaktır. </em><br />
<em>insanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için </em><br />
<em>yalnız kalırlar.</em></p>
<p style="text-align: justify;">newton</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk, deniz meltemleri gibidir; </em><br />
<em>sesini duyarız, nereden nereye gittiğini kestiremeyiz.</em></p>
<p style="text-align: justify;">borne</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk gözle değil ruhla görülür.</em></p>
<p style="text-align: justify;">shakespeare</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk kadının hayatında bütün bir romandır, </em><br />
<em>erkekte ise sadece bir bölümdür.</em></p>
<p style="text-align: justify;">da stael</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile </em><br />
<em>en derin acısından yaratılmıştır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">bailey</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk, geceyi bile gün ışığına boğabilir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">a. salle</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk yepyeni kalabilen eski bir masaldır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">heinrich heine</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşk, imkânsız birçok şeyi mümkün kılar.</em></p>
<p style="text-align: justify;">goethe</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><em>aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur.</em></p>
<p style="text-align: justify;">antoine bret</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/once-ask/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uygun Bir Eş</title>
		<link>http://www.birazoku.com/uygun-bir-es/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/uygun-bir-es/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 01:29:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Sarlıcalı]]></category>
		<category><![CDATA[Stephanie Laurens]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8459</guid>
		<description><![CDATA[Aşktan ne kadar kaçabilirsiniz ? Ruthven Lordu Philip, aşkın pençesine düşmek için dayanılmaz bir istek duyuyordu. Tam bu sırada, Philip&#8217;in çocukluğundan beri tanıdığı ve çok yakın olduğu genç leydi Antonia, annesinin ölümünün ardından bir süreliğine Philip&#8217;in malikânesine misafir olmuştu. Antonia aşkın tehlikelerinden kendini koruyarak tamamen mantık üzerine kurulu bir evlilik yapmak niyetindeydi. Philip ise hayatını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/uygun-bir-es-stephanie-laurens.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8460" title="uygun-bir-es-stephanie-laurens" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/uygun-bir-es-stephanie-laurens.jpg" alt="" width="200" height="310" /></a>Aşktan ne kadar kaçabilirsiniz ?</p>
<p style="text-align: justify;">Ruthven Lordu Philip, aşkın pençesine düşmek için dayanılmaz bir istek duyuyordu. Tam bu sırada, Philip&#8217;in çocukluğundan beri tanıdığı ve çok yakın olduğu genç leydi Antonia, annesinin ölümünün ardından bir süreliğine Philip&#8217;in malikânesine misafir olmuştu. Antonia aşkın tehlikelerinden kendini koruyarak tamamen mantık üzerine kurulu bir evlilik yapmak niyetindeydi. Philip ise hayatını adayacağı kadını arıyordu ve onun için evlilik zamanı gelmişti. Antonia&#8217;ya göre ikisinin de bu konuyla ilgili amaçları ortaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar için her şey yolunda gidiyordu, ta ki&#8230;<br />
Çiftimizin hayatlarına aşk dahil olunca neler olduğunu ve aşkın ateşinden nereye kadar kaçılabileceğini soluk soluğa anlatan bir hikâye… Philip&#8217;in tutkuya yenik düşmesini ve bunun hayatındaki her şeyden daha önemli bir hale gelişini zevkle okuyacaksınız.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">“Seni kirletecek değilim. Evet, aklımdan geçiyor ama yapmayacağım, tamam mı?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in çenesi bütün vücuduyla birlikte kasıldı. Başından geçenler, hayal kırıklığını gizlemeye yetmiyordu. Sabit durmaya çalıştı. Tehlikeli anlar geçip ikisinin de dürtüleri yatışıncaya kadar kıpırdamak niyetinde değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia’nın nefesi öylesine kesilmişti ki cevap veremiyordu. Kalbinin gümbürtüsü hâlâ kulaklarındaydı. Philip kendisini nasıl da şevkle ve iffetsizce öptüğünü fark etmiş miydi ki? İçini titreten acı hâlâ gözlerine yansıyor muydu?</p>
<p style="text-align: justify;">“Geri dönmemiz gerek.” Philip tekrar kontrolü ele alarak Antonia’yı bırakmak için kendini zorladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Geri mi?” Antonia’nın aklı başından gitmişti. “Ama&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">“Antonia, burada tam şu anda kirletilmek mi istiyorsun?”</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birinci Bölüm</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Otuz dört yaş, insanın ağırbaşlı olması gereken bir yaştır sevgili Hugo.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ha?” Uyku sersemi irkilerek doğrulan Hugo Satterly, tek gözünü açarak karşısındaki at arabası koltuğuna zarafetle yayılan uzun, yuvarlak figürü inceledi. “Nedenmiş?”</p>
<p style="text-align: justify;">Yedinci Ruthven Baronu Philip Augustus Marlowe, buna cevap vermeye tenezzül etmedi. Onun yerine, bakışlarını at arabasının penceresinden gördüğü yaz manzarasına dikti. “Jack ve Harry Lester’ın, gelecek nesil Lesterları hangisinin yapacağı konusunda yarışacaklarını düşünemezdim,” diye belirtti.</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo doğruldu. “Aldatıcı bir tahmin. Jack bu konuda bahse girmeyi bile önerdi ama Lucinda bunu duydu.” Hugo somurttu. “Bir daha da böyle bir konuşma olmadı tabii. Kendisini ve Sophie’yi izleyerek günleri saymamızı istemediğini söyledi. Ne yazık.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Lucinda çok duyarlı bir kadın.” Ardından ekledi, “Jack de Sophie’ye sahip olduğu için çok şanslı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Lester Malikânesi’nde her hafta düzenlenen partilerin birinden dönmekteydiler. Eğlence Bayan Sophie’nin nezaretinde yapılmıştı. Jack Lester, şu an Harry Lester’ın eşi olan Lucinda tarafından destekleniyordu. Lester aile ağacına yeni katılan iki kadın durumu başarıyla gizleseler de hamileydiler ve bu sebeple ışıl ışıldılar. Eski ev ölçüsüz bir mutlulukla dolmuş ve bu mutluluk herkese bulaşmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hafta sonuna doğru ruh halleri kaçınılmaz olarak çöküntüye uğramıştı. Philip, atalarından kalma evinin sakin ve düzenli havasına rağmen, orada geleceği olmadığının farkındaydı. Philip’in aklına, müzmin bekâr ve zampara Hugo’ya meşgale olması ve önünde uzayan kasvetli yolu düşünmekten alıkoyması için eski dostunu davet etmek fikri geldi. Sonra bu fikri aklından çıkarmaya çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">At arabasının alışıldık tıkırtısını dinleyerek dikkatini büyümekte olan tarlalara verdi ve oturduğu yerde kıpırdandı. Yine de Hugo, Philip’in sorununu acımasızca gün ışığına çıkardı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Eh, sanırım sırada sen varsın.” Hugo omuzlarını minderlere dayadı ve bakışlarını oldukça sakin bir şekilde tarlalara çevirdi. “Galiba asık suratının sebebi de bu.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip gözlerini kısarak bakışlarını Hugo’nun masum görüntüsüne dikti ve “Evliliğin prangalarına teslim olup rahibin fare kapanına bile bile kısılmak pek de hoş bir fikir değil,” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bana da hiç uygun değil,” diye karşılık verdi Hugo.</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in yüzü belirgin bir şekilde ekşidi. Bağımsız, iyi imkânlara sahip ve ailesinden uzakta yaşayan Hugo’nun evlenmesine gerek yoktu elbette. Philip’in durumu ise oldukça farklıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu konuyu neden bu kadar büyüttüğünü anlamıyorum.” Hugo bakışlarını karşıya çevirdi. “Sanıyorum üvey annen senin için genç hanımları sıraya dizmekten büyük mutluluk duyacaktır; tek yapman gereken şöyle bir bakıp seçimini yapman.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Kadınlıkta diğerlerinden aşağı kalır yanı olmadığı için, eminim Henrietta ona yardım etmekten keyif duyar.” Philip ses tonunu sertleştirerek devam etti. “Yine de adayları seçerken hata yaparsa, bir ömür boyu sonucuna katlanacak olan o olmayacak. Sağ ol, kalsın. Eğer hayatımı mahvedecek hatalar yapılacaksa bile onları kendim yapmayı tercih ederim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo omuzlarını silkti. “Eğer durum buysa, listeni kendin yapmalısın. Çevrendeki genç kızları ve geçmişlerini araştır. Sadece kıkırdayıp fincanlarının üzerinden sırıtmadıklarından, konuşabildiklerinden emin ol.” Burnunu kırıştırdı ve, “Sıkıcı bir iş,” diye ekledi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hatta moral bozucu bir iş.” Philip bakışlarını tekrar manzaraya çevirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne yazık ki Sophie ve Lucinda gibisi yok.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Öyle.” Philip kısa ve öz konuşmuştu. Neyse ki Hugo da mesajı almış ve susup uyuklamaya geri dönmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Araba gıcırdamaya devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Philip, isteksizce kendisini bekleyen geleceği kafasında canlandırdı. Yanında sosyete güzellerinden biri olduğunu hayal etti. Hayali bile kötüydü. Tiksindi ve düşüncelerini aklından defederek, zihnini kararlılıkla eşinde görmek istediği özelliklerin listesini yapmaya yöneltti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sadakat, yeterli akıl, kabul edilebilir derecede güzellik&#8230; Bunların hepsi kolay tanımlanabilir şeylerdi fakat Philip, Jack ve Harry Lester’ın kadınlarında kelimelerle tarif edilemeyecek belli belirsiz bir şeyler bulduklarını biliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">At arabası gürültüyle Ruthven Malikânesi’ne doğru ilerlemeye başladı. Sussex tepelerine güzelce kurulmuş olan malikâne, önceki malikânelerin kalıntıları üzerine inşa edilmiş zarif bir George Dönemi eviydi. Hâlâ tepede olan güneş, çıplak taşı okşamak için yaldızlı parmaklarını uzatmıştı. Başıboş güneş ışınları etrafı çevreleyen ağaçlara hücum ediyor, düz ve uzun pencerelerde parlıyor, sarmaşıkların sert hatlarını yumuşatarak ortaya çıkarıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in evi. At arabasından inerken, bu düşünce kafasının içinde yankılandı. Ön avludaki çakıllar çizmelerinin altında gıcırdıyordu. Hugo’nun uyandığından emin olmak için arkasına bir bakış attı. Hugo’nun uyanmış, hatta arabadan inmekte olduğunu gördü ve merdivenlere doğru yürümeye devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaklaşırken, ön kapı ardına kadar açıldı. Philip’in daha kısa pantolonlarla gezdiği zamanlardan beri malikânenin uşaklığını yapan Fenton, karşılarında sopa gibi dimdik ve gülümseyerek bekliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Evinize hoş geldiniz lordum.” Fenton çabucak efendisinin şapkasını ve eldivenlerini aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Teşekkürler Fenton.” Hugo içeri girince Philip onu işaret etti. “Bay Satterly birkaç gün kalacak.” Atalardan kalma araziyle alakası olmayan Hugo, malikâneyi sıklıkla ziyaret ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Fenton eğilerek onu selamladı ve Hugo’nun şapkasına uzandı. “Her zamanki odanızı hazırlatacağım efendim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo hoşnut bir şekilde gülümsedi. Salona çabucak göz gezdiren Philip, Fenton’a döndü. “Hanımefendi nasıllar?”</p>
<p style="text-align: justify;">Üst kattaki büyük merdivenlerden başını dikkatle eğerek aşağıdakileri dinleyen Antonia Mannering, Philip’in sesinin hatırladığından daha derin çıktığını fark etti. Yine de sorusunun bir ipucu verdiği belliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Derin bir nefes alarak gözlerini bir an yalvarır gibi yumdu ve tekrar açıp telaşla aşağı inmeye başladı; kaba sayılabilecek bir hızla değilse de salondakilerin geldiğinden habersiz olduğunu belli edecek bir çabuklukla. Sahanlığı aşarak son merdiven bloğuna doğru ilerledi. Gözleri basamaklardaydı ve bir eli parmaklıklardan hafifçe kayıyordu. Sadece, “Fenton, hanımefendi Trant’i derhal yukarı çağırıyor,” derken bakışlarını doğrulttu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ah!” nidası ağzından kusursuz bir kontrolle çıktı. Sesinde şaşkınlık ve telaşın doğru birleşimi vardı. Bunun üzerinde saatlerce çalışmıştı. Antonia yavaşladı ve durup bakışlarını sabitledi. Belli ki gözlerini kocaman açıp dudaklarını şaşkınlıkla aralamak için numara yapmasına gerek yoktu. Önündeki manzara tam olarak hayal ettiği gibi değildi. Philip tabii ki oradaydı. Antonia’ya bakmak için gözlerini Fenton’dan ayırmıştı. Kaşları güçlü bir kavisle havaya kalkıyor, Antonia’nın da bildiği üzere kül rengi gözleri kibar bir şaşkınlıktan başka bir şey yansıtmıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia Philip’i hızlıca tepeden tırnağa süzdü. Geniş alın, koca kirpikli gözler ve karakteristik, güçlü görünmesini sağlayan bir burun, sert çenesinin üzerindeki güzel dudaklar&#8230; İfadesinde Antonia’nın kalbinin deli gibi atmasına neden olacak hiçbir şey yoktu ve hafiften mesafeliydi. Yine de Antonia’nın kalbi dörtnala koşmaya başlamış, nefesi hızlanmıştı. Eşsiz bir telaşla içi titredi.</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in bakışı Antonia’nın yüzünden aşağı doğru indi. Antonia hızlıca nefes alarak Philip’in geniş omuzlarını incelerken bir anlığına başı döndü. Bu sırada hafif bir omuz silkmesiyle, Philip’in paltosu Fenton’un hazırda bekleyen kollarına doğru kaydı. Böylece, basit gri renkli, fakat Antonia’nın bile menşeinden şüphe duymayacağı, hat ve şekil olarak çok seçkin olan palto gözler önüne serildi. Philip’in kahverengi saçları hoş bir şekilde dalgalanıyordu. Fularının katları kusursuzdu ve parıldayan altın bir broşla tutturulmuştu. Güderi pantolonu uzun bacaklarına oturmuş, fazlasıyla cilalı çizmelerinin içinde baldırlarının güçlü kaslarını belli ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia ikinci kez derin bir nefes alarak bakışlarını Philip’e doğrulttu. Aynı anda Philip’in gözleri de yukarı doğru kalkarak Antonia’nın gözleriyle buluştu. Philip, hoşnutsuz bakışlarını sabit tuttu. Daha sonra gözleri kayarak kızın saçlarına odaklandı ve tekrar yüzüne doğru indi. Hoşnutsuzluğu, yerini samimi bir şaşkınlığa bıraktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Antonia?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip sesindeki şaşkınlığı fark etti. İçinden küfrederek kendini her zamanki ağırkanlı tavrını takınmaya zorladı ki bu Antonia Mannering eteklerini toplayıp son basamakları inerken hafifçe gülümsediği için pek de kolay bir iş değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Philip, Antonia kendisine doğru süzülürken döşemeye çakılı kaldı. Zihni, gizlendiği yerden çıkıp gelen hatıralarla doldu. Kalbe benzeyen yüzünde sakin bir huzurla, filiz desenli muslin kumaştan yapılma elbisesi içinde, Philip’in hiç tereddütsüz bir tanrıçaya benzettiği bu ince uzun kadın salon boyunca yürürken, Philip hatıraları aklından uzaklaştırmaya çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onu en son gördüğünde Antonia henüz on altı yaşındaydı. Zayıftı, toydu ama o zaman bile zarifti. Şimdiyse bir peri gibi yürüyor, sanki ayakları yere değmiyordu. Philip onu canlılık veren, ruhunu yenileyen biri olarak hatırlıyordu. Gülmeye hep hazır oluşu, kocaman gülümsemesi ve her yaz kendisini ziyaret ettiğinde sergilediği o önüne geçilemez cana yakınlığı ile de elbette. Şimdi dudaklarında basit bir gülümseme olsa da kendisine gözlerindeki temkinli ifadeyle yaklaşıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Philip, Antonia’yı izlemeye devam ederken, Antonia’nın dudaklarının kıvrımı belirginleşti ve elini uzattı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet lordum. Son görüşmemizin üzerinden yıllar geçti. Lütfen kusuruma bakmayın.” Antonia elini havada sallayıp kızın yukarıdan inişini ima ederek, “Geldiğinizi fark etmemiştim,” dedi. Sakince gülümseyerek Philip’in gözlerine baktı. “Evinize hoş geldiniz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip, Harry Lester çenesine bir yumruk indirmiş gibi hissetti ve uzanarak Antonia’nın parmaklarını kavradı. Parmakları titreyince, içgüdüsel olarak daha sıkı tuttu. Bakışı dudaklarına doğru inince dayanılmaz bir biçimde o hoş kıvrımlara doğru çekildi. Bakışlarını yukarı doğru kaldırmaya zorladığında altın ve yeşil bir sisin içinde kayboldu. Kendini geri çekerek bakışlarını Antonia’nın ışıl ışıl altın renkli buklelerine doğrulttu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Saçını kesmişsin.” Sesi, sersemlemiş halini yansıttığı kadar, hayal kırıklığını da apaçık belli ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia gözlerini kırpıştırdı. Bir eli hâlâ Philip’in elindeyken, diğer elini çekinerek kulağının üzerinde salınan buklelere götürdü. “Hayır. Hepsi yerli yerinde, sadece&#8230; İçeri doğru topladım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in dudakları sessizce büzüldü. Antonia’nın attığı tuhaf bakış ve Hugo’nun birden öksürmesi, Philip’in ani bir şekilde tekrar dünyaya dönmesine sebep oldu. Antonia’nın altın rengi saçlarından birkaç tokayı çekti. Saçlarının hâlâ hatırladığı gibi olduğundan emin olma isteğini bir kenara itip keskin bir nefes alarak Antonia’yı bıraktı. “Müsaadenle yakın arkadaşım Bay Satterly’yi takdim edeyim. Hugo&#8230; Bayan Mannering. Üvey annemin yeğeni.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo’nun hoş selamlayışı ve Antonia’nın samimi karşılığı, Philip’e savunmasını sağlama almak için zaman kazandırdı. Antonia tekrar dönünce, Philip nazikçe gülümsedi. “Anlaşılan Henrietta’nın ısrarlarına karşı koyamamışsın.”</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia açık bir ifadeyle Philip’e baktı. “Yas tutarak geçirdiğimiz bir yıl geride kaldı. Vakit ziyaret etmek için uygun göründü.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip, beklenmedik şekilde zevkle sırıtmamak için direnerek, “Naçiz evimi onurlandırdın. Seni tekrar bu duvarların arasında görmek bir zevk. Umarım uzun süre kalmayı planlamışsındır. Burada kalman Henrietta’nın içini rahatlatacaktır,” demekle yetindi.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia’nın dudakları ince bir gülümseyişle kıvrıldı. “Öyle mi? Fakat ne kadar kalacağımızı belirleyecek birçok etken var.” Bir süre Philip’le bakışarak döndü ve Hugo’ya gülümsedi. “Sizi bekletiyorum. Halam şu an dinleniyor.” Antonia, Philip’e baktı. “Çayı misafir odasında içmek ister misiniz?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip, Antonia’nın arkasındaki Hugo’nun şok olmuş ifadesini gördü. “Şey&#8230; Aslında hayır.” Antonia’ya miskin miskin gülümsedi. “Korkarım ki Hugo’nun biraz daha sert bir şeyler içmeye ihtiyacı var.”</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia kaşlarını kaldırarak Philip’e baktı. Sonra gülümsedi ve ağzının kenarında karşı konulamaz bir gamze belirdi. “Kütüphanede bira?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in dudakları seğirdi. Antonia’nın gözlerine bakarak başını kaldırdı. “Belli ki zekân yaşınla birlikte körelmemiş Antonia.”</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia’nın bir kaşı zarif bir şekilde havalansa da gözleri gülümsemeye devam etti. “Sanırım öyle lordum.” Fenton’a bakarak başını salladı. “Kütüphaneye lordumuz ve Bay Satterly için bira, Fenton.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Tabii hanımım.” Fenton eğildi ve gitti.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia bakışlarını Philip’in yüzüne çevirerek sakince gülümsedi. “Henrietta Halama geldiğinizi haber vereceğim. Uykusundan henüz uyandı. Yarım saate kadar sizi kabul etmekten kıvanç duyacaktır. Şimdi müsaadenizle&#8230; “</p>
<p style="text-align: justify;">Philip başını kaldırdı. Hugo zarif bir şekilde reverans yaptı. “Sizinle akşam yemeğinde görüşmek için sabırsızlanıyorum Bayan Mannering.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Hugo’ya sert bir bakış attıysa da, Hugo Antonia’nın gülümsemesine karşılık vermekle meşgul olduğundan fark etmedi. Philip Hugo’ya bakmaktan vazgeçti ve Antonia arkasını dönmeden önce hızlıca gözlerine baktı. Salon boyunca yürüyüşünü, merdivenleri çıkışını ve kalçalarının hafifçe sallanışını izledi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo boğazını temizledi. “Biraya ne oldu?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip gözlerini Hugo’ya dikti ve hafifçe somurtarak kütüphaneyi işaret etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia yatak odasına ulaştığında tekrar nefes alabildi. Bu küçük oyununun bu kadar zor olacağını tahmin etmemişti. Midesi hâlâ düğüm düğümdü. Kalp atışları normal ritmine ancak dönüyordu. Hassas biri için bu gerginlik normal değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaşları hoşnutsuzlukla çatılmış halde kapıyı açtı. Pencereler ardına kadar açılmış, perdeler hafif rüzgârla sallanıyordu. Havadar odaya, yeşil çimler ve İtalyan bahçesinden bir parça lavantayla birlikte güller ve yaz mevsiminin kokusu dolmuştu. Antonia kapıyı kapattı ve odada yürüdü. İki avucunu da pencerenin pervazına koyarak öne doğru eğildi ve derin derin nefes aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Şu işe bakın, senin en sevdiğin yeni muslin elbisen!”</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia hızla dönerek hizmetçisi Nell’in açık gardırobun önünde durduğunu gördü. Sıska ve zayıf, gri saçları kendisine hiç yakışmayan bir topuz yapılmak üzere sıkıca gerilmiş Nell, kombinezonları ve iç etekleri uygun yerlere koymakla meşguldü. Görevini tamamlayınca, arkasını döndü ve Antonia’yı süzerken ellerini beline koydu. “Onu özel günler için sakladığını sanıyordum.”</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia’nın dudaklarına gizemli bir gülümseme yerleşti. Omuzlarını silkerek manzaraya geri döndü. “Bugün giymeye karar verdim.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Öyle mi?” Nell’in gözleri kısıldı. Bir eşarp yığınını alıp ayırmaya başladı. “Az önce gelen beyefendi miydi?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet. Ruthven.” Antonia pencere çerçevesine yaslandı. “Bir arkadaşını getirmiş. Bay Satterly.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sadece bir tane mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Nell’in ses tonu şüpheliydi. Antonia gülümsedi. “Evet. Akşam yemeğinde olacaklar. Ne giyeceğime karar vermeliyim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Nell homurdandı. “Fazla zamanını almaz. Londra’dan beyefendilerle masaya oturacaksan ya pembe tafta ya da fulya ipek giyeceksin.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Fulya ipek o zaman. Bir de saçımı yapmanı isteyeceğim.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Doğal olarak.” Nell gardırobun kapaklarını kapadı. “Aşağıya yardıma gitsem iyi olacak ama seni güzelleştirmek için geri döneceğim.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Hımm.” Antonia başını pencerenin çerçevesine yasladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Nell homurdanmayı keserek kapıya yöneldi. Eli kapı kolunun üzerindeyken duraksadı. Pencerenin yanındaki zayıf figüre şefkatle baktı. Antonia kıpırdamadı. Nell’in gözleri kısık, yüzü gevşekti.</p>
<p style="text-align: justify;">“Efendi Geoffrey’yi hazırlanıp masaya gelmesi için uyarayım mı?”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu soru Antonia’yı daldığı hayalden çekip aldı. “Tanrı aşkına, evet! Geoffrey’yi unuttum ben.”</p>
<p style="text-align: justify;">“İlk defa oluyor,” diye söylendi Nell.</p>
<p style="text-align: justify;">Yatak direğine bakarak somurtan Antonia bunu işitmedi. “Onu masada yine bir kitaba gömülmemesi için uyar.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Tamam. Açıkça belirteceğim.” Nell suratsız bir ifadeyle başını sallayarak ayrıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapı kapanınca Antonia tekrar bahçeye doğru dönerek hislerini ormanın güzelliğine bıraktı. Ruthven Malikânesi’ni çok seviyordu. Buraya geri dönmek ona eve dönmek gibi geliyordu. İçgüdüsel bir şekilde kendini Mannering Park’a değil, daima buraya, evin etrafındaki çok eski ve adeta devasa nöbetçiler gibi dikilen ağaçlarla çevrili, yumuşak bir hatla sıralanan tepelerin arasına ait hissederdi. Bu hisler ve Henrietta’ya olan sevgisi kararını etkilemişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Geoffrey’nin bir gün evleneceği göz önünde bulundurulursa, onun da aynısını yapmasının zamanı gelmişti. Yirmi dört yaşında birkaç talibi varsa da, alelade düşünmek onu buraya getirmişti. Ruthven Lordu Philip de henüz bir eş seçmemişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Antonia somurttu. İlk kez yaşadığı bu gerginlik hâlâ aklındaydı. Fakat onun kitabında korkaklığa yer yoktu. Bu akşamüzeri ilk adımı atmıştı. Artık rolünü oynaması kaçınılmazdı. Her şey bir yana, en azından denemezse kendini asla affetmezdi. Eğer Philip ona o gözle bakmazsa da varsın olsundu.</p>
<p style="text-align: justify;">Halasına Philip’in gelişini haber vereceğini hatırlayarak silkelendi. Aynaya bakarak buklelerini kabarttı. Philip’in tespitini hatırlayınca parmakları hareketsiz kaldı. Dudakları seğirdi. Philip neredeyse düşüp bayılacak gibi olmuştu ki durum itibariyle bu oldukça cesaret verici bir düşünceydi. İnancına destek olan bu duruma sıkıca tutunarak halasının odasına yöneldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Alt kattaki kütüphanede, koca bir bardak kaliteli birayla kuvvetlenen Hugo, düşüncelerini merakını gidermeye yöneltti. “Mannering, Mannering,” derin derin düşündü ve bir kaşını kaldırarak Philip’e baktı. “Aileyi tam çıkartamadım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip hayatında gördüğü en hilekâr dudakların düşüncesinden sıyrılarak boş kadehini kenara koydu. “Yorkshire.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ah, şimdi oldu.” Hugo bilge bir tavırla başını salladı. “Kuzeydeki vahşiler.”</p>
<p style="text-align: justify;">“O kadar da kötü değil.” Philip arkasına yaslandı. “Mannering Park anladığım kadarıyla önemli bir yer.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Peki, o güzel şeyin burada ne işi var?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Henrietta’nın yeğeni. Babası Henrietta’nın tek kardeşiydi. Kendisi ve Leydi Mannering eskiden her yaz ziyarete gelirlerdi.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip geçmişe daldı ve babasının en sevdiği av atına binen, uzun saçları örgülü genç kızı hayal etti. “Yaz boyunca gidip gelirlerken Antonia’yı burada bırakırlardı. Hep buralardaydı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Antonia’dan on yaş büyüktü ama bu Antonia için engel teşkil etmiyordu. Philip Antonia ile birlikteyken hiçbir zaman yaşının ardına saklanamamıştı. Onun büyümüş de küçülmüş bir bacaksızdan, kıvrak zekâlı genç bir kıza dönüşmesini izlemişti ve şu anki haline alışması gerekiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Babası öldükten sonra ziyaretleri de kesildi.” Philip durdu, hesap etti. “Bundan sekiz sene önce. Bildiğim kadarıyla, Leydi Mannering artık gidip gelmek için fazla yorgun olduğunu bildirmişti. Henrietta Antonia’ya çok düşkündü ve hâlâ düşkündür. Her zaman onları evlerine davet ederdi fakat görünen o ki Leydi Mannering kızını paylaşamadı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo kaşlarını kaldırdı. “Yani nihayet Bayan Mannering annesinin pençelerinden kurtuldu ha?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip başını salladı. “Leydi Mannering bir sene kadar önce öldü. Henrietta ısrarla yalvarmaya devam etti fakat Henrietta’nın sözlerini doğru hatırlıyorsam, Antonia, Mannering Park’ta kalıp kardeşine bakmak konusunda inat etmişti. Kardeşi Antonia’dan çok küçüktür.” Philip kaşlarını çattı. “Şu an kaç yaşında olacağını çıkartamıyorum. Adını bile hatırlamıyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Her neyse, görünen o ki fikrini değiştirmiş.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Eğer Antonia’yı tanıyorsam, bu pek mümkün değil. Eğer garip bir şekilde değişmemişse tabii.” Bir süre sonra Philip anlatmaya devam etti. “Belki kardeşi Oxford’a gitmiştir?”</p>
<p style="text-align: justify;">Arkadaşının bu mesafeli ifadesini inceleyen Hugo iç çekti. “Zaten durum ortada ama eğer fark etmediysen söyleyeyim, bu işte bir iş var.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Hugo’ya baktı. “İş mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Kızı gördün!” Hugo ayağa kalkarak elleriyle kızın bedenini tasvir etti. “Burada işte&#8230; Acayip güzel. Zevzek değil, yaşlı da değil bilakis bir orduyu bile durdurabilecek bir kadın ve görünüşe göre evli değil.” Hugo sandalyesine kurulurken başını iki yana salladı. “Mantıklı gelmiyor. Eğer senin dediğin kadar soylu ve iyi aileden geliyorsa yıllar önce biri onu havada kapardı.” Bir kez daha düşünerek sordu, “Kuzeyde de erkekler var, değil mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip’in kaşları yavaşça kalktı. “Eminim var ve hepsi de kör olamaz.” İkisi de uzun bir süre boyunca durumu değerlendirdiler ki kendi deneyimlerine göre bu durum bir muammaydı. Philip nihayet, “Tam bir muamma,” dedi. “Her şeyi gayet net anladığına göre, bizim Bayan Mannering’i uzun yıllardır gören ilk kişiler olacağımız sonucuna varıyorum sevgili Hugo.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hugo’nun gözleri yavaşça büyüdü. “Annesinin onu eve hapsettiğini ima etmiyorsun umarım?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Hapsetmek değilse de onun gibi bir şey. Mannering Park ıssızdır ve anladığım kadarıyla Leydi Mannering bir çeşit münzeviydi.” Philip bacaklarını doğrultarak ayağa kalktı. Anlaşılması güç bir ifadesi vardı. Kollarını kavuşturarak Hugo’ya baktı. “Sanırım Henrietta’yı ziyaret etmeliyim. Bayan Mannering’e gelince, kuvvetle muhtemel, o konu annesinin rahatsızlığıyla ilgili.”</p>
<p style="text-align: justify;">Leydi Ruthven, yani Henrietta Philip’le bu konuyu konuşurken çok daha sert ifadeler kullandı. “Bana soracak olursan, tam bir utanç. Hayır!” Elini kaldırdı. Pembe çenesi kızgınlıkla titriyordu. “Ölünün arkasından kötü konuşulmaması gerektiğini biliyorum fakat Araminta Mannering’in zavallı Antonia’yı ihmal etmesi kötülükten başka bir şey değildi!”</p>
<p style="text-align: justify;">Henrietta’nın oturma odasındaydılar. Konforlu oda, çiçekler ve çiçek süslemeleriyle ferahlatılmıştı. Henrietta şöminenin yanındaki en sevdiği koltuğa oturmuştu. Philip onun önünde, bir kolu özensizce şöminenin mermerine uzanmış halde ayakta duruyordu. Odanın arka tarafında ise Henrietta’nın terzisi Trant, başı önde, kulakları kabarmış şekilde canla başla dikiş dikiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">O an öfkeyle alevlenmiş olan soluk mavi gözlerini Philip’in yüzüne diken Henrietta devam etti. “Tabii, oranın yerlisi diğer hanımlar destek olmasa, o zavallı çocuk kadınlığa nezaket kuralları hakkında hiçbir fikri olmadan adım atacaktı.” İnatçı bir ifadeyle şalını kabarttı. “Ayrıca bunu söylemek bana acı veriyor ama eminim ki bu Araminta’nın aklının ucundan bile geçmiyordu!”</p>
<p style="text-align: justify;">Henrietta, yüzünde hep kalacakmış gibi görünen korkunç somurtkanlığıyla öfkeli bir baykuşu andırıyordu. Philip onu teskin etmeye karar verdi. “Geldiğimizde Antonia’yı gördüm. Her zamanki gibi gayet kendinden emin görünüyordu.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Elbette!” Henrietta Philip’e küçümser bir tavırla baktı. “O öyle solup gidecek basit bir kız değil! Araminta o koca evin işlerini tamamen Antonia’nın omuzlarına yükledi. Doğal olarak misafirin nasıl karşılanacağını, nasıl ev sahibi gibi davranılacağını biliyor. Bunu yıllarca yaptı. Sadece bu da değil, evi idare ederken Geoffrey’nin tüm bakımını da üstlendi; onca sorumluluğun altında ezilmemesi bir mucize.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip bir kaşını kaldırdı. “Omuzları üzerindeki yük kesinlikle onu direnmeye zorlamış olmalı.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Hıh!” Henrietta Philip’e bir bakış atarak koltuğuna kuruldu. “Öyleyse bile doğru olan bu değil! Zavallı çocuk yıllar önce meydana çıkarılmalıydı.” Sustu, bir püskülle boş boş oynadı ve başını kaldırarak Philip’e baktı. “Bilmiyorum farkında mıydın ama biz ona destek olmayı, onu Londra’ya götürüp insanlara takdim etmeyi önerdik. Biraz şımartılmasını sağlamak istedik. Baban ısrar etti; bilirsin, Horace Antonia’ya çok değer verirdi.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip bunun hakikat olduğunun farkında olarak, başını salladı. Antonia on iki yaşında sıska bir çocukken bile, Philip’in babasının en sevdiği av atını neşeyle eyerleyip vahşi hayvanı yollarda uzun bir geziye çıkarırdı. Babası ise her zamanki gibi şaşkına döner, Antonia’ya kızmak yerine onu överdi. Antonia’nın özgüvenine duyduğu hayranlığı hiç gizlememişti. Philip bu hayranlığı Antonia’yla paylaştığının farkındaydı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Tartıştık, hatta yalvardık bile fakat Araminta dinlemedi.” Henrietta’nın bakışları soğudu. “Antonia’yı hizmetçi yerine koyması son derece çirkindi. Kızın başka bir rol üstlenmemesini sağlamakta kararlıydı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip tek kelime etmedi. İfadesi mesafeliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Her neyse,” dedi Henrietta, sesi inkâr etmeye pabuç bırakmayacak bir tonda çıkıyordu , “Şimdi beni görmeye geldiğine göre, ben de Antonia’yla doğru düzgün ilgilenmeye kararlıyım.” Başını kaldırarak Philip’e meydan okurcasına bir bakış attı. “Onu Kısa Dönem<strong>*</strong> için Londra’ya götürmek niyetindeyim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip bir anlığına sarsıldıysa da sebebini idrak edemedi. Her zamanki soğukkanlılığına sıkıca tutunarak kaşlarını kaldırdı. “Öyle mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Henrietta, kararlılığını anlamlı şekilde destekleyen bir tavırla başını sallayarak sözlerini onayladı. Ardından bir anlık suskunluk olduysa da Philip bunu çekinerek bozdu. “Acaba aklında başka bir&#8230;” aheste aheste elini salladı “&#8230;plan olup olmadığını öğrenebilir miyim?”</p>
<p style="text-align: justify;">Henrietta’nın kırışık yüzü mutluluk verici bir gülümsemeyle aydınlandı. “Tabii ki ona bir koca bulmak niyetindeyim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Philip bir anlığına kaskatı kesildi. Umursamaz bir ifade takındı. Sonra gözkapaklarını indirerek gözlerini gizledi. “Tabii ki.” Nezaketle eğildi. Doğrulduğunda, ifadesi ses tonu kadar yumuşaktı. “Hugo Satterly aşağıda. Onun yanına dönmeliyim. Müsaadenle.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kapı Philip’in ardından kapanıp, adımları koridorda uzaklaşmaya başlayınca Henrietta neşeyle kıkırdadı. “Bence hiç fena bir başlangıç olmadı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Trant Henrietta’nın arkasındaki yastıkları kabartmak ve şallarını düzeltmek için geldi. “Görünüşe göre çoktan karşılaşmışlar.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Aynen öyle. Bundan daha büyük şans olamaz!” Henrietta gülümsedi. “Antonia’nın seni uyuyup uyumadığımı kontrol etmen için göndermesi de öyle. Philip’in tam o anda gelmesi kaderin bir lütfu.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Belki öyle, fakat o pek tutulmuş gibi görünmüyor. Fazla umutlanmamalısınız.” Trant sahibesinin merhum Lord Ruthven ile evliliğinden beri yanındaydı. Lord Ruthven’e takdim edilmek için önemli davetlere katılmak üzere sıklıkla gelip giden ve hanımefendinin varisi olmayı arzulayan genç hanımlar görmüştü. “Eğer bu iş başarıya ulaşmazsa üzüldüğünüzü görmek istemiyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Saçmalama Trant!” Henrietta yardımcısına bakmak için döndü. “Philip’i gözlemleyerek geçirdiğim on altı seneden tek bir şey öğrendiysem, o da kimsenin onun davranışlarından anlamlar çıkarmaması gerektiğidir. İkna olduğum üzere, hisleri müthiş bir ilgisizlikle körelmiş halde, hatta aşk söz konusu olduğunda ancak bir kaşını kaldırıp yumuşakça kibar bir yorum yapıyor. Emin ol ki Philip’ten ne ateşli konuşmalar ne de açık seçik beyanlar duyamazsın. Her ne olursa olsun, ben kararlıyım Trant.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Belli oluyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">“İsteksiz üvey oğlumun Antonia Mannering’e ayağından zincirleneceğini görmeye kararlıyım.” Henrietta ellerini bunu vurgularcasına koltuğunun kolçaklarına vurdu ve pencerenin yanındaki koltuğa oturan Trant’e döndü. “Kabul etmelisin ki Antonia’da Philip’in ihtiyacı olan her şey var.”</p>
<p style="text-align: justify;">Trant gözlerini dikiş tezgâhından kaldırmadan başını sallayarak onayladı. “Her şey ve daha fazlası&#8230; O konuda hiçbir itirazım olmaz. Gözümüzün önünde yetişti ve geçmişini biliyoruz. İyi biri, soylu ve aranılacak tüm vasıflara sahip.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Aynen öyle.” Henrietta’nın gözleri parıldadı. “Tam Philip’e uygun bir eş. Tek yapmamız gereken bunu Philip’in de fark edeceğinden emin olmak. O kadar da zor olmamalı. Philip kıt beyinli değil sonuçta.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Eğer bilmek isterseniz, beni endişelendiren de bu.” Trant kumaşın ipliğini kopardı ve sepetine uzandı. “O uyuşuk haline rağmen, çoğu durumda fazlasıyla uyanıktır. Eğer planlarınızı sezinlerse tasmayı sıyırabilir. İkna edilmekten nasıl hoşlanmıyorsa, kızdan da aynı şekilde hoşlanmayabilir. Demek istediğimi anlıyorsunuzdur.”</p>
<p style="text-align: justify;">Henrietta yüzünü buruşturdu. “Anlıyorum elbette. Bayan Locksby ve ailesini bir haftalığına davet edip Philip’in burada olacağına dair söz verdiğimde neler olduğunu unutmadım. Hatırladın mı?” Henrietta’nın tüyleri ürperdi. “Bayan Locksby’ye değil, annesine bir kez bakıp Belvoir’de bir işi olduğunu hatırladı. Ne kargaşa ama… Bütün haftayı bunu telafi etmeye çalışarak geçirdim.” Henrietta içini çekti. “En kötüsü ise o haftanın sonunda Bayan Locksby ile evlenmediği için minnettardım. Annesiyle akraba olmaya katlanamazdım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Trant’ten fazlasıyla bastırılmış bir kahkaha duyulur gibi oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">“İşte öyle.” Henrietta şallarını kabarttı. “Buna dikkatle yaklaşmamız gerektiğini bildiğimden emin olabilirsin. Sadece Ruthven yüzünden de değil. Seni uyarıyorum Trant, eğer Antonia planlarım hakkında en ufak bir kuşkuya kapılırsa büyük ihtimalle pek… işbirliğine yanaşmayacaktır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Trant başını salladı. “Evet. O da Philip gibi sıkıya gelemez.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Aynen öyle. Fakat sevseler de sevmeseler de ben bunu vazifem olarak görüyorum Trant. Daha önce de söylediğim üzere, Ruthven’i eleştirmek benim haddime değil, fakat özellikle bu durumda, tembelliği, soyuna ve ailesine karşı olan sorumluluklarını ihmal etmesine sebep oluyor. Evlenmeli ve çoluk çocuğa karışmalı. Otuz dört yaşına geldi ve hâlâ Eros’un oklarına yenik düşmüş değil.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Aslında,” diye devam etti Henrietta fikrinden dolayı heyecana kapılarak, “Tamamen kabul ediyorum ki Philip’i hassaslaştırmak çok cazip bir iş olsa da planımızı ihtimaller üzerine kuramayız. Hayır! Elimizden geleni gayet incelikle yapmalı, aralarında bir ilişki başlatmalıyız. Antonia ne düşünürse düşünsün, şu anda benim sorumluluğum altında. Ruthven’e gelince&#8230;” Henrietta elini geniş göğsüne koymak için durdu “merhum babası için onu uygun bir şekilde baş göz etmeyi kutsal görevim olarak kabul ediyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;-</p>
<p style="text-align: justify;">* Ç.N: Kısa Dönem (Little Season): George dönemi İngilteresi’nde, eylülden kasım ortasına kadar süren, zengin ve soylu üst kesim sosyetenin Londra’da sosyal amaçlarla bir araya geldiği dönemlerden biri. Diğeri Londra Dönemi (London Season) olarak anılır ve Paskalya’dan haziran sonuna kadar sürer.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/uygun-bir-es/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Seni Ne İhtiyarlattı?</title>
		<link>http://www.birazoku.com/seni-ne-ihtiyarlatti/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/seni-ne-ihtiyarlatti/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2012 21:56:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye(yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Profil Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Harmancı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8450</guid>
		<description><![CDATA[Seni Ne İhtiyarlattı?, ilk öyküsünü 1995te, ilk öykü kitabını 2002&#8242;de yayınlayan Abdullah Harmancı&#8217;nın öykü yolculuğundaki dördüncü durağı. Kitabın birinci bölümünde yazarın önceki kitaplarında yer alan izlekler devam etmekle birlikte, dış dünyaya, toplumsala daha çok açılmış bir tavır dikkat çekiyor. İkinci bölümde ise, öykü üslubunda yazılmış denemeler var. Öyküyü deneyen, öykü dilinden yararlanmayı deneyen, düşünceden çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/seni-ne-ihtiyarlatti-abdullah-harmanci.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8455" title="seni-ne-ihtiyarlatti-abdullah-harmanci" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/seni-ne-ihtiyarlatti-abdullah-harmanci.jpg" alt="" width="200" height="316" /></a>Seni Ne İhtiyarlattı?, ilk öyküsünü 1995te, ilk öykü kitabını 2002&#8242;de yayınlayan Abdullah Harmancı&#8217;nın öykü yolculuğundaki dördüncü durağı. Kitabın birinci bölümünde yazarın önceki kitaplarında yer alan izlekler devam etmekle birlikte, dış dünyaya, toplumsala daha çok açılmış bir tavır dikkat çekiyor. İkinci bölümde ise, öykü üslubunda yazılmış denemeler var. Öyküyü deneyen, öykü dilinden yararlanmayı deneyen, düşünceden çok yaşantılara yaslanan, belki deneme bile denmemesi gereken denemeler&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BENİ ALMAYA GELEN BULUT</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Şair Ahmet Aka&#8217;ya</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün öğrencilerimden birini, caddelerden birinde gördüm. Simit satıyordu. Başında eprimiş bir kep. Üstünde renkleri birbirine karışmış ekose bir gömlek. Ayağında dedem zamanından kalma, sarısı iyice bozulmuş bir &#8220;mekap&#8221;. Dudağının ucunda izmaritine kadar içilmiş, dumanı bitmiş bir Samsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Beni görünce sigarasını, bir hürmet ifadesi olarak, sözümona belli etmeden, üç tekerli simit arabasının altına bırakıverdi. Yüzünde mahcup çizgiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorulması gereken soruları sordum. Verilmesi gereken cevapları verdi. Aradan her zaman olduğu gibi, yıllar, tenefüsler, dersler, tatiller, yazılılar, karneler, “bak ödev yapmayanları ben ne yapıyorum alimallah”lar gelip geçmiş, &#8220;öğrencilerimden biri&#8221; büyümüş, aklı başında laflar eder olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizimki de iş değil ki hocam, diyordu, zamanında olacakmış ne olacaksa, diyordu, millet parayı &#8220;hamuduyla&#8221; götürüyordu. Hayat okuldaki gibi değildi. Askerlik yaklaşmıştı. Nişanlısının babası bir taraftan hık mık ediyor, nişanlısı bir yandan somurtuyordu. Bizimki de iş değilmiş, hocam, diyordu. Hata etmişiz hocam. Baştan bir sanata başlayacakmışız. Şimdi ben bu liseyi bitirsem ne olacak? Bitirmesem ne olacak? Valla Allah sonumuzu hayreylesin amma&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tavırlarında vaktinden evvel olgunlaşmış bir insanın ağır başlılığı. Sakinliği. İçimde bir yerlere dokundu bu çocuk. Sesinin kasveti gözlerime doldu, doldu&#8230; Ayrılacak oldum, elime davrandı. Estağfurullah dedim, hadi hayırlı işler Muratçığım&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230;..</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün öğrencilerimden birini, vitrinlerden birinin önünde gördüm. Bileğine bağladığı ince eşarp da, gerdanının üzerine bıraktığı fular da, halka küpelerinin ortasında sallanan elips küreler de, alt dudağının altına sapladığı pirsing de, baş parmağına taktığı yüzüğün oval taşı da, belindeki kemer, spor ayakkaplarını saran kalın şerit de&#8230; hepsi &#8220;mor&#8221;du. Yüzünü vitrin camının yansımasından görebiliyordum. Bir an, vitrinde gördüğü bir ayakkabının güzelliğine dikkat çekmek için, iki eliyle arkadaşının kolunu hızla asıldı. Arkadaşı sakız çiğniyordu. Boyu iki metre kadar vardı. Ellerini kotunun ceplerine sokmuştu. Kemerine taktığı küçük teypten fışkıran this is my life bana kadar ulaşıyordu. Arkadaşı onunla ilgilenmiyor, ayak parmaklarının üzerinde vücudunu esnetiyor, esnetiyordu. Az sonra tramplenden havuza dalış yapacak bir yüzücüyü andırıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Zihnim, tam da bu &#8220;yüzücü benzetmesi&#8221;yle meşgulken, ummadığım, beklemediğim bir şey oldu. Öğrencilerimden biri, beni, vitrin camının yansıması içindeki beni, kendisini izleyen beni gördü! Hızla döndü. Birkaç kısa adım atıp iki kolunu birden sonuna kadar açıp Hocammmm!!! diye haykırır haykırmaz küçük gövdeme sarıldı. Oradan geçmekte olanlar bize baktı; bu mutlu genç kızı ve bu şanslı orta yaşlı adamı görmek için bir saniye başlarını çevirip yollarına devam ettiler. Bu sırada, iki metrelik arkadaşı, sakız çiğnemeyi, ayakları üzerinde esnemeyi ve this is my life&#8217;ı bir an için unutup döndü. &#8220;Kız&#8221;ının sarıldığı adam orta yaşlı görünüyordu, çelimsiz biriydi ve iddiasız giyinmişti; &#8220;tehlike&#8221; yoktu, işler yolundaydı; sol tarafındaki vitrine doğru adımladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bedenime sarılan mor &#8220;hale&#8221;yi büyük bir zorlukla sakinleştirip kendisiyle söyleşilebilecek bir insan haline getirdim. Sorulması gereken soruları sordum. Verilmesi gereken cevapları verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hocam en süper hocamız sizdiniz yeminle&#8230; Siz başkaydınız, siz&#8230; Hocam duydunuz mu, Necati &#8220;Popstar&#8217;a çıktı&#8230; Millet gülmekten yıkıldı&#8230; Okan&#8217;la tanıştırmadım sizi değil mi? Okan erkek arkadaşım hocam, bakmayın biraz odundur ama&#8230; Aaa hocam, bizim devreden Murat vardı, hani çilliydi, şu ilerde simit satıyor da, eğer yolunuz düşerse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8230;..</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün öğrencilerimden birini, televizyonlardan birinde gördüm. Şarkı söylemeye çalışıyordu. Askılı bir atlet giymiş, pazulu kollarını açığa çıkarmıştı. Söylediği şarkıyı hiç duymamıştım. Öğrencilerimden biri şarkısını söylerken, jüri üyelerinden biri kahkahalar atarak güldü. Öğrencilerimden biri, şarkısını yarım bırakıp ağlamaya başladı. Çocukla kimsenin ilgilendiği yoktu. Üyeler kendi aralarında konuşuyorlar, biri diğerini elindeki yelpazeyle serinletiyordu. Öğrencilerimden biri, kendine bir şans daha verilip verilemeyeceğini sordu. Bunun üzerine jüri üyeleri yeniden güldüler. Kanal değiştirdim. Birkaç saniye sonra yeniden aynı kanala döndüm. Hâlâ öğrencilerimden birini gösteriyordu. Ona bir hak daha tanımış olmalıydılar. Bu defa hareketli bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ya da bana öyle geldi. Jüri üyelerinden kadın olanı (saç uçları yandaki üyenin yelpazesiyle havalanıyordu), öğrencilerimden birine uzun uzun baktıktan sonra, olmadı Necati, dedi, üzgünüm, gidebilirsin&#8230; O zaman, Necati, ansızın dizleri üzerine yığılıp, lütfennnn, dedi, lütfennnn&#8230; Ama lütfennnn&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Televizyonu kapatıp balkona çıktım. Karanlık göklerin ortasında bir bulut, kapkara bir bulut, devâsâ bir bulut gördüm. İçinde binlerce küçük helezon kaynaşan, kaynaşan, kaynaşan bir buluttu gökteki. Beni almaya gelmiş bir gemi, dedim karıma, beni almaya gelmiş olmalılar, hadi karıcığım, başka bir zaman diliminde, yeni konuklar eşliğinde yeniden görüşmek dileğiyle! Her zamanki garipliklerimden birini yaptığımı düşünen karım, elindeki yemek dergisinin sayfaları arasında derinleşirken, ben bulutun yumuşacık kollarına bıraktım kendimi. Bıraktım, bıraktım, bıraktım&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Belki Muratla Selin&#8217;i de alırız yoldan. Necati&#8217;yi görürsek teselli ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dergâh 212, Ekim 2007</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KİTAPLAR VE ÇİÇEKLER</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Ayşe Su&#8217;ya ve Gülnihal Ümit&#8217;e</em></p>
<p style="text-align: justify;">Doktora tezimi savunmuştum. Yardımcı doçentliğe atanmama iki hafta kalmıştı. Onca zor gün, onca zor gece, onca zor soru&#8230; devrini tamamlamış, beni sakin bir limana bırakmıştı. Üniversite sınavını kazanıp da edebiyat öğrencisi olduğum günden itibaren, kimbilir kaç gece dişimi sıkmış, kimbilir kaç ay durup dinlenmek bilmeden çalışmış, çekmem gereken çileyi çekmiş, şimdi işte bütün o zorlu yılların sonuna gelmiştim. Artık kendimi evimin balkonuna bırakabilir, artık &#8220;bugün neler yapacağım&#8221; sorusunu sormadan yaşayabilir, en azından belli bir süre avareliğe vurabilirdim. Sınavların en zorunu, sınavların en çetinini henüz verememişim, nerden bileyim.</p>
<p style="text-align: justify;">Karfur&#8217;un kafeteryasında &#8220;o&#8221;na rastladım. Benim &#8220;o&#8221; olduğumu ilk bakışta anladı. Bense onun &#8220;o&#8221; olduğunu zaten biliyordum. Dinleyicisi olduğum panellerde, izlediğim televizyon programlarında onu görmeye alışmıştım. Artık eskisi kadar içimi yakmıyordu. Ama buna alışmak çok zor olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Öğretim üyeliğine atanmama iki hafta kalmıştı. Rektör bey odasına çağırmıştı. Bir taltif, bir kompliman, bir sırt sıvazlama, bir çift güzel söz. Bunca emeğin, bunca göz nurunun, bunca çilenin sonunda. Hanımefendi, siz ki üniversitemizin&#8230; Sanıyordum. Ortada bir terslik olduğunu da içten içe sezmiyor değildim.</p>
<p style="text-align: justify;">Kafeteryada bütün masalar doluydu. Ben tek başıma oturuyordum. Elimde Radikal&#8217;in kitap dergisi vardı. Dergiyi karıştırıyor, her zaman yaptığım gibi, belli bir yazıda, belli bir konuda odaklanmadan, sayfaları boyuna çevirip duruyordum. &#8220;Hanımefendi bu sandalye boş muydu?&#8221; Başımı kaldırıp yüzüne bakmadan, onaylamıştım sesin sahibini. Sandalyeyi çekip bir yerlere götürecek sanıyordum. Masama oturdu. Dergiden başımı kaldırıp da yüzüne öylesine baktığımda. Onun &#8220;o&#8221; olduğunu anladım. O da bana baktı. Gözlerinin ta içinde bir mahcubiyet vardı. Bir takdir. Sevgi mi demeli? Evet sevgiye benzer bir şeydi bu.</p>
<p style="text-align: justify;">Dekan bey odamın kapısında gülümsemiş, beni rektör beyin çağırdığını söylemişti. Aslında bakışlarından kuşkulanmıştım. İlk olarak o &#8220;netameli konu&#8221; gelmişti aklıma. Epeydir kimse bu hususta &#8220;kulağımı çekmemişti&#8221;. Üstelik doktora savunmasını geçmiş olmamın ruhuma yaydığı mutluluğun &#8220;salaklık&#8221; derecesinden aşağılara hâlâ inebilmiş değildim. Kuşkulanmam yerindeydi. Ancak o an için bu kadar mantıklı hareket edemezdim. Rektör beyin yüzündeki gerginliği fark eder etmez, oraya neden çağrıldığımı aklım kesmişti. Rektör beyin yüzü aslında kelimelere ihtiyaç bırakmıyordu. İçime bir acı çökmeye başlamıştı. Damarımdan kanıma, sanki zehir zerk edilmişti. Hareketlerimin yavaşlamaya başladığını hissediyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Merhamet! İşte buldum. Kadının gözlerinde merhamet vardı. Acıyordu bana. Acınıyordum. Acınması gereken kimdi? Benim acınacak bir halim yoktu. Bana neden acınıyordu? Halbuki, rektör beyin odasına girdiğim günden beri, her Allahın günü kendime acımıştım. Acınmakta haklıydı bana. Yaptığım doğruydu. Hatta kitlelerin önünde kahraman olmuştum. Gazetelerde defalarca haber olmuştum. Dergilerin onur konuğu olmuştum. Yatağıma uzandığım her gece, aslında bir mezara uzandığımı düşünürdüm ve meleklerin bana gülümsediklerini, beni kutsadıklarını düşünürdüm. İmanım denenmişti. Ve ben bu denemeyi kazanmıştım. Ama acınmakta haklıydı bana. Bu dünyaya iki kez gelinmezdi. Amcamın dediği gibi. Bu dünyada iki defa kariyer yapılmazdı. Amca kızımın dediği gibi. Bu dünyada bir kez daha doktor, bir kez daha doçent, bir kez daha profesör olma hakkım yoktu. Annemin dediği gibi. Artık bu ülkede bir üniversite beni alamaz, artık bir fakültede öğretim üyesi olamaz, artık kitaplarla ve çiçeklerle dolduracağım bir odam olamaz, lisans, mastır, doktora öğrencilerim olamaz, ders işlerken kapımı nazikçe çalıp başka üniversitelerden meslektaşlarımın gönderdikleri kitapları masamın üzerine efendice bırakan kargo çalışanlarım olamaz, artık doktora jürilerinde öğütlerimi uslu uslu dinleyen öğrencilerim olamaz, dı. İçimin dediği gibi. Bu dünyayı iki defa yaşayamazdım. Rektörün odasından çıkarken. Ruhumu bir acının doldurmakta olduğunu, damarlarımı artık iyiden iyiye egemenliği altına almış &#8220;civa&#8221;nın hareketlerimi sınırlamaya başladığını hissediyordum. Kadın bana acımakta haklıydı. Ben kaybetmiştim.</p>
<p style="text-align: justify;">Rektör bey konuya bir türlü girememişti. Rektör bey babamın çocukluk arkadaşıydı. Birlikte tıp eğitimi almışlardı. Yurt dışında bulunmuşlardı. Hiçbir ortamda sesini fazlaca çıkartmamış, hiçbir ortamda rengini fazlaca belli etmemiş biriydi. Belki de bütün bu suskunluklarının ödülü olarak günün birinde böylesine büyük bir üniversiteye rektör olmuştu. Ancak rektör olmak biraz da böylesi zorlu konuşmaları yapabilmek, yapmak zorunda olmak, yapmak zorunda kalmak demek değil miydi?</p>
<p style="text-align: justify;">Kucağında alışveriş poşetleriyle karşımda oturan kadın, suskunluğun ikimize de verdiği acıyı hafifletmek için elbette, Alev hanım, demişti, sizinle karşılaşmak ne güzel, beni tanıdınız değil mi, eserlerinizi mastır, doktora öğrencilerime okutuyorum, ben de sizden çok fazla istifade ettim, biz arkadaşlarla bir dernek kurduk, duymuşsunuzdur, İLDER, hafta sonlarımız hep orada geçiyor, ne olur siz de gelin, bi gün fakülteye de gelin, görüşelim, konuşalım, gerçekten çok isterim&#8230; Bir şeyler tıkanmıştı boğazıma. Gözlerimin ıslaklığını gizleyememiştim. Neler hissettiğimi anlamıştı. İçim bir cam gibi masaya serilmişti. Hâlâ utanırım. Onlar benim öğrencilerimdi. Onlar benim arkadaşlanmdı. O &#8220;vakit&#8221;ler benim &#8220;vakit&#8221;lerimdi. O oda benim odamdı. İkindileri altın sarısı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/seni-ne-ihtiyarlatti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rüzgarda Savrulan Küller</title>
		<link>http://www.birazoku.com/ruzgarda-savrulan-kuller/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/ruzgarda-savrulan-kuller/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 02:51:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Aslıhan Kuzucan]]></category>
		<category><![CDATA[Kathleen E. Woodiwiss]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8441</guid>
		<description><![CDATA[Zamanımızın en sevilen romancılarından Kathleen E. Woodiwiss&#8217;in kaleminden, Amerikan İç Savaşı&#8217;nın acı dolu günlerinde geçen nefes kesici, klasik bir tutku hikâyesi. İç Savaş&#8217;ta öksüz kalmış gururlu, genç bir Güneyli olan Alaina MacGaren, yaşadığı toprakların uğradığı yıkımdan bir erkek çocuğu kılığında kaçar ve o peşinden koştuğu güvenli dünyayı bir düşmanın kolları arasında bulur. Kuzey Eyaletleri&#8217;nin oluşturduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/ruzgarda-savrulan-kuller-kathleen-e.woodiwiss.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8442" title="ruzgarda-savrulan-kuller-kathleen-e.woodiwiss" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/ruzgarda-savrulan-kuller-kathleen-e.woodiwiss.jpg" alt="" width="200" height="311" /></a>Zamanımızın en sevilen romancılarından Kathleen E. Woodiwiss&#8217;in kaleminden, Amerikan İç Savaşı&#8217;nın acı dolu günlerinde geçen nefes kesici, klasik bir tutku hikâyesi.</p>
<p style="text-align: justify;">İç Savaş&#8217;ta öksüz kalmış gururlu, genç bir Güneyli olan Alaina MacGaren, yaşadığı toprakların uğradığı yıkımdan bir erkek çocuğu kılığında kaçar ve o peşinden koştuğu güvenli dünyayı bir düşmanın kolları arasında bulur.<br />
Kuzey Eyaletleri&#8217;nin oluşturduğu Birlik ordusuna sadakatle hizmet eden gösterişli bir Yanki (Kuzeyli) subayı ve cerrahı olan Cole Latimer&#8217;ın şefkatli kalbi, karşısına çıkan bu muhtaç durumdaki masum görünümlü, pejmürde &#8216;delikanlı&#8217;ya dayanamaz. Fakat Alaina&#8217;nın oynadığı bu maskeli balo bir süre sonra kendini ele verir. Casusluk yaptığı şüphesiyle aranan bu isyankâr kadının iradesi, cesareti ve dayanılmaz güzelliği karşısında, Cole&#8217;un ruhu, görev aşkıyla kişisel tutkusu arasında bir savaşa sahne olur. Yollarına çıkan çeşit çeşit engeller aşıldıktan sonra artık geçmişin küllerinden yeni bir hayat kurmak istiyorlarsa, sonucu ne olursa olsun ikisi de kalplerinin onları götüreceği yolu takip etmek zorundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Tarihsel aşk romanlarının kraliçesi.&#8221;<br />
<em>Atlanta Journal-Constitution</em></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Ağıt</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ah, evim!<br />
Güneş ışığıyla,<br />
Müşfik insanıyla ve<br />
Usulca geçen günleriyle toprağım.<br />
Gittin!<br />
Ezilerek postalları altında SAVAŞIN, gittin;<br />
Fütursuzca sürünüp<br />
Ardında yıkık hayatlar<br />
Ve cansız bedenler bırakan<br />
O milyon bacaklı kurdun altında, yittin.</p>
<p style="text-align: justify;">Beni bıraktın! Bir başına! Issız!<br />
Sele kapılan bir yaprak gibi.<br />
Ayağımı bastığım ve dinlendiğim her yerde,<br />
Bulduğum tek şey&#8230; keder.<br />
Gidişinle ruhumun<br />
En derinini söküp aldın.<br />
Ellerimden kayıp gittin,<br />
Ve döndüğüm her yerde,<br />
Leş kokusunu buldum SAVAŞIN,<br />
O buruk tadını<br />
Küllerin! Küllerin!<br />
Rüzgârda savrulan küllerin!</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Birinci Bölüm</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">23 Eylül 1863<br />
New Orleans</p>
<p style="text-align: justify;">Yük dolu bir nehir gemisi, Birlik<strong>¹</strong> kuvvetlerine ait savaş gemilerinin arasından usulca ilerlerken, çamurlu, geniş nehrin dalgaları sahte bir yorgunlukla kıyıya vuruyordu. Nehrin ortasında demirli olan donanma gemilerinin büyük bölümü, şehirden ve onun kimi zaman düşmanlaşabilen halkından iki yüz metre kadar uzakta duruyordu. Güverteleri neredeyse suya gömülmüş küçük ve çirkin gambotlar,<strong>²</strong> açık denizlerdeki kız kardeşleri sayılan uzun direkli, küçük kıçlı narin firkateynlerin arasında, çamur banyosu yapan domuzlara benziyordu. Bacalarından buhar tüten her türden birkaç gemi ise, gerektiğinde harekete geçmek için hazırda bekliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Şehri kahverengimsi bir sis kaplamıştı. Havadaki nem, iskelede yandan çarklı nehir vapurunun gelişini bekleyen maviler içindeki müfreze askerlerini iyice bunaltıyordu. Bir zamanlar insanda parlak ve canlı bir izlenim bıraktığı halde kırmızılı-yeşilli görüntüsü artık solup gitmiş olan bu kırık dökük vapur, yaşlandıkça saçlarına aklar düşen, kocaman boynuzlarından duman ve alev fışkırtan hantal bir hayvana benziyordu. Az sonra yavaş yavaş ilerleyip, Mississippi’nin liman şehriyle birleştiği alçak rıhtıma dikkatle yanaştı. Vapur rıhtıma yanaşırken, ağır halatlar devasa yılanlar gibi kıvrıldı, halat makaraları işçilerin bağırış çağırışları arasında gıcırdadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyahatlerinin bu son dakikalarında yolcular, telaşla bavullarını toparlayıp karaya ayak basmak için koşuşturmaya başlamıştı. Bu kalabalığın içinde hedefe ulaşmak ne kadar imkânsız görünse de, her biri kafalarında yarattıkları amaca ulaşabilmek için çabalıyordu. Vapurun tüm yolcuları, New Orleans’a üşüşen zengin olma heveslilerinden, leş yiyicilerden, fahişelerden ve düzenbazlardan başkaları değildi. Tek amaçları, gittikçe fakirleşen halkın ve Kuzeyli istilacıların sırtından olabildiğince büyük bir servet edinebilmekti. Güverteden uzatılan borda iskelesi karaya ulaştığında, yolcuların hepsi gemiden hızla inmek için birbirlerini itip kakmaya başladı, ne var ki Birlik askerleri gelip bu duruma hemen el koydu. Askerler iki safa ayrılarak, aralarında yük güvertesinden borda iskelesine kadar uzanan bir koridor açtı. Yolcular artık homurdanmaya başlamıştı. Ne var ki, açılan bu koridordan, zayıf, üstleri yırtık pırtık, kir pas içinde, zincirleri ve prangaları yüzünden ancak ayaklarını sürüyerek yürüyebilen Konfederasyon askerleri tek sıra halinde geçmeye başladığında, homurtular ıslık ve yuhalamalara dönüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Üst güverteden karaya uzatılan ve bir zamanlar şık bir görüntüsü olduğu anlaşılan merdivenin ortasında zayıf, çelimsiz bir çocuk duruyordu. Askerler diğer yolcuları durdurdukları gibi onu da durdurmuştu. Kulaklarına kadar çekilmiş eski püskü fötr şapkasının altında, çocuğun gri gözleri, kirli yüzünün içinden etrafı dikkatle izliyordu. Üstüne büyük gelen giysileri, bedeninin zayıflığını iyice ortaya çıkarmıştı. Çuvalı andıran pantolonu, incecik, zayıf beline kalın bir iple bağlanmıştı. Bol gelen gömleğinin üstüne yine bol, pamuklu bir ceket giymişti. Uzun kollarını birkaç kez kıvırmış olmasına rağmen ceketi yine de kollarına uzun geliyor, ince bileklerinin üzerine düşüyordu. Ayağına büyük gelen ve parmak uçları yukarı bakan koskoca çizmelerinin yanında eski, hasır bir valiz duruyordu. Güvertede seyahat ettiği için zayıf yüzü ise bulanmıştı ve bu isin altında ince burnundaki güneş yanıkları seçilebiliyordu. Yüzü, on iki yaşından fazla göstermiyordu. Fakat düşüncelere dalmış, sessiz hali çocuk görüntüsüne hiç uymuyordu. Diğer yolcuların aksine, gemiden indirilen yenik yurttaşlarını seyrederken yüzünün bu toy görüntüsüne düşünceli bir ifade hâkimdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Tutsak Konfederasyon askerleri kıyıda kendilerini bekleyen Birlik askerlerince karşılanırken, vapurun içindeki diğer Birlik askerleri de subaylarının arkasına düşüp kıyıya çıktı ve böylelikle geminin sivil yolcularına en sonunda iniş izni çıkmış oldu. Çocuk, bakışlarını tutsak askerlerin üzerinden çekerek valizini kaldırdı ve basamaklardan inmeye başladı. Hasır valizi ağır ve kullanışsızdı. Sürekli ya bacağına çarpıyor ya da diğer insanların kıyafetlerine takılıyordu. Üstüne çevrilen kızgın bakışları görmezden gelerek yükünü taşımaya ve ilerlemeye çalıştı. Yavaşlığı yüzünden, arkasındaki adam ve kol kola yürüdüğü süslü püslü, aşırı makyajlı kadın kızmaya başlamıştı. Çocuğun yanından aceleyle geçtiklerinde çocuk tökezledi ve ağır hasır valizi tırabzandan sekerek aceleci yolcunun bacağına çarptı. Adam lanetler yağdırarak arkasına döndü. Çocuğa doğru eğildiğinde avucunda bir bıçak parlayıverdi. Çocuk korkuyla tırabzana yaslanırken, bir yandan da kocaman açtığı gözleriyle, kendisini tehdit eden bu uzun ve ince bıçağa bakıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gauche cou rouge!”</em> Adam Fransızcayı Cajun<strong>³</strong> aksanıyla konuşuyordu. Öfkeli sesi boğuk çıkmıştı. Pervasız, siyah gözlerindeki kibirli bakışlarını çocuğa dikti ancak korku içindeki çocukta kendisini tehdit edecek hiçbir şey görmeyince, hiddeti de yavaşça kaybolup gitti. Alaycı bir tavırla doğruldu. Delikanlının boyu adamın ancak omuzlarına geliyordu. Adam bıçağı, ceketinin içindeki gizli cebine geri koydu. “Paçavrana sahip çık, <em>buisson poulain</em>. Az kalsın hastanelik olacaktım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hakareti duyan çocuk dudaklarını ısırdı, parlak gri gözlerinde adeta şimşekler çaktı. Ailesine edilen bu küfrün her hecesini gayet iyi anlamıştı ve adamın yüzüne aynısını haykırmak istiyordu. Valizini sıkı sıkı tutarken hem adama hem de yanındaki kadına kibirli bir bakış fırlattı. Kadının tavırları neyin nesi olduğunu belli ediyordu zaten; adam ise her ne kadar pahalı brokar kumaştan bir ceket giymiş de olsa, üstündeki parlak baskılı gömlek ve boynuna sardığı kırmızı bandana, esrarengiz bir biçimde zenginleşerek şehre akın eden taşra serserilerinden biri olduğunu ele veriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun küçümseyen bakışlarından rahatsız olan fahişe, öfkeyle adamın koluna girdi. “Tokatlasana şunu, Jack” diye söylendi. “Tokatla ki büyüklerine saygılı olmayı öğrensin.”</p>
<p style="text-align: justify;">Adam bıkkınlıkla elini kaldırıp sabırsız bakışlarını fahişeye dikti. “Benim adım Jacques! Jacques DuBonné! Bunu unutma!” diye çıkıştı. “Bir gün bu şehir benim olacak. Ama dövüşmeden, <em>ma douceur</em>. Tüm bu seyredenler&#8230;” Yandan çarklı vapurun üst güvertesinde küpeşteye yaslanmış olan Kuzeyli kaptanı işaret etti. “Ve hafızası iyi olanlar görecek. Kuzeyli ev sahiplerimizi üzmek istemeyiz, <em>chère</em>. Delikanlı daha büyük olsaydı onunla dövüşürdüm. Ama daha çok küçük. Canımızı sıkmaya değmez. Boş ver onu. Gidelim mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzü kir pas içindeki delikanlı, adamla kadının uzaklaşmasını seyrederken bu insanların Kuzeylilerden bile daha kötü olduğunu düşündü. Çünkü güneye ve delikanlının sevdiği her şeye ihanet ediyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">O anda kaptanın bakışlarının farkına varıp vapurun üst güvertesine hızlı bir bakış attı çocuk. Ak saçlı kaptan, ona bir Kuzeyliden bekleneceğinden çok daha şefkatli gözlerle bakıyordu ama delikanlı bu bakışa tepkisiz kaldı. Zira kaptan, Konfederasyon askerlerinin Delta’da aldığı mağlubiyetin nahoş bir hatırlatıcısı gibiydi onun için. Kaptanın bakışlarına daha fazla katlanamayacağını anladı ve valizini sıkıca tutarak ana güverteden aşağı doğru hızla indi.</p>
<p style="text-align: justify;">Rıhtımda, vapurun alçak güvertesiyle uyumlu bir iskele vardı. Birkaç metrelik yükleme ve iniş alanından sonra ana ambara çıkılıyordu. Ambarın önündeki taşlık kısımda insanların ambara çıkabilmesi için basamaklar, tekerlekli taşıtlar için de rampalar vardı. Delikanlı, valizini güç bela en yakın basamağa doğru çekiştirirken, Kuzeylilere ait birkaç yük arabası rampadan aşağı gürültüyle indi. Ter içindeki bir çavuşun sert emriyle az sayıdaki asker yük arabasının içinden çıkarak yandan çarklı vapura yöneldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Delikanlı, Kuzeylilere öfkeyle baktı. Ardından bakışlarını Kuzeylilerin üzerinden ayırmaya çalışırken adımlarını da dikkatle yavaşlattı. Yaklaştıkça korkusu daha da artmıştı. Sanki askerler ona doğru geliyor gibiydi. Acaba öğrenmişler miydi?</p>
<p style="text-align: justify;">İlk asker yanından geçip de arkasındaki diğer askerlerle birlikte borda iskelesine çıkana kadar, delikanlı yutkunamadı bile. Etrafa kaçamak bakışlar atarken, askerlerin güvertede istiflenmiş valizleri ikişer ikişer yük arabalarına taşıdığını gördü.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Hep aynı</em>, diye düşündü delikanlı, bu Kuzeylilerden bir an önce kurtulmak en iyisi olacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Rıhtımın başına ulaştığında istif edilmiş fıçıları kendine siper ederek ambarların oradaki barınağa doğru ilerledi. Rıhtımın parke taşlarında siyah çatlaklar, kararmış noktalar vardı. Bazıları yeni tamir edilmişe benzeyen ve üzerinde hâlâ yangının izlerini taşıyan ambarlar, Kuzeyli işgalcilerin el koymasını engellemek için New Orleans halkı tarafından ateşe verilen binlerce pamuk balyasıyla kilolarca pekmezin acı bir hatırlatıcısıydı. Nehir halkının Farragut donanmasına teslim olmasının üzerinden bir seneyi aşkın bir zaman geçmişti. Bu düşünce, artık düşmanların arasında yaşamak zorunda olan delikanlı için hiç de hoş değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sırada tiz bir kahkaha duyup da başını çevirince, Jacques DuBonné’nin balıketli kadın arkadaşını kiralık bir at arabasına bindirmeye çalıştığını gördü. Fayton rıhtımdan hızla ayrılırken, delikanlı gittikçe artan bir kıskançlık hissetti. Faytona binebilmek için tek bir kuruşu yoktu ve amcasının evi de epey uzaktaydı. Üstelik yol -hiç şüphesiz- Kuzeylilerle doluydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzeylilerin bunaltıcı varlığı her yerdeydi. New Orleans işgale direnemeyip Kuzeylilere teslim olduğundan beri bu kente gelmeye cesaret edememişti. Şimdiyse burada kendini bir yabancı gibi hissediyordu. Rıhtımdaki bitmez tükenmez telaş daha önce hiç olmadığı kadar yoğundu. Askerler erzakları ambarlardan gemilere ya da gemilerden ambarlara taşıtıyordu. Zenci işçiler de aşırı nemli sıcak havada kan ter içinde çalışıyorlardı. Delikanlı tam bu sırada, duyduğu ağır bir küfürle yerinden sıçradı. İki iri at, içinde barut yüklü variller bulunan büyük bir yük arabasını çekerek zar zor ilerliyordu. Başlarındaki haydut kılıklı adam küfürler savurarak atların geniş sırtlarını kırbaçlıyordu. Hayvanların iri toynakları taş zeminde adeta kıvılcımlar çıkarıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Delikanlı, atların yolundan kaçmaya çalışırken askerlerin bağırışlarını duydu. İşte o anda dört Kuzeyli askerin yanı başında buluverdi kendini.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hey, şuraya bakın! Köylü bir piç şehre inmiş,” diye seslendi askerlerden biri.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneyli delikanlı arkasına dönüp bu dört askere biraz merak, biraz da nefretle baktı. Askerlerin en büyük göstereni bile yetişkin denemeyecek kadar genç dururken, en küçüğünün yanaklarından da çocukluktan daha yeni çıktığı anlaşılıyordu. Konuşan asker, neredeyse tamamını bitirdiği şişeyi arkadaşına uzatıp öne doğru adım attı, bacaklarını araladı ve başparmaklarını kemerine sıkıştırdı. Başına dikildiği güneyli delikanlı ise kaygılı gözlerle ona bakıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Senin burada ne işin var köylü parçası?” diye sordu asker, meydan okurcasına. “İriyarı, serseri Kuzeylileri görmeye mi geldin?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ha&#8230; hayır efendim,” diye kekeledi çocuk. Bu beklenmedik karşılaşmayla korkuya kapılmıştı. Endişeli gözlerle diğerlerine baktı. Hepsi sarhoştu. Üniformaları darmadağındı. Sıkıntıdan kurtulmak için eğlence arıyor gibi bir halleri vardı. Çocuk, adamlara gözdağı vermeye çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Amcamla buluşacaktım. Buralarda bir yerlerdedir&#8230;” Yalan söylemenin verdiği güvensizlikle sesi kısık kısık çıkmıştı. Amcasından bir iz bulabilmeyi umut edercesine bakışları uzaklara dalıp gitti.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hey!” Kuzeyli asker delikanlıyı küçümser gözlerle süzdü. “Bu veledin amcası buralardaymış. İşte orada, ufaklık!” Diğer askeri dürterek hemen yakınlarındaki katır sürüsünü gösterdi. “Amcan şu katırlardan biri olmasın sakın?”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, dörtlünün alaycı kahkahalarıyla irkilerek, kafasına büyük gelen şapkasının siperini aşağıya doğru çekti. Kuzeylilerin sarhoş esprilerine hedef olmamak için, “Hayır efendim,” diye geveleyip önüne döndü.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki Kuzeyli asker, şapkayı kafasından çekip alınca çocuğun dağınık koyu kızıl saçları ortaya çıktı. Saçlarını düzeltirken bu hakarete cevap vermeye niyetlendiyse de, çenesini kapalı tutmasının daha akıllıca olacağına karar verdi. Öfkeyle şapkasını geri almaya çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Şapkasına da bakın şunun!” diye bağırdı adam.</p>
<p style="text-align: justify;">Şapkayı bir diğeri yakaladı ve yakından inceledi. “Sanırım nehrin aşağısında bundan daha güzel bir şapkası olan yaşlı bir katır gördüm. Belki de bunun kuzenidir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk tam şapkayı yakalayacaktı ki şapka tekrar uçuverdi. Çok kızmıştı, küçük yumruklarını sıktı, dudaklarını öfkeyle ısırdı. “Sizi orman kaçkınları!” diye bağırdı. “Şapkamı geri verin bana!”</p>
<p style="text-align: justify;">İlk asker şapkayı yakaladı ve alaycı kahkahalarla hasır valizi dikine çevirip üstüne oturdu. Valizin kenarları dışarı doğru esneyip patlayacak gibi olmuştu. Çocuk bu görüntüye dayanamayıp en sonunda çizmesinin ucunu büyük bir kuvvetle askerin kavalkemiğine geçirdi. Canı yanan asker, öfkeden deliye dönerek çocuğu omuzlarından yakalayıverdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bana bak küçük domuz!” diye bağırdı çocuğu sarsarak. Nefesi viski kokuyordu. “Seni mahvede&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">Tam bu sırada bir ses duyuldu: “Dikkaaaat!”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk da ani bir hareketle adamın elinden kurtuldu. Koşarken az kalsın valizin üzerine kapaklanıverecekti. Yere düşen şapkayı hızla kafasına taktı ve yumruklarını sıktı. Kavgaya hazırdı artık. Ancak körkütük sarhoş olan dört askerin baston yutmuş gibi hazır olda durduklarını görünce gözlerine inanamadı. Bu sırada yere düşen viski şişesinin gürültüsüyle, fırtına öncesi sessizlik bozulmuş oldu. Gösterişli mavi üniformasıyla dinç bir adam ansızın beliriverdi. Üniformasının düğmeleri parlak pirinçtendi. Manşetlerinde şeritler ve geniş omuzlarında rütbesini belirten sarı apoletler vardı. İnce belinde siyah tabancasının asılı olduğu bir kemer, onun altında da kırmızı-beyaz bir şerit bulunuyordu. Hardee tarzı şapkasını çatık kaşlarının üzerine kadar indirmişti. Yaklaşırken, mavi ağırlıklı kıyafetinin pantolon kısmındaki sarı çizgiler parıldıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Askerler!” diye bağırdı. “Eminim çavuşunuz size zaman geçirmeniz için şehrin çocuklarını rahatsız etmekten daha önemli işler verebilir. Derhal karargâhınıza geri dönün!” Askerler kendilerine çekidüzen vermeye çalışırken, adam onları sert bakışlarıyla süzdü. “Defolun!” diye bağırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Subay, uzaklaşan dört askeri izledikten sonra bakışlarını çocuğa çevirdi ve çocuk da adamın güneşte kavrulmuş yüzündeki koyu mavi gözleriyle karşılaştı. Düzgün kesilmiş uzun, açık kahverengi favorileri, zayıf elmacık kemiklerini ve kemikli çenesini daha da belirginleştiriyordu. Hafif kemerli, ince ve düzgün burnunun altında da dolgun ama şu anda gülmeyen dudakları vardı. Kendinden emin tavırları, sade giysileri ve ağırbaşlı görüntüsüyle gerçek bir asker havasındaydı. Yakışıklılığı, devlet başkanlarının asil görünüşlerini andırıyor, siyah kirpiklerle çevrelenmiş gözleri ise çocuğun en içteki sırlarını açığa çıkartacak kadar keskin bakıyordu. Öyle ki, insan yaklaşmaya çekiniyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşının sert bakışları, bu afacan çocuğa baktıkça yumuşadı. Dudaklarında oluşan tebessümü gizlemeye çalışarak,“Üzgünüm evlat. Bu adamlar evlerinden çok uzaktalar. Tıpkı önyargıları gibi tavırlarını da değiştirmeleri gerek,” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, Kuzeyli subayın karşısında büyük bir korkuya kapılmış olduğu için cevap veremedi. Subay, çocuğun ayağına büyük gelen kocaman çizmelerine bakarken, çocuk gözlerini ondan kaçırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Gelelim sana. Birini mi bekliyorsun?” diye sordu subay. “Yoksa evden mi kaçtın?”</p>
<p style="text-align: justify;">Delikanlı, yüzbaşının sorgulayan bakışları karşısında huzursuz oldu. Soruyu duymazdan gelerek gözlerini uzaklara çevirdi. Çocuğun fakirliğini ele veren yırtık pırtık, bol kıyafetlerini gören yüzbaşı ise bir teklifte bulunmaya karar verdi:</p>
<p style="text-align: justify;">“Eğer istersen sana hastanede bir iş ayarlayabilirim.”</p>
<p>Çocuk, kıyafetinin kirli koluyla burnunu sildikten sonra subayın koyu mavi üniformasına aldırmaz gözlerle baktı. “Bir Yanki’nin<strong></strong> emrinde çalışmak istemiyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı sakince gülümsedi. “Birini vurmanı falan istemeyeceğiz senden.”</p>
<p style="text-align: justify;">Delikanlı koyu gri gözlerini nefretle kıstı. “Yankilerin kıçını yalayacak başka birini bulun.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sen bilirsin.” Adam bir puro sarıp yaktıktan sonra sözlerine devam etti: “Ama bu gururun karnını doyurmaya yetiyor mu yetmiyor mu, merak ediyorum doğrusu.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, boş midesindeki gurultuların açlığını ele vermesinden korkarak gözlerini yere çevirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“En son ne zaman yemek yedin?” diye sordu yüzbaşı.</p>
<p style="text-align: justify;">Delikanlı, adama delici bakışlarıyla karşılık verdi. “Bundan sana ne mavi bacak?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ailen nerede olduğunu biliyor mu peki?” Adam düşünceli bir şekilde çocuğa baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Eğer bilselerdi mezarlarında kemikleri sızlardı herhalde.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Anlıyorum,” dedi subay şefkatli bir tavırla. Etrafa bakarken, gözüne rıhtımdaki bir lokanta ilişti. Sonra çocuğa döndü. “Bir şeyler atıştıracaktım. Bana katılmak ister misin?”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk parlak ve soğuk gözlerini uzun boylu subaya dikti. “Sadakaya ihtiyacım yok benim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzeyli yüzbaşı omuzlarını silkti. “Bunu bir borç olarak kabul et. Durumun düzelince bana geri ödersin.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Annem bana yabancılarla ve Kuzeylilerle konuşmamam gerektiğini öğretti.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu cevap yüzbaşıyı güldürdü. “Bu son söylediğini kabul etmemek mümkün değil. O halde kendimi tanıtayım. Yüzbaşı Cole Latimer, hastaneye cerrah olarak atandım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ise çocuğun gri gözlerinden subaya karşı büyük bir güvensizlik okunuyordu. “Ben hiç elli yaşından daha genç bir cerrah görmedim, bayım. Saçma sapan şeyler söyleyip durmayın.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Bana inan, ben doktorum ve muhtemelen babanla aynı yaşlardayım.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sen benim babam falan değilsin!” diye bağırdı çocuk, öfkeyle. “Hiçbir Kuzeyli kasap benim babam olamaz!”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun alnıyla ince, kibirli burnunun birleştiği noktaya uzun ve zayıf bir parmak dokundu. “Şimdi beni dinle ufaklık. Buradaki bazı insanlar senin ithamlarından hoşlanmayabilir. Bu sivri tavırlarını yumuşatmak için biraz sert önlemler alabilirler. Seni bir beladan kurtardım ama öfkeli bir velede çocuk bakıcılığı yapmak gibi bir niyetim yok. O yüzden hareketlerine dikkat et.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun kirli yanakları sinirden titredi. “Ben kendi başımın çaresine bakmayı bilirim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Latimer alaycı bir edayla gülümsedi. “Görünüşe bakılacak olursa, birinin sana yardım etmesi şart. Bu arada, en son ne zaman yıkandın?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Her şeye burnunu sokuyorsun!”</p>
<p style="text-align: justify;">“İnatçı küçük serseri,” diye homurdanan Cole Latimer, eliyle işaret ederek, “Çantanı al ve benimle gel,” dedi. Kimsesiz çocuğu şaşkın bakışlarıyla bırakıp lokantaya doğru ilerledi. Birkaç adım atmıştı ki, arkasına hiç bakmadan keskin bir sesle, “Acele et ufaklık! Bön bön bakıp durma.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, şapkasını kafasına geçirdi ve ağır valizini çekiştire çekiştire kaptanın arkasından güçlükle ilerledi. Cole Latimer ahşap yapının kapısına gelince duraksadı. Delikanlı, ondan bir adım arkada, parlak siyah çizmelerinin topuklarına basarak ilerliyordu. Subayın sorgulayan mavi gözleri üstüne çevrilince durdu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Senin bir adın var mı ufaklık?”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk huzursuz bir şekilde kıpırdanarak etrafına bakındı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Herhalde bir adın vardır, değil mi?” diye sordu Cole Latimer, alaycı bir tavırla.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, başını isteksizce sallayarak cevap verdi. “Ee, şey, ismim Al! Al, efendim.” Başını bu sefer daha sert bir biçimde salladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı purosunu yere attı ve bir kaşını kaldırarak çocuğu süzdü. “Kesik kesik konuşuyorsun, dilinde bir problem mi var?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ha-hayır, efendim” diye kekeledi Al.</p>
<p style="text-align: justify;">Cole, çocuğun eski püskü şapkasını kuşkuyla inceleyerek kapıyı itti. “İçeride terbiyeli davranman gerektiğini unutma, Al. Ayrıca kafandaki şu şeyden de kurtul.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, Kuzeyli’nin arkasından bir süre bakıp isteksizce takip etti. Lokantadaki iriyarı kadın işini bırakıp, pencere kenarındaki küçük masaya yerleşen bu ikiliye baktı. Donuk bir ifadeyle önce Kuzeyli’nin şık ve düzgün giysisini, sonra da çocuğun üzerine bol gelen kıyafetlerini inceledi. Ardından kaşlarını çatarak sebzeleri doğramaya devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Al, Yüzbaşı Latimer’ın tavırlarını isteksizce taklit ederek şapkasını çıkardı ve kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Cole, çocuğun yamuk yumuk kesilmiş kızıl kahve tonlarındaki dağınık saçlarına alaycı bir ifadeyle baktı. Yüzünü buruşturarak, “Saçlarını kim kesti böyle, evlat?” diye sordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben,” diye yanıtladı Al, cılız bir sesle.</p>
<p style="text-align: justify;">Cole güldü. “Pek başarılı bir kesim sayılmaz, bence yeteneklerini başka alanlarda kullanmalısın.”</p>
<p style="text-align: justify;">Suskun kalıp yüzünü pencereye döndü Al. Gri gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti. Çocuğun üzüntüsünü fark etmeyen Cole, elleri belinde duran kadını masaya çağırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bugün sadece karides var,” diye söylendi kadın sert bir biçimde. “Karides çorbası ya da karides tava. İçecek olarak da bira, kahve, çay ve inek sütü var. Ne istersiniz, efendim?” diye sordu, son sözcüğü vurgulayarak.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneylilerin onu ya da kendisi gibi herhangi bir mavi üniformalıyı hor görmesine alışkın olduğu için, Latimer, kadının sesindeki iğneleyici tavrı görmezden geldi. New Orleans’a, General Butler’ın valiliği döneminde gelmişti ve o günlerde şehirde Kuzeyli askerlere gösterilen düşmanlık, şimdikinden çok daha fazlaydı. General, şehri askeri bir garnizon haline getirmeye çalışmış, şehirdeki karmaşaya hiçbir çözüm getirmeyen emirler yağdırmıştı. Sonra da şehir halkının gururlu mücadelesiyle başa çıkamayıp yenilmişti. Hatta, general merkeze geri çağırıldığında, şehirde isyan kol geziyordu. General Butler kendi askerlerine de çok katı davranmıştı. Hatta sivillerden bir şeyler çalarken yakalanan birkaç askerini astırmıştı. New Orleans kesinlikle kolay yönetilebilecek bir şehir değildi. Hele ki zayıf iradeli biri tarafından. Butler aldığı önlemlerde çok katı davrandığı için halk tarafından hiç sevilmemişti. Ama Güneyliler generalin konumundaki herhangi bir Yanki’den zaten nefret edecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben karides çorbası ve soğuk bira alayım,” dedi Cole. “Çocuğa da bira dışında ne isterse getirin.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kadın uzaklaştığında Cole yine genç arkadaşını incelemeye başladı. “Kuzeylilerden senin kadar nefret eden bir çocuk için New Orleans çok kötü bir yer. Burada bir akraban ya da yanında kalabileceğin herhangi biri var mı?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Amcam var.”</p>
<p style="text-align: justify;">“İyi bari. Seninle koğuşumu paylaşmak zorunda kalacağım diye çok korktum bir an.”</p>
<p style="text-align: justify;">Al öksürerek boğazını temizledi. “Hiçbir Yanki’yle beraber uyuyacak değilim ben de. Orası kesin.”</p>
<p style="text-align: justify;">Latimer sabırsızca iç geçirerek iş konusuna geri döndü. “Bir gelirin olmalı diye düşünüyorum. Ama sivillerin çoğu zaten zor geçiniyor. Birlik Ordusu, sana iş verebilecek tek kaynak. Hastane ise senin gibi biri için iyi bir seçenek gibi görünüyor. Tabii eğer çöpçü olup sokakları süpürmek istemiyorsan.”</p>
<p style="text-align: justify;">Al kızgın bakışlarını kontrol etmeye çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Okuma yazma biliyor musun?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Biraz.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne demek o? Sadece adını mı yazabiliyorsun, yoksa daha fazlasını da yapabilir misin?”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk, subaya öfkeyle baktı ve kendinden emin bir sesle cevap verdi: “Gerekirse daha fazlasını da yaparım.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Hastanede temizlik işlerine bakan birkaç zenci vardı ama daha sonra orduya yazıldılar,” dedi Cole. “Temizlik, hasta bakıcılık gibi işlere bakan sakat askerlerimiz de pek kalmadı. Çünkü ayağa kalkabilen yaralı askerler ya birliklerine geri döndüler ya da tedavi için doğuya gönderildiler.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Yankilerin iyileşmesine yardım falan etmeyeceğim!” diye itiraz etti çocuk. Konuşurken gözleri dolmuştu. “Babamı ve ağabeyimi öldürdünüz siz. İğrenç hırsızlıklarınızla annemi mezara gömdünüz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole, karşısındaki bu pejmürde çocuğa acıdı. “Çok üzüldüm, Al. Benim işim, hangi üniformayı giyiyor olursa olsun, insanların hayatlarını kurtarmak, onları iyileştirmek.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Hah. Şimdiye kadar, topraklarımıza girip her yeri talan etmeyi tercih etmeyecek tek bir Yanki bile tanı&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sen nerede yaşıyordun ki tüm bu yargılara varacak kadar çok Kuzeyli tanıdın?” diye sözünü kesti Latimer aniden.</p>
<p style="text-align: justify;">“Nehrin kuzeyinde.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Nehrin kuzeyinde mi?” diye sordu subay, alaycı bir sesle. “Chancellorsville ya da Gettysburg’den değil misin? Buraları duymuşsundur ama, değil mi?” Latimer, çocuğun öfkeden dişlerini sıkmasına ve bakışlarını kaçırmasına aldırmadan alaycı tutumunu sürdürdü. “Verdiğin bu cevaptan, senin de tıpkı benim gibi lanet bir Kuzeyli olduğunu ve topraklarımızı istila eden Johnny Reb birliklerini görmüş olduğunu pekâlâ düşünebilirim, öyle değil mi? Nehrin kuzeyiymiş! Nehrin ne kadar yukarısındansın, evlat? Baton Rouge mu? Vicksburg mü? Ya da Minnesota mı?”</p>
<p style="text-align: justify;">Al içinde fırtınalar kopan gri gözlerini ellerine çevirip öfkeyle cevap verdi: “Minnesota’dan ancak bir pislik çıkar!”</p>
<p style="text-align: justify;">Latimer, parmağıyla çocuğun ağzını gösterdi, “Sana terbiyeli olman gerektiğini söylememiş miydim?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben gayet terbiyeliyim, Kuzeyli.” Subayın elini cesur bir hareketle geri itti. “Beni kızdırıyorsun. Sana kimse parmakla göstermenin ayıp olduğunu söylemedi mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Dikkatli ol,” diye uyardı subay kibarca. “Yoksa pantolonunu indirip kıçını bir güzel pataklarım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Al burnundan soluyarak sandalyesinden hafifçe kalktı, sonra da kapana kısılmış vahşi bir hayvan gibi sırtını çıkarıp eğildi. Gerçekten de, gözlerinin derinliklerinde vahşi bir ışık parlıyordu. Şapkasını eline alıp başına geçirdi. “Eğer bana bir daha dokunacak olursan,” diye homurdandı kısık bir sesle, “bunu sana ödetirim. Lanet bir Kuzeyli’nin saçmalıklarını dinleyecek değilim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun üzerine Cole Latimer da ayağa kalktı ve kendisine meydan okuyan çocuğun gri gözleriyle kendi yüzü arasında bir karış kalıncaya dek eğildi. Mavi gözleri öfke doluydu. Ne var ki sesi yumuşak ve sakindi: “Bu ne cüret, evlat?” Çocuk kıpırdamaya fırsat bulamadan, Latimer, Al’in kafasındaki şapkayı kaptığı gibi şak diye masanın üzerine vurdu. Çocuğun gri gözleri korkuyla açılınca, Cole Latimer, ses tonunu hiç değiştirmeden sözlerine devam etti: “Otur ve çeneni kapa. Yoksa söylediklerimi hemen burada yaparım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk korkuyla yutkundu. Hemen yerine oturup tedbirli gözlerle Kuzeyli’yi seyretmeye koyuldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Cole sandalyesine geri otururken karşısındaki zavallı çocuğa baktı. Sözcüklerini seçerek konuşmaya başladı: “Ben hayatım boyunca ne çocukları, ne de kadınları istismar ettim&#8230;” Çocuk gözlerini subayın üzerinden ayırmadan dimdik oturuyordu. “Ama beni kışkırtırsan, sana karşı tavrımı değiştirmek zorunda kalırım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Tedirgin olan çocuk daha terbiyeli bir tavır takınmaya çalıştı. Bakışlarını aşağı çevirip ellerini dizlerine koydu ve sessizce oturmaya devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">“İşte böyle,” diyerek başını salladı Cole. “Şimdi söyle bakalım, nehrin ne kadar yukarısından geliyorsun?”</p>
<p style="text-align: justify;">Al yüksek sesle cevapladı: “Baton Rouge’un birkaç kilometre kuzeyinden.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk gözlerini kaçırırken, Latimer’ın dudaklarında ince bir gülümseme belirdi. “Umarım bir gün benim hakkımdaki fikirlerini gözden geçirirsin, Al.” Çocuk adamın gözlerine baktı. Aklı karışmış gibiydi. “Benim evim nehrin daha da yukarısında&#8230; Minnesota’da,” dedi subay.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun yüzüne şaşkınlıkla karışık bir utanç eklendi. Çocuğu içine düştüğü bu çıkmazdan kurtaransa, iriyarı kadının, tüm yeteneğini sergilercesine elinde kocaman bir tepsi taşıyarak masalarına gelmesi oldu. Törensel bir havayla, tepsideki büyük, baharatlı, dumanı tüten sıcak çorba kâselerini masaya koydu. Hemen arkasından sıcak peksimet ve mısır unuyla kızartılmış kedi balığı da masadaki yerini aldı. Çocuğun bir yandan balığı hızla mideye indirirken, bir yandan da alelacele çorbayı içtiğini gören kadın, şaşkınlıkla masadan ayrıldı. Kıtlıktan çıkmış gibi yemek yerken subayın kendisini eğlenerek seyrettiğini fark eden Al, utanarak duraksadı. Yüzbaşı Latimer, hafifçe gülümsedi ve bütün dikkatini önündeki leziz yemeğe verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Cole yemeğini yavaş yavaş, keyfini çıkararak yerken, karnı doyan çocuk, tabağında kalan yemeklerle oynamaya başladı. Latimer yemeğini bitirdiğinde arkasına yaslanıp peçeteyle ağzını sildi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Amcanın nerede yaşadığını biliyor musun?”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk hayır anlamında başını salladı. Cole hesabı ödeyip şapkasını başına geçirdikten sonra, çocuğa kendisini takip etmesini işaret etti. “Haydi. Atım hâlâ dışarıdaysa seni amcana götüreyim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk hızla kalkıp valizini alarak adamın arkasından dışarı çıktı. Onu reddedemezdi. Üstelik ata binmek, yürümekten çok daha hızlıydı. Koruyucusunun arkasından, valizi ve ağır çizmeleriyle cebelleşerek ilerledi. Gölgede, kir içindeki çocuğu ve ona göz kulak olan subayı bekleyen uzun boylu, uzun bacaklı kır bir at vardı. Dizginleri tutan Cole, arkasına dönüp zayıf çocuğa ve onun yüküne baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Arkamda otururken valizini tutabilecek misin?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet,” diye cevap verdi çocuk kibirle. “Küçüklüğümden beri at binerim ben.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Bin o zaman. Bin de valizini vereyim.”</p>
<p style="text-align: justify;">Cole atı tutarken çocuk üzengiye basarak atın üzerine çıkmaya çalıştıysa da diğer bacağını eyerin yan tarafına geçirmeyi başaramadı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Küçüklüğünden beri at biniyorsun demek?”</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;</p>
<p>1 Birlik (Union): Amerikan İç Savaşı (1861-65) sırasında Güney Eyaletleri’ne (Konfederasyon Eyaletleri’ne) karşı savaşan Kuzey Eyaletleri’ne verilen isim –ed.n.<br />
2 Gambot: Silahlı küçük tekne –ed.n.<br />
3 Cajun: Genel olarak Louisiana’da yaşayan Fransız etnik grup -ç.n.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/ruzgarda-savrulan-kuller/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eteğimdeki Taşlar</title>
		<link>http://www.birazoku.com/etegimdeki-taslar/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/etegimdeki-taslar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 11:51:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Metis Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Murathan Mungan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8435</guid>
		<description><![CDATA[Murathan Mungan&#8217;ın bütün yapıtı düşünüldüğünde bir tür dönemeç kitabı da denebilir geldiği yollara baktığı, çıkacağı yeni yolları tarttığı bir dönemeç kitabı. Zamana bırakılsa her biri ayrı birer kitap olacak 10 bölümden oluşan kitap, bilinmeyen, ilk defa okuyacağınız çok sayıda şiiri bir araya getiriyor. Mungan&#8217;ın kendi kelimeleriyle, &#8220;yüzünü ve dilini bile isteye bölüp parçaladığı ama farklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/etegimdeki-taslar-murathan-mungan.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8436" title="etegimdeki-taslar-murathan-mungan" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/etegimdeki-taslar-murathan-mungan.jpg" alt="" width="250" height="384" /></a>Murathan Mungan&#8217;ın bütün yapıtı düşünüldüğünde bir tür dönemeç kitabı da denebilir geldiği yollara baktığı, çıkacağı yeni yolları tarttığı bir dönemeç kitabı. Zamana bırakılsa her biri ayrı birer kitap olacak 10 bölümden oluşan kitap, bilinmeyen, ilk defa okuyacağınız çok sayıda şiiri bir araya getiriyor. Mungan&#8217;ın kendi kelimeleriyle, &#8220;yüzünü ve dilini bile isteye bölüp parçaladığı ama farklı damarlardan beslense de her seferinde aynı izleklerin, aynı sorunsalların birleştirdiği bir bütüne açılan şiirler&#8221; bunlar.</p>
<p>***</p>
<p><strong>İÇİNDEKİLER</strong></p>
<p>ESKİ ZAMAN AKTARLARI 7<br />
BOĞAZLI KAZAK 13<br />
SOĞUK DENİZ 25<br />
KÖMÜR 57<br />
KÖŞEDEKİ KAHVE 79<br />
OT 105<br />
YEDİ ASKI 139<br />
KEHRİBAR 151<br />
BİLET 207<br />
SON DURAK 221</p>
<p>***</p>
<p>Bir bende mi kaldı dünüm<br />
Kimde soluyor<br />
Günüm akşam oluyor<br />
1989</p>
<p><strong>ESKİ ZAMAN AKTARLARI</strong></p>
<p>I<br />
Halim Ağaoğlu&#8217;m</p>
<p>sizi çok eski bir çarsıdan aldım<br />
düşmeyin suya yanılırsınız<br />
ölü bir zencefildi akşamları<br />
avuçlarınız kokuların meddahı<br />
ağlamazlardı, erkendik ve bir çocuk vardı içimizde<br />
harabe duyarlıklarımız ürkek bir su gezdirirdi<br />
karanlığa bakmayın dağılırsınız<br />
neyin doğrulanmasıdır ölüm<br />
ve ellerinizdeki baharat korkusu<br />
(çanlar döven ellerinizdeki) ürkek şefkat<br />
sonra adsız bir gül ölmesi tarçınlı kilerlerde<br />
ve bir öğle üzerinin sükûnetli anısı<br />
kurutulmuş bir çarsının hüzün defterlerinde<br />
biliyorum ben ölürsem siz anlarsınız</p>
<p>24 Ocak 1979</p>
<p>II</p>
<p>Leyla Zileliye,</p>
<p>o zamanlar sular böyle terk etmemişti bizi<br />
düştüğümüz her kuyu bir yankıyı taşırdı<br />
uzun ayvanlar<br />
tamamlardı<br />
uzun kedilerimizi<br />
ki solan akşam kaç yüzyıllık bir lamba<br />
eski kılıçları dinlendiren duvarlar<br />
ve karanlık selamlıklara gizlenmiş<br />
duyarlıklarımız vardı</p>
<p>ne zaman bir çocuk görsem<br />
kan toplar geçmiş zamanlarda ayak izlerim<br />
saralı bakışlarımla gölgelenir uzak tavanlar<br />
mahremiyetimde uzak bir öğleüzerinin küflenmiş anısı<br />
ve eksilttiğimiz duyarlıklarımızdan artan<br />
ihale edilmiş<br />
çocuklardı nalburların sessizliğindeki takvim iması<br />
ve bir hayat bir ima üzre satılandı<br />
ve kötürüm anaların lanetlediği çırılçıplak adımlar<br />
tıkanıp kaldığımız yokuşlardı ki<br />
herkes dost herkes düşman kaldı</p>
<p>1979</p>
<p>Madde Tanır&#8217;a</p>
<p>bir kadını kadın yapan<br />
biraz da elleridir<br />
göğünde sağnağı olmayan bir kadın<br />
bir gergefe parmak düşürebilir mi hiç?<br />
Hangi hüzne kiracı durur akşam balkonlarında<br />
hangi saksının suyunu verebilir sahiden<br />
kadife perdelere uzanıp kalmış eli<br />
kuşlar akşama erişmeden</p>
<p>kapısı açık kafesler mi bıraktı geride<br />
camlatılmış yangınları, beş sularında fasılları<br />
ey simli soyağaçlarına iz süren<br />
annelerin ölme yaşı</p>
<p>sırlanmış bir aynanın ahşap kıyısında<br />
saklanmış cinnetiyle soluk fotoğraf<br />
çıkagelir bir gün kendi yüzümüze<br />
baktığımız an<br />
anlarız ellerine konan kuşları<br />
anlarız bütün yaşlarını yaşadığımız zaman<br />
kimse ölmemeliydi konuşmadan</p>
<p>Mayıs 1982</p>
<p><strong>BOĞAZLI KAZAK</strong></p>
<p>() kadar</p>
<p>karanlıkta yolunu şaşırmış yağmurlar<br />
gibi birbirine sarılan<br />
sırasını şaşırmış ölüler<br />
bilmediğimiz masalların<br />
ormanlarında karşımıza çıkar<br />
yol sorarlardı<br />
aynı ağaca dolanmış kolları<br />
çözen zaman<br />
ve gereğinden fazla şeylerin yandığı<br />
ilk yangınlar<br />
ilk hatıra defterleri<br />
ilk boğazlı kazaklar<br />
ilk aşklar<br />
yağmurların ölülere<br />
ölülerin yangınlara<br />
benzediği<br />
bir mevsim<br />
geldiğinde<br />
unutula yazdı<br />
şimdi bir şiirde dile gelme tutkusundan<br />
başka hiçbir şey<br />
kımıldatamaz onları<br />
lav altında söndükleri yerden<br />
kimi zaman işte böyle bir şiirin içinden geçerler<br />
kimi zaman başkalarının gözlerinden</p>
<p>1992</p>
<p><strong>Son kullanma tarihi</strong></p>
<p>yalnızca camlarda ağarıyordu gün<br />
sürüyordu içimizin gecesi<br />
ilkin birkaç kişiydik<br />
sayamaz olduk daha ilk dönemeçte<br />
hepimizde başka bir yüzyılın baş dönmesi<br />
yenilgi değil bu<br />
zaten yenenlerin de olmadığı görüldü<br />
yalnızca eskiye oranla çok daha alçakgönüllü<br />
bir devir teslim töreni<br />
tıpkı iddiasız ama yüreği bulutlandıran şiirler gibi</p>
<p>1991</p>
<p><strong>Bundan böyle</strong></p>
<p>ıslığımızı bırakıyoruz<br />
boğazlı kazaklarımızı<br />
okuduğumuz kitapları<br />
başka gizlere, başka kalplere<br />
başka zamanlar onarsın diye<br />
zamanın bizden kemirdiklerini<br />
tanıdık dünyanın derinliklerine<br />
benzeyen gözlerimizde<br />
tek yaş kaldı: yaşlılık<br />
bundan böyle</p>
<p>1991,1992</p>
<p><strong>Gerilerde</strong></p>
<p>Çok gerilerde kaldı<br />
Bizi bazen bir şiirin uyandırdığı sabahlar<br />
Durup dururken içimizde parlayan sevinci tutuşan ümit<br />
Çok gerilerde kaldı<br />
Hayatı budalaca seven yanımız<br />
Çok gerilerde…<br />
Şimdi dönüşyolunun<br />
Karanlık düşüncelerinden yorgun<br />
Aynalarda unutkan dalgın bakışlar</p>
<p>18 Ağustos 1997</p>
<p><strong>Büyük zamanlar</strong></p>
<p>Büyük kahramanlarda aynalarına baktığımız<br />
Büyük rüzgârlardı başımızı döndüren<br />
Büyük yeminlere yenik düştü kalbimiz<br />
Kapıldığımız büyük sulardı<br />
Geniş hayaller, genç öfkeler, derin uykular</p>
<p>Büyük zamanlardı içinden geçtiğimiz<br />
Şimdi burdayız</p>
<p>24 Şubat 1997</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/etegimdeki-taslar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kayıtdışı Tarih</title>
		<link>http://www.birazoku.com/kayitdisi-tarih/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/kayitdisi-tarih/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 18:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırma/İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Profil Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Kutlu]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Dinçer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8428</guid>
		<description><![CDATA[Sadettin Köpek adı nereden geliyor? Tiryaki Hasan Paşa neyin tiryakisiydi? Kara Murat gerçekten yaşadı mı? Haçova zaferini kim kazandı? Barbaros Barbar mı. kızıl sakal mı? Patrona Halil&#8217;in asıl mesleği neydi? Öküz Mehmet Paşa bu lakabı neden aldı? Vakay-ı Vakvakiyenin aslı nedir? Demirbaş Şarl&#8217;a bu lakabı kim verdi? Lat, Menat, Uzza putlarının adları nereden geliyor? Bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/kayitdisi-tarih-m.kutlu-v.dincer.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8429" title="kayitdisi-tarih-m.kutlu-v.dincer" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/kayitdisi-tarih-m.kutlu-v.dincer.jpg" alt="" width="200" height="315" /></a>Sadettin Köpek adı nereden geliyor?<br />
Tiryaki Hasan Paşa neyin tiryakisiydi?<br />
Kara Murat gerçekten yaşadı mı?<br />
Haçova zaferini kim kazandı?<br />
Barbaros Barbar mı. kızıl sakal mı?<br />
Patrona Halil&#8217;in asıl mesleği neydi?<br />
Öküz Mehmet Paşa bu lakabı neden aldı?<br />
Vakay-ı Vakvakiyenin aslı nedir?<br />
Demirbaş Şarl&#8217;a bu lakabı kim verdi?<br />
Lat, Menat, Uzza putlarının adları nereden geliyor?</p>
<p>Bir sözlük niteliği de taşıyan bu çalışma, uzun uğraş ve araştırmalar sonucunda bilimsel kaygılar gözetilerek meydana getirilmiştir. Tarihle ilgilenen ve kelimelerle tarihe yolculuk etmek isteyenler, bu kitabı bir başucu çalışması olarak göreceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖNSÖZ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bilinmeyen Tarih&#8221; adını verdiğimiz bu kitap, bildiğimizi düşündüğümüz birçok tarihsel ayrıntının aslında çok farklı bir içeriğe sahip olduğunu ortaya koymak amacıyla yazılmıştır. Öğrenim hayatımız boyunca bizlere anlatılan tarihî kavramların bir kısmının ya anlatıldığı gibi olmadığını ya da eksik veya çelişkili olduğunu fark etmemiz bizi bu çalışmayı hazırlamaya yönlendirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin; Patrona, Baltacı, Öküz, Kavanoz, Sokullu, Mezomorta, Yedi Sekiz, Elmas, Damat, Köprülü, Düzmece, Demirbaş ve Börklüce gibi birçok lakabın önemli tarihî şahsiyetlere neden verildiğine dair bilgilerin az olduğunu fark ettik. Bunun yanında, bazı önemli yer ve eser adlarının -Bozdoğan Kemeri, El Hamra, Mescid-i Aksa, Dolmabahçe, Çırağan, Koyunhisar, Akabe, Galata, Mekke, İnebahtı ve İstanbul gibi- kökeninin ya da veriliş nedeninin de çok fazla bilinmediğini gördük. İşte bu nedenle tarihsel süreçte anlatılan olaylar, şahıs ve yer adları, unvanlar, lakaplar ya da tarihi terimlerin etimolojik kökenlerini ve anlamlarını şimdiye kadar hiç bilmediğimiz yönleriyle tamamlayıcı bir şekilde verebilmek amacıyla bu çalışmayı hazırlamaya karar verdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Maddeleri seçerken oldukça titiz bir çalışma yaptık. Kitabın amacını aşmaması için, bütün tarihî kavramları seçmek yerine, gerekli ve ilgi uyandırıcı olduğunu düşündüğümüz maddelere yer verdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmalarımız sırasında bazı kavramların karşılıklarının birçok kaynakta farklı hatta yanlış yazıldığını, tarihçilerin bir kısmının da bu terimler hakkında aynı bilgiye sahip olmadığını gördük. Örneğin; Damat Ferit Paşa&#8217;nın hangi padişahın damadı olduğu konusunda bile, önemli kabul edilen iki kaynak -Meydan l.aroıısse ve Diyanet İslam Ansiklopedisi- farklı bilgiler içermekteydi. Bunun yanında Barbaros, Köprülü, Çivi Yazısı, Aynalıkavak, Hünkâr İskelesi ve Grejuva gibi birçok maddede de benzer sıkıntıları yaşadık. Zaman zaman internette de bu konular ile ilgili var olan bilgilerin güvenilir olmadığını fark ettik. Bu nedenle çalışmamızdaki tarih kavramlarının karşılıklarını aramak ve anlamlarını doğru olarak saptamak için birçok kaynağa başvurup bazı maddelerde farklı görüşleri beraber verme yoluna gittik. Bu kaynakları da kitabın sonunda bir liste halinde kaynakça olarak koyduk.</p>
<p style="text-align: justify;">Elinizdeki bu kitap yukarıda anlatmaya çalıştığımız ihtiyaçların karşılanmasının yanında;</p>
<p style="text-align: justify;">1- Piyasadaki bu alandaki mevcut boşluğu bir müddet için bile olsa doldurmak ve özellikle tarih öğretmenlerine, öğrencilerine ve tarihe yakından uzaktan ilgi duyan kişilere yardımcı olmak,<br />
2- Her meslekten insana belli başlı tarihî terimleri/kavramları tanıtmak ve öğretmek suretiyle onlarda tarihe karşı bir ilgi uyandırmak,<br />
3- Özellikle yanlış, eksik veya çelişkili olan tarihî kavramları açıklamak ve bu şekilde yanlış yönlendirmelerden alıkoymak,<br />
4- Tarih alanında çalışma yapacaklara kaynak olabilmek, onlara kolaylık sağlamak ve bu alana ilgi duymalarını sağlamak gibi gayeleri de içermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca bütün bunları yaparken özellikle Farsça ve Arapça kelimelerin yazılışında genel olarak Türk Dil Kurumunu esas almaya özen gösterdik. Bu nedenle bazı Arapça ve Farsça şapkalı kelimeleri Türk Dil Kurumu&#8217;nun belirlediği şekilde yazmayı tercih ettik.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sözlük niteliği de taşıyan bu çalışma, uzun uğraş ve araştırmalar sonucunda bilimsel kaygılar gözetilerek meydana getirilmiştir. Tarihle ilgilenen ve kelimelerle tarihe yolculuk etmek isteyenlerin, bu kitabı bir başucu çalışması olarak göreceğini temenni ediyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Murat Kutlu-Volkan Dinçer</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>-A-</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Abaza Mehmet Paşa (&#8230;-1634)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Abaza Mehmet Paşa, Osmanlı Devleti&#8217;nde silahtarlık yapmış; Halep, Maraş ve Erzurum valiliği ile Bosna beylerbeyliği gibi görevlerde bulunmuş bir devlet adamıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Abhazya Türklerinden olan Mehmet Paşa, bu nedenle Abaza lakabını kullanmıştır. (Abhazya, bugün Gürcistan&#8217;ın kuzeybatı kesiminde özerk bir cumhuriyettir.)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Abbasi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">750-1258 yılları arasında Ortadoğu&#8217;da hüküm sürmüş, Emevilerden sonra halifeliği devam ettirmiş hanedanın adıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hanedan, ismini Hz. Muhammed&#8217;in amcası Abbas b. Abdül- muttalib b. Haşim&#8217;den almıştır. Bu hanedana ilk zamanlarda &#8220;Haşimiler&#8221; de denmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Acem</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Arapların, Arap kavminden olmayanlara ve İranlılara verdikleri isim olan Acem, Arapça kökenli bir kelime olup &#8220;ucme&#8221;den türemiştir. Ucme, &#8220;dili bozuk olmak, dil kurallarına uymamak&#8221; anlamlarına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Acemioğlanlar Ocağı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Devleti&#8217;nde Yeniçeri Ocağı&#8217;nda görev yapmak üzere esirlerden veya devşirme usulü ile Hristiyanlardan toplanan çocuklara &#8220;acemioğlanlar&#8221; denilmekteydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlılarda yabancı milletlerden esir alınmış ya da devşirilmiş kimseler için Türk-İslam geleneklerine yabancı olmaları nedeniyle &#8220;acemi&#8221; tabiri kullanılmıştır. Zamanla &#8220;acemi&#8221; sözcüğünün manası genişlemiş ve sözcük, önceki anlamıyla birlikte &#8220;işe alışık olmayan, işe yeni başlayan&#8221; manalarıyla da kullanılmaya başlanmıştır. &#8220;Erkek çocuk, genç erkek&#8221; anlamlarına gelen oğul kelimesinin çoğulu olan &#8220;oğlan&#8221; kelimesi ile birleştirilen bu sözcük asker ocağına yeni gelmiş genç erkeklerin bulunduğu birimin adıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ademimerkeziyetçilik</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Adem, Arapça bir sözcük olup &#8220;yokluk&#8221; anlamına gelir. Ademimerkeziyetçilik ise &#8220;merkez yokluğu, merkez dışı yönetim&#8221; demektir. Bu yönetim anlayışı Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ilk kez Sultan Abdülaziz zamanında, Mithat Paşa Tuna vilayeti yöneticisi iken başlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">II. Meşrutiyet&#8217;ten sonra özellikle Prens Sabahattin tarafından savunulan ademimerkeziyetçilik fikri, mahalli idarelere geniş yetkiler tanıyan bir sistem önermiştir. Bu sistemde merkeze ait genel hizmetlerden bir kısmı, özerk yönetimlere bırakılmaktadır. Böylece merkezî hükümetin yetkileri azaltılacak, imparatorluktaki çeşitli milletlerin yönetime katılma hakları artırılacaktı. Federasyon yapılanmalarında merkezî yönetim, anayasayı tek taraflı değiştirme hakkına sahip değilken; ademimerkeziyet anlayışı bu konuda merkezî yönetimi serbest bırakır. Bu husus, federasyon ile ademimerkeziyet kavramları arasındaki en önemli farkı yansıtmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Afanasyevo</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Altay bölgesinde bir yer adı olan Afanasyevo, Orta Asya&#8217;daki Tunç Çağı kültür çevrelerinden biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkologlar, Altaylarda gelişmiş bu kültürün Orhun Nehri ve çevresini de etkisi altına alarak Orta Asya medeniyetinin temelini oluşturduğu fikrini benimsemişlerdir. Afanasyevo Kültürü de denen bu kültürü yaratan insanlar avcı ve savaşçı bir topluluktan gelip at, deve gibi hayvanları evcilleştirmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aforoz</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yunanca bir kelime olup (aphorizein) Türkçede &#8220;aforoz&#8221; şeklinde kullanılmıştır. &#8220;Dinî kınama&#8221; anlamına gelen kelime, dinî bir topluluğa mensubiyetten mahrum etme ya da çıkarılma anlamında kullanılan dinî bir kınama şeklini ifade eder. İngilizcede de &#8220;excommunication&#8221; olarak geçer. Kelimenin tam olarak manası &#8220;out of communication&#8221; yani &#8220;iletişimin dışında kalan&#8221;dır</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Afrika</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Afrika adı, Kartaca&#8217;ya ilk defa ayak basan Romalılarca &#8220;Afri&#8221; veya &#8220;Africani&#8221; denilen Tunus yerlilerinin adından esinlenerek Pön Savaşları sırasında verilmiştir. Kelime &#8220;Afrilerin ülkesi&#8221; anlamına gelmektedir. O zamana kadar Yunanlı yazarlar bu kıtaya &#8220;Libya&#8221; yani &#8220;Lebular Diyarı&#8221; derlerdi. Fakat MS 1. yüzyıl sonlarında Afrika adı bütün kıta için kullanılmaya başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ağa</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Moğolcada &#8220;büyük erkek kardeş&#8221; anlamındaki &#8220;aka&#8221; kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Türk devletlerinde askeri ve sivil kuruluşlarda kullanılan bir unvandır. Baba, dede, amca, dayı gibi yaşça büyük akrabalar için de kullanılmıştır. Moğol prenslerine &#8220;aka&#8221; unvanı verildiği gibi önemli mevkilere yükselmiş devlet adamları için de bu unvan kullanılmıştır. Ağa unvanının kadınlara da verildiği görülmüştür (kadın ağa gibi). Osmanlı askerî ve idari teşkilatında belli mevki ve rütbelerin sahiplerine de ağa unvanı verilmiştir (yeniçeri ağası, harem ağası gibi).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ağa Çayırı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Adana-Tarsus arasında bulunan bir bölgenin adıdır. Bu bölgede 1488 yılında Osmanlılar ile Memluklar arasında Ağaçayırı Meydan Savaşı yapılmıştır. Savaşın başlarında Osmanlı ordusu Çukurova&#8217;da başarılar elde etse de bölgeye ulaşan Memluk Başkumandanı Özbek Bey Ağaçayırı Meydan Savaşı&#8217;nda Osmanlı ordusunu mağlup etmiştir. Yedi aylık bir süre zarfında Memluk ordusu, Osmanlı kuvvetlerini Çukurova&#8217;dan çıkarmayı başarmıştır. Bu savaşa katılan Osmanlı vezirleri, alınan yenilginin sorumluları oldukları gerekçesiyle görevlerinden azledilmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ağnam</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Arapça &#8216;ğanem&#8217; kökünden türemiş &#8220;ağnam&#8221; kelimesi &#8220;koyunlar&#8221; anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı Devleti&#8217;nde &#8220;Adet-i ağnam&#8221; da denen ve küçükbaş hayvan sahiplerinden alınan verginin adıdır. Önceleri zekât gibi aynî olarak tahsil edilen bu vergi, daha sonraları koyun başına belli nispetlerde akçe cinsinden alınmaya başlanmıştır. Vergi, keçi ve koyun sayısına bağlı olarak tahsil edildiğinden, herkes elinde ne kadar malı varsa doğru olarak yazdırmak zorundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ağnam Vergisi başlangıçta her koyundan bir akçe almak üzere toplanırken, zamanla farklı uygulamalar nedeniyle her koyundan iki akçeden on akçeye kadar alınır olmuştur. Bu vergi özellikle büyük ölçüde koyun ve keçi besiciliği yapan konargöçer Türkmen ve Yörük cemaatleri için önemliydi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ahi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Arapça &#8220;kardeşim&#8221; anlamına gelen sözcük, Divanü Lugati&#8217;t-Türk ve Atabetü&#8217;l-Hakâyık gibi kaynaklarda &#8220;eli açık, cömert&#8221; anlamlarında geçmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Temelde Kur&#8217;an&#8217;a ve Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.v.) sünnetine dayanan ve İslamî anlayışa doğrudan bağlı olan Ahilik, dinî ve sosyal bir teşkilattır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ahilik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu&#8217;da yaşayan halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlamış, onları ahlakî yönden yetiştirmiş ve çalışma yaşamını &#8220;iyi insan&#8221; meziyetlerini esas alarak düzenlemiş bir örgütlenmedir. Kendi kuralları ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik teşkilatı iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ahmet Anzavur (1834-1921)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1834&#8242;te doğan Ahmet Anzavur, Çerkez asıllıdır. Osmanlı Zaptiye Örgütü&#8217;nde binbaşı rütbesine kadar yükselmiş, Kuva-yi Milliye&#8217;ye karşı isyan hareketini başlatmıştır. İngiliz gizli servisinin adamı olan Papaz Fru tarafından maddi olarak desteklenmiştir. 1921&#8242;de Eskişehir İstiklal Mahkemesi tarafından gıyaben yargılanmış ve idam cezasına çarptırılmıştır. 15 Nisan 1921&#8242;de Biga dolaylarında milli mücadeleciler tarafından vurularak öldürülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Anzavur kelimesi güçlü, kuvvetli ve sert anlamlarına gelmektedir. Ayrıca bu kelime Kafkasya&#8217;da Gürcü prenslere verilen bir lakaptır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ahuramazda</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eski Farsçada &#8220;bilginin efendisi&#8221; anlamına gelir. Zerdüşt dininin en yüce tanrısıdır. Ahuramazda bu dine göre iyiyi ve doğruyu temsil eden varlıktır. İslami kaynaklarda &#8220;Hürmüz&#8221; olarak geçer. Bu inanışın kapsadığı dine Zerdüştlük veya Mazdaizm de denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akabe</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Arapça kökenli bir sözcük olup &#8220;sarp yokuş, tehlikeli geçit, geçilmesi ve aşılması zor olan dağ yolu, tepe&#8221; anlamlarına gelmektedir. Ayrıca Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de mecazi olarak köle azat etmek, bir yetim veya yoksulu doyurmak, mümin, sabırlı ve haktan yana kimselerden olmak gibi faziletler için de bu kelime kullanılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Özel isim olarak Arabistan&#8217;da Hicaz bölgesinde bir yerin adıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) burada Medine&#8217;den gelenlerle görüşüp onlardan bey&#8217;at aldığı için Müslümanlar tarafından da sevilen bir yer olarak bilinir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akça/akçe</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlılarda kullanılan gümüş paranın adıdır. Gümüş madeninin renginden dolayı &#8220;akça&#8221; denmiştir. (Ak, Türkçede &#8216;beyaz, parlak&#8217; anlamlarına gelmektedir.) İlk kez Orhan Gazi&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/kayitdisi-tarih/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşktan Dinle</title>
		<link>http://www.birazoku.com/asktan-dinle/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/asktan-dinle/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 00:58:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nefes Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yerli)]]></category>
		<category><![CDATA[Cemalnur Sargut]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8420</guid>
		<description><![CDATA[Aşk sultânı Hz. Mevlânâ&#8217;nın, Mesnevî isimli eserinde &#8220;Ey bizim sevdası hoş olan, güzel olan aşkımız, Ey bizim bütün mânevi hastalıklarımızın, dertlerimizin tabibi&#8221; diye anlattığı aşk, Allah&#8217;ın yeryüzünde kendisinden göründüğü İnsan-ı Kâmil&#8217;den, yani Allah&#8217;ın mânâsından başkası değildir. O, bu mânâyı rehber edinip, kendi vücûdu içinde nefsini rûhunun esiri haline getirerek birlemiş, aşkın da bu birliğin efendisi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/asktan-dinle-cemalnur-sargut.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8421" title="asktan-dinle-cemalnur-sargut" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/asktan-dinle-cemalnur-sargut.jpg" alt="" width="200" height="311" /></a>Aşk sultânı Hz. Mevlânâ&#8217;nın, Mesnevî isimli eserinde &#8220;Ey bizim sevdası hoş olan, güzel olan aşkımız, Ey bizim bütün mânevi hastalıklarımızın, dertlerimizin tabibi&#8221; diye anlattığı aşk, Allah&#8217;ın yeryüzünde kendisinden göründüğü İnsan-ı Kâmil&#8217;den, yani Allah&#8217;ın mânâsından başkası değildir. O, bu mânâyı rehber edinip, kendi vücûdu içinde nefsini rûhunun esiri haline getirerek birlemiş, aşkın da bu birliğin efendisi olmasına vesile olmuştur. Bunun içindir ki ona, nefisleri efendi kılan mânâsında &#8220;Efendimiz (Mevlânâ)&#8221; denilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cemalnur Sargut &#8220;Aşktan Dinle&#8221; isimli bu kitabında bize, Hz. Mevlânâ&#8217;nın Mesnevî isimli eseri ışığında nefs, aşk, kibir, cömertlik, gösteriş, edep gibi, insanın gelişiminde rol oynayan pozitif ve negatif kavramların iç mânâlarını anlatıyor. Bizi Mesnevî&#8217;de buyurulan,</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Tû megû mârâ bedân şeh bâr nîst</em><br />
<em> Bâ kerîman kârha doşvâr nîst</em><br />
(Benim o yüksekliklere çıkmaya gücüm yok deme, Kerîm olanın eteğine yapış, seni çıkaracaktır.)</p>
<p style="text-align: justify;">emri üzerine, Kerîm olan Mesnevî&#8217;ye yapışmaya davet ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖNSÖZ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KENDİ GÖNLÜNE DOĞRU YOLA ÇIK</strong><br />
Çok Sevgili Cemâlnur Sargut Hanımefendi ile ne zaman program yapsak tadına doyulamadı. 2011 yılının Ramazan ayında da her gün söyleştik ve &#8220;<em>tasavvuf neden bugün hayatımızda olmalıdır?</em>&#8221; sorusuna cevap aradık. Güncel sorunlara tasavvuf ve Mesnevi&#8217;nin geniş açısından baktık.</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Aslında koruk kalmakta ısrar edenlerin üzüm oldum iddiası olmasa mesele de kalmaz. İnsan, kendini keşfetmek zahmetine katlanır ve iç dünyasında yol alırsa, yaşlanarak koruk üzüme dönüşmez. Günümüz dünyası insani yanlarımızı çalarak bizi maddi varlığımızla baş başa bırakıyor. İç dünyası olmayan, kendi derinliklerinde düşe kalka yol almamış insanın insani duyarlılıkları taşlaşır.</p>
<p style="text-align: justify;">İç dünyamız bize hediye edilmiş kâinatın bir parçasıdır. Kâinatın içinde insan, insanın içinde kâinat bunun için var. Bu olağanüstü, heyecanlı, zor yolculuğa çıkmadan yapılan ibâdet &#8220;zahirî&#8221; dir. Batinî olan; sevgi, içtenlikle kotarılan ibâdet ve hayatın her alanında şeffaf olabilmektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bulutlar rüzgar bekler. İçtenlik olmadan, imânın ruhu temizleyen pınarı akmaz. Mevlânâ, yolculuğa başla ve bir an bile mola vermeden, sürekli değişerek dönüşerek yola devam et der. Eğer bir yerde durursan tekrar yola düşecek takatin olmaz. Rahatlık, su gibi yapışır eteklerine, seni ağırlaştırır ve dibe çeker.</p>
<p style="text-align: justify;">Gönül gözümüz, kötü ve yetersiz yanlarımızı gördükçe açılır, gizleyerek değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ne kadar âşikâr olursa ruhumuz, o denli nura boğulur gözlerimiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Güneş bütün gece perdeler altına girmeseydi</em><br />
<em> Dünya, seher çağı, nasıl aydınlanabilirdi?</em></p>
<p>Seher vakti salalım rûhumuzu ummâna, kuş gibi uçuralım.</p>
<p>Kurtulalım şu ağırlıklardan vesselam!</p>
<p style="text-align: justify;">Nevval Sevindi</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;">NEFS</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Nefsin hilesi&#8221;</strong> bölümünde &#8220;Sana isâbet eden her fenâlık kendi nefsindendir&#8221;, diyen Allah&#8217;ın kelâmıyla başlayalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçeği anlayabilmek için ashabtan bazıları Resûl-i Ekrem <em>(s.a.s.)</em> Efendimiz&#8217;den insanı azdıran nefsin hilesine dair bilgi isterlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Nefis, ibâdetlere, ruhî ihlâslara, öz temizliğine, gizli garazlardan neler katar? diye sorarlardı. Peygamber&#8217;den ibâdetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar da görünen ayıplara dair bilgiler isterlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Gülü kerevizden ayırt edercesine, inceden inceye, zerreden zerreye nefsin hilelerini tanır, bilirlerdi. Sahabenin araştırıcı olanları, kılı kırk yaranları Peygamber Efendimizin nefsin hilesi konusundaki beyanları karşısında hayran kalırlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün putların anası, sizin nefsinizin putudur. Hariçte görülen putlar birer yılandır, halbuki nefis putu bir ejderhadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nefis çakmak taşı ile demirdir. Put ise çakmak taşından sıçrayan kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvılcım söner ama, çakmak taşı ile demir su ile sön- dürülebilir mi? İnsanoğlu bu ikisi de kendisiyle beraber oldukça nasıl emin olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Çakmak taşı ile demirin ateşi, kendi içinde gizlenmiştir. Onların içlerine su girmez ki ateşi söndürsün.</p>
<p style="text-align: justify;">Su, ancak dışarıda bulunan ateşi söndürür. O taşın ve demirin içine nasıl girer?</p>
<p style="text-align: justify;">Nefsin ve şehvetin sembolü olan çakmak taşı ile demirden, küfrün ve bütün kötülüklerin kıvılcımları sıçrar. Dumanları yükselir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaptaki, küpteki su bitse de, nefis çeşmesinin suyu tazedir, kesilmeden akar durur.</p>
<p style="text-align: justify;">Put kırmak kolaydır, hem de pek kolay, fakat nefis putunu kırmayı kolay sanmak bilgisizliktir, bilgisizlik.</p>
<p style="text-align: justify;">Nefsin her anda bir hilesi vardır ki, onun her hilesiyle isyan denizinde yüzlerce Firavun ile o Firavuna uyanlardan batmadadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey kardeş, sen Allah&#8217;ın emrine ve aziz Peygamberimiz&#8217;in sünnetine uy da ten Ebû Cehli&#8217;nden ve nefsânî isteklerinden kurtul&#8230;¹</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, Cemâlnur Hanımcım.</p>
<p style="text-align: justify;">CS: Efendim, çok güzel bir bölüm. Ben müsaade ederseniz her zaman Mesnevîhan&#8217;ların <em>Mesnevi Şerif</em>&#8216;e başladıkları beyitle başlamak isterim.</p>
<p style="text-align: justify;">NS: Lütfen&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CS: <em>Tû me gü mârâ bedan şeh bar nist</em><br />
<em>     Ba kerîman kârihâ düşvar nist.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Sakın nefsimden kurtulamam deme, hemen kerim olanın, kerim olan Mesnevî&#8217;nin eteğine yapış, seni nefsinden kurtaracaktır. Kerim olanın eteğine yapışmak burada çok önemli. Nefse gelince, bahsedilen nefis aslında Allah&#8217;ın ismi şerifini, yani sırrını bizlerde gizlediği kaptır. Fakat insanlar isme doğru yönelecekleri yerde kaba takılıp kalırlar. Her zaman olduğu gibi kap önemli olur.</p>
<p style="text-align: justify;">NS: Yani şekil öne çıkıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CS: Şekil öne çıkar. Ben demek önemli olur. Halbuki bende gizli olan bir ben vardır ki, Allah&#8217;a ait isimdir o. Hani cân-ı candır gibi. Ama o gizli beni bulmak yerine dıştaki görünen beni adam etmek, geliştirmek için şehvetler, kinler, nefretlerle dolarız. Biz bu nefsin ilk makamına nefs-i emmâre diyoruz. Emreden nefis. Yani bu Peygamber Efendimiz&#8217;in yerden yere vurduğu ve yegâne düşmandır; dışarıda düşman olmaz, nefisten başka düşman yoktur dediği&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">NS: Onun için büyük cihat diye adlandırdığı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CS: Evet ve onunla mücâdeleyi de buyurduğunuz gibi büyük cihat diye adlandırdığı bu ego, bu nefs-i emmâre, Hazreti Mevlânâ&#8217;nın tıpkı &#8220;At idrarını yapmış; üzerine saman çöpü konmuş; üzerine de sinek oturmuş. Var mı benim gibi kaptan-ı derya!&#8221; diye geziyor, diyen insanın haline benzer.</p>
<p style="text-align: justify;">NS: Kendi küçüklüğünün farkına varmayıp Yunus Emre&#8217;nin dediği &#8220;Bir ben var bende, benden içeru&#8221; olanı dikkate almayıp, onun farkındalığını yaşamayıp, devamlı cilalamaya çalıştığı, içinde kendi hırslarından oluşan bir şey var. Hatta zaman zaman, günümüzde egoistlik, övülen bir durum&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CS: Takdir ediliyor, maalesef. Çünkü Allah&#8217;la irtibatımız çok azaldığından ve bir de dışı süslemek çok kolay. Mâlûm-i âlîniz incinin hakîkisini alamayınca, mecburen gidip yalancısıyla vakit geçiririz. Dışı süslemek, tıpkı o yalancı inciyle, taklit inciyle oyalanmak gibidir. Ama kuyumcu, onun hakikisiyle taklidini çok kolay ayırır. Dolayısıyla bu dışımızın, emreder hâle gelmesi, &#8216;ben biliyorum&#8217;, &#8216;ben en üstünüm&#8217; hâle gelmesidir. İşte o anda felâkete uğrarız; hata çok hoş bir hikâye vardır <em>Mesnevî</em>&#8216;de, bu emmâreyi anlatan:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Âlimin bir tanesi, maalesef gene câhil bir âlimmiş, Ebû Cehil hikâyesinde olduğu gibi; gemiye biner. Fakat kendisi çok iyi bildiği için hemen kaptanı imtihan eder. Kaptan buraya gel bakayım, der. Sen fıkıh bilir misin, hadis bilir misin, Kur&#8217;an bilir misin? Kaptan biraz mahcup olur. Bilmem efendim deyince, peki ya fizik, kimya, matematik der&#8230; Pek bilmem efendim deyince, &#8216;Vah vah! Ömrünün yarısı boşa gitmiş&#8217; diye kaptanla alay eder. Kaptan gayet üzgündür ama yolcuya bir şey demez. Birkaç gün sonra muazzam bir fırtına kopar. Kaptan gelir, âlime sorar: &#8216;Yüzme bilir misiniz efendim?&#8217; Hayır, der âlim. Öyleyse &#8216;Vah vah! ömrünüzün hepsi, biraz sonra ilminiz dâhil boşa gidecek.&#8217; &#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">Hazreti Mevlânâ diyor ki, mânâ âleminde yüzdüren ilim, benlik değildir; nefsi emmâre değildir. Rızâdır, râzı olmaktır; nefsin en alt makamı ve en zor verilen, en zor geçilen makamı, emmâredir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
1) Şefik Can, Mesnevi Tercümesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul:2003, C.l-2, s. 49-50 beyit 366-376, 778, 780, 782;<br />
Ken&#8217;an Rifâî, Mesnevî-i Şerif, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul:2000, s.58 beyit 371-375, s.109-110 beyit 780-785,790,792,794</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/asktan-dinle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gece Dünyası / Gizli Vampir &#8211; Karanlığın Kızları &#8211; Büyülü Aşk</title>
		<link>http://www.birazoku.com/gece-dunyasi-gizli-vampir-karanligin-kizlari-buyulu-ask/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/gece-dunyasi-gizli-vampir-karanligin-kizlari-buyulu-ask/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 20:17:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Artemis Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[L. J. Smith]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Mehter]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8413</guid>
		<description><![CDATA[Vampirler, kurtadamlar, cadılar. Biz farkında olmasak da hepsi aramızda yaşıyor. Ve onların gizli topluluğu Gece Dünyası’nın çok sıkı kanunları var. Bir insana aşık olmaksa Gece Dünyası’nın bütün kanunlarını çiğnemek anlamına geliyor. Gizli Vampir’de, Poppy, o yazın sonsuza kadar süreceğini düşünüyor. Ölümcül bir hastalığa yakalandığı teşhis edildiğindeyse tek kurtuluş umudu arkadaşı ve gizli aşkı James. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/gece-dunyasi-l.j.smith_.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8414" title="gece-dunyasi-l.j.smith" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/gece-dunyasi-l.j.smith_.jpg" alt="" width="200" height="290" /></a>Vampirler, kurtadamlar, cadılar. Biz farkında olmasak da hepsi aramızda yaşıyor. Ve onların gizli topluluğu Gece Dünyası’nın çok sıkı kanunları var. Bir insana aşık olmaksa Gece Dünyası’nın bütün kanunlarını çiğnemek anlamına geliyor.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Gizli Vampir</em>’de, Poppy, o yazın sonsuza kadar süreceğini düşünüyor. Ölümcül bir hastalığa yakalandığı teşhis edildiğindeyse tek kurtuluş umudu arkadaşı ve gizli aşkı James. Bu dünyadan olamayacak kadar yakışıklı James, Poppy’yi ölümsüzleştirebilirdi. Ama önce Gece Dünyası’nın sıkı kanunları karşısında, birçok şeyi göze almak zorundalar.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Karanlığın Kızları</em>’nda, Gece Dünyası’ndan kaçan üç kız kardeş, ıssız evlerini terk edip insanların arasında yaşamaya karar veriyor. Ağabeyleri Ash, onları geri götürmekle görevliyse de, kardeşlerinin güzel arkadaşına aşık olduğunda her şey bir anda altüst oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İki cadı kuzen, okul aşkları için savaşıyor.<br />
Kara büyü ile beyaz büyünün savaşıysa <em>Büyülü Aşk</em>’ta.</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">GECE DÜNYASI&#8230;<br />
AŞK HİÇ BU KADAR<br />
TEHLİKELİ OLMAMIŞTI</p>
<p style="text-align: justify;">GECE DÜNYASI fiziki bir yer değildir. Bu dünya her yanımızı sarar. Gece Dünyası yaratıkları, insanlar için muhteşem ve karşı konulmaz olmakla birlikte ölümcüldür. En iyi arkadaşın, hatta büyük aşkla bağlandığın biri de onlardan olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gece Dünyası&#8217;nın kanunları nettir: İnsanlar, Gece Dünyasının varlığını asla öğrenmemelidir. Ve Gece Dünyası&#8217;ndan olanlar, asla bir insana aşık olmamalıdır. Kanunu çiğneyen, cezasını korkunç bir şekilde öder.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu öyküler de kanunlar çiğnendiğinde neler olduğunu anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. BÖLÜM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yaz tatilinin ilk gününde, Poppy ölmek üzere olduğunu öğrendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Pazartesiydi, tatilin ilk gerçek günüydü (çünkü hafta sonu sayılmazdı). Poppy o sabah fazlasıyla hafif uyanmış, okul yok diye sevinmişti. Sabah güneşi pencereden sızıyor, yatağın etrafını saran tülleri altın rengine boyuyordu. Poppy tülleri kenara çekip yataktan zıpladı ve birden yüzünü buruşturdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Uf! Yine midesi ağrıyordu. Sanki bir şey sırtından çıkmak istercesine içini kemiriyordu. Eğer öne eğilirse ağrısı biraz hafiflerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama hayır, diye düşündü Poppy. Yaz tatilimde hastalanmayacağım. Böyle bir şeye asla izin veremem. Tek ihtiyacı, bir parça olumlu düşünce gücüydü.</p>
<p style="text-align: justify;">Acı, yüzüne yayılırken iki büklüm oldu -olumlu düşün, gerzek!- sonra zar zor kendisini koridordan turkuaz ve altın renkli fayanslarla kaplı banyoya attı. Önce kusacağını sandı ama sonra ağrı, geldiği gibi bir anda kayboldu. Poppy sırtını dikleştirip aynadaki darmadağın görüntüsüne zaferle baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sen bana takıl kızım, her şey yoluna girecek,&#8221; diye fısıldadı aynadaki yansımasına ve kendisine cilveli bir şekilde göz kırptı. Sonra yeşil gözlerini tedirginlikle kısıp aynaya doğru eğildi. Burnunda dört çil vardı. Aslında dürüst olmak gerekirse, ki Poppy North genellikle dürüst biriydi, çiller dört buçuk taneydi. Ne kadar çocukça, ne kadar -sevimli&#8217;. Poppy kendisine dil çıkardıktan sonra darmadağın, bakır rengi, kıvırcık saçlarına tarak vurmaya gerek duymadan burnunu havaya dikerek banyodan çıktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Mutfağa varana kadar burnu havadaydı ama mısır gevreği yiyen ikiz kardeşi Phillip&#8217;i görünce gözlerini yine kıstı. Minik, ince ve kıvırcık saçlı olmak -daha doğrusu, çocuk kitaplarında hep gördüğü gibi, düğün çiçeği üzerine oturmuş elflere benzemek- yeterince kötü değilmiş gibi, uzun boylu, Vikingler kadar sarışın ve klasik yakışıklı bir ikiz kardeşe sahip olmak&#8230; eh, feleğin planlı programlı kötülüklerinden biri değildi de neydi?</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Selam, Phillip,&#8221; dedi tehditkar bir sesle.</p>
<p style="text-align: justify;">Kız kardeşinin değişken ruh hallerine alışkın Phillip pek etkilenmiş görünmüyordu. Gözlerini okuduğu gazetenin karikatüründen kaldırıp boş boş bakmakla yetindi. Poppy, kardeşinin çok güzel gözleri olduğunu kabul ediyordu. Kopkoyu kirpiklerin çerçevelediği meraklı, yeşil gözleri vardı. Zaten ikiziyle paylaştıkları tek benzerlik de buydu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Selam,&#8221; dedi Phillip düz bir sesle. Sonra yine karikatürlerine döndü. Poppy&#8217;nin birçok akranı gazetenin ne olduğunu bile bilmezdi ama Phil, gazete okumadan yapamazdı. Poppy gibi o da geçen yıl El Camino Lisesi&#8217;nde okumuştu ve Poppy&#8217;nin aksine ders yılını iftiharla bitirmiş, futbol, hokey ve beyzbol takımlarının yıldızı olmuştu. Aynı zamanda sınıf başkanlığı da yapmıştı. Poppy&#8217;nin hayattaki en büyük eğlencelerinden biri, onunla dalga geçmekti. Kardeşinin fazlasıyla kuralcı ve tutucu olduğunu düşünürdü.</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy tehditkâr bakışlarını sürdürürken kıkırdayarak omuz silkti. &#8220;Cliff&#8217;le annem nerede?&#8221; Cliff Hilgard, son üç yıldır üvey babalarıydı, üstelik kuralcılıkta ve tutuculukta Phil&#8217;den daha beterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Cliff işe gitti. Annem giyiniyor. Bir şeyler yesen iyi olur yoksa annem yine başının etini yiyecek.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aman, tamam.&#8221; Poppy parmaklarının ucunda yükselerek dolabın içini karıştırdı. Sevdiği mısır gevreği kutusunu bulunca elini içine daldırıp bir parça aldı. Kuru kuru yedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem ne var? Kısa boylu olmak ve elfere benzemek o kadar da kötü değildi. Gevrek kutusunu elinde sallarken birkaç dans adımıyla buzdolabına gitti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ben bir seks perisiyim!&#8221; diye şarkı söyledi aksak dans adımlarıyla salınırken.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hayır, değilsin,&#8221; dedi Phillip insanı bezdiren sakinliğiyle. &#8220;Ve niye üzerine bir şeyler giymiyorsun?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Buzdolabının kapısını açan Poppy başını önüne eğerek kendisine baktı. Uyurken giydiği bol tişört hala üzerindeydi. Mini bir elbise gibi hemen her yerini örtüyordu. &#8220;Bu benin giysim,&#8221; dedi sakince dolaptan diyet kola alırken.</p>
<p style="text-align: justify;">O sırada mutfak kapısı tıkladı. Kapıdaki küçük pencereden Poppy kimin geldiğini görebiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Selam, James! Gelsene.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">James Rasmussen içeri girerek kordonlu Ray-Ban gözlüklerini çıkardı. Onu gördüğü her seferinde olduğu gibi Poppy&#8217;nin kalbine bir ok saplandı. Son on yıldır onu her gün görmesi bile hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Her sabah karşılaştıklarında göğsü tatlı bir ağrıyla sıkışıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece oğlanın James Dean&#8217;i andıran hafif serseri görüntüsü de değildi bunun sebebi. İpeksi açık kahverengi saçları, hoş ve zeki yüzüyle ters düşen keskin ve soğuk gri gözleri vardı. El Camino Lisesi&#8217;nin en yakışıklısıydı ama Poppy için mesele bu değildi. O daha çok James&#8217;in içindeki ulaşılması zor, gizemli ve merak uyandıran bir şeyi hissediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Phillip ise daha farklı düşünüyordu. James içeri girer girmez sırtını dikleştirdiğinde yüz ifadesi buz kesti, iki gencin birbirlerinden hiç hoşlanmadığı havadaki elektrikten anlaşılabiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Phillip&#8217;in tepkisini eğlenceli bulan James hafifçe gülümseyerek &#8220;Selam,&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Selam,&#8221; dedi Phil buzları bir nebze olsun eritmeden. Poppy, kardeşinin kendisini sarıp sarmalayıp odadan çıkarmak istediğini çok iyi biliyordu. Phillip, James ne zaman ortaya çıksa hep aşırı koruyucu erkek kardeşe dönüşürdü. &#8220;Eee, Jacklyn&#8217;le Michaela nasıl?&#8221; diye ekledi tiksintiyle.</p>
<p style="text-align: justify;">James biraz düşündü. &#8220;Şey, aslında bilmiyorum.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bilmiyor musun! Ah tabii ya, her yaz tatili öncesi kız arkadaşlarından ayrılırsın. Hareket alanın genişliyor tabii, öyle değil mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Eh tabii,&#8221; dedi James, kibarca gülümseyerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Phillip saklamadığı bir nefretle gözlerini ona dikti.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa Poppy&#8217;nin yüreği keyifle hop edivermişti. Güle güle Jacklyn. Güle güle Michaela. Jacklyn&#8217;in sütun gibi bacaklarına, Michaela&#8217;nın hava basılmış gibi görünen iri göğüslerine elveda. Bu yaz harika bir yaz olacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Birçok insan Poppy&#8217;yle James&#8217;in platonik bir ilişki yaşadıklarını düşünürdü. Bu doğru değildi. Poppy çok uzun yıllar öncesinden beni James&#8217;le evleneceklerini biliyordu. İki büyük arzusundan birisi buydu. Diğer arzusu ise dünyayı dolaşmaktı. Gerçi henüz James&#8217;in evleneceklerinden haberi yoktu. O hala uzun bacaklardan, manikürlü ellerden, İtalyan tarzı büyük göğüslerden hoşlandığını sanıyordu ama bunların hepsi geçiciydi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bu CD yeni mi?&#8221; James&#8217;in müstakbel kayınbiraderiyle kötü kötü bakışmasını engellemek için Poppy&#8217;nin araya girmesi gerekmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">James CD&#8217;yi havaya kaldırdı. &#8220;Yeni etnik-tekno tarzında.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy neşelendi. &#8220;Ooo, hani şu genizden şarkı söyleyenlerden mi? Dinlemek için sabırsızlanıyorum. Hadi gidip dinleyelim.&#8221; Ama o sırada annesi mutfağa girdi. Poppy&#8217;nin annesi, Alfred Hitchcock filmlerindeki sarışınlar gibi soğukkanlı ve mükemmel görünen bir kadındı. Yüzündeki tek bir kası bile oynatmadan bakışlarıyla müthiş bit etki yaratırdı. Mutfaktan çıkarken Poppy az daha onunla çarpışıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Özür&#8230; günaydın!&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Dur bakalım,&#8221; dedi annesi, Poppy&#8217;yi tişörtünün sırtından yakalayarak. &#8220;Günaydın, Phil. Günaydın James,&#8221; diye ekledi. Phil de günaydın dedi ama James fazlasıyla kibar bir şekilde başını sallayarak selamlamakla yetindi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Herkes kahvaltısını yaptı mı?&#8221; diye sordu Poppy&#8217;nin annesi. Gençler yaptıklarını söyleyince kızına baktı. &#8220;Peki ya sen?&#8221; diye sordu, Poppy&#8217;ye dik dik bakarak.</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy mısır gevreği kutusunu sallayınca, annesi yüzünü buruşturdu. &#8220;En azından biraz süt eklesen olmaz mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Böylesi daha güzel,&#8221; dedi Poppy ama annesi onu omzundan tutup buzdolabına doğru hafifçe itekleyince gidip az yağlı süt kutusunu aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Özgürlüğünüzün ilk gününde ne yapmayı planlıyorsunuz bakalım?&#8221; diye sordu kadın, James&#8217;le Poppy&#8217;ye bakarak.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ah, hiç bilmiyorum.&#8221; Poppy, James&#8217;e baktı. &#8220;Biraz müzik dinleriz, belki tepeye tırmanırız? Ya da plaja gideriz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Nasıl istersen,&#8221; dedi James. &#8220;Bütün yaz bizim nasılsa.&#8221; Sıcak, altın sarısı, muhteşem yaz, Poppy&#8217;nin gözlerinin önünde belirdi. Havuz klorunun ve deniz tuzunun kokusunu genzinde hissedebiliyordu. Yaz demek sıcak çimlerin üzerinde sırtüstü yatmaktı. Üç koca ay, diye düşündü. Neredeyse sonsuzluk demekti. Üç ay, sonsuz bir süre.</p>
<p style="text-align: justify;">Olan olduğunda tuhaf bir şekilde gerçekten de bunu düşünüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Köyde yeni açılan dükkanlara bir göz&#8230;&#8221; diye başladı ki birden acıyla nefesi boğazında düğümlendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Korkunç, içini derinden yakan acı, onu iki büklüm bıraktı. Süt kutusu parmaklarının arasından kaydığında etrafındaki her şey grileşti.</p>
<p style="text-align: justify;">*</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. BÖLÜM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Poppy!&#8221; Poppy annesinin sesini duyabiliyor ama hiçbir şey göremiyordu. Mutfak zemini, dans eden siyah noktacıklarla bulanmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Poppy, iyi misin?&#8221; Poppy, annesinin telaşla kollarından tuttuğunu hissedebiliyordu. Ağrısı hafifledikçe görme duyusuna yeniden kavuşuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğrulduğunda karşısında James&#8217;i gördü. Yüzü neredeyse ifadesizdi ama Poppy, gözlerindeki endişeyi görebilecek kadar onu tanıyordu. James&#8217;in elinde süt kutusunu tuttuğunu fark etti bir an. Parmaklarının arasından kayan kutuyu muhtemelen havada yakalamıştı. Ne refleks ama, diye düşündü Poppy dalgın bir şekilde. Gerçekten inanılmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Phillip ayağa kalktı. &#8220;İyi misin? Ne oldu?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ben&#8230; bilmiyorum.&#8221; Poppy etrafına bakınıp omuz silkti. Utanmıştı. Artık kendisini daha iyi hissettiğinden, mutfaktakilerin kendisine böyle dik dik bakmamasını diliyordu. Ağrıyla baş etmenin yolu onu yok saymaktı, düşünmek değil.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Aman, aptal bir sancı işte. Sanırım gastro-bilmemne. Bilirsiniz işte, yediğim bir şey dokunmuştur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy&#8217;nin annesi onu sertçe sarstı. &#8220;Poppy, bu gastroenterit falan değil. Daha önce de böyle sancı girmişti. Bir ay önce kadar, öyle değil mi? Bu da onun gibi miydi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy rahatsız bir şekilde kıvrandı. Aslında ağrısı hiçbir zaman tamamen kaybolmuyordu. Ama yılsonu aktiviteleri sırasında bir şekilde ağrıyı hiçe saymayı öğrenmişti ve artık üstesinden gelmekte ustalaşmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Eh işte,&#8221; diye savsakladı. &#8220;Ama&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Annesi için bu kadarı yeterliydi. Poppy&#8217;nin kollarını hafifçe sıkıp mutfak telefonuna yöneldi. &#8220;Doktorlardan hoşlanmadığını biliyorum ama Dr. Franklin&#8217;i arayacağını. Seni bir muayene etmesini istiyorum. Bu öyle ihmal edebileceğimiz bir şey değil.&#8221; &#8220;Ama anne, tatildeyiz&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Annesi ahizeyi eliyle kapattı. &#8220;Poppy, bunun tartışması bile olmaz. Hadi, git giyin.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy homurdandı ama itiraz etmesinin bir işe yaramayacağını biliyordu. Düşüncelere dalmış gibi görünen James&#8217;e döndü. &#8220;Gitmeden önce biraz şu CD&#8217;yi dinleyelim bari.&#8221; James, sanki çoktan unutmuş gibi CD&#8217;ye baktı, sonra süt kutusunu masaya bıraktı. Phillip de peşlerinden takip etti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hey dostum, kardeşim giyinirken sen burada bekliyorsun.&#8221; James, arkasına dönmeye bile zahmet etmedi. &#8220;Git işine Phil,&#8221; dedi neredeyse ilgisiz bir ifadeyle.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Elini kız kardeşime sürmeyi aklından bile geçirme.&#8221;Poppy odasına girerken sadece başını sallamakla yetindi. Sanki james onu çıplak görmek için yanıp tutuşuyordu. Çekmecesinden şortunu çıkarırken, ah keşke, diye düşündü yüzünü ekşiterek. Hala başını salladığı halde şortunu bacaklarına geçirdi. James en iyi arkadaşıydı, o da James&#8217;in en iyi arkadaşıydı. Ama James bugüne kadar bir kerecik bile olsun Poppy&#8217;ye dokunma arzusu hissettiğini göstermemişti. Bazen Poppy, James&#8217;in  onu kız olarak gördüğünden bile şüphe ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün ona göstereceğim, diye düşündü ve kapıdan başını uzatıp James&#8217;e seslendi.</p>
<p style="text-align: justify;">James odaya girip ona gülümsedi. Bu gülümsemesine başkaları çok nadiren tanık olabilirlerdi. Alaycı ya da iğneleyici bir sırıtış değildi, daha çok çarpık, hoş, küçük bir gülümsemeydi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Doktor meselesi yüzünden kusura bakma,&#8221; dedi Poppy.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yo, yo. Gitmelisin.&#8221; James ona merakla baktı. &#8220;Annen haklı, bunu sen de biliyorsun. Bu iş fazla uzadı. Kilo kaybettin, geceleri uyuyamıyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy ona baktığında sarsıldı. Ağrının geceleri arttığını hiç kimseye söylememişti. James&#8217;e bile. Ama&#8230; bazen James öylesine biliveriyordu. Sanki aklını okuyabiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Seni çok iyi tanıyorum, o kadar,&#8221; diyerek yan yan Poppy&#8217;ye baktı. Sonra CD&#8217;nin ambalajını açtı.</p>
<p style="text-align: justify;">Poppy omuzlarını silkip kendisini yatağa attı ve tavanı seyretti. &#8220;Keşke annem bir güncük tatil yapmama izin verseydi,&#8221; dedi. Boynunu kaldırıp kuruntuyla James&#8217;e baktı. &#8220;Keşke benim annem de seninki gibi olsaydı. Benimki sürekli endişeyle beni düzeltmeye çalışıyor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benimki de eve girip çıkmamla bile ilgilenmiyor. Hangisi daha kötü?&#8221; dedi James buruk bir sesle.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ailen ayrı eve çıkmana izin verdi.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kendilerinin de yaşadıkları binada ama. Çünkü başıma benimle uğraşacak birini dikmekten daha ucuz.&#8221; James, gözleri CD çalara taktığı CD&#8217;nin üzerinde başını iki yana salladı. &#8220;Ailenle ters düşme, kızım. Sandığından çok daha şanslısın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Müzik başladığında Poppy bunun üzerine düşündü. İkisi de trans müzikten hoşlanırdı. Avrupada yer altından yükselen elektronik müzikti bu. James tekno-beat de severdi. Poppy de severdi çünkü çıplak ve pastörize edilmemiş, müziğe gönlünü vermiş insanların ürettiği müzik olduğunu düşünürdü. Bu insanlar paralı değillerdi belki ama tutkuları vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte dünya müziği, kendisini dünyanın bir parçası gibi hissetmesini sağlıyordu. Bu müziğin yabancılığı, farklılığı hoşuna gidiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında, belki James&#8217;ten de sırf bu yüzden hoşlanıyordu. Farklı olduğu için. Burundi davullarının tuhaf ritmi odayı doldururken başını kaldırıp James&#8217;e baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onu herkesten daha iyi tanırdı ama her zaman önünü kesen, aralarına mesafe koyan bir şey de eksik olmazdı. James&#8217;te öyle bir şey vardı ki kimsecikler ona kolayca ulaşamazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Başkaları James&#8217;in fazlasıyla kibirli, soğuk ya da mesafeli olduğunu düşünürdü ama aslında bunlardan hiçbiri doğru değildi. O sadece&#8230; farklıydı. Poppy&#8217;nin tanıdığı herkesten, okuldaki yabancı öğrencilerden bile farklıydı. Poppy zaman zaman o farklılığa parmağıyla dokunacakmış gibi hissederdi ama hiç başaramazdı. Ve birkaç defa, özellikle geceleri birlikte müzik dinlerken ya da okyanusu seyrederken Poppy, James&#8217;in, sırrını onunla paylaşmak istediğini hissetmişti. Üstelik eğer James&#8217;in bir sırrı varsa ve bunu bir gün kendisiyle paylaşacaksa, açıklanacak gerçeğin çok önemli bir şey olduğunu, bir kedinin konuşması kadar şok edici ama sevimli bir şey olacağını da biliyordu Poppy.</p>
<p style="text-align: justify;">James&#8217;in temiz, heykel kadar düzgün yüzüne ve alnına düşen kahverengi dalgalı saçlarına bakarken onun hüzünlü göründüğünü düşündü.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Jamie, her şey yolunda, değil mi? Yani evde falan?&#8221;&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/gece-dunyasi-gizli-vampir-karanligin-kizlari-buyulu-ask/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şimşek Hırsızı &#8211; Percy Jackson ve Olimposlular</title>
		<link>http://www.birazoku.com/simsek-hirsizi-percy-jackson-ve-olimposlular/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/simsek-hirsizi-percy-jackson-ve-olimposlular/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 03:37:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[7-12 Yaş]]></category>
		<category><![CDATA[DOĞAN EGMONT ÇOCUK KİTAPLARI]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye-Roman-Masal]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Yiğit Us]]></category>
		<category><![CDATA[Rick Riordan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8402</guid>
		<description><![CDATA[Bir gün birisi çıkıp size Antik Yunan tanrılarının hala hayatta olduklarını söylese ne yapardınız? Ya ailenizden birinin bu tanrılardan biri olduğunu öğrenseniz? Olağanüstü güçlere sahip olduğunuzun farkına varsanız? Bir de peşinizde mitolojik efsanelerdeki canavarlar düşse? Ne yapardınız? Percy&#8217;nin yaptığını&#8230; New York Times listelerinde birinci sıraya oturup satış rekorları kıran ve ödüle doymayan Percy Jackson ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/simsek-hirsizi-rick-riordan.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8403" title="simsek-hirsizi-rick-riordan" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/simsek-hirsizi-rick-riordan.jpg" alt="" width="200" height="286" /></a>Bir gün birisi çıkıp size Antik Yunan tanrılarının hala hayatta olduklarını söylese ne yapardınız?<br />
Ya ailenizden birinin bu tanrılardan biri olduğunu öğrenseniz?<br />
Olağanüstü güçlere sahip olduğunuzun farkına varsanız?<br />
Bir de peşinizde mitolojik efsanelerdeki canavarlar düşse?<br />
Ne yapardınız?<br />
Percy&#8217;nin yaptığını&#8230;<br />
New York Times listelerinde birinci sıraya oturup satış rekorları kıran ve ödüle doymayan Percy Jackson ve Olimposlular dizisi Türk okurlarıyla buluşuyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><em>İşte karşınızda Percy Jackson. 12 yaşında, hiperaktif, okuma yazmada sorunları olan ve başı beladan bir türlü kurtulmayan bir çocuk! Peşine takılan, ne olduklarını bir türlü anlayamadığı birtakım doğaüstü yaratıklar da cabası! Bütün bunların sebebi aslında babasının bir Yunan tanrısı olması, fakat sorunları çözmek tamamen Percy’ye kalmış durumda. </em><br />
<em>Serinin bu ilk kitabında Percy kendini ispatlamak için Zeus’un çalınan şimşeğini bulup hırsız olmadığını herkese göstermek zorunda kalıyor. Yıllardır görmediği babasıyla yüzleşmesi ve tanrılardan bile çok daha güçlü bir hazineyi ortaya çıkarması ise apayrı bir hikaye&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BÖLÜM BİR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CEBİRE GİRİŞ DERSİ ÖĞRETMENİMİ YANLIŞLIKLA BUHARLAŞTIRIYORUM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bakın, melez olmayı ben istemedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Siz de melez olduğunuzu düşünerek bu satırları okuyorsanız, tavsiyem şu: kitabı hemen kapatın! Anne babanız nasıl doğduğunuza dair hangi yalanı söylediyse ona inanın ve normal bir yaşam sürmeyi deneyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Melez olmak tehlikeli. Korkunç. Çoğu zaman da pis şekillerde, acı çektirerek öldürüyor sizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Şayet normal bir çocuksanız, bunu da kurmaca olduğunu düşündüğünüz için okuyorsanız, harika. Okumaya devam edin. Bunların hiçbirinin olmadığına inanabildiğiniz için sizi ne kadar kıskanıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama eğer bu sayfalarda kendinizi buluyorsanız, içinizde bir şeyler kıpır kıpır oluyorsa, hemen okumayı bırakın. Siz de bizlerden biri olabilirsiniz. Bir kere bunu anladınız mı, onların da bunu hissetmesi an meselesi olacak ve peşinize düşecekler.</p>
<p style="text-align: justify;">Uyarmadı demeyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Benim adım Percy Jackson.</p>
<p style="text-align: justify;">On iki yaşındayım. Birkaç ay öncesine kadar, New York&#8217;un dışındaki, sorunlu çocuklar için özel bir okul olan Yancy Akademisi&#8217;nde yatılı öğrenciydim.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorunlu bir çocuk muyum?</p>
<p style="text-align: justify;">Eh, öyle diyebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu kanıtlamak için şu kısacık, sefil yaşamımdaki herhangi bir anı anlatabilirim. Ama işler esas geçen Mayıs ayında, altıncı sınıflar için Manhattan&#8217;a bir araştırma gezisi düzenlediklerinde, gerçekten kötü gitmeye başladı. Her biri kafadan kontak, yirmi sekiz tane çocuk ve iki öğretmen sarı renkli okul otobüsümüze atlamış, antik Yunan ve Roma şeylerine bakmak için Metropolitan Sanat Müzesi&#8217;ne gitmiştik.</p>
<p style="text-align: justify;">Biliyorum, işkenceymiş gibi geliyor kulağa. Yancy Akademisi&#8217;nin çoğu gezisi öyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama Bay Brunner, yani Latince öğretmenimiz düzenliyordu bu geziyi, o yüzden umutluydum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bay Brunner, motorlu bir tekerlekli sandalyesi olan orta yaşlı bir adam. Saçları gittikçe seyrekleşiyor, sakalı çalı gibi, eprimiş tüvit ceketi her zaman kahve kokar. Aklınıza havalı bir adam olacağı gelmez ama sınıfta öyküler anlatır, şakalar yapar, oyunlar oynatır. Muhteşem bir Roma zırhları ve silahları koleksiyonu da olduğundan, dersinde uyumadığım tek öğretmendir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu gezi idare eder diye ummuştum. En azından bir kereliğine başım belaya girmez diye ummuştum.</p>
<p style="text-align: justify;">Yanılmışım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bakın, araştırma gezilerinde başıma hep kötü şeyler gelir. Beşinci sınıftayken gittiğim okul, Saratoga Savaş Meydanı&#8217;na gezi düzenlemişti. Amerika İç Savaşı&#8217;ndan kalma bir top yüzünden başıma bir kaza geldi. Ben okul otobüsünü hedef almamıştım ki! Yine de okuldan attılar tabii. Ondan önce de dördüncü sınıftayken gittiğim okulla Deniz Dünyası filminin setindeki köpekbalığı havuzunu geziyorduk. Ben, işte nasıl olduysa, havuza uzanan iskelede yanlış bir manivelayı hareket ettirince, sınıfın tümü beklenmedik bir şekilde yüzmeye başladı. Onun öncesinde de&#8230; Neyse, siz anladınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu gezide uslu durmaya kararlıydım.</p>
<p style="text-align: justify;">Şehrin içinde ilerlerken yol boyunca Nancy Bobofit&#8217;e katlandım. O çilli, kızıl saçlı, kleptoman kız sürekli fıstık ezmeli ve ketçaplı sandviçiyle en yakın arkadaşım Kıvırcık&#8217;ın kafasına vuruyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcık kolay hedefti. Bir kere sıskaydı. Üstelik sinirlenince ağlıyordu. Birkaç kez sınıfta kalmış olacak ki, altıncı sınıfta sivilceli, tutam tutam sakalları çıkmaya başlamış tek öğrenci oydu. Üstüne üstlük sakattı. Bacaklarındaki bir kas hastalığından ötürü, ömrü boyunca beden eğitimi dersine girmemesini sağlayan bir raporu vardı. Yürüyüşü komikti, sanki attığı her adım canını yakıyormuş gibi. Ama bunlar sizi aldatmasın. Yemekhanede börek çıkınca nasıl koştuğunu bir görmeniz gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Her neyse, Nancy Bobofit sandviçi bölüp bölüp Kıvırcık&#8217;ın kafasına atıyor, attığı parçalar da çocukcağızın kahverengi, kıvırcık saçlarına yapışıyordu. Dahası, Nancy ona hiçbir şey yapamayacağımı biliyordu çünkü zaten gözetimdeydim. Okul müdürü bu gezide kötü, utanç verici, hatta kısmen eğlenceli tek bir şey bile olursa disiplin cezası vermekle tehdit etmişti beni. Dersler bitince okuldan çıkartmayarak sıkıntıdan öldürecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bu kızı öldüreceğim,&#8221; diye mırıldandım.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcık beni sakinleştirmeye çalıştı. &#8220;Sorun değil. Fıstık ezmesi severim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Çevik bir hareketle yana eğildi ve Nancy&#8217;nin öğününün bir parçası onu ıskaladı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Eee, artık yeter,&#8221; diyerek yerimden kalkacak oldum ama Kıvırcık beni çekip koltuğuma oturttu.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Zaten gözetim altındasın,&#8221; diyerek durumu hatırlattı. &#8220;Bir şey olursa kabahati kime bulurlar biliyorsun.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Geriye dönüp bakınca, keşke Nancy Bobofit&#8217;i hemen o an, oracıkta yere yapıştırsaymışım diyorum. Sonradan kendimi içine sokacağım karmaşaya kıyasla, okulda kalma cezası bir hiçmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Müze gezisinin başında Bay Brunner vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Tekerlekli sandalyesiyle en önde giderek, her adımın yankılandığı kocaman galerilerde bize rehberlik ediyordu. Kah mermer heykellerin, kah hakikaten eski, siyahlı turunculu vazoların sergilendiği cam muhafazaların yanından geçiyorduk.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu şeylerin iki, üç bin yıldır ayakta olduğunu düşününce aklım başımdan gidecek gibi oluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizi tepesinde büyük bir sfenks olan dört metre yüksekliğindeki taş bir sütunun başına topladı ve bunun bizim yaşımızdaki bir kız için bir stele, yani mezar taşı olduğunu söyledi. Sütunun etrafındaki oymaların anlamını anlattı. Söylediklerini can kulağıyla dinlemeye çalışıyordum, çünkü ilginç gelmişti ama etrafımdaki herkes konuşuyordu. Onları ne zaman susturmaya çalışsam bu kez de bize eşlik eden diğer öğretmenimiz Bayan Dodds bana şeytani gözlerle bakıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Dodds, Georgia&#8217;dan gelmiş, elli yaşında olmasına rağmen sürekli siyah bir deri ceket giyen ufak tefek matematik öğretmenimizdi. Harley Davidson marka bir motosikleti ta dolabınızın içine kadar sürecek kadar da sert gözüküyordu. Yancy&#8217;ye sene ortasında, son matematik öğretmenimiz bir sinir krizi geçirdiğinde gelmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Dodds geldiği ilk günden beri Nancy Bobofit&#8217;i sevmiş, bana ise şeytan tohumu muamelesi yapmıştı. Kadın,eğri büğrü parmağını bana uzatır, gerçekten tatlı bir şekilde &#8220;Şimdi, şekerim,&#8221; derdi; bir ay boyunca derslerden sonra okulda kalma cezası aldığımı anlardım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir keresinde, ceza olsun diye gece yarısına kadar eski matematik ders kitaplarındaki yanıtları sildirdikten sonra, Kıvırcık&#8217;a Bayan Dodds&#8217;un insan olmadığını söylemiştim. Kıvırcık çok ciddi bir ifade takınarak bana bakmış ve &#8220;Tamamen haklısın,&#8221; demişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bay Brunner, Yunan cenaze sanatı hakkında konuşmaya devam ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">En nihayetinde Nancy Bobofit kıs kıs gülerek stele&#8217;deki çıplak adamla ilgili bir şeyler söyledi ben de dayanamadım, dönüp &#8220;Çeneni kapar mısın?&#8221; dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Sesim arzu ettiğimden gür çıkmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm grup kahkahalarla güldü. Bay Brunner anlattığı hikayeyi kesti.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bay Jackson,&#8221; dedi, &#8220;bir yorumda mı bulunacaktınız?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzüm utançtan kıpkırmızı kesildi. &#8220;Hayır, efendim,&#8221; dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bay Brunner stele&#8217;nin üzerindeki resimlerden birine işaret etti. &#8220;Belki siz bu resmin neyi temsil ettiğini söyleyebilirsiniz bize?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Oymaya baktım ve içime bir rahatlık doldu, ne olduğunu gerçekten hatırlamıştım. &#8220;Bu Kronos, kendi çocuklarını yiyor, değil mi?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet,&#8221; dedi Bay Brunner ama belli ki tatmin olmamıştı. &#8220;Ve bunu yapmıştı çünkü&#8230; ?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Şey&#8230; &#8221; Yanıtı bulmak için beynimin içindekileri alt üst ediyordum. &#8220;Kronos kral tanrıydı ve&#8230; &#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tanrı?&#8221; diye sordu Bay Brunner.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Titan,&#8221; diye düzelttim dediklerimi. &#8220;Ve&#8230; Tanrı olan çocuklarına güvenmiyordu. Bu yüzden, şey, Kronos onları yedi, değil mi? Ama karısı henüz bir bebek olan Zeus&#8217;u sakladı ve onun yerine yemesi için Kronos&#8217;a bir kaya verdi. Sonra, Zeus büyüyünce babası Kronos&#8217;u kandırdı, Kronos da Zeus&#8217;un erkek ve kız kardeşlerini kustu&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Öööğ!&#8221; dedi arkamdaki kızlardan birisi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230;böylece tanrılar ve Titanlar arasında büyük bir kavga başladı,&#8221; diye devam ettim. &#8220;Ve tanrılar kazandı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Gruptan bazıları yine gülüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Arkamdaki Nancy Bobofit bir arkadaşına mırıldandı: &#8220;Sanki gerçek hayatta bir işimize yarayacakmış gibi. Sanki iş başvurularımızda soracaklar: Lütfen, Kronos neden çocuklarını yedi, açıklayınız.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bay Jackson,&#8221; dedi Brunner, &#8220;Bayan Bobofit&#8217;in mükemmel sorusunu açıklamak gerekirse, bu, gerçek hayatta işe yarar mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yakalandın,&#8221; diye mırıldandı Kıvırcık.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kapa çeneni,&#8221; dedi Nancy tıslayarak, yüzü saçlarından da kırmızı olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">En sonunda Nancy de yakayı ele vermişti. Onu uygunsuz bir şeyler derken yakalayan tek kişi zaten Bay Brunner&#8217;dı. Radar gibiydi kulakları.</p>
<p style="text-align: justify;">Sorusunu düşündüm ve omuz silktim. &#8220;Bilmiyorum efendim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Anlıyorum,&#8221; dedi Bay Brunner hüsrana uğramış bir ifadeyle. &#8220;Eh, yarım puan, Bay Jackson. Zeus aslında Kronos&#8217;a hardal ve şarap karışımı yedirerek diğer beş çocuğunu kusmasını sağlamıştı. Onlar da elbette ölümsüz tanrılardı. Titan&#8217;ın midesinde sindirilmeden yaşamaya ve büyümeye devam etmişlerdi. Tanrılar babalarını yendiler, onu kendi orağıyla parçalara ayırdılar ve parçalarını Yeraltı Dünyası&#8217;nın en karanlık köşesine, Tartarus&#8217;a attılar. Bu mutlu sonla beraber yemek vaktimiz de geldi. Bayan Dodds, rica etsem bize dışarı çıkan yolu gösterir misiniz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Sınıf dağıldı, kızlar midelerini tutuyor, oğlanlar da birbirlerini itip kakıp aptal gibi davranıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcıkla onların peşinden gidecektik ki Bay Brunner seslendi: &#8220;Bay Jackson.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun olacağını biliyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcık&#8217;a devam etmesini söyledim. Sonra Bay Brunner&#8217;a döndüm. &#8220;Efendim?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bay Brunner bir baktı mı yerinizden kımıldayamazdınız. Binlerce yıl yaşındaki kahverengi gözleri her şeyi görmüş geçirmiş gibiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sorumun yanıtını öğrenmelisin,&#8221; dedi Bay Brunner.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Titanlarla ilgili olanı mı?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gerçek hayatla ilgili olanı. Ve öğrendiklerini nasıl uygulayacağını.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ha.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benden öğrendiklerin,&#8221; dedi, &#8220;hayati önemi olan şeyler. Böyleymiş gibi davranmanı istiyorum. Senden yalnızca her şeyin en iyisini bekliyorum Percy Jackson.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kızmak istiyordum, bu adam beni çok zorluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek istediğim, elbette, havalıydı Bay Brunner. Sınav günleri Romalı zırhı kuşanır ve bağırırdı: &#8220;Hey hooo!&#8221; Sonra bize meydan okur, kılıcının ucuyla iterek tahtaya koşturtur ve yaşamış tüm Yunanlıların ve Romalıların adlarını, hatta annelerinin adlarını ve hangi tanrılara taptıklarını tek tek sorardı. Bay Brunner benim herkes kadar iyi bilmemi bekliyordu ama gelin görün ki bende disleksi vardı. Yani yazıları doğru dürüst oku- yamıyordum. Üstüne üstlük dikkat bozukluğum da olduğundan hayatımda C-&#8217;nin üstünde not almamıştım. Hayır, benim onlar kadar iyi olmamı beklemiyordu; daha iyi olmamı bekliyordu. Oysa ben bırakın onca adı ve bilgiyi öğrenmeyi, bunları doğru dürüst telaffuz bile edemiyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha çok çalışırım gibi bir şeyler geveledim ağzımda. Bay Brunner ise sanki o kızın cenazesinde bulunmuş gibi stele&#8217;ye uzun uzun, üzgün üzgün baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bana dışarı çıkıp öğle yemeğimi yememi söyledi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sınıf müzenin girişindeki basamaklarda toplandı. Buradan Beşinci Cadde boyunca gidip gelen yayaları görebiliyorduk.</p>
<p style="text-align: justify;">Tepemizde ise kocaman fırtına bulutları toplanıyordu, bu şehirde hiç bu kadar kara bulutlar görmemiştim. Belki küresel ısınmadan falandır diye düşündüm çünkü New York eyaletinin tümünde hava Noel&#8217;den beri bir tuhaftı. Ağır kar fırtınaları, sel baskınları, çakan şimşeklerden doğan yangınlar atlatmıştık. Şimdi bir tayfun kopsa şaşırmazdım.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimse durumu fark etmemiş gibiydi. Oğlanlardan bazıları güvercinleri kraker atışına tutuyordu. Nancy Bobofit bir hanımefendinin para çantasına dadanmış yankesicilik yapıyordu ve elbette Bayan Dodds hiçbir şey görmüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcıkla diğerlerinden uzağa, çeşmenin kenarına oturduk. Böylece kimse o okuldan olduğumuzu anlamaz diye umuyorduk. Yani başka yerde tutunamayan ucubelerin gittiği okul.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Cezalı mısın?&#8221; diye sordu Kıvırcık.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Yok,&#8221; dedim. &#8220;Brunner ceza vermedi de bazen yakamdan düşse diye geçiyor içimden. Yani&#8230; ben dahi miyim yahu?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcık bir süre bir şey demedi. Sonra kendimi iyi hissetmem için derin, felsefi bir şeyler söyleyecek diye düşünürken &#8220;Elmanı alabilir miyim?&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir şey yiyecek halim olmadığından almasına izin verdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşinci Cadde&#8217;de akan taksi nehrine baktım ve oturduğumuz yerden birkaç sokak ötedeki annemin dairesini düşündüm. Noel&#8217;den beri görmemiştim onu. Bir taksiye atlayıp eve gitmeyi öylesine istiyordum ki. Annem beni kucaklar, gördüğüne sevinir ama bir yandan da hayal kırıklığına uğrardı. Beni doğruca Yancy&#8217;ye geri yollar, altı senede altıncı okulum olmasına ve muhtemelen buradan da atılacak olmama rağmen daha çok çabalamam gerektiğini hatırlatırdı. Bana öyle kederli bakardı ki dayanmam mümkün olmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bay Brunner engellilere ayrılmış rampanın dibine tekerlekli sandalyesini park etti. Bir yandan kitap okuyup bir yandan mısır gevreği yemeye başladı. Sandalyesinin arkasından birden kırmızı bir şemsiye peyda oldu, sanki motorlu bir kafe masası gibiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Nancy Bobofit çirkin arkadaşları ile beraber karşıma dikildiğinde -sanırım turistleri soymaktan sıkılmıştı- sandviçimi açıyordum. Yarısı yenmiş yemeğini Kıvırcık&#8217;ın kucağına attı.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hay aksi.&#8221; O çarpık dişleri ile bir de bana sırıtmaz mı! Çilleri, birisi yüzüne spreyle sıvı Cheetos sıkmış gibi turuncuydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sakin olmaya çalıştım. Okul danışmanım bana bir milyon kez söylemişti, &#8220;Ona kadar say, öfkeni denetlemeye çalış.&#8221; Ama öylesine delirmiştim ki, aklımdaki her şey uçup gitmişti. Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıza el sürdüğümü hatırlamıyorum ama göz açıp kapayana dek Nancy çeşmede kıç üstü oturmuş haldeydi, bir yandan da ciyak ciyak bağırıyordu: &#8220;Percy beni itti!&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Dodds yanımızda belirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuklardan bazıları fısıldaşıyordu. &#8220;Gördün mü &#8230;?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230; su &#8230; &#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;&#8230; sanki onu kaptı götürdü &#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Neden bahsettiklerini anlamıyordum. Tek bildiğim başımın yine belada olduğuydu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Dodds zavallı küçük Nancy&#8217;nin iyi olduğundan emin olup, ona müzenin hediyelik eşya dükkanından yeni bir tişört falan filan almaya söz verdikten sonra bana döndü. Gözlerinde zaferle yanan bir ateş vardı, sanki tüm dönem beklediği bir şeyi yapmıştım. &#8220;Şimdi, şekerim&#8230; &#8220;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Biliyorum,&#8221; diyerek homurdandım. &#8220;Bir ay boyunca ders kitaplarını sil dur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Söylenecek doğru şey bu değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gel benimle,&#8221; dedi Bayan Dodds.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bekleyin!&#8221; diye viyakladı Kıvırcık. &#8220;Bendim. Onu ben ittim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Sersemlemiş bir halde ona bakakaldım. Beni kurtarmaya çalıştığına inanamıyordum. Kıvırcık, Bayan Dodds&#8217;tan ölümüne korkardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Dodds, Kıvırcık&#8217;a öyle bir baktı ki, çocukcağızın tel tel tüylü çenesi titredi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hiç sanmıyorum Çalıdibi,&#8221; dedi kadın.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ama&#8230;&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bu-ra-da-ka-la-cak-sın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kıvırcık çaresizce bana baktı&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/simsek-hirsizi-percy-jackson-ve-olimposlular/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tutku</title>
		<link>http://www.birazoku.com/tutku-lauren-kate/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/tutku-lauren-kate/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 01:29:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[Epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Roman(çeviri)]]></category>
		<category><![CDATA[Kübra Tekneci]]></category>
		<category><![CDATA[Lauren Kate]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8397</guid>
		<description><![CDATA[Luce, Daniel için canını verirdi. Vermişti de. Hem de birçok kez. Zaman içerisinde, her defasında birbirlerinden kopmak zorunda kalacaklarını bilseler de Luce ve Daniel birbirlerini bulmaya devam etmişlerdi: Luce ölüyor, Daniel ise kalbi kırık bir halde tek başına kalıyordu. Fakat belki de bu şekilde olmak zorunda değildi&#8230; Luce geçmiş yaşamlarında bir şeyin &#8211; ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/tutku-lauren-kate.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-8398" title="tutku-lauren-kate" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/02/tutku-lauren-kate.jpg" alt="" width="200" height="311" /></a>Luce, Daniel için canını verirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Vermişti de. Hem de birçok kez. Zaman içerisinde, her defasında birbirlerinden kopmak zorunda kalacaklarını bilseler de Luce ve Daniel birbirlerini bulmaya devam etmişlerdi: Luce ölüyor, Daniel ise kalbi kırık bir halde tek başına kalıyordu. Fakat belki de bu şekilde olmak zorunda değildi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Luce geçmiş yaşamlarında bir şeyin &#8211; ya da birinin &#8211; ona yardımcı olabileceğinden emindir. Bu nedenle bu hayatının en önemli yolculuğuna çıkar… Daniel ile olan aşkına bizzat tanık olmak ve aşklarını sonsuz kılacak yolu bulmak için kendi geçmişine gider.</p>
<p style="text-align: justify;">Cam, melekler ordusu ve Sürgünler, çaresiz bir halde Luce’u yakalamaya çalışmaktadır, fakat hiçbiri Daniel kadar çılgına dönmemiştir. Luce’la paylaştıkları geçmiş boyunca onu takip eden Daniel, Luce’un tarihi değiştirmesi halinde olabileceklerden korkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü asırlar boyunca süren sevgileri sonsuza dek alevlerin arasına hapsolabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">YÜZYILLAR ARASINDA SAVRULAN TUTKU, DÜŞÜŞ SERİSİ HAYRANLARINI KESİNLİKLE HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATMAYACAK&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">ÖNSÖZ</p>
<p style="text-align: justify;">Kara At</p>
<p style="text-align: justify;">Louisville, Kentucky<br />
27 Kasım 2009</p>
<p style="text-align: justify;">Silahın patlamasıyla büyük kapı gürültüyle açıldı. Toynak sesleri şiddetli bir gök gürültüsü gibi yarış pistinde yankılanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“İşte gidiyorlar!”</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia Bliss tüylü Derbi şapkasının geniş kenarını düzeltti. Pastel leylak tonunda, önünde şifon tülü bulunan, çapı yetmiş santim olan bir şapkaydı bu. Onu tam bir at yarışı meraklısı gibi gösterecek kadar büyüktü ama gereksiz ilgi çekmesine neden olacak kadar süslü ve zevksiz değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">O günkü yarış için Hilton Head’deki şapkacıdan üç şapka sipariş edilmişti. Biri &#8211; koyu sarı bir başlık &#8211; Bayan Sophia’nın solunda oturmuş sığır etli sandviçinin tadını çıkaran Lyrica Crisp’in bembeyaz saçlarını örtüyordu. Diğeri ise &#8211; kocaman puantiyeli saten kurdelesi olan köpük yeşili hasır şapka &#8211; Bayan Sophia’nın sağında beyaz eldivenli elleri kucağında kenetli oturan ve aldatıcı bir biçimde ağırbaşlı görünen Vivina Sole’un simsiyah saçlarını süslüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Yarış için harika bir gün,” dedi Lyrica. 136 yaşındaydı ve Zhsmaelimli Kadimlerin en genciydi. Ağzının kenarına bulaşan hardalı sildi. “Buraya ilk gelişim olduğuna inanabiliyor musunuz?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Şşşş,” diye tersledi onu Sophia. Lyrica tam bir aptaldı. Bugünün atlarla hiçbir ilgisi yoktu, daha çok büyük beyinlerin gizlice bir araya gelmesiyle ilgiliydi. Diğer büyük beyinler henüz gelmemişse ne olmuş? Mutlaka geleceklerdi. Sophia’nın kimliği belirsiz birinden almış olduğu altın yaldızlı davetiyede belirtilen bu son derece tarafsız yere geleceklerdi. Buraya gelip kendilerini gösterecekler ve birlikte saldırma planı oluşturacaklardı. Her an ortaya çıkabilirlerdi. Sophia öyle olmasını umuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Güzel bir gün, güzel bir spor,” dedi Vivina ilgisizce. “Yarıştaki atlarımızın şu kısraklar kadar rahat koşamamaları çok kötü. Öyle değil mi, Sophia? Safkan Lucinda’nın kaçıncı geleceğini kestirmek güç.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Şşşş dedim,” diye fısıldadı Sophia. “Ukala diline hâkim ol. Her yerde casuslar var.”</p>
<p style="text-align: justify;">Vivina, “Sen tam bir paranoyaksın,” diyince Lyrica tiz bir kahkaha attı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben geriye kalanım,” dedi Sophia.</p>
<p style="text-align: justify;">Zhsmaelim’in en parlak döneminde çok daha fazla &#8211; yirmi dört &#8211; Kadim vardı. Ölümlüler, ölümsüzler ve Sophia gibi trans-ölümsüzlerden oluşan bir gruptu. Bilgi, tutku ve inanç ekseni etrafında tek bir amaç uğruna toplanmışlardı: Dünya’yı meleklerin yeryüzüne düşmeden önceki o masum, kısa ve görkemli ana geri döndürmek için. Ne olursa olsun.<br />
Birlikte oluşturup imzaladıkları kurallarda aynen bu şekilde yazıyordu: <em>Ne olursa olsun</em>.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü gerçekten de her şeyin olması mümkündü.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şeyin iki yüzü vardı. Olumlu ve olumsuz. Aydınlık ve karanlık. İyi ve…</p>
<p style="text-align: justify;">Kadimlerin öteki üyelerinin kendilerini her ihtimale karşı hazırlamamış olması Sophia’nın suçu değildi. Ancak teker teker geri çekildiklerini bildirmeleri kabullenmesi gereken bir sorundu. <em>Amaçlarınız gittikçe daha karanlık bir hal alıyor</em>. Ya da: <em>Organizasyonun standartları düştü</em>. Ya da: <em>Kadimler esas kurallarından çok uzaklaştı</em>. Pennyweather’la olan olayın ardından bir hafta içinde tahmin ettiği şekilde öfke dolu ilk mektuplar gelmişti. Küçük, önemsiz bir çocuğun ölümüne tahammül edemediklerini söylüyorlardı. Hançerle dikkatsizce hareket edilen bir anın ardından Kadimler aniden korkup kaçmışlardı, hepsi Terazi’nin gazabından korkuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Korkaklar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia Terazi’den korkmuyordu. Görevleri erdemlileri değil, düşen melekleri şartlı tahliye etmekti. Roland Sparks ve Arriane Alter gibi melekleri cezalandırmaktı. Cennet’ten ayrılmadıkları sürece biraz yoldan şaşmalarına göz yumulabilirdi. Çaresizlik dolu anlar böyle olmasını gerektiriyordu. Kadimlerin saçma sapan bahanelerini okurken Sophia neredeyse şaşı olacaktı. Ancak taraf değiştirenlerin geri dönmesini istese bile &#8211; ki istemiyordu &#8211; yapabileceği hiçbir şey yoktu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia Bliss &#8211; Zhsmaelim kurulunda sadece sekreter olarak görev alan okul kütüphanecisi &#8211; artık Kadimlerin en üst seviyedeki üyesiydi. Geriye sadece on iki kişi kalmıştı. Ve dokuzu güvenilir sayılmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle geriye kalan üçü bugün burada pastel renkli kocaman şapkalarıyla sahte bahislere giriyorlardı. Ve bekliyorlardı. Düştükleri bu durum gerçekten acınasıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yarış sona erdi. Cızırtılı bir hoparlörden kazananlar ve bir sonraki yarışın bahis oranları açıklandı. Etraflarını saran varlıklı ve sarhoş insanlar ya sevinçle bağırıyorlar ya da koltuklarına çöküyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve platin sarısı saçlarını at kuyruğu yapmış, kahverengi yağmurluğu ve kalın, koyu renkli güneş gözlüğü olan on dokuz yaşlarındaki bir kız Kadimlerin bulunduğu yere uzanan alüminyum basamaklardan yavaşça çıkıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia oturduğu yerden doğruldu. Neden <em>buradaydı</em> ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Kızın hangi yöne baktığını söylemek neredeyse imkânsızdı ve Sophia gözlerini ona dikmemek için kendisine engel olmaya çalışıyordu. Gerçi bunun önemi yoktu; nasıl olsa kız onu göremiyordu. O kördü. Ama yine de…</p>
<p style="text-align: justify;">Sürgün hafifçe başını eğerek Sophia’ya selam verdi. Ah, tabii ya… Bu aptallar birinin ruhunun yandığını görebiliyorlardı. Belli belirsizdi ama Sophia’nın yaşam gücü hâlâ görülebiliyor olmalıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kız Kadimlerin önündeki boş sırada bir yere oturdu, yarış pistine doğru döndü ve kör gözlerinin okuyamayacağı beş dolarlık bir taktik broşürüne göz gezdirmeye başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Merhaba.” Arkasına dönmeyen Sürgünün sesi donuktu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Neden burada olduğunu gerçekten bilmiyorum,” dedi Bayan Sophia. Kentucky’de nemli bir sonbahar günü olmasına rağmen alnı hafifçe terlemeye başlamıştı. “Dostlarınız kızı getirmeyi başaramayınca işbirliğimiz sona erdi. Kendine Phillip diyen kişi kafamızı ne kadar ütülerse ütülesin fikrimiz değişmeyecek.” Öne doğru eğilerek kıza yaklaştı ve burnunu buruşturdu. “Herkes Sürgünlere güvenilmeyeceğini biliyor…”</p>
<p style="text-align: justify;">“Buraya sizinle işbirliği yapmak için gelmedik,” dedi Sürgün boş boş ileri doğru bakarak. “Siz Lucinda’ya yaklaşmamız için sadece bir araçtınız. Sizinle ‘işbirliği yapmakla’ ilgilenmiyoruz.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Son günlerde hiç kimse sizin organizasyonlarınızla ilgilenmiyor.” Tribünde ayak sesleri duyuldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk zayıf ve uzun boyluydu, saçlarını kazıtmıştı, üzerinde kızınkine benzer bir yağmurluk vardı. Taktığı güneş gözlüğü marketlerde genellikle pillerin yanında bulunan ucuz plastik güneş gözlüklerine benziyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Phillip, Lycria Crisp’in yanına oturdu. Sürgün kız gibi o da konuşmaya başladığında kafasını onlara doğru çevirmedi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Burada olmana şaşırmadım, Sophia.” Güneş gözlüğünü burnuna doğru itince boş bakan beyaz gözleri ortaya çıktı. “Sadece bana senin de davetli olduğunu söylemediğin için hayal kırıklığına uğradım.”</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun gözlüğünün ardına gizlenen korkunç beyaz boşluğu görünce Lyrica’nın nefesi kesildi. Vivina bile soğukkanlılığını yitirip geri çekilmişti. Fakat Sophia’nın içi kaynıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sürgün kız parmaklarının arasına sıkıştırdığı altın rengi kartı &#8211; Sophia’nın aldığı davetiyenin aynısı &#8211; kaldırdı. “Bize gönderildi.” Ancak bu kart görme engelliler için kabartma baskıyla yazılmışa benziyordu. Sophia emin olmak için karta uzandı ama davetiye ani bir hareketle kızın yağmurluğunun içinde gözden kayboldu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Dinleyin, sizi serseriler. Yıldız iğnelerinize Kadimlerin simgesini yerleştirdim. Siz benim için çalışıyorsunuz…”</p>
<p style="text-align: justify;">“Düzeltme,” dedi Phillip. “Sürgünler sadece kendileri için çalışırlar.”</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia onun pistte bir atı takip ediyormuşçasına boynunu çevirmesini izledi. Görebildikleri izlenimini yaratmalarını hep ürkütücü bulmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Onu ele geçirememeniz çok kötü oldu.” Sophia sesinin olması gerekenden daha yüksek çıktığını ve şeref tribününe geçen yaşlı çiftin dikkatini çektiğini fark etti. “Onu yakalamak için birlikte çalışmamız gerekiyordu ama siz başarısız oldunuz.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Öyle ya da böyle fark etmeyecekti.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Anlayamadım?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Yine zamanın içinde kaybolacaktı. Onun kaderi hep böyle oldu. Kadimler ise hep pamuk ipliğine bağlı olacak. Bu da sizin kaderiniz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia, üzerine atlayıp o kocaman beyaz gözleri yerinden fırlayana dek çocuğun boğazını sıkmak istiyordu. Hançeri kucağındaki dana derisi çantaya delik açıyor gibiydi. Keşke bir yıldız iğnesi olsaydı. Sophia tribünden kalktığı sırada arkasından bir ses duydu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Lütfen oturun,” diye kükredi biri. “Toplantı resmi olarak başlamıştır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ses. Sophia duyar duymaz sesin kime ait olduğunu anlamıştı. Sakin ve otoriterdi. Son derece aşağılayıcıydı. Tribünün titremesine neden olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Etraftaki ölümlüler hiçbir şeyin farkında değillerdi, fakat Sophia’nın ensesine doğru bir sıcaklık yayıldı ve tüm vücuduna dağılarak onu adeta uyuşturdu. Bu sıradan bir korku değildi. Bu insanı sakat bırakabilecek, midesini altüst edecek türden bir korkuydu. Arkasına dönmeye cesaret etmeli miydi?</p>
<p style="text-align: justify;">Göz ucuyla bakınca siyah takım elbiseli bir adam gördü. Koyu renk saçları siyah şapkasının altında kısaydı. Kibar ve çekici suratı akılda kalır gibi değildi. Yeni tıraş olmuştu, burnu dümdüzdü ve kahverengi gözleri tanıdık geliyordu. Ancak Bayan Sophia onu daha önce hiç görmemişti. Yine de kim olduğunu biliyor, bunu iliklerinde hissediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Cam nerede?” diye sordu arkalarındaki ses. “Ona da davetiye gönderilmişti.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Muhtemelen diğerleri gibi Duyurucuların içinde Tanrıcılık oynuyordur,” deyiverdi Lyrica. Sophia ona sert bir şekilde baktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“<em>Tanrıcılık</em> mı oynuyor dedin?”</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia böyle bir gafı telafi edecek sözcükleri düşündü. “İçlerinden bazıları zamanın içinde Lucinda’nın peşine düştü,” dedi en sonunda. “Buna iki Nefilim de dahil. Kaç kişi olduklarından emin değiliz.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Merak ediyorum da…” dedi arkalarındaki ses. “Neden <em>hiçbiriniz</em> onun peşinden gitmediniz?”</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia güçlükle yutkunup nefes almaya çalıştı. En sezgisel hareketleri bile paniğin gölgesinde kalıyordu. “Bunu yapamazdık… Yeteneklerimiz bunu yapmaya yeterli…”</p>
<p style="text-align: justify;">Sürgün kız araya girdi. “Sürgünler onun peşine düşme aşamasında…”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sessizlik,” diye emretti ses. “Bahanelerinizi duymak istemiyorum. Artık öneminiz olmadığı için hiçbirinin önemi yok.”</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun bir süre gruptan ses çıkmadı. Onu nasıl memnun edeceklerini bilmemeleri dehşet vericiydi. En sonunda tekrar konuşmaya başladığında sesi daha yumuşaktı ama en az eskisi kadar ölümcüldü. “Çok riskli. Hiçbir şeyi şansa bırakamam.”</p>
<p style="text-align: justify;">Sessizlik.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra kısık bir sesle, “Artık bu meseleyi kendi başıma çözmemin vakti geldi,” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia korkusunu gizlemek için nefesini tutmak zorunda kaldı. Ama vücudunun titremesine engel olamıyordu. Bu meseleye dahil mi olacaktı? Gerçekten en dehşet verici ihtimal buydu. <em>Onunla</em> işbirliği yapabileceğini hayal edemiyordu…</p>
<p style="text-align: justify;">“Geri kalanınız bu işten uzak duracak,” dedi. “Hepsi bu.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ama…” Bu bir kazaydı ancak kelime Sophia’nın ağzından kaçmıştı bir kere. Artık geri alamazdı. Yine de onlarca senelik emekleri. Tüm planları. Onun planları!</p>
<p style="text-align: justify;">Çok geçmeden yeri titreten bir kükreme duyuldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Tribünlerde yankılandı, bir saniye içinde tüm pisti dolaşmış gibiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia iki büklüm oldu. Ses içine, derisini geçerek benliğine saplanmış gibiydi. Kalbi parçalara ayrılıyordu sanki.</p>
<p style="text-align: justify;">Lyrica ve Vivina ona doğru sokuldular, ikisi de gözlerini sımsıkı kapamıştı. Sürgünler bile titremişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sophia sesin hiç dinmeyeceğini, onun sonunu getireceğini düşünürken, kükremenin yerini derin bir sessizlik aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir an için.</p>
<p style="text-align: justify;">Tribünlerdeki diğer insanların hiçbir şey duymamış olduklarını belli edecek kadar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ses Sophia’nın kulağına, “Bu meselede süren doldu. Sakın yoluma çıkmaya kalkışma,” diye fısıldadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıda bir silah sesi daha duyuldu. Geniş kapı bir kez daha açıldı. Ancak bu kez atların toprağı döven toynaklarının gürültüsü hiçbir şey ifade etmiyordu, ağaçların dallarına düşen hafif yağmur damlalarından farksızdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yarış atları başlangıç çizgisini geçmeden arkalarındaki figür kayboldu, geriye sadece şeref tribününün döşemelerinin üstünde kapkara iki ayak izi kaldı&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/tutku-lauren-kate/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Saplantı</title>
		<link>http://www.birazoku.com/saplanti/</link>
		<comments>http://www.birazoku.com/saplanti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 21:57:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>birazoku</dc:creator>
				<category><![CDATA[KORİDOR YAYINCILIK]]></category>
		<category><![CDATA[Roman (Yabancı)]]></category>
		<category><![CDATA[Ertunç Ertay]]></category>
		<category><![CDATA[Laura Lippman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.birazoku.com/?p=8385</guid>
		<description><![CDATA[Senin fotoğrafındı… Bir dergide gördüm… Tabii ki olgunlaşmışsın. Yine de, seni nerede görsem tanırım. Sakin bir hayat yaşayan Eliza Benedict’in dünyası Walter Bowman’dan gelen bir mektupla altüst olur. 1985 yılının haziran ayında, Eliza henüz on beş yaşındayken bu adam tarafından kaçırılmış ve altı hafta kadar rehin tutulmuştur. Şimdi Virginia’da tecavüz ve cinayet suçundan bir ölüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.birazoku.com/saplanti/laura-lippman-saplanti/" rel="attachment wp-att-8386"><img class="alignnone size-full wp-image-8386" title="Laura-Lippman-saplanti" src="http://www.birazoku.com/wp-content/uploads/2012/01/Laura-Lippman-saplanti.jpg" alt="" width="200" height="290" /></a>Senin fotoğrafındı… Bir dergide gördüm… Tabii ki olgunlaşmışsın. Yine de, seni nerede görsem tanırım.<br />
Sakin bir hayat yaşayan Eliza Benedict’in dünyası Walter Bowman’dan gelen bir mektupla altüst olur. 1985 yılının haziran ayında, Eliza henüz on beş yaşındayken bu adam tarafından kaçırılmış ve altı hafta kadar rehin tutulmuştur. Şimdi Virginia’da tecavüz ve cinayet suçundan bir ölüm hücresine kapatılmıştır ve Eliza onunla ilgili geçmişini çoktan temize çektiğini düşünür. Ancak Walter yok sayıldığı zaman akla hayale gelmeyecek şeyler yapabilir ki bunu Eliza çok iyi bilmektedir. Çocukları ve mutlu evliliğinin üzerine kabus gibi inen bu adamdan bir an önce kurtulmak üzere onunla son bir kez görüşmeyi kabul eder.<br />
Ama Walter’ın istediği şey, bağışlanmanın çok daha ötesindedir. Eliza’dan onun hayatını kurtarmasını ister… Çok uzun zaman önceki gerçek su yüzüne çıkacaktır, tıpkı geçmişe gömülen o korkunç sır gibi…<br />
“Hayatta kalmasına izin verdiği tek kurbanını nasıl takıntı haline getirdiğini dehşet içinde okuyacaksınız.”<br />
O, The Oprah Magazine</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">I so, zamanı&#8230;&#8221;<br />
Eliza Benedict merdivenlerin başına gelince duraksadı. Tam olarak neyin zamanı? Eliza bütün yaz boyunca &#8211; şu anda Ağustos&#8217;tu &#8211; doğru sözcükleri bulmakta zorlanmıştı. Güçlü duyguları veya soyut kavramları ifade etmek, sevdiklerine zorlayıcı itiraflarda bulunmak İçin gerekenler gibi karışık sözcükleri değil. Akla gelecek en kolay, günlük hayatta en sık kullanılan sözcükleri bulmakta zorlanıyordu. Sadece otuz sekiz yaşındaydı. Şimdi böyleyse etli yaşındayken zihni ne halde olacaktı, ya yetmiş yaşındayken? Ama annesi yetmiş yedi yaşında zehir gibiydi.<br />
Hayır, bu, ailenin İngiltere&#8217;de altı yıl kaldıktan sonra Amerika&#8217;ya dönüşünün sonucu olarak ortaya çıkan geçici bir sorundu. İronikti, çünkü orada yaşarken Eliza İngilizce deyimlerden özellikle uzak durmuştu. Sokak argosuna başvurmaktan çekinmeyen ve bunu bîr avantaj haline getiren Amerikalıların gösteriş meraklısı olduğunu düşünüyordu. Yine de Amerika&#8217;ya döndükten sonra bu sözcükleri kelime haznesinden çıkaramıyordu. Bunun sonucu olarak, şimdi olduğu gibi, sık sık dili tutuluyordu. Söyleyecek söz bulamamak değildi bu, aksine kelimelerin altında ezilmek, boğulmaktı. Yeniden seslendi. Sesini, bağırmadan merdivenlerden yukarı iletebiliyordu. Bu tekniğinden gurur duyardı.<br />
&#8220;Iso, ayaktopu kampı zamanı.&#8221;<br />
&#8220;Futbol,&#8221; diye cevap verdi kızı, boğuk ama açıkça hor görülü bir sesle. Yedi ay önce on üç yaşına bastığından beri bu ses tonunu kullanır olmuştu. Bir dizi kapama ve vurma sesi geldi.<br />
Çekmeceler ve kapılar açılıp kapanıyordu. Iso yeniden konuştuğunda sesi daha netti. (Az önce kafası neyin içindeydi, çamaşır sepetinin mi, formasının mı, klozetin mi? Etiza yeme bozukluklarından çok korkuyordu, neyse ki şimdiye kadar hepsi asılsız çıkmıştı.) &#8220;Neden herkes ayaktopu derken futbol diyordun da, şimdi futbol denmesi gereken yerde ayaktopu diyorsun?&#8221;<br />
En azından sona Iso demeyi unutmadım.<br />
&#8220;Kamp senin kampın ve geç kalmaktan nefret eden sensin.&#8221;<br />
&#8220;Ayaktopu daha iyi,&#8221; dedi Albie, Eliza&#8217;nın dirseğinin altından. Sekiz yaşına yeni basmıştı ve hâlâ Eliza&#8217;nın yanında &#8211; ve tarafında &#8211; olmayı eğlenceli buluyordu.<br />
&#8220;Kelime olarak mı daha iyi, yoksa spor olarak mı?&#8221;<br />
&#8220;Kelime olarak, ayaktopu,&#8221; dedi. &#8220;Doğru olmaya daha yakın. Çünkü genel olarak ayaklar kullanılıyor, bazen de kafa. Kaleci de ellerini kullanıyor. Amerikan futbolunda ayaklardan çok eller kullanılıyor-topu pek fazla tekmelemiyorlar. Fırlatıp taşıyorlar.&#8221;<br />
&#8220;Spor olarak hangisini daha çok seviyorsun?&#8221;<br />
&#8220;Ayaktopu oynamayı, Amerikan futbolu izlemeyi.&#8221; Albie, Eliza&#8217;nın bildiği kadarıyla, hiç Amerikan futbolu izlememişti. Ama ilginin eşit dağıtılması gerektiğine inanıyordu. Sofradayken bütün yemeklerini aynı anda bitirmeye çalışırdı, yoksa bezelyeleri tavuğu daha çok sevdiğinden şüphelenebilirlerdi.<br />
Isobel &#8211; Iso &#8211; ev içinde giymemesi gereken kramponlanın kafa tutarcasına takırdatarak merdivenlerden indi. En azından hazırdı, formasını giymiş, saçlarını tek başına nasıl yapmayı başardıysa balıksırtı şeklinde Örmüştü. Eliza istemsiz olarak ellerini kendi dağınık kızıl buklelerine götürdü ve bu dümdüz saçlı, sosyal içgüdüsü tam kararında çalışan uzun bacaklı yaratığı nasıl doğurmuş olabileceğini düşündü. Isobel renk konusunda babasına çekmişti &#8211; koyu ten ve siyah saç &#8211; ama diğer konularda leylekler tarafından getirildiğinden şüpheleniyordu.<br />
&#8220;Bugün abur cuburları getirecek aile biz miyiz?&#8221; diye sordu, bir düşes buyurganlığıyla.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hayır&#8230;&#8221;<br />
&#8220;Emin misin?&#8221;<br />
&#8220;Evet&#8230;&#8221;<br />
•&#8217;Unutmak korkunç olurdu,&#8221; dedi Iso.<br />
&#8220;Korkunç?&#8221; diye tekrarladı Eliza, gülümsemesini bastırarak.<br />
&#8220;En az ilk kez abur cuburları getiren aile olduğumuz ve su iğrenç kurutulmuş eti getirdiğin zaman kadar.&#8221;<br />
&#8220;Babamın Güney Afrika seyahatinden getirdiği Bİltong,&#8221; dedi Albie, dalgın bir şekilde hatırlarken. &#8220;Ben sevmiştim.&#8221;<br />
&#8220;Neden şaşırmadım acaba?&#8221; dedi ablası.<br />
&#8220;Didişmeyin,&#8221; dedi Eliza.<br />
&#8220;Ben didişmiyorum ki.&#8221; Albie sadece adalet değil, aynı zamanda doğruluk konusunda da hassastı.<br />
Neredeyse bütün tartışmalarında kışkırtan taraf ablası olurdu. Iso gözlerini devirdi.<br />
Eskiden, bu seferki gibi tek taraflı olsa bile, hiç kavga etmezlerdi. Yakın olmalarının tek nedeni Albie&#8217;nin Iso&#8217;ya tapması, Iso&#8217;nun ise tapı İmayı sevmesi olmasına rağmen yakınlardı.<br />
Ama Londra&#8217;dan döndükten sonra Iso Albie&#8217;nin yaltaklanmasına ihtiyacı olmadığına karar vermişti. Eliza&#8217;yı dehşete düşürecek bir şekilde hayatında acımasız bir bahar temizliği yapıyordu sanki. Küçük kardeşinden adının son hecesine, o zararsız ve sevimli &#8220;bel&#8221;e kadar, yeni icat edilen kişiliğini tehlikeye sokan her şeyi atmıştı. (&#8220;Iso mu?&#8221; demişti Peter.<br />
&#8220;insanlar İzotop&#8217;un kısaltılmışı sanacaklar. Izzo daha iyi değil mi?&#8221; Iso gözlerini devirmişti.) kabuslara ve garip açıklamalara eğilimli, çilli ve kızıl saçlı küçük bir erkek kardeş Iso&#8217;nun yeni imajına uymuyordu. Annesi de Öyle ama Eliza bunu zaten bekliyordu.<br />
Tahammül edilemez bulduğu, Albie&#8217;ye edilen hakaretlerdi.<br />
&#8220;Sandalyelerimizi aldın mı?&#8221; diye sordu Albie annesine.<br />
&#8220;Evet, seydeler&#8230;&#8221; Doğru kelimeyi bulmak için duraksadı.<br />
&#8220;Bagajda.&#8221;<br />
Iso tatmin olmamıştı. &#8220;Bagaj değil. Valiz bölmesi.&#8221;<br />
Eliza çocukları, günlerinin çoğunu geçirdiği ve okullar açıldıktan sonra daha da fazla zamanının geçeceği Subaru Forester marka arabasına bindirdi.<br />
Sabahın 8.30&#8242;unda hava çoktan ısınmıştı; Eliza kampın iptal olup olmayacağını merak etti. Açık hava aktivitelerinin ertelenme şartlarını belirleyen, sıcaklık, nem oranı ve hava kalitesiyle ilgili bir tür formül vardı. Diğer anneler büyük ihtimalle bunu internetten kontrol etmişler veya cep telefonlarını öyle bir durumda uyarı verecek şekilde programlamışlardı. Eliza uzun zaman önce öyle bir anne olmayacağını kabullenmişti.<br />
Ayrıca bu özel ve büyük amaçları ile İngiliz hayranlığı olan son derece maço bir kamptı.<br />
Iso&#8217;nun Londra&#8217;da geçirdiği altı yıl ona büyük bir ayrıcalık tanımıştı ve oradayken edindiği İngiliz futbolu hakkındaki bilgisinden çok daha fazlasına sahipmiş gibi davranıyordu. Eliza bunu nasıl başardığına şaşırıyordu: Bilgisayar başında birkaç seans içerisinde İngiliz gazetelerini ve Wikipedİa&#8217;yı okuduktan sonra Iso kendisini konuda uzman olarak gösterebiliyordu. Manchester United ve Arsenal hakkında muhabbet edebiliyor, Tottenham Hotspurs, onun deyimiyle Spurs, hayranı olduğunu ileri sürebiliyordu. Eliza kızının sosyal hırslan ve uygulayış şekilleri konusunda hayranlık duymak ile kınamak arasında kalmıştı.<br />
Kendisini Iso&#8217;nun uyum sağlama yeteneğinin onu bu dünyada güvende tutacağı konusunda temkin etmeye çalıştı ama çıkarcı Iso onu güven dolu Albie&#8217;den daha fazla endişelendiriyordu.<br />
Kötümser insanlar en kötü ihtimal senaryolarına çözüm Ürettiklerine kendilerini inandırırlar ve hayatın onları nasıl gölgede bıraktığına istisnasız bir şekilde şaşırırlardı.<br />
Hayalperestler ise sık sık hayal kırıklığına uğrarlardı &#8211; ancak nadiren konu kendileri olduğu zaman. Eliza bilgisayara kurduğu bir casus yazılım ile Iso&#8217;nun internet üzerindeki tehlikesiz görünen mesaj[aşmalarım gözlemliyordu. Şimdi ise Iso kendisine telefon aldırmaya çalışmaktaydı ama Eliza telefondaki mesajları takip edip edemeyeceği konusunda emin değildi. Başka annelerden yardım alması gerekebilirdi &#8211; tabii eninde sonunda herhangi biliyle arkadaş olursa Gölgelikten yoksun sahaya taşınabilir kamp sandalyelerini kurdu; sandalyelerine lakılı şemsiyeleri ve gölgelikleri ile gelmiş olan vakıflı annelere hırslı hır bakış altı Eliza böyle şeylerin varlığından geçen haziran ayında haberdar olmuş olmayı diledi ama büyük ihtimalle olsa da salın almazdı zaten tç içe geçen bardak tutacakları olan sandalyeleri aldığında bile kendini yeterince batmış hissetmişti. Albie ile birlikte amansız güneşin altına yerleşti.<br />
Albie hiçbir çekincesi olmadan Saftirik Greg&#8217;in Giinlüğü&#8217;nü okurken Eliza da Iso&#8217;nun idmanlarındaki gelişimini takip edermiş gibi yapıyordu. Aslında yaptığı gizlice diğer anneleri dinlemekti. Bay Anne görevini biraz fazla hevesli bir şekilde üstlenen işten atılmış bir baba dışındaki bütün anneler nazik olmalarına rağmen kısa sürede Eliza&#8217;nın çocuklarının kendi çocukları ile aynı okula gitmediklerini saptamışlardı. Bu da onunla arkadaş olmaları için bir neden olmadığı anlamına geliyordu.<br />
&#8220;&#8230;cinsel suçlular listesindeymiş.&#8221;<br />
Ne? Eliza diğer ortam seslerini yoksaydı ve konuşmaya odaklandı.<br />
&#8220;Sahiden mi?&#8221;<br />
&#8220;Eyaletin telefonla bildirim servisine katıldım- Adam beş apartman ileride yaşıyor.&#8221;<br />
&#8220;Çocuk cinsel İstismarı suçlusu mu yoksa normal cinsel suçlu mu?&#8217;<br />
&#8220;Çocuk, üçüncü derece. Eyalet&#8217;in sitesinden baktım.&#8221;<br />
&#8220;Üçüncü derece ne demek ki?&#8221;<br />
&#8220;Bilmiyorum. Ama herhangi bir derece kötü haber demek.&#8221;<br />
&#8220;Ve Chevy Chase&#8217;de mi yaşıyor?&#8221;<br />
Uzun duraklama. &#8220;Sonuçta Chevy Chase posta adresimiz var.&#8221;<br />
Eliza kendi kendine gülümsedi. Ailesinin kendi gayrı menkul araştırmasından insanların belirli adresleri yarım yamalak verdiğini biliyordu. Amerika&#8217;nın en zengin ve cazip bulunan bu ilinde bile hiyerarşi içinde hiyerarşi vardı. Hangisi daha kötüydü: Sokağında bir çocuk tacizcisi ile yaşamak mı, yoksa gerçekten Chevy Chase&#8217;de yaşamadığını kabullenmek mi? Benedict ailesi Bethesda&#8217;da yaşıyordu ve Peter altı blokluk alanda herhangi bir cinsel suçlunun olmadığını tahkik etmişti. Ancak komşularından biri, altmış yaşındaki bir devlet memuru, Smithsonian&#8217;daki bir tuvalette taciz suçundan tutuklanmıştı.<br />
Maç sonuçlandıktan sonra &#8211; Iso penaltı atışı ile takımım galibiyete ulaştırmıştı, vakarla önemsemediği bir başarı idi &#8211; Benedict ailesi arabalarına geri döndü ve uzun, uçsuz bucaksız yaz gününe doğru yola çıktı. Sıcak etkisini göstermeye başlamıştı; hava sıcaklığı üst üste üçüncü gün otuzlu derecelere çıkacaktı ve bu yeni imar edilmekte olan arazideki ağaç yokluğu sıcaklığı daha da arttırıyordu. Eliza&#8217;nın yeni evleri ile açıkça sevdiği tek şey mahallenin yeşilliğiydi. Olgun ağaçların gölgesinde sıcaklık Wisconsin Avenue&#8217;daki ticaret bölgesinde olduğundan beş İla on derece daha serin hissediliyordu. Yeni evleri Eliza&#8217;ya büyümüş olduğu Roaring Springs&#8217;i hatırlatıyordu, bir eyalet parkını arkasına alan yeniden yapılandırılmış bir Baltimore değirmen kasabası. Ailesinin kliması bile yoktu, tek sahip oldukları bir sıra pencere vantilatörüydü, ancak buna rağmen asla uykudan mahrum edecek bir sıcaklık söz konusu olmuyordu. Tabii hafızası abartıyor da olabilirdi. Roaring Springs Lemer aile tarihinde efsanevi bir havaya sahipti. Çehov&#8217;un Oç kız kardeşi için Moskova neyse onlar için de Roaring Springs oydu. Hayır, Moskova kız kardeşlerin sürekli gitmeyi planladıktan yerdi, ancak Roaring Springs Lemerların suçları olmamasına rağmen ayrılmak zorunda kaldıkları yerdi.<br />
Eliza çocukların &#8220;gerçek&#8221; bir bakkalın yokluğunda değerini öğrendikleri Trader Joe&#8217;s'ta durdu.<br />
Kendisi reyonların arasında dolanıp dükkanın rastgele getirdiği mallara bakımrken &#8211; bazı mallar açıklama olmadan getirilip götürülüyordu &#8211; çocuklarına birer parça abur cubur almaları iznini verdi. Yazın başında Albie ile şimdiye kadar yedikleri en enfes, büyük ve yumuşak zencefilli kurabiyeleri keşfetmişlerdi, ancak kurabiyeler bir daha dükkanda görülmedi.<br />
Peter&#8217;ın yeni iş arkadaşlarının eşleri &#8220;Yeniden gerçek bakkallara kavuşmak içini rahatlatmış olmalı&#8221; demişlerdi. Görünüşe bakılırsa Amerikalıların, en azından oraya gitmeyenlerin, İngiltere hakkındaki görüşleri 1974&#8242;te kalmıştı. Eşler yurtdışındaki hayatının yokluklarla dolu olduğunu, ona yetersiz bir ısıtıcının yanına sığınmış bir halde zorla böbrekli turta ve siyah puding yedirildiğini düşünüyorlardı.<br />
Ancak ingiltere&#8217;nin yokluk içerisinde olduğunu düşünen aynı Amerikalılar, Birleşik Krallığı kültür açısından da dünyada Shakespeare ve BBC dışında bir şey yokmuş gibi gözlerinde çok büyütüyorlardı. Eliza Ünlüler konusundaki saplantının Amerika&#8217;dan bile fazla olduğunu fark etmişti. Orada yaşadığı sırada Germaine Greer BigBrother&#8217;a konuk olmuştu ve bu Eliza&#8217;yı aklın Ötesinde bir depresyona sokmuştu. Aslında televizyondaki her şey, ekranların hayatın her aşamasında bulunması onun moralini bozuyordu. Çocuklarının, kocasının bile televizyon veya bilgisayar karşısında donup kalmalarından nefret ediyordu.<br />
&#8220;Bazı insanların arabalarında DVD oynatıcılar var,&#8221; dedi Albie arka koltuktan. Bazen Eliza&#8217;nın düşünce yolunu tekinsiz bir kesinlikle tahmin edebiliyordu. Sanki annesinin beyni düğmelerini çevirerek ayarlayabildiği bir radyoydu. Sesi merak dolu ve yumuşaktı. Sadece eğlenceli bir bilgi paylaşmıştı. Ancak aynı bilgiyi yeni arabalarını aldıklarından beri haftada bir veya iki kez paylaşmaktan da kaçınmıyordu.<br />
&#8220;Kusardın,&#8221; dedi Iso. &#8220;Seni bir şey okurken bile araba tutuyor.&#8221; Sanki okuma İşlevinin kendisi şüpheliymiş gibi.<br />
&#8220;&#8216;Burada tutacağını sanmıyorum,&#8221; diye cevapladı Albie. &#8220;O sadece İngiltere&#8217;de oluyordu.&#8221;<br />
Albie&#8217;ye göre İngiltere küçük bir çocuk olmakla aynı anlamı taşıyordu. Oradaki sorunlarının hepsinin geçmişte kaldığına karar vermişti. Artık kabus yok, diye buyurdu ve aynı dediği gibi kabusları sona erdi. Ya da renk vermemek için sabaha kadar kendini tutuyordu. Yemek seçen biri olmasına rağmen kendisini bu konuda maceraperest olarak yeniden yaratmaya karar vermişti.<br />
Bugün abur cubur olarak kırmızı biberli yer fıstığı almıştı. Eliza fıstıkların Albie&#8217;nin pek hoşuna gitmeyeceğini düşünüyordu ama kural, yemek boşa gitse bile çocukların kimse karışmadan İstedikleri abur cuburu seçebilecek olmalarıydı, insan bunu ibret alınacak bir derse dönüştürecekse onlara, keşfedip başarısızlığa uğrama Özgürlüğü vermesinin ne anlamı kalırdı ki? Albie kendine yenmeyecek bir abur cubur seçince Eliza anlayış gösterip onu yakındaki büfeden başka bir şeyle değiştirmeyi önerdi. Bu arada Iso güzel olduğu tecrübe ile sabit olan, neredeyse bebeklere göre denilebilecek Pirate&#8217;s Booty ve dondurulmuş yoğurt tercih etmişti.<br />
Zihni otuz beş yaşında boşanmış bir kadınınki gibi, midesi ise üç yaşındaki bir çocuğunki gibi işliyordu.<br />
Albie şaşırtıcı bir şekilde yerfıstıklarını sevmişti. Yemekten sonra onları bir kaseye koyup kokteyli &#8211; Hawai Pançı ve meyveli soda karışımı — ile birlikte oturma odasına götürdü. Peter eski işinde çalışırken evde pek çok misafir ağırlardı ve Elîza Londra&#8217;nın akışkan kültürünün oğlu Üzerinde fazla canlı bir İzlenim bıraktığından korkuyordu. Ancak onu heyecanlandıranın içeceklerin parlak renkleri ve ordövrlerin konduğu minik tabaklar gibi görüntüler ile törensellik olduğu açıktı. Eliza&#8217;nın alkole tahammülü çok düşüktü. Bu durum hamilelik sırasında ortaya çıkıp sonrasında eski haline dönmeyen değişikliklerden biriydi. Hamilelik vücudunu da değiştirmişti, ancak bu değişiklik iyi yöndeydi. Yirmili yaşlarındayken kemikli ve beli bile olmayan bir kadınken Iso&#8217;yu doğurduktan sonra balık etli olmuş, bu da ona çok yakışmıştı. Vücudu hem biçimli, hem de kıvrımlı hale gelmişti.<br />
Eliza&#8217;nın fiziğini kınayan tek kişi, modelleri Örnek alan Iso&#8217;ydu, Özellikle İngiltere&#8217;de açıklanamayacak şekilde popüler olan korkunç bir Amerikan televizyon programındaki modelleri Örnek alıyordu. Iso&#8217;nun Amerika&#8217;ya geri taşınmalarındaki tek sorunu programın bir sezon ileride olmasıydı, böylece koca bir sezonu kaçırmıştı. &#8220;Kazananı programın açılışında gösterdiler!&#8221; diye hayıflandı. Yarışmanın sonucunu bilmesine rağmen neredeyse her gün yayınlanan tekrar bölümlerini izlemekten de kaçınmıyordu. Albie sessiz bir şekilde adım adım aralarındaki mesafeyi kapamaya çalışırken yine bir bölüm izlemekteydi.<br />
&#8220;Yüksek nefes almayı bırak,&#8221; dedi Iso.<br />
&#8220;Yüksek sesle,&#8221; diye düzeltti Eliza.<br />
Akşamüstü, kirli çamaşır dolu bir bavulla eve gelen misafir gibi durağan ama beklentili bir şekilde önlerinde uzanmıştı. Eliza yararlı bir şeyler yapmalarının daha uygun olacağını düşünmüş, Iso ise okul kıyafetleri için alışverişe çıkmayı reddetmişti. Peter ise&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.birazoku.com/saplanti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

