Gölge Ateşi – Ateş Serisi | Karen Marie Moning | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

golge-atesi-ates-serisi-karen-marie-moning-artemis-yayinlariMac Kayla Lane, ablası Alina’yla birlikte evlatlık verilip İrlanda’yı bir daha dönmemek üzere terk ettiğinde küçük bir çocuktu. Yirmi yıl sonra Alina öldü ve Mac, ablasının katilini bulmak için İrlanda’ya dönmeye karar verdi. Doğaüstü güçlere sahip, lanetlenmiş bir soydan geldiğini keşfettikten sonra ise kendini esrarlı bir geçmişin içinde buldu. İnsanların, binlerce yıldır aralarında gizlenen ölümsüzlerle yaşadığı çatışmanın tam ortasında kalmıştı. Mac artık bir yandan acılarına göğüs germeye çalışırken, bir yandan da kendini dünyaları yaratma ve yok etme gücüne sahip bir büyü kitabı olan SinsarDubh’ı ele geçirmeye adamıştı.

Sinsar Dubh, Mac’i yüzüstü bırakıp sevdikleriyle arasında ölümcül bir patika oluşturduğunda ise avcı, artık av olmuştu. Mac artık kime güvenebileceğini kestiremiyordu. Sürekli rüyalarına giren o kadın kimdi? En önemlisi, bizzat Mac kimdi?

“Dudaklarimda düşmanimin, ablamin sevgilisinin, sevgilimin katilinin dudaklari, hak ettiğim cezanın tadina bakiyorum.”

“Gölge Ateşi beklediğim, istediğim, ihtiyaç duyduğum, açlığını çektiğim her şeyi ve çok daha fazlasını veriyor.”

– Fresh Fiction-

***

KİM OLDUĞUMU MU BİLMEK İSTİYORSUN?

KENDİNİ KALEYDOSKOPLARDAN BİRİNİN ORTA NOKTA5INDA FARZET VE ZAMANIN İÇERİDEN DIŞA­RIYA DOĞRU SÜREKLİ GENİŞLEYEN, SÜREKLİ DEĞİ­ŞEN, SONSUZ İHTİŞAMDA BİR BOYUTLAR BUTUNU HÂLİNDEKİ RENKLİ PARÇALAR OLDUĞUNU DÜŞÜN. BU SAYISIZ BOYUTTAN HERHANGİ BİRİNİ SEÇEBİLE­CEĞİNİ VE SONRA ONUN İÇİNDEN YAYILABİLECEĞİ­Nİ, YAPTIĞIN HER SEÇİMDEN SONRA BU BOYUTLA­RIN YENİDEN GENİŞLEDİĞİNİ VE DEĞİŞTİĞİNİ COR. SONSUZLUK KATLANARAK ARTAR. GERÇEK DİYE BİR ŞEY OLMADIĞINI ANLA. IRKIN SAHTE BİR TANRIYA, KÖR BİR BAĞLILIKLA TAPINMAKTA. GERÇEK, TEK BİR MÜMKÜNÜ İŞARET EDER.

ŞU SAÇMA SAPAN ÇİZGİSEL ZAMAN KURGUNLA, 8İR YANILSAMA YARATMIŞ OLMAKLA SUÇLUYOR- SUN BENİ. KOL SAATLERİNDEN, DUVAR SAATLERİN­DEN VE TAKVİMLERDEN KENDİNE BİR HAPİSHANE YAPIYORSUN. GÜNLERDEN VE SAATLERDEN OLUŞAN PARMAKLIKLARI ZORLUYORSUN AMA KAPININ ÜZE­RİNDE CEÇMİŞTEN, ŞİMDİKİ ZAMANDAN VE CELE- CEKTEN OLUŞAN BİR ASMA KİLİT VAR.

ZAYIF ZİHİNLER, ZAYIF MAĞARALARA İHTİYAÇ DUYAR.

ZAMANIN GERÇEK YÜZÜNE, BENİM YÜZÜME BAK­TIĞINDAN DAHA UZUN SURE BAKAMAZSIN.

KENDİNİ HERŞEYİN MERKEZİ OLARAK KAVRAMAK, MÜMKÜN OLAN HER ŞEYİN TÜM KOMBİNASYONLA­RINI AYNI ANDA ALGILAYABİLMEK İÇİN GİDECEĞİN YÖNÜ -“YON” SENİN IRKININ NE OLDUĞUNU BİLE BİLMEDİĞİ BİR ŞEyİ AÇIKLAMAK İÇİN ÇOK YETERSİZ BİR İFADE OLSA DA- SEÇEBİLMELİSİN- BEN OLMAK, İŞTE BUDUR.

SINSAR DUBH‘LA KONUŞMALAR

1

Umut güçlendirir. Korku öldürür.

Bunu bana gerçekten akıllı biri söylemişti.

Ne zaman olgunlaştığımı, eylemlerimi daha iyi kontrol edebilir hâle geldiğimi düşünsem, başarabildiğim tek şeyin bir dizi yanılgının yerine daha gösterişli ve cazip yanılgı­lar koymak olduğunu acıyla fark ediyorum. Evet benim o, kendini kandırma kraliçesi.

Şu an kendimden nefret ediyorum. Bu kadar nefret du­yabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.

Uçurumun kenarında yere çökmüş, keşke doğduğum­da öz annem beni denize atsaydı diyerek, doğduğum güne çığlık çığlığa lanet ediyorum. Hayat, başa çıkılamayacak kadar zor ve ağır. Bu günleri göreceğimi bana kimse söy­lememişti. Neden kimse söylemedi bunu bana? Böyle mutlu, pembe ve aptal bir şekilde yetiştirilmeme nasıl izin verebildiler?

Şu an hissettiğim acı, Sinsar Dttbh’ın bugüne kadar bana çektirdiklerinden bile daha kötü. En azından Kitap beni paramparça ederken, bunun benim hatam olmadığını bi­liyordum.

Ama fimdi?

Mea culpa. Başından sonuna kadar bu işin sorumlusu benim ve bu gerçekten kaçmamın mümkünatı yok.

Her şeyi kaybettiğimi düşünmüştüm.

Ne cahilmişim. Beni uyarmıştı. Meğer kaybedecek ne çok şeyim varmış!

Ölmek istiyorum.

Acıyı dindirmenin tek yolu bu.

Aylar önce, Burren’in altındaki bir mağarada geçen berbat bir gecede de ölmek istemiştim, ama o başkaydı. Malluce bana öldüresiye işkence etmek üzereydi ve onu bu sapıkça zevkten mahrum etmenin tek yolu ölmekti, ölümüm kaçınılmaz olmuştu. Uzatmanın hiç gereği yoktu.

Yanılmıştım. Umudumu yitirmiştim ve bu yüzden ne­redeyse ölecektim.

ölebilirdim. Jericho Barrons olmasaydı.

Bana bu kelimeleri öğreten odur.

O basit vecize, her durumun, her seçimin efendisidir. Her sabah uyandığımızda umutla korku arasında bit seçim yaparız ve yaptığımız her işe bu duygulardan birini uygu­larız. Önümüze çıkan şeyleri neşeyle mi karşılarız? Yoksa kuşkuyla mı?

Umut güçlendirir..

Kan gölünün içinde yüzükoyun yatan kişiyle ilgili umut duymak için kendime bir kez olsun izin vermedim. Bunu bir kez bile aramızdaki bağı kuvvetlendirmek için kullanmadım. İlişkimizin yükünü geniş omuzlarının üzerine yıktım. Korku. Kuşku. Güvensizlik belirledi her ha­reketimi.

Artık bunları geri almak için çok geç.

Çığlık atmayı kesiyorum ve gülmeye başlıyorum. Kahkahalarımda deliliği duyuyorum.

Umurumda değil.

Mızrağım, hain mızrağım benimle dalga geçercesine ha­vaya kalkıyor. Onu çaldığımı hatırlıyorum.

Bir an için yağmurun kayganlaştırdığı karanlık Dublin sokaklarına geri dönüyorum. Barrons’la kanalizasyon şebekesine girip Rocky O’Bannion’un dini eserleri sak­ladığı özel mahzenine sızıyoruz. Barrons, kot pantalon ve siyah tişört giymiş. Rögar kapağını sanki parkta frizbi oynarmış gibi kolayca çıkartıp kenara koyarken kasları dalgalanıyor.

Erkekler için de kadınlar için de sinir bozucu derece­de çekici. Onunlayken, düzülecek misin yoksa içi dışına çıkmış ve tanınmaz bir hâlde dipsiz, kuralsız bir denizde sürüklenecek misin, bilemezsin.

Ona karşı hiçbir zaman duyarsız kalamadım. Sadece bazı anlarda reddetmiş olabilirim.

Çok az vaktim var. Hafızam yavaş yavaş kayboluyor ve ben yine deliliğimi elimden almak isteyen gerçeklikle yüz yüzeyim.

Korku öldürür…

Kelimenin tam anlamıyla.

Bunu söyleyemiyorum. Düşünemiyorum, özümseyemiyorum.

Dizlerimi karnıma çekmiş, sallanıyorum.

Jericho Barrons öldü.

Hareketsiz bir şekilde yerde yüzükoyun yatıyor. Çığlık çığlığa bağırdığım şu küçük sonsuzlukta hareket etmiyor, nefes almıyor. Tenini hissedemiyorum. Başka zaman olsa onu etrafımda hissedebilirdim, ufacık bir kaba tıkıştırılmış elektrikli, gerçeküstü bir sonsuzluğu. Şişedeki cini. Barrons bu. Şişenin ucundaki mantarın hapsettiği ölümcül güç. Yani hemen hemen hapsettiği.

İleri geri sallanıyorum.

Milyon dolarlık soru: Nesin sen Barrons? Nadiren de olsa cevap verdiği zaman hep aynı şeyi söylerdi.

Ölmene asla izin vermeyecek kişiyim.

Ona inanmıştım. Lanet olsun ona!

“Her şeyi berbat ettin Barrons. Yalnızım ve başım fena hâlde belada. Hadi, kalk!”

Hareket etmiyor. Çok fâzla kan var. Sidhe kâhini  hislerimle iletişime geçiyorum. Uçurumun kenarında kendim­den başka hiçbir şey hissetmiyorum.

Çığlık atıyorum.

Cep telefonuma EÖ {Eğer ötüyorsan) olarak kaydetti­ği numarayı, eğer gerçekten ölmüyorsam asla aramamamı söylemiş olmasına şaşırmamak gerek. Bir süre sonra yine gülmeye başlıyorum. Her şeyi berbat eden o değil. Benim. Birisi benimle oyun mu oynuyor, yoksa bu hezimete ben mi sebep oldum?

Barrons’un yenilmez olduğunu düşünmüştüm.

Hareket etmesini bekliyorum. Yüzünü dön. Doğrul. Birdenbire iyileş. Şu sert bakışlarından birini at ve Anlaşana artık Bayan hane. Ben Unseelie Kralıyım. Ölemem ben, de.

Ne zaman yaptığı bir şeyden keyif almaya başlasam en çok korktuğum şey şu oluyordu: Tüm kötülüğünü katarak Sinsar Dubb\’ı yaratan oydu ve her nedense onu geri istiyordu ama kendi başına alamıyordu. Akla gelebilecek her şeyi düşündüm. Fae, yarı Fae, kurt adam, vampir, son­suzdan gelen lanedi yaratık, belki de Castle Keltar’daki Cadılar Bayramı’nda Christian’la çağırmayı denedikleri şeyin ta kendisi. Bildiğim tek şey ölümsüz, daha doğrusu öldürülemez olduğuydu.

“Kalksana Barrons!” diye bağırıyorum. “Hareket et Tanrı’nın cezası!”

Ona dokunmaya cesaret edemiyorum. Dokunursam hızla soğuyan bedenini hissederim. Kırılganlığını, ölümlü­lüğünü. “Kırılganlık”, “ölümlülük” ve “Barrons” kelimele­rini aynı cümle içinde kullanmak da öyle bir hakaret ki, Vatikan sokaklarında duvarlara ters haçlar çizerek yürü­mekten hiçbir farkı yok.

Biraz uzak bir noktaya gidip oturuyorum.

Uzak duruyorum, çünkü yakınında durursam onu ken­dime çevirmem ve gözlerine bakmam gerekecek. Ya onun gözleri de Alina’nınkiler gibi donuksa?

O zaman öldüğünü anlarım. Aynı Alina’nın öldüğü­nü, bir daha asla sesimi; özür dilerim Alina, keşke daha sık arasaydım; keşke abla kardeş yaptığımız o manasız ko­nuşmaların altında yatan gerçeği anlayabilseydim; keşke Dublin’e gelip şenle beraber savaşsaydım dediğimi duya­mayacak kadar uzak bir yere gittiğini anlarım. Belki de sa­dece senin çektiğin acıları çekmediğim ve bu yüzden ön­celiklerimi senin gibi bilemediğim için özür dilemeliyim Barrons. Sonra seni duvara yapıştırıp nefessiz bırakıncaya kadar öpmeli, şu lanetli kitap dükkânında seni ilk gördü­ğüm anda ne yapmak istediysem onu yapmalıyım. Beni rahatsız ettiğin gibi rahatsız etmeliyim seni, beni görmeni, beni arzulamanı (bana pembe demeni) sağlamalıyım, ira­deni yıkmalıyım, önümde diz çöktürtmeliyim. Hâlbuki senin gibi bir adam istemediğim konusunda kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Çok yaşlıydın, uçkuruna fazla düş­kündün, insandan çok hayvana benziyordun. Ama gerçek olan da bana hissettirdiğin şeyin korkunçluğuydu. Pek öyle erkeklerin kadınlara hissettirdiği bebekli, pembe panjurlu gelecek hayallerine benzemiyordu. Daha ziyade hummalı, ağır ve müstehcen bir kendinden geçiş gibiydi. Sanki her an ve her yerde içinde, etrafında, yanında olan o adam ol­maksızın yaşayamazmışsın gibi, önemli olan onun senin hakkında ne düşündüğüydü, geri kalan herkesin canı ce­henneme! Ama o zaman bile beni değiştirebileceğini bili­yordum! Kim kendisini değiştirecek biriyle beraber olmak ister ki? Başka birine sunulabilecek bir iktidar olamaz bu. Sana karşı koymak, içimde hiçbir dünyada kabul görme­yecek şeylere açlık duyan, keşfedilmemiş yerler olduğunu itiraf etmekten daha kolay geliyordu. En kötüsü de beni bu pembe rüyadan uyandırmış olman. İşte şimdi buradayım, ayık ve uyanığım. Ama bu sefer de sen benî bırakıp gittin piç herif!

Sanırım uyanana kadar çığlık atacağım.

Bir şeyi yakmadan, külleriyle oynamadan ve o küllerden yeni bir şey doğup doğmayacağını görmek için bir iki gün geçmesini beklemeden hiçbir şeyin öldüğüne inanmamamı o söylemişti bana.

Ben onu yakmayacağım tabii ki.

Hiçbir güç yaptıramaz bunu bana.

Oturacağım.

Çığlık atacağım.

O da uyanacak. Böyle acıklı şeyleri hiç sevmez.

Barrons’un dirilmesini beklerken, bir yandan da uçu­rumun kenarından gelen eşelenme seslerini dinliyorum. Uçurumun kenarından paramparça olmuş hâlde, kanlar içinde sürünerek Ryodan çıkıverecekmiş gibi geliyor. Belki o da gerçekten ölmemişcir. Sonuçta belki Faery’deyiz, ya da en azından Silvers sınırları içindeyiz. Kim bilir hangi âlem bu? Şurada akan suyun canlandırma etkisi olabilir mi acaba? Barrons’u sokmayı denesem mi o suya? Belki de Rüyalar Âlemi’ndeyiz ve bütün bu olanlar bir kâbus, birazdan Barrons’un kitap dükkânında uyanacağım ve şu meşhur, gıcık patron tek kaşını kaldırarak o bakışı atacak bana. Ben havalı bir laf edeceğim ve hayat mis gibi olacak. Canavarlı ve yağmurlu, tam sevdiğim gibi.

Oturuyorum.

Uçurumdan eşelenme sesleri gelmiyor artık.

Sırtına bıçak saplanmış adam hareketsiz yatıyor.

Kalbim delik deşik.

Hayatını benim için feda etti. Barrons hayatını benim için feda etti. Meğerse o bencil, küstah, hıyar dediğim adam sırtımı dayayabileceğim tek duvarmış. Benim yaşa­mam için ölmeye razıymış.

Bunu neden yaptı?

Ben bunun üstesinden nasıl geleceğim?

Bir anda berbat bir düşünceye kapılıyorum. O ka­dar berbat ki, birkaç saniyeliğine kederimi bile bastırıyor. Ryodan ortaya çıkmasaydı onu asla öldürmezdim. Ryodan yüzünden mi yaptım bunu? Yenilmez, öldürülemez de­diğim Barrons’u öldürmek için mi geldi Ryodan buraya?

Belki de Barrons yalnızca hayvan hâlindeyken öldürülebilirdi ve Ryodan da bunu biliyordu. Bu benle hiçbir ilgisi olmayan basit bir numara mıydı? Ryodan, Yüce Efendi’yle işbirliği mi yapıyordu? Belki de beni daha kolay ele geçir­mek için Barrons’un ayak altından çekilmesini istiyorlardı? Ailemin kaçırılması da böyle kurnazca hileydi belki? Sen öbür tarafa bakarken bizde şu ayak bağı adamı öldürelim. Ya da kim bilir, belki de Barrons bu hayatı yaşama cezasına çarptırılmıştı da, yalnızca güvendiği birisi tarafından kurta­rılabilirdi. Güvendiği kişi de bendim. Tüm o küstahlığının, alaycılığının, saldırganlığının altındaki en özel parçasını bana sunmuştu: Benim asla sahip olamadığım bir güven duygusunu. Onu sırtından bıçaklamış olmam da zaten bunu iyice kanıtlıyor.

Aman Tanrım, bir dakika, aynen böyle yaptım. Ryodan’ın deyimiyle onu yüzüstü bıraktım.

Hayvanın gözlerindeki o ihanetle suçlayan ifade yanılsa­ma değilmiş. Tarih öncesi çağlardan kalma bir hayvanınkine benzeyen sarı gözlerle suçlayarak ve nefretle bana bakan, dişlerini gösteren Jerıcho Barrons’muş. Gizli anlaşmamızı bozdum. O benim koruyucu zebanimmiş, bense onu öl­dürdüm.

Hayvan görüntüsünün altındaki insanı göremediğim için beni küçümsemiş midir?

Gör beni. Kaç kere söyledi bunu bana? Bana baktığın zaman gör beni!

Körmüşüm ben. Hem de görmemin en gerekli olduğu anda. Meğerse kendine has bir saldırganlık ve sahiplenme içgüdüsüyle her adımımı kolluyormuş. Ve ben onu bir kez olsun fark etmemişim…

Yayım tarihi
  • Kitap AdıGölge Ateşi - Ateş Serisi
  • Sayfa Sayısı790
  • YazarKaren Marie Moning
  • ÇevirmenEgemen Özkan
  • ISBN9786051424132
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviArtemis Yayınları / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur