Hacı Murat

Ağustos 11, 2010 Alter Yayıncılık, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Önce annesini, sonra babasını kaybetti, yakınları tarafından büyütüldü. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı ilgisi vardı. Öğrenimini tamamlamak için Moskova’ya gitti. Çalışkan zeki bir öğrenci olarak başarı ve sevgi kazandı. Voltaire’i ve J.J. Rousseau’yu okudu. Eserlerinde bu iki yazarın kuvvetli etkisi görülür. Köylüler arasında yaşadı.

Bir süre orduya girdi; Kafkasya’ya gitti. 1845′te Kırım savaşı’na subay olarak katıldı. Sonra askerlikten ayrılıp Petersburg’a gitti. Bir kısım eserlerini sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Sahip olduğu soyluluk ünvanı onu sıkıyordu. Çok mütevazi bir hayatı vardı. 1862′de evlendi.

Hacı Murat

Yaz aylarının ortalarındaydık. Artık çayırlar biçilmiş, hasat zamanı gelmişti. Tarladan eve dönüyordum.

Mevsim çiçekleri, dört bir yanı, bir yorgan gibi örtmüştü. Hemen her yerde her renk ve çeşitte çiçek vardı. Ortaları parlak sarı, mis kokulu papatyalar; kırmızı, beyaz, pembe yoncalar, bal kokulu sarı ada çiçekleri, uzun saplı, mor beyaz çan çiçekleri, kırmızı gelincikler, mor pembemsi tüylü parmak otu, yeni açtığında çivit mavisi, solarken ise kırmızımsı maviye dönen peygamber çiçeği, badem kokulu, koparır koparmaz solan nazlı yaban keteni…

Eve dönerken hepsinden toplayarak, koskocaman bir buket yapmıştım. Yol kenarında ki bir çukurda, aniden gözüme, kıpkırmızı, tam açmış, göz kamaştıran bir deve dikeni ilişti. Biz bunlara “tatar” derdik. Ot biçerken bunları koparmamaya dikkat edilir. Kazara biçilirse orakçılar, ellerine batmasın diye hemen otun içinden çekip çıkartırlar. Bu deve dikenini kopartarak, buketimin ortasına koymak istedim.

Çukura atladım. Çiçeğin göbeğinde, tembel tembel uyuklayan bir yaban arısı vardı. Onu kovaladıktan sonra, çiçeği koparmak için uğraşmaya başladım. Fakat, bu çok zordu. Elime mendil sardığım halde, dikenler kötü şekilde can yakıyordu. Çiçeğin sapı da, son derece sağlam ve sertti beş dakikaya yakın uğraştım. Lifleri tek tek kopartarak, amacıma ulaştım. Çiçeği yerinden çıkarmayı başardığım zaman, sapı yarılmıştı. İlk halindeki güzelliğinden de eser kalmamıştı. Bunun yanında, ince, zarif kır çiçeklerinin arasında da oldukça kaba görünüyordu. Kendi halinde çok güzel görünen çiçeği koparmış olduğum için üzüldüm. Koparmaya çalışırken nasıl uğraştığımı hatırlayarak, “Ne büyük bir yaşama gücü bu…” diye düşünmekten kendimi alamadım.

Eve giden yol, yeni sürülmüş kıraç tarlanın içinden geçiyordu. Tozlu, toprak yoldan yavaş yavaş yürüyordum. Tarla bir mülkçüye aitti. Ortadan geçen yolun iki tarafında, düzenli bir şekilde sürülmüş ve daha ekilmemiş kapkara topraktan başka hiçbir şey görünmüyordu. Toprak çok iyi sürülmüştü. Bütün tarla boyunca, tek bir ot, tek bir bitki yoktu. Her yer, kapkaraydı, “İnsanlar ne kadar acımasız, hayatını devam ettirebilmek için, başka canlıları yok ediyor” diye düşünüyor, bu kapkaralık içinde bir tek canlı görebilmek için dikkatle, çevreme bakıyordum. O sırada yolun sağında bir yeşillik gözüme çarptı. Ona yaklaştığımda, biraz evvel boş yere kopararak attığım deve dikenin aynısını gördüm.

Bunun üç sapı vardı. Biri kopmuş, daim kalan parçası da, kesik bir el gibi sarkmıştı. Diğer ikisinde birer çiçek vardı. Önceleri kırmızı olan çiçekler, şimdi simsiyah olmuşlardı. Kırık saplardan birinin ucundaki çiçek çamurlanmış, sarkmıştı; diğeri yağlı kara toprağa bulaştığı halde dimdik duruyordu. Bir araba tekerleğinin çiğnediği ve sonra tekrar doğrulduğu belli oluyordu. Yamuk durmasının nedeni de buydu. Gövdesinin bir tarafı kopuk, iyice yıpranmış, kolu kesik, gözü patlatılmış bir insanı andırıyordu. Her şeye rağmen, çevresindeki kardeşlerini yok eden insanlara yenilmiyordu.

Tekrar,”Ne tükenmez bir yaşama gücü…” diye düşündüm, insanoğlu her şeyi yenmiş, milyonlarca otu, bitkiyi yok etmiş, bu hala direniyor…

Aniden, çok eskiden Kafkasya’da geçen, bir bölümünü bildiğim, bir bölümünü de görenlerden duyduğum, bir bölümünü de hayalimde canlandırdığım bir olay aklıma geldi. Hikaye aklımda kaldığı kadarıyla şu şekildeydi:

Bin sekiz yüz elli bir yılının sonlarına doğruydu. Hacı Murat, soğuk bir kasım akşamında, tezek dumanıyla kaplanmış bir Çeçen köyüne yaklaşmaktaydı; Mahket köyü, Rus topraklarından bir kilometre kadar ilerideydi.

Müezzin ezan okumayı yeni bitirmişti. Tezek kokusu sinmiş temiz dağ havasında, adeta birbirlerine yapışıkmış gibi olan toprak evlerin bahçelerinden, inek ve koyunların birbirine karışan sesleri, aşağıda bulunan çeşmeden erkekli, kadınlı, çocuklu bir kalabalığın bağrışmaları işitiliyordu.

Hacı Murat, kahramanlıklarıyla ün salmış Şeyh Şamil’in en iyi adamıydı. Her zaman, kendi sancağı ile, adamlarının arasında dolaşırdı. Bu kez başında, yüzünü iyice gizleyen bir şapka vardı. Kepeneğinin altından da tüfeğinin ucu görünüyordu. Yanındaysa, adamlarından sadece bir kişi vardı. Hacı Murat, mümkün olduğu kadar kendini belli etmemeye çalışarak gidiyor, şahin bakışlarıyla da, yoldan geçen herkesi büyük bir dikkatle süzüyordu. Köyün ortasına gelince de, sola, dar bir çıkmasa yöneldi. Çıkmazın bir tarafı, bir tepeciğe yaslanmıştı. Yokuş üzerinde oyulmuş ikinci bir toprak eve gelince, durdu, çevresine bakındı. Evin önünde kimseler yoktu, çatıda, yeni sıvalı, kilden bacanın arkasında, üstü parkasıyla örtülü bir adam yatıyordu. Hacı Murat yatan adama, kırbacının sapıyla dokundu. Parkanın altından, başında takke, üzerinde eski, hırpani bir hırka olan bit ihtiyar çıktı, ihtiyarın neredeyse kirpiksiz gibi görünen gözleri, kıpkırmızı, çapak içindeydi. Gözlerini açmakta zorlanıyor, sık sık kırpıştırıyordu.

Hacı Murat:

“Selamun aleyküm!” diyerek, yüzünü açtı.

“Aleyküm selam.”

Murat’ı tanıyan ihtiyar, gülümseyerek ayağa kalktı. Bacanın yanında duran ayakkabılarını giymeye çalıştı. Ayakkabılarını giydikten sonra, buruşmuş parkasını, hiç acele etmeden üzerine giydi. Çatıya dayanmış olan merdivenden aşağıya inmeye başladı, ihtiyar adam, giyinirken de, aşağı inerken de, kafasını sallayarak, bir şeyler mırıldanıyordu. Aşağı indiğinde de, misafirperver bir tavırla, elini Hacı Murat’ın atının dizginiyle sağ üzengisine uzattı. Fakat, misafirin atik, güçlü adamı atından atlayarak, ihtiyarın yardımına gerek bırakmadı.

Hac: Murat, alından indi. Hafifçe topallayarak çatının altına girdi, içeriden, on beş yaşlarına yakın bir çocuk fırlayarak çıktı. Kara üzüme benzeyen gözlerini şaşkınlıkla ona

İhtiyar adam:

“Koş, camiden babanı çağır!” dedi. Misafirinin Önüne geçerek, toprak evin kapısını açtı. Hacı Murat içeriye girerken, iç kapıdan, üzerinde kırmızı bir hırkayla, san bir gömlek, mavi şalvar olan, ince, zayıf bir kadın çıktı; elinde birkaç tane minder vardı.

“Hoş geldin!” diyerek eğildi ve minderleri duvara sıralamaya başladı.

“Allah, oğullarına sağlık versin!” diye cevapladı Hacı Murat.  Kepeneğini,  tüfeğini  ve kılıcını  çıkartarak,  ihtiyara

Yaşlı adam, tüfekle kılıcı, tertemiz badanalı duvardaki çivilere astı. Ev sahibinin de silahlan orada asılıydı. Murat belindeki tabancayı düzeltti. Kaftanının eteklerini toplayarak, minderlerin yanma geçip, bağdaş kurarak oturdu. Yaşlı adam da onun karşısına geçti. Gözlerini kapatarak, ellerini avuçları yukarıya doğru açık bir şekilde kaldırdı. Misafir de aynı şeyi yaptı. Dualarını bitirdiklerinde, her ikisi de yüzlerini sıvazlayarak, ellerini sakallarında birleştirdiler.

“Ne var, ne yok?” diye sordu Hacı Murat.

Adam, ışıksız kırmızı gözlerini Hacı Murat’ın yüzüne değil, göğsüne dikerek:

“Bende haber yok!  Ben kovanlarda kalıyorum bugün geldim çocukları görmeye. O, bilir.”

Hacı Murat, yaşlı adamın, bildiklerini ve kendisinin de bilmek istediklerim arılatmak niyetinde olmadığım anladı, hiçbir şey söylemeden hafifçe başını sallamakla yelindi.

İhtiyar adam: “Hiç iyi değil” diyerek konuşmaya başladı. “Sanki, tavşanlar kartallarla savaşıyor. Onlara kafa tutuyor…Fakat kartallar, tek tek hepsini yeniyor. Geçen hafta, alçak Rus köpekleri, Mıçınski’lerin kuru ot yığınlarını yaktılar…”

İçeriye, Hacı Murat’ın adamı girdi. Güçlü ayaklarıyla, yumuşak adımlar atarak, toprak zeminde yürüdü. O da kepeneği ile kılıcını çıkarttı. Belinde yalnızca kaması ve tabancası kalmıştı. Diğerlerini Hacı Murat’ın silahlarının olduğu

Yaşlı adam geleni göstererek: “Bu kimdir?” diye sordu. “Yardımcım. Eldar.”

“Peki” dedi yaşlı adam ve Eldar’a, oturmasını için yer gösterdi.

Eldar da bağdaş kurarak, oturdu. Güzel, kapkara gözlerini ihtiyara çevirdi. Yaşlı adam, buranın delikanlılarının, geçen hafta iki askeri nasıl yakaladıklarını anlatıyordu. Birini vurmuşlar, diğerini de Şamil’in yanma Veden köyüne göndermişlerdi. Hacı Murat dalgın bir şekilde, onun anlattıklarını dinliyordu. Arada sırada da kapıya bakarak, dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyordu. Evin önünde ayak sesleri duyuldu, kapı gıcırdadı, ev sahibi içeriye girdi.

Gelenin adı Sado idi. Yaklaşık kırk yaşlarında, kısa sakallı, uzun burunlu bir adamdı. Gözleri, oğlunun gibi kapkaraydı, ancak parlak değildi. Çocuk da babasıyla beraber içeriye girdi, kapının yanına oturdu. Ev sahibi tahta ayakkabılarını kapının dışında çıkardı, başlığını ensesine indirdi, Hacı Murat’ın karşısına çömeldi. Uzun zamandır saçlarının tıraş görmediği belli oluyordu.

Yaşlı adam gibi o da, gözlerini kapatarak ellerini havaya kaldırıp, avuçlarını açtı. Duasını okudu, yüzünü sıvazladı, ondan sonra da konuşmaya başladı. Şamil’in Hacı Murat’ın ölü ya da diri yakalanması için emrettiğini; Şamil’in adamlarının daha dün buradan ayrıldıklarını, halkın Şamil’in sözünden çıkmaya korktuğunu, bu nedenle de çok dikkatli olmak gerektiğini anlattı.

“Ben yaşadıkça, evimdeki misafirime kimse dokunamaz. Fakat, dışarıda? Bunu düşünmek lazım.”

Hacı Murat büyük bir dikkatle onu dinliyor, beğeniyle başını sallıyordu. Sado, sözünü tamamlayınca:

“Peki. Şimdi Ruslara bir mektup göndeririz. Adamlarımdan biri götürsün; fakat, yanına yolu bilen birini verelim” dedi.

“Kardeşim, Bata’yı gönderirim” dedi Sado. Sonra da oğluna dönerek, Bata’yı çağırmasını söyledi.

Çocuk, bir ok gibi fırladı. Kollarını sallayarak, çevik adımlarla evden çıktı. Beş on dakikaya kadar, kara yağız bir çeçenle, geri geldi. Adamın hırkası, eskilikten neredeyse üzerinden dökülecek gibi görünüyordu. Hacı Murat yeni gelen kişiyle selamla;ti, sözü hiç uzatmadan;

“Yardımcımı Ruslara götürür müsün?” diye sordu.

Bata neşeli bir şekilde:

“Yahu elbette, neden olmasın? Bu görevi benim gibi yerine getirebilecek bir çeçen daha yoktur. Başkası gelir söz verir, sonra da yerine getiremez. Ama, ben yaparım.”

“Tamam, emeğine üç tane” dedi Hacı Murat, parmaklarıyla da üç işareti yapıyordu.

Bata, anladığını başıyla belirttikten sonra, paraya değer vermediğini, bunu ona yararlı olabilmek şerefini düşünerek yapmaya hazır olduğunu, sözlerine ekledi. Dağlıların hepsi, Hacı Murat’ın Rus köpeklerini nasıl vurduğunu bilirlerdi.

“Çok iyi, sözün kısası, en makbul olanıdır” dedi Murat.

“E, bende susayım bari!” dedi Bata.

“Argun ırmağının dönemecinde, yokuşun karsısına gelen ormanın düzlük yerinde iki tınaz vardır; biliyor musun?”

“Evet.”

“Orada beni, üçatlım bekliyor.”

Bata anladığını belirten bir şekilde başını salladı.

“Han Mahoma’ya sorarsın; o ne yapılması gerektiğini sana anlatır. Onu Rusların büyüğü Prens Vorontzov’un yanına götürürsün. Bunu yapabilecek misin?”

“Tabi ki!”

“Geri de getirirsin, olur mu?”

“Olur,”

“Daha sonra da, ormana dönersin. Ben de oraya geleceğim.”

“Emredersiniz!” dedi Bata. Ayağa kalktı, ellerini göğsüne getirerek dışarı çıktı.

Bata dışarıya çıkınca, Hacı Murat ev sahibine dönerek;

“Cehive de bir adam göndermeliyim” dedi. Elini kaftanının göğsünde sıralı duran fişekliklerden birine soktu, fakat içeriye giren iki kadını görünce elini çekerek, sustu.

Kadınlardan yaşlı ve zayıf olanı, biraz evvel minderleri getiren kadındı. O Sado nun karısıydı. Diğeri, kırmızı şalvarla, yeşil bir hırka giymiş, göğsü gümüş paralarla kaplı gencecik bir kızdı, incecik belinde sallanan ve çok uzun olmayan kalın, siyah sert saç örgüsünün ucuna da bir gümüş ruble bağlıydı. Ciddi görünmeye çalışan taptaze yüzünde, kardeşi ve babasına benzeyen kömür karası gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Misafirlere hiç bakmıyordu ama, orada oluşlarından dolayı etkilenmiş olduğu belli oluyordu.

Sado’un eşi, bir tepsi getirdi. Tepsinin içinde çay, mantı, yağlı yufka, peynir, ekmek ve bal vardı. Kız leğenle, su ibriğini, omzunda da havluyu taşıyordu.

Kadınlar, kırmızı yumuşak terlikleriyle sessizce dolaşarak, misafirlerin önüne, getirdiklerini bırakırken. Hacı Murat ve Sado konuşmalarını kestiler. Kara gözlü Eldar. kadınların içeride bulundukları süre boyunca bir heykel gibi hareketsiz duruyor, ayaklarının ucundan başka hiçbir yere bakmıyordu. Kadınlar çıkıp, yumuşak adımları duyulmaz olunca, Eldar rahat bir nefes aldı. Hacı Murat, kaftanının fişekliklerinin birinden bir kurşun aldı, altından bükülmüş bir mektup çıkardı.

“Bu oğluma verilecek!”

“Cevabı nereye gönderilecek’.”’ diye sordu Sado.

“Sana versin. Sen bana iletirsin.”

“Emredersiniz” dedi Sado.

Mektubu fişekliğine koydu, sonra ibriği eline alarak, leğeni Hacı Murat’ın önüne koydu. Hacı Murat hırkasının kollarını sıvayarak, bembeyaz, kaslı kollarını, Sado’nun döktüğü soğuk suyla yıkadı. Ellerini evde yapılmış, temiz bir havluyla kuruladıktan sonra, sofranın başına oturdu. Eldar da aynı şeyi yaptı. Misafirler yemeklerini yerken, Sado da karşılarına geçip oturdu. Onlara, geldikleri için birkaç kez teşekkür etti. Küçük çocuk,  Hacı  Murat’tan güzelim kara gözlerini ayıramıyor…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club