Hadi Beni Aşk’tan Yarat

Ekim 4, 2011 Deneme, Nemesis Kitap, Şiir

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Devrik Biyografi

Kasım ayının 1984′üncü gösteriminde İstanbul’un en talihsiz metrekarelerinde doğduğu ve hâlen “ikiyakası bir araya gelmeyen deli gömleği” diye adlandırdığı o akli dengesini yitirmiş şehirde ikamet ettiği rivayet edilmektedir. Sarı sıcak çocukluk günlerinde tren raylarına eğilip de kulağını dayadığında, Tanrının ona ilk emrini de duyacaktır. -Aşk!

Gecenin mayasına güneş katma çalışmalarına; böğürtlen bahçelerinden aldığı mor lekelerin gölgesinde, ateş böceklerinin haklı mücadelesine o pervasız gülüşüyle iştirak ederek başlamıştır. İlk yenilgileri de yine bu günlere rastlamaktadır.

Kanayarak ve yaralarının toprak bütünlüğünü tanıyarak büyürken, zihnini eşeleyen hayata dair o imlâ hatalarını da göz ardı edemiyordur artık. Kelimelerle tanışıklığı uzun yıllara tekâbül etmese de, sağlam temellere dayalı bir dostluk kurmaları çok da vakit almamıştır. Kalem ve beyaz kâğıtların itilafında girdiği her savaşta günbegün ölse de, cephede, kurşunların da can verebileceğini anlatmayı inatla sürdürmüştür. Keza yazara göre Aşk biraz da; dengesiz ipler üzerinde trapez gösterisidir!

Yazar, tarih içinde tertip edilmiş çeşitli kıyametlerde muhtelif ecellerle ödüllendirilmiştir.

YEK

Bir… Her şeyin başında durmak, o ilk adım… Olup bilen ne varsa izini taşır bir’in… Sevdiğiyle bir olmaya çalışır muhakkak, iki uzak yürek… Aşk daima birdir, hep bir eldendir… Attığı zar hep yek!

Yalnızlık Benim İhtisas Alanım – İntro

Ömür trafiğinde, hep bir renk körlüğü bizim seyrimiz… Huzur denen o ulaşılması zor şehir… Sahiden de oraya varabilecek miyiz acaba? Ne zaman durmalıyız ya da ne zaman geçmemiz gerekiyor? Kırmızı mı yandı yoksa yeşil mi? O renklerin kırmızı ya da yeşil diye adlanacağını kim belirledi, belirlerken neyin kafasını yaşıyordu tam olarak? Şu an sisle kaplanmış bir yoldasın, sonunu tahmin dahi edemiyorsun. Fakat en önemlisi de; özünden bile daha içinde bir yerlerde olan o sevgiliden, nasıl gidebilirsin ki?

-Bu gece imge yağmuru var, o hissizlik şemsiyeni aç da fazla şiirlenme…

-Yediğin içtiğin senin olsun, sevdiklerini anlat.

Son derece realist biriydim. O yıllarda ‘bir yalanı her şeyden çok seveceksin’ deseler, asla inanmazdım. O sıralar seni tanımıyordum malum. Seni ilk gördüğüm an’ı mümkün değil unutamıyorum. Yüzümde muzip bir gülümsemeyle karşılıyorum şu anda o çağrışımı hatta; “Çocuk resmen içine düştü…” demekte çok haklıydı arkadaşların. Aslında kullandıkları cümleyi derinlikle düşünürsen, çok da güzel bir aşk tanımıydı. Resmen içine düşmüştüm senin, üstüm başım sevda’lanmıştı hep. Ayağa kalktım ve gezindim sonra sende… İçinde gördüğüm her şey öyle tanıdık gelmişti ki, bana çok eski bir duyguyu hatırlattın. Bende zaten aşk vardı aslında, doğduğumdan beri… Gizliydi bünyemde bir yerlerde o hissiyat… Sen sa- dece o hisleri uyandırdın. Utangaçlığımı gizleyemesem de bir gün seni sokakta çevirip; “Aklım bu gece ve sonraki gecelerde sizde kalabilir mi?” demiştim. O gün bugündür, aklım hep sende. Sen ise o an, gülmüştün daha önce hiçbir yerde rastlamadığım bir ışıkla. “Hiç de böyle teklif duymamıştım, ” diyerek paldır küldür girmiştin gönlüme. Çok da hatıramız olmadı düşünülünce, bu aşkın ayak sesi çok da duyulmadı kentin sokaklarında. Benim yüreğimi ilk sen titrettin lakin ben senin için standart bir yaz aşkıydım yalnızca. Aşkı mevsimlere göre değerlendirmek kimin fikriydi bilmiyorum ama sendeki tanımım buydu. İlk göz ağrımdın, yollarına bakmaktan epey bir ağrımıştı gözlerim. Dillere pelesenk bir gösterişle geldin bana, daha ben yüreğimin nezaketini gösteremeden de gitmeyi seçtin. Üstelik de damarıma basarak, kan dolaşımıma barikat olarak gittin.

Tabii haliyle giderken bana söyleyeceğin her şey, cinayetimi aydınlatmak için delil olarak kullanıldı. Yine de çok şey karanlıkta kaldı, sana dair duyduğum o ilk kıvılcım mesela, gömüldü siyah bir bilinmezliğe. Bu kötü deneyimi unutarak hayata dönmeliydim, yeniden başlamalıydım nefes almaya. Gidişinin ardından yokluğunun izinde avare bir halde dolaşıyordum akşamdan akşama. Hani o mahallemizin kadrolu filozoflarından biri olan Murat Ağabey, çekti beni kolumdan ve de başladı ince ince anlatmaya;

“Karşılıksız aşk mı olur, seviyorsan eğer ikinci şahıstan olmasa da Tanrıdan mutlaka alır karşılığını yüreğin… Unutmalı mısın, bunu bilemiyorum. Aslında neden unutasın? Formülü yok hem bunun, engel olamazsın, arada bir aklına gelir mutlaka… Şarkılar tetikler. Kokular, sesler, sözler tetikler… Gelir muhakkak aklına. Onun hatırasına dur durak yok. Ama asıl soru şu, neden silinsin ki zihninden? Anımsamayı isteyeceksin belki bir zaman sonra. Unutmak şu an o sızlatan ağrıyı dindirecek gibi düşündürse de, ara sıra hatıranı ziyarete gelsin, bunun sana ne zararı var? Hem bu bir bakıma hâlâ yaşadığını da ispatlar,” diyerek efkârımı almaya çabalamıştı. Dediklerini ne derece dinlediğim ya da uyguladığım tartışılır ama;

Hayatıma girenler teker teker beni terk ederken; ben senin ardından el salladım ve seninle vedalaştım hep!

Sevmiyorum yaz aylarını… Bana daha da yalnız olduğumu hissettiriyor bu vakitler çünkü. Nasıl mı? Güz aylarında ya da kışın, herkes daha bir asık suratlı ve hüzünlü görünüyor bana. O zaman kendime biraz daha yakın buluyorum insanları. Yazın ise neşeliler. Ve benden git gide uzaklaşıyor sanki o gülümseyen yüzleri…

Yaşamak fikriyle bağım iyice kopuk olurdu senin hayalin olmasa, ama hayalin de bazen hayatın saflarına geçerek üzerime geliyor. Hayatla bir olarak beni köşeye sıkıştırıyor, keşke bunu yapmasa… Sevmek diğer tarafın iyiliğini düşünmekle başlar benim kalbi görüşüme göre. Sen de, hayalin de bu anlayışa oldukça uzaksınız. En büyük uzaklık birimi sensin. Senden biraz daha yakın bana, yokluğun. .. O yaz, sen ve yokluğun… Bir an evvel unutmak istiyorum ben bu şeytan üçgenini, ona ne şüphe. Fakat izin vermiyor zihnim buna, nasılsa ister istemez anımsayacağım tekrar o ilk karşılaşmamızı. Çünkü seni hatırlamanın da cana su serpen bir etkisi var. Gel de kolaysa, aksini izah et varlığıma…

O yaz, sen ve yokluğun… Hiç sormasanız da beni, şimdilerde yalnızlığı ihtisas alanı seçtim ben kendime. O yaz silindi gitti takvimlerin hafızasından, yokluğun üzerine yorum yapmak zaten anlamlı olmayacak. Tek bildiğim şu, eylemim asla değişmeyecek; aklım bu gece ve sonraki gecelerde hep sende kalacak!

 

İki’ye ayrıldı bütününden koca hikâye… Tılsım bozuldu sonra, uyandık memnuniyet rüyasından… Hep olmazlar bizi mi buldu, biz en başından beri olmaz mıydık? Eminim ki, hiçbir soru işaretinin boynu bu kadar eğik değildir!

Periyodik Süreçlerde Akli Denge Kontrolleri

Hava esmerleştiğinde başımda toplanan kalabalık sabah olunca sessiz sedasız dağılıyor… İzinsiz gösterilere tahammülü yok aklımın… Düşüncelerim göz yaşartıcı!

Doktor, bugün size gelmeden önce, çocukluğuma indim göğsümdeki 23 basamaklı merdiveni kullanarak… Masallarımdan geriye kalanlar ne kadar şaşırtıcı bilseniz. Şimdilerde Pinokyo’nun burnunu kanatıyor yalanlar. Alice yadırgamıyor artık iskambil kâğıdı adamlarla yakıştırıldığında. Gulliver başka ütopyalara alınmıyor pasaportsuz. Pollyanna da vazgeçmiş hoşnutluk masalından. Peter Pan korsan yayınlarla vurmuş voliyi. Rapunzel prensi beklemeyi bırakıp ejderhayla işi pişirmiş en sonunda. Don Kişot beyaz bayrak sallıyor yel değirmenlerine. Şimdilerde Sindrella, saat ne zaman 12′yi gösterse intihara meyil ediyor. İçlerinden bir Quasimodo değişmemiş sanki. Hâlâ dünyanın yükünü taşıyor kamburunda. Doktor ben bugün tüm oyunlarımdan caydım anlıyor musun? Misketlerimden ve gazoz kapaklarımdan…

Çocuktum, rüzgârın dahi eline avucuna sığmayan bir çocuk. Böğürtlen bahçelerinde soluğum kesilene dek düşlerimi kovalardım. Düşerdim diz üstüne, yüzüm gözüm düş olurdu. Sarı sıcak saçlarım vardı. Eşlik ederdim tozkoparan fırtınalarına, eşlik ederdim yalın ayak. Henüz hayat tek satır yazmamıştı alnıma. Kaderim okunuyordu henüz bu şehrin imlâsız yazgısında. Fahişe bir sokağın dudaklarına sürdüğü kırmızı rujdu şafak vakitleri. Günaha bulandım doğan her yeni gün. Her yeni gün esaretlerin gölgesinde biraz daha büyüdü özgürlüğüm. Gülüşüm ışığı aşılıyordu sanki karanlıklara. Tıpkı o nevruz akşamlarındaki ateş böcckleri gibi. ‘Cennet’ sakinlerinin uykuları bölünürken tren çığlıklanyla… Martılar yine ağır mesaideydi. Menekşe İstasyonu, yani hüznün ucu bucağı belirsiz perspektifi, (muhtemelen Mardinli) midyeci gençler, evini kitap satarak geçindiren belediye emeklisi Yaşar Amca, balıkçıların gönül meseleleriyle adlandırdığı kayıklar, ütü tutmayan dalgalar, sonsuz bir şarkıyı besteleyen deniz kabukları, hafızasız balık ağları, belki de hiç olmayan Eftelya, hiç bile olamayan ben… Her birimiz tek tek uyanıyorduk kimsesizliklerimizden. Hızla devam ediyorduk yürürlükteki ömürlerimizi tüketme çalışmalarına. Çocuktum, şeytana pabucunu ters giydiren yaram’az bir çocuk. Epey yürüdüm akrep ile yelkovanın aksinde. Geriye çekildi hatıralarım.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club