Hakikat ve Hurafe | Dücane Cündioğlu | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Hakikat ve Hurafe herkese hitab etmiyor; bilakis, herkesin dışında kalabilmeyi başarmış küçük ve seçkin bir azınlığı; yani hakikat ile hurafe arasındaki ve bağlacını kaldırabilme gözüpekliğini gösterebilenleri kendisine muhatab alıyor; zira ancak ehl-i kıllet, esas itibariyle her hakikat’in bir hurafe, her hurafe’nin bir hakikat olabileceğini lâyıkı vechile takdir edebilir ve sadece onlar hurafelerinin zerresini dahi feda etmemek hakşinaslığını gösterebilir. Hakikat ve Hurafenin ateşi; söz’ün hurafesine, yazı’nın hakikatine olan güvenlerini kaybetmemek amacıyla yola revân olup sırf kıyılardan çakıltaşı topladıkları için evlerine dönmekte geciken/geç kalan haşarı çocukların dikkatini çekmek için yakıldı. Sahillerin bu haşarı çocukları, biraz ötelerinde yanmakta olan ateşi görebilirlerse şayet, o ateşin yanı başında tıpkı kendileri gibi gecikmiş/geç kalmış bir arkadaşlarının daha olduğunu ve eve dönebilmek için (evet sadece eve dönebilmek için) elindeki çakıl taşlarıyla denizi doldurmaya çalıştığını fark edeceklerdir.
***

Dâd u feryâd eyleyince derviş, dediler ki: ol mecnûn siyah-mest Ne bilsinler aşk şarabın içmeden hep mest-i müdâm idi derviş.

Melâmizâde Kemâleddin Efendi

içindekiler

önsöz
ben hakikatim 1
ya ben öleyim mi söylemeyince? 4
ben ki şiirimi nesrimle yazdım 7
burnum değdi(ğinde) burnuna yokun 9
sevda kuşun kanadında 12
sevda şimdi kimin kanadında? 15
söyle bana, denizkızı niçin ağlıyor? 18
melâmet daşı 21
kurb-i sultân âteş-i sûzan 24
akıntıya kapılmayanları akıntı asla kapmaz 27
ibnul-vakt hâlâ orada imiş 30
ve/veya: vâveylâ 33
hızır’ın huzurunda hâzır olmak 36
edatlar tek başlarına bir anlam ifade etmezler 39
hem dilsiz, hem dilsûz 42
ey esirân! 45
ne yazık ki biz suçsuzuz 48
peynir büyük, yol kısa 51
benim neslimin büyük günahı 55
öz-eleştiri: özü-eleştiri 58
hurafelerimizin zerresini bile feda etmeyiz 61
hakikat ve hurafe 64
onlarca hurafe, bizce hakikat 67
hurafesini kaybetmiş bir dünyanın çocuklan 71
islâmsız türkiye, türkiyesiz İslâm 74
ahlâk ile siyaseti birbirine karıştırmak 77
ihtilâl’den inkılâba 81
gazete okuyan adamın imameti câiz midir? 86
hiçliğin grameri 90
islâmcılığın dilsel hermeneutiği üzerine 93
hakikatin zahiri, zahirin hakikati 96

Meselelerin bu düzeyde algılanması karşısında yargı bildiren öner­melere ayrılan alanın karanlığa ve dahi suskunluğa gömülmesi elbet­te kaçınılmaz bir sonuç. Yargıları askıya alıp şiir’in diline, dil’in dua ve temennisine (daha açıkçası: kelâm ın sırr u esrarına) sığınmak seçe­neğine yönelmeyi, sahile selâmetle varmak isteyenler için çok görme­meli o halde.

Tanrı’nın kendisinin ve sözünün dahi bir hurafe olarak telâkki edil­diği modem dünyada, şayet müslümanlar insan ın, tarih in, İnsanî ve ta­rihî olanın hurafe olarak ilan edilmesi karşısında susarlarsa, hiç kuşku duyulmamalı ki bir daha konuşma imkânını da bulamayacaklardır. Hal böyleyken niçin pazarlık yapalım ve hiç de gerek yokken hurafelerimi­zin masumiyetinden vazgeçmek, asri sathîliğe ram olup hakikatimizi fe­da etmek gibi sâdedilliklerde bulunalım?

İşte bu nedenle Hakikat ve Hurafe, herkese hitab etmiyor; bila­kis, herkesin dışında kalabilmeyi başarmış küçük ve seçkin bir azınlı­ğı; yani hakikat ile hurafe arasındaki ve bağlacını kaldırabilme gözü- pekliğini gösterebilenleri kendisine muhatab alıyor; zira ancak ehl-i kıllet, esas itibariyle her hakikat in bir hurafe, her hurafe nin bir ha­kikat olabileceğini lâyıkı veçhile takdir edebilir ve sadece onlar hura­felerinin zerresini dahi fedâ etmemek hakşinaslığını gösterebilir.

Hakikat ve Huraf’nin ateşi; söz ün hurafesine, yazının hakikatine olan güvenlerini kaybetmemek amacıyla yola revân olup sırf kıyılardan çakıltaşı topladıkları için evlerine dönmekte geciken/geç kalan haşarı çocukiarın dikkatini çekmek için yakıldı. Sahillerin bu haşan çocukları, biraz ötelerinde yanmakta olan ateşi görebilirlerse şayet, o ateşin yanı- başında tıpkı kendileri gibi gecikmiş/geç kalmış bir arkadaşlarının daha olduğunu ve eve dönebilmek için (evet sadece eve dönebilmek için) elindeki çakıltaşlarıyla denizi doldurmaya çalıştığını farkedeceklerdir.

Dücane Cündioğlu Çamlıca, 1 Nisan 1999

ben hakikatim

Hakikatle beraber olmadan bizatihi hakikat olunabilir mi? Ha­kikati temsil etmeden “Ben Hakikatim!” denebilir mi? “Ben Haki­katim!” demedikçe, hakikat adına konuşulabilir mi?

Hakikati bilemediğimiz, hakikati temsil etmediğimiz, kendimi­zin hakikatin kendisi olduğuna inanmadığımız sürece bu suâllerin cevabını veremeyiz; veremiyoruz da zâten. Lâ süpürgesini elimiz­den bıraktıktan sonra “Ben Hakikatim!” sözü de çıkmaz oldu ağ­zımızdan. Şimdi başka hakikatlerin de varolduğunu kabul eder hâ­le geldik. Başka hakikatlerin varolduğunu kabul ettiğimiz andan iti­baren, başkalarının hakikatine saygı duymayı, başka hakikatlerle birlikte yaşamayı, hâsılı hakikatlerin başkalığına inanmayı bir ma­rifet addeder olduk.

“Hak taaddüd etmez!” demişti atalarımız. Hakkın parçalanabileceğine, hakikatin başkalaşacağına inanmamışlar; hakikatin baş­kalaşabileceğim akıllarına bile getirmemişlerdi. Hakkın, hakikatin taaddüd etmeyeceğine inandıkları için de “Ben Hakikatim!” diye­bilmişlerdi.

“Ben Hakikatim!” diyemeyenler, başkalarının tanımladığı, kim­lerin ve ne suretle girip giremeyeceklerine başkalarının karar ver­diği bir hakikatler dâiresi içerisinde kendilerine bir yer bulmuş ol­maktan dolayı sevinebilirler; sonra da sanki bir anlamı varmış gibi “Siz bizi böyle kabul edin, biz de sizi öyle kabul edeceğiz” demeyi gelişmişliğin bir tezahürü addedip bunu bir de hak arama müca­delesi diye adlandırabilirler. Başkalarının tanımladığı bir hakikatler dâiresi içerisinde yer tutup ikamet etmek… VE SONRA “Ben Ha­kikatim!” diyebilmek… İşte bu mümkün değil!

“Herşey imkânla mümkündür!” demişti atalarımız. Mümkinât âleminde değişenlerin, değişebilenlerin peşinden gitmeyi başkalarına bırakmışlar, onlar hep sabit olana, değişmez olana ehemmiyet vermişlerdi ve bunun içindir ki “Ben Hakikatim!” diyebilmişlerdi.

Huzur dolu, sükun dolu insanlardı atalarımız. Huzur ve sükun sözcükleri, sabit olmak, sabit kalmak, değişmemek, başkalaşma­mak mânâsına geliyordu bir zamanlar. “Hazır olmak” tâbirindeki huzur: kımıldamadan beklemek, sabit kalmak demekti, tıpkı sükun sözcüğü gibi. “Sükûn’ul-arz” tâbiriyle dünyanın dönmediğine işaret edilir ve sükunet sözcüğüyle sübutiyet kastedilirdi. Bu nedenle, sa­bit olmak, muhkem bir mevzide ikamet etmek, huzur ve sükun eh­li olmak demekti. Huzurlu olmak, sakin olmak hâli, ancak değişe­ne iltifat etmemekle, geçici olanı süpürüp atmakla, sabit ve muh­kem olanı izlemekle, özlemekle elde edilebilirdi. Tağyir ve tebdil (değiştirmek), “tahrif etmek” demekti ve tahrif, lânetli bir işti.

Şimdi modernler sabit olana (sübutiyete), değişmeyene, değiş­meden kalana değil de değişene, değişip gelişene rağbet ediyorlar. “Sen hâlâ orada mısın?”’ diye soruyorlar, orada olmadıkları, ora da kalmadıkları için de huzur ve sükun bulamıyorlar. Bu nedenle değişmezliğin sembolleri olan bu iki sözcüğün mefhûmunu, değiş­menin sonuçları haline getiremiyorlar.

“Eşyânın hakikatleri sabittir ‘ demişti atalarımız. Bu sözü amentülerinin başına yerleştirmişler; sonra da “ilim bu sübutiyetle tahakkuk eder” diye eklemişlerdi. Şimdi kimse hakâik’ul-eşyâ’nın sabit olduğuna inanmıyor, inanmak istemiyor. Bu yüzden kimse ilim sahibi olamadığı gibi, ilim sahiplerini de tanıyamıyor. Değişeni bilmek istiyor insanlar, bildikleri değiştikçe, bilgileri de değişiyor ve bu biteviye sürüp gidiyor.

Bu oynak ve kaypak zeminde kim “Ben Hakikatim!” diyebile­cek, kim kendi hakikatiyle ayakta kalabilecek? Öyle ya, kendi ha­kikatleriyle ya da kendi hakikatlerine istinaden ayakta kalamayanların, başkalarının tanımladığı bir gerçeklik düzleminde ayakta ka­labileceklerini mi sanıyorsunuz?!

Bırakınız binleri taaddüd eden hakikat(ler) dâiresinde yer tut­maya çalışsınlar ve hak arama mücadelesi verdiklerine inanmayı sürdürsünler. Bırakınız o bilileri bu oynak ve kaypak zemine de­mokratik haklar platformu adını takarak geçimlerini bu tür hikâ­yeler anlatmakla kazansınlar.

Kulak asmayın siz bu bezirgânlara, kalkın ayağa ve onlara Biz Hakikatiz deyin. Bakın işte o zaman, ancak o zaman Hakk’ın (sa­bit ve değişmez olanın) geldiğini, Bâtıl’ın (geçici olanın) zâil oldu­ğunu göreceksiniz; ancak o zaman Bâtıl’ın bir köpük yığını, Hakk’ın ise durmaksızın akan bir çağlayan olduğunu kavrayacak­sınız.

Bu arada siz siz olun ve aklınızdan şunu çıkarmayın: HAK TA­ADDÜD ETMEZ!

ya ben öleyim mi söylemeyince?

Cârûb-i Lâ.
C
ârûb Farsça bir sözcük ve ‘süpürge’ anlamına geliyor. Lâ ise Arapça’da ‘hayır’ anlamında kullanılıyor. Ancak Cârûb-i Lâ tâbi­rinde geçen ne cârub bilinen ‘süpürge’ anlamında kullanılmış, ne de lâ bilinen ‘hayır’ anlamında. Tasavvufî bir ıstılah olan Cârûb-i La daki ‘Lâ’, her müslümanın bildiği Lâ ilahe illallah’ı (Tevhîd’i) temsil etmekte, cârûb ise Lâ’daki bu anlamı güçlendirici, teyid ve tekid edici bir fonksiyon üstlenmektedir:

Lâ süpürgesi.
L
â süpürgesi’nın anlamını kavramak, bu süpürgenin mahiyeti­ni ihata ve hatta izah etmek, keşke bu kavramın sözlük anlamları­nı açıklamak kadar kolay olsaydı. Fakat galibiyetin gerçekte mağlubiyet demek olduğu bir zamanda, Lâ süpürgesinden bahis açmak hiç de kolay değil. Bâtıla (geçici olana) rağbetin arttığı, cîfe-i dünyayı elde etmek için kargalar gibi sofralara üşüşüldüğü bir do nemde kim La süpürgesini eline alacak ve Cife-i dünya değil kerkes gibi maksûdumuz/Bir bölük ankalarız Kâf-ı kanaat bekleriz diyebilecektir?

Güçlenmenin, büyümenin ve dahi dünyayı ele geçirmenin maksûd-ı aslî hâline geldiği zamanımızda, değil Lâ süpürgesi’ni ek almanın, bu tâbiri ağza almanın bile ateşle oynamak demek ol­duğunu bilmez değilim. Ne ki birilerinin çıkıp “Ey insanlar! Nere­ye gidiyorsunuz!?’’ demesi ve gidilen bu yolun, merhum Necib Fâzıl’ın deyişiyle bir çıkmaz sokak olduğunu söylemesi gerekmez mi? Öyle ya, Kıyamet in çok yakın olduğunu hatırlamaz olduk, unuttuk âdeta. Cennet ve cehennem, umduğumuz ve korktuğu­muz mekânlar değil artık. Meleklerle dolu değil evlerimiz ve sofra­larımız. Sağ ve solumuza niçin selâm verdiğimizi bilmiyoruz, bil­mek istemediğimiz gibi yardım da istemiyoruz. Uyarmıyoruz, uya­ramıyoruz kimseyi, kendimizi bile.

Söylemek, zor iş söylemek. Kişinin söylemediğinde ölebileceği şeyleri yoksa, söylemese de olur; karşı çıktıklarına karşı çıktığını, inkâr ettiklerine inkâr ettiğini söyleyemez, bâtıla bâtıl, münkere münker diyemez. Söylemediğinde, söyleyemediğinde öleceğine inanmaz çünkü.

Adam yerine konulmak adına, adam olmayanlan adam yerine koymak ne de acı! Üstelik o denli de haysiyet kırıcı. İnançlarımızın, kabullerimizin ve inançlarımız uğruna yaptıklarımızın hak olduğuna itikad ettiğimiz halde, inanmadığımız, reddettiğimiz ve bâ­tıl olduğunu bildiğimiz şeylerin hak olduğunu söylemek, sonra da Tevhid ehlinden sayılmayı beklemek.

Söylemek, gerçekten de ne zor iş söylemek! Evet, kişinin söylemediğinde ölebileceği şeyleri yoksa, söylemese de olur.

Söylemediğimizde uğruna ölebileceğimiz şeylerin miktarı gittik­çe azalıyor; söylemiyoruz, söyleyemiyoruz bu yüzden. Kınanmak tan, gülünç duruma düşmekten korkuyoruz; bize “Sen daha bun­ları aşmadın mı?” denmesinden çekiniyoruz. Korktuğumuz, çekin­diğimiz için de söylemiyoruz, söyleyemiyoruz. îşte biz bu nedenle, söylemediğimizde ölmeyeceğimiz şeyleri söylüyor, bu nedenle boş konuşuyor, lâf u güzâf eyliyoruz. Öyle ya zor iştir “Ben hakika­tim!” demek. Lâ süpürgesi‘ni eline alıp meydanlara çıkmak.

Sinsi ve korkak, âciz ve zavallı, özgüvenden yoksun ve eyyam­cı insanlar “Ben Hakikatim!” diye meydana çıkamazlar. “Ben ha­kikatim!” diyemeyenler bâtılı süpüremezler, geçici olanı bırakıp Bâkî olana yönelemezler. Yunus gibi söylemeyince ölemezler, öl­memek için de söyleyemezler:

Aşkın odu geldi yüreğim harlar
A
şık olan âr u nâmusu neyler
Behey Yunus, sana s
öyleme derler.
Ya ben
öleyim mi söylemeyince!?

Velhâsıl, sizlere susmanızı, ağzınızı kapamanızı, uslu uslu yeri­nizde oturup hiçbir şeye karışmamanızı öğütleyenlere kulak asma­yın, süpürün hepsini gitsin!

ben ki şiirimi nesrimle yazdım

Deli sevdaların delirmekten çekindiği bir esnada… itirazlar yerini öfkeye, kahr u gazaba terkedip ah u enînler çılgınlığa inkilâb ettiği bir zamanda… çılgınlık yerini huzur ve sükunete bırakıp sevda ateşi­nin gönülleri yaktığı bir sırada… sükûtun sessizliği ortalığı kaplamış… eller karıncalaşmış… karıncalar kanlanmış… kabalar kalabalıklaş­mış… kalabalıklar kabalaşmış… Artık ne Sen ve ben, ne de sen ve Ben demekten vazgeçmiş adam… yaptım, yaptın, yaptılar da de­memiş bir daha… Diyecek olduğunda kekelemeye başlamış… konuşamamış… susmuş… o susmuş, melekler ağlamış… o acı acı tebes­süm etmiş, melekler yine ağlamış… çünkü melekler hep ağlarmış…

“Nasıl konuşabilirim ki” diyesiymiş adam… “söz kâr etmiyor­sa?!” ve fakat dememiş, diyememiş… hicab etmiş, hicabı hicranı olmuş… adam, olmuş… adam olmuş adam, ölmüş “canı cehenneme” demişler, canı cehennem olmuş… cehennem kızmış ateş olmuş… ateş büyümüş ATEŞ olmuş… Adam yanmış… âlem yanmış… Türkçe susunca yangın bile yanar olmuş… yanan yan­mış, lâkin geriye küller değil, hicran kalmış…

Yayım tarihi
  • Kitap AdıHakikat ve Hurafe
  • Sayfa Sayısı100
  • YazarDücane Cündioğlu
  • ISBN9786054322077
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKapı Yayınları / 2010-2

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur