Hüzün Hastalığı

Eylül 16, 2009 Günümüz İslam Düşüncesi, KARAKALEM YAYINLARI

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

50725

“Hayatın tıbbileştirildiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanla ilgili olan herşey bir el çabukluğuyla tıbbın hükümranlık alanına sokuluveriyor. Bu şekilde hayat, yaşanması gereken birşey olmaktan çıkarılıp tedavi edilmesi gereken birşeye dönüştürülüyor” diyor Kemal Sayar. “İnsanın ruh dünyası’ nın da bu süreçten nasibini aldığını belirtiyor ve ‘hüzün’ karşısındaki modern duruşu bunun bir örneği olarak irdeliyor. Oysa hüzün, ne bir ‘hastalık’ ter, ne de bizatihi bir ‘hastalık belirtisi.’ Bilakis, “Hüzün, bizi iç dünyamızın daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturabilir. Onu bir misafir gibi kabul etmek gerekir.”

Önsöz

ELİNİZDE TUTTUĞUNUZ KİTABIN önemli bir kısmını psikiyatri ve psikoloji yazılan oluşturuyor. Bu yazılar, mesleki alandan dışarıda uzanan o kıpır kıpır hayata taşma arzusundadırlar. Bu yüzden olsa gerek, müellifin kimi tercihlerini kolayca ele vermektedirler.
Mesleğim gereği binlerce insanı dinledim, her dinleyişimde olmasa bile, sıklıkta heyecan duydum. İnsani iletişimin, hemhal oluşun o sıcaklığı, yani hasta ve hekim arasındaki o eşsiz buluşma, sıklıkla coşkulu birşeydir. Coşkuludur, çünkü orada sonu kestirilemeyecek bir etkileşim vardır, o etkileşim sizi sarsabilir, şaşkınlığa düşürebilir, kafanızı karıştırabilir. Psikiyatri bu karşılaşmanın, bu buluşmanın değerini ortaya koyabildiği sürece insani olacaktır.
Bu kitapta kendilerine bir yer bulmuş olan yazılar müellifin duygusal tercihlerini açığa vurmaktadır. Psikiyatri ve psikoloji içinde farklı yer tutmalar, hâkim paradigmaya eleştirel bir gözle bakan yaklaşımlar müellifin ilgisini çekmektedir. Bu yazılar bir medeniyet eleştirisi olarak da okunabilir.
Türkiye’deki medya yılgınlığı üzerine okuyacağınız yazılarda, olup biteni anlama gayreti bulacaksınız. Ama TV dünyasında olup bitenler herkes gibi benim de başımı döndürdü ve bu vertîgoya karşı koymak için tutunacak bir da], ayaklarımı basacağım bir zemin arıyorum. Bu yazılar o arayışın meyveleri.
“Sıradan şeylerde müellif şairane bir tasarrufla bulunduğunu açıklamak durumundadır. Hayatı sezme yolunda bir uğraş, bu yazıların dokusunu oluşturmaktadır.
“Yeraltından Notlar” başlığı altında okuyacağınız ilk iki yazı bu kitabı oluşturan yazıların en eskileri. Yirmili yaşların hemen başında duyduğum merak; Siyah Müslümanlar’ı araştırmaya ve okumaya yöneltmişti beni. Bu yazılar o merakın meyveleri, ama kitaba alınmalarında, şimdilerde elimden kayıp giden gençliğime bir selam verme arzusu var.
Bu kitapla söylemek istediklerim belki anlaşılmaz, belki yanlış anlaşılırım diye kitabın sonuna bir ek (belki bir sonsöz) koydum. Bu ekte yer alan şiir, müellifin ifade kusurlarından doğabilecek anlama ve hissetme yanlışlarını bertaraf edebilir. Böylece, bir sağlama vererek kendimi de sağlama almış oluyorum.
Bu kitabı iki fedakâr insana, anneme ve babama ithaf ediyorum.

KEMAL SAYAR
istanbul, Mayıs 1995

Yeni baskıya önsöz

ELİNİZDE TUTTUĞUNUZ KİTAP on yıl önce ilk baskısını yapmış. On koca yıl sonra şimdi ona ikinci bir önsöz yazıyorum. Ne kadar da çok şey değişti halbuki. Bu on yıl İçinde Türkiye’de ‘sözün düşüşü’ne tanıklık ettik. Sözün değiştirici ve dönüştürücü değeri giderek azaldı. Kelimelere inanan kişiler hâlâ var var olmasına, ama onların nefesleri buz [utmuş ruhları ısıtmaya yetmiyor. Katı olan herşeyin buharlaştığı, paraya dönüştürülemeyen şeylerin sahiciliğini yitirdiği tuhaf bir zamanda yaşıyoruz. Benlikler pazar/piyasa benliği kıvamını alıyor, anlam ve ülkülerden geri dönülüyor. Hiçbir dünya görüşünün gücü insanları haram yemekten, kötülükten alıkoymaya yetmiyor. Yine de bir avuç insan kalırsa geriye bu bozgundan, onları tanıyabilmek gerek.
Onları hüzün üzere yaşıyor oluşlarından tanıyacağız. Onları görünmez sicimlerle hüzün kokuyor birbirlerine. Göz diplerinde faniliğe dair bildiriler okuyacağız.
On yıl .sonra gelen bu ikinci baskı, ahlâki duruşlarını bozmamış, dünyaya ümitle ve sorumluluk duygusuyla bakmayı sürdüren ve her şeyden önce kendi benliklerini sorgulayabilen âteşin ruhlara bir selam yerine geçsin!

KEMAL SAYAR
istanbul, Aralık 2004

BİRİNCİ  BÖLÜM
Mutluluğu ararken

Yurtsuzluk duygusu
80′LI YILLARIN BAŞINDA POLONYA’DAN Dayanışma hareketinden bir kız gelir ve yazar Theodore Roszak’ı bulur. Adı Anna’dır ve ABD’ye yaptığı bu gayri resmi geziyle aydınlara kendi ülkesinde neler olup bittiğini anlatmak istemektedir. Sözlerle değil de gözleriyle konuşan Anna’yı (Üçüncü Dünya hep öyle değil midir? Şark gözlerle simgelenemez mî?) kaldığı yere bırakırlarken, bir süpermarkete girmek icap eder. Anna hayatında ilk kez bir süpermarketle karşılaşmaktadır. Şaşkın bakışlarla rafları süzer, birkaç adım ilerledikten sonra donakalır ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Anna bolluğun ve zenginliğin koridorlarında yürür ve ağlar. Çünkü o Varşova’da temel ihtiyaç maddelerini almak için bile saatlerce kuyrukta beklemektedir. Bir kalıp sabun, birkaç kilo patates almak için günün yarısını harcamak zorunda olan genç kız, süpermarketin şaşaası karşısında ağlamaktadır. Anna’nın ağlayışında masum bir taraf var: O, totaliter bir rejimin kendi özgürlüğünü onca yıldır sıkboğaz ettiğini düşünüp ağlıyor olabilir. Ama biz, bu alâmetle en azından on küsur yıllık ünsiyeti olan bir ülkenin çocukları olarak, süpermarketlerin hiç de masum yerler olmadıklarım biliyoruz. Tıpkı bankaların, televizyon kanallarının, gazetelerin, siyasî partilerin masum olmadıklarını bildiğimiz gibi.
Şimdi, süpermarketleri var kılan şey nedir, onun üzerinde biraz düşünelim.
Bilinen şeydir; insan modern çağla birlikte kendisini daha yalnız, daha bir tek başına bırakılmış hissediyor. İnanmayan, herhangi bir Batı ülkesinde ‘yalnızlıkla baş etme’ üzerine yazılmış kitapların sayısına göz atabilir. Özellikle endüstrileşmİş toplumlarda yalnızlık ve buna bağlı olarak incinebilirlik duygusu, insanı, kendisini koruyabileceği ve bu zayıf tarafıyla savaşabileceği bir emniyet arayışına sevkediyor. Artık bizi sarıp kuşatan, sıcaklığıyla bize emniyet hissi telkin eden geniş aileler yahut eski mahalleler yok: çoğumuz çekirdek ailemizle bir apartman dairesinde, uzaktan bakıldığında üstüste yığılmış kibrit kutuları izlenimi veren bloklarda yaşıyoruz. Kalabalık dünyada kendimizi önemsiz, yalnız ve korunmasız hissediyoruz ve kendi benliğimizi yalancı bir optik kırılmadan geçirip büyük gösterecek ne varsa ona yapışıyoruz. Evlerimizi, o zavallı kibrit kutularını, içine türlü cihazları, envai çeşit mobilyayı yığarak birer şatoya dönüştürmek istiyoruz. Yazılarımıza yapışıyoruz, unvanlarımızdan medet umuyoruz, yahut bir gazete köşesinde her gün fotoğrafımızı görmek güne iyi başlamamızı sağlıyor; sahip olduğumuz birseyin bir başkasında olmadığını düşünmek bizi rahatlatıyor. Bütün bunlar aslında benliğimizi şişiren, onu olduğundan daha hacimli gösteren yanıltma ve yanılsamalar. Ama biz insanız ve ek…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club