İki Şehrin Hikayesi

Mayıs 12, 2011 Dünya Klasikleri, KUM SAATİ YAYINLARI, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

O günler en iyisiydi, ya da en kötüsüydü, akıl çağıydı ve aptallık çağıydı, inançlar zamanıydı ve inançsızlıklar zamanıydı, ışık mevsimiydi ve karanlık mevsimiydi, umut baharıydı ve umutsuzluk kışıydı; yaşayabilmek için her şey vardı önümüzde ve yaşayabilmek için önümüzde hiçbir şey yoktu; hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk, hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. Kısacası o günler, tıpkı şimdiki gibi o kadar uzaktaydı ki, kimileri iyi ve kötü şeylerin üstünlük derecelerini karşılaştırdığında, o günlerin gelmiş geçmiş en iyi günler olduğunda ısrar ediyorlardı.

ingiltere tahtında bir kral oturuyordu, büyük ağızlı ve çirkin suratlı. Fransa tahtında bir kral vardı geniş ağızlı ve bir de kraliçe, güzel yüzlü. Bu iki ülkede de kristalden bile daha parlak olan; devletin özel çıkarları uğruna korunan balık ve ekmeklerine bakan soylular, var olan her şeyin değişmeden var olmaya devam edeceğini düşünüyorlardı. Bizim kralımızın yıllarıydı, bin yedi yüz-bin yedi yüz yetmiş beş. Günümüzde olduğu gibi bu güzel yıllarda da ruhsal keşifler İngiltere’ye bırakılmıştı. Bayan Southcott bu yakınlarda yirmi beş kez kutsanmış doğum gününe katılmıştı. Hayat koruyucularına özel kâhinlik yeteneğine sahip bir er Londra ve West-minster’ın yutulması için hazırlıklar yapıldığını önceden bildirerek, bu kutsal varlığın gelişini haber vermişti. Cocklane’deki hayalet ortadan kaybolah yalnızca on bir – on iki yıl olmuştu. Diğer hayaletler gibi haberleri peş peşe verdikten sonra ortadan kaybolmuştu. Amerika’da bir İngiliz kongresi tarafından kurulan meclis dünyanın sorunlarıyla ilgili haberleri İngiliz Tacına ve insanlara iletiyordu. Ancak ilginç olan, Cocklane’deki hayaletin çoluk çocuğu yardımıyla ortaya atılan haberlerden daha önemli bir durumda olduğu daha sonraları anlaşılacaktı.

Ruhsal olaylarla karşılaştığı zaman, armalı siper ve üç çatallı zıpkın bakımından kardeş sayıldığı ülkeden daha az tolerans gösteren Fransa, hızla tepeden aşağı yuvarlanıyor, kâğıt para basıyor ve harcıyordu. Hıristiyan papazların yol göstericiliğinde kendini eğlendiriyordu, kırk elli metre ileride, kendi görüş alanı içinde ilerleyen rahiplerden oluşmuş kirli bir kalabalığa hürmet etmek için yağmurda diz çökmeyi reddeden bir gencin ellerini kesmek, dilini kerpetenle koparmak ya da onu canlı canlı yakmak gibi işlerin peşindeydiler. Fransa ve Norveç’in ormanlarından kök salmış ağaçların bazıları da Oduncu Kader tarafından bu zavallının ölmesinden sonra işaretlenmiştir. Bu ağaçlar daha sonra kesilecek ve tahta haline getirilecekti ve meydana gelen o torbalı, bıçaklı taşınabilir çerçeveler tarihte berbat bir yere sahip olacaklardı. Büyük ihtimalle aynı gün içerisinde, Paris dolaylarında sert topraklan adam etmeye çalışanların şekli bozuk ahırlarına, yağmurdan korunmaları için bazı çirkin mi çirkin arabalar çekilmişti. Domuzların üzerinde gezindiği, tavukların içinde yaşadığı bu arabaları çiftçi, Ölüm ve İhtilal uğruna bir kenara saklamıştı. Bu arabalar kurbanları giyotine götürecekti. Sakin bir şekilde çalışan Oduncu ve Çiftçi tüm işlerini sorunsuz hallederken ayak seslerini bile duymak imkansız gibiydi, zaten uyumadıklarından şüphe etmek dahi vatana ihanet sayılırdı.

Ancak İngilizlerin bu tavırlarının dayanağı olan bir ortam yoktu. Geceleri, başkentte silahlı adamlar korkmadan hırsızlık yapıyorlar ve istedikleri yerleri soyuyorlardı. İnsanlara eşyalarını, mallarım güvence altına almadan şehri terk etmemeleri uyarısı yapılıyordu. Geceleri insanların yollarım kesen bir haydut, gündüzleri şehirde rahatça ticaret yapıyordu. Bu adam, eğer kendini tanıyan başka bir tüccar hırsıza yakalandığı zaman onu öldürmekte bir sakınca duymuyordu. Bir gün yedi haydut bir posta arabasının önünü kesmiş, arabadaki muhafız bunlardan üçünü öldürmüştü. Ancak muhafız “cephanesinin bitmesi sonucu” diğer dört haydut tarafından öldürülmüş ve posta arabası soyulmuştu. Londra Valisi, o muhteşem kişilik, Turnham Green’de durdurulmuş ve soyunmak zorunda bırakılmıştı. Haydut, bu muhteşem insanı herkesin önünde soymuştu. Londra’da mahkumlar hapishanelerde gardiyanlarla adeta savaşıyorlardı, büyük kanun tüm gücüyle ve ihtişamıyla içleri dolu tüfeklerini onların üstüne boşaltıyordu. Hırsızlar, Saraydaki soyluların boyunlanndaki haçları koparıp çalıyordu, halk St. Giles’e kaçak mal aramaya gelen silahşorlarla çatışıyordu, silahşorlarda karşılık veriyordu ve bu durum kimse tarafından garip veya olağandışı bulunmuyordu. Gerçekte işe yaramaz aşağılık bir yaratık olan cellat sürekli çalışma halindeydi ve hala çağrılıyordu. Cellat bazen çeşitli işlerle suçlanan insanların ipini çekiyor, bazen bir Cumartesi günü Sah günü kıstırılan bir hırsızın işini görüyor, bazen düzinelerce New Gate insanının etlerini yakıyor, bazen de Westminster Hall’ün kapısındaki küçük kitapçıkları ateşe veriyordu. Bugün bir katilin, yarınsa çiftçinin oğlundan altı pençe çalmış olan çaresiz bir zavallının canını alıyordu.

Bütün bu olanlar o sevgili bin yedi yüz yetmiş beş yılında sürüp gidiyordu. Oduncu ve Çiftçi kendi hallerinde çalışırken, geniş ağızlı iki adam, biri çirkin biri güzel iki kadın ortalıkta merak uyandıracak bir şekilde dolaşıyorlar, tüm haklarını üstüne basa basa sonuna dek kullanıyorlardı. Ve sevgili bin yedi yüz yetmiş beş yılı kral ve sürülerce küçük insanı kendilerine vaat edilmiş yollarda sürüklüyordu ve arkada kalanların kimisi de bu hikâyelerin içinde yer alıyordu.

Kasım ayının sonlarıydı, bir Cuma gecesi oldukça geç saatlerde Dover Postası zorlukla Shooter Yokuşunu çıkıyordu. Vadide sis vardı ve ağır ağır yukarılara doğru yükseliyordu. Denize benzeyen ıslak yapışkan bu sis koca koca dalgalar gibi yayılıyordu. Sisin yoğunluğundan, arabanın lambaları ancak bir iki adım uzağı aydınlatabiliyordu. Üç yolcu arabanın yanında çamura bata bata tepeye çıkıyordu. Bu havada yürümek hoşlarına gitmiyordu ama buna mecburdular. Yokuş dikti, yerler kayıyordu, atlar büe arabayı zorla çekiyorlardı,  üç defa durmuşlardı hatta bir kez artık güçleri kalmadığı için geri dönmek istermiş gibi arabayı yolun kenarına doğru çektiler, ama muhafızlar dizginlerini ve kırbaçlarını kullanarak onları tekrar yola sokmuşlardı.

Artık kuyruklarını sallayarak, bu çamur denizinde yürümeye çalışıyorlardı. Atlar çok yorgundular, sanki eklem yerleri birbirinden kopacak, oraya buraya dağılıverecek gibiydiler, duraksıyorlardı, birbirlerine çarpıyorlardı.

Posta arabasının yarımda yürüyen üç yolcu vardı, her taraflarını kapalıydı, atkılarını kulaklarına kadar sardıkları için yüzleri görünmüyordu. Hepsi kalın çizmeler giymişti, birbirleriyle hiç konuşmadan öylece yürüyorlardı, zaten yolcuların birbiriyle arkadaş olması imkansızdı, çünkü bu yolculardan biri hırsız olabilirdi, ki rastlanmayan bir şey değildi. Arabanın arkasmda soğuktan donarak oturan muhafız ayaklarını sallıyor, bir yandan da geceyi dinliyordu. Eli silah sandığının üstündeydi, sanki cesaret almak ister gibiydi. Sandıkta altı tane tabanca, bir tane tüfek ile bir pala vardı.

Dover Postasında yine her zamanki hava vardı. Muhafız yolculardan şüpheleniyordu, yolcular da hem birbirlerinden, hem de muhafızdan çekmiyorlardı. Birbirlerine güvenleri yoktu; ama arabacının emin olduğu tek bir şey vardı, o da atların yürümeye hallerinin olmadığıydı. Kendi kendine “Lanet olası hayvanlar bu yolculuk sonuna ölmezlerse iyidir. Deeh, haydi göreyim sizi, tepeye çıktık artık, bir iki adım daha atın,” diyordu.

Sonra muhafıza seslendi: “Joe!”

“Efendim?”
“Saat kaç?”
“On biri on geçiyor.”

Arabacı atlan kamçıladı ve “Kahretsin, daha tepeye bile çıkamadık,” dedi. Atlar kamçının etkisiyle son güçlerini toplayıp harekete geçtiler. Posta arabasının yanında bekleyen yolcular arabanın hareketi ile beraber tekrar yürümeye başladılar. Hiç birisi arabanın yanından ve diğerlerinden ayrılmıyordu. Zaten farklı bir şey teklif edeni oracıkta hırsız diye öldürebilirlerdi.

Atların bu son çabasıyla araba tepeye ulaştı. Atlar dinlenmek için biraz durdular, muhafız tekerleklerin önüne takoz koymak için yerinden ayrıldı ve yolcuların binsin diye arabanın kapısını açtı.

Arabacı “Joe!” Diye bağırdı sesinde endişe vardı. “Ne oldu Tom?” “Nal sesleri geliyor!” İkisi de bir süre konuşmadan dinlediler. Muhafız “Dört nala bir atlı geliyor!” Diyerek hızla yerinden kalktı. “Baylar, lütfen arabaya girin,” Diyerek yolcuları çağırdı. Sonra tüfeği elinde beklemeye başladı, bu arada yolculardan biri ayağı basamakta öylece duruyordu, çünkü muhafızın sözleri onu dondurmuştu. Diğer iki yolcu ise yol kenarında bekliyordu. Herkes korkuyordu, bir arabacıya bir muhafıza bakıyorlar, etraf dinliyorlardı. Arabaa ve muhafız arabanın tırmandığı yokuşa bakıyorlardı, atlar da kulaklarını hareket ettiriyor, arkalarına bakmaya çalışıyorlardı. Bin bir zorlukla ve büyük bir gürültüyle ilerleyen arabanın çıkardığı seslerin kesilmesi, gecenin derin sessizliğini iyice arttırmıştı. Tepedeki kalabalıktan tek bir ses çıkmıyordu.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club