İsim Şehir Artist | Yılmaz Özdil | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

isim-sehir-artist-yilmaz-ozdil-dogan-kitapYılmaz Özdil, İsim Şehir Hayvan ve İsim Şehir Bitki’den sonra 17 Aralık süreci ve Gezi olaylarını da anlattığı çarpıcı köşe yazılarıyla okurlarıyla buluşuyor. Şimdi de sıra İsim Şehir Artist’de.

İstediği kadar tazyikli su sıksın…

Korkma sönmez!

***

19 Mayıs

Ali Şamil.

1 metre 10 santimdi.

Bildiğin cüce.

Enver paşaya hediye edilmişti.

Köle gibi.

Zoraki “soytarı” yaptılar onu…

Garip garip kıyafetler giydirdiler.

Kadınları çocukları falan güldürdü.

Birinci dünya savaşında çarşı karışınca, Enver paşa apar topar İstanbul’dan ayrıldı, biraz da onları eğlendirsin diye Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın sarayına verdi Ali Şamil’i… Sultan’ın eşi İsmail Hakkı bey mert adamdı, tavla arkadaşı yaptı bu küçük insanı, ezdirmedi, alay ettirmedi, kolladı.

Gel zaman git zaman…

Milli mücadele başladı.

Yurtseverler Anadolu’ya akıyordu.

Padişah’ın damadı İsmail Hakkı bey de, onlardan biriydi. Eşinden bile gizlemek zonında olduğu niyetini Ali Şamil’e çıtlatmıştı, güya vedalaşmak için… Pişman oldu. Çünkü, kocaman yürekli küçük insan, alenen tehdit etmişti, ya beni de götürürsün, ya da niyetini Sultan’a anlatır, senin gidişini de engellerim!

Kuştüyü yataklarını, bi kuşsütü eksik mutfaklarını geride bırakıp, sahte kimlikler ve köylü kıyafetleriyle maceraya atıldılar, işgal kontrollerini aşıp, Adapazarı üzerinden Ankara’ya ulaştılar. Haberi vardı Mustafa Kemal’in… Çağırdı. Gittiler. Hayatımın en unutulmaz akşamıydı dediği akşamı yaşadı Ali Şamil… Mustafa Kemal’le kadeh tokuşturdu. Sonra, üç sene, İsmail Hakkı bey nereye, Ali Şamil oraya, kah su taşıma, kah telgraf, kah boyu kadar tüfek, elinden ne geliyorsa ama, hep cephede… Kelle koltukta yaşadı, İzmir’e girenlerin hemen arkasındaydı.

istiklal Madalyası aldı.

Nedir dersen…

Günümüzün gönüllü soytarıları kavrayamaz.

Bu ruhtur, 19 Mayıs.

Ve, Osmanlı’da “gülünen” Ali Şamil…

Cumhuriyet’te “Güler” soyadını aldı.

9 Eylül’de girdiği İzmir’den ayrılmak istemedi,

Basmane garında memur yaptılar onu.

Neticede vade doldu, rahmetli oldu.

Kokluca’da yatıyor.

Rahat uyu, aslan yürekli cüce.

Görecekler gene…

Boyundan bosundan utanmayanlardan ibaret değildir bu ülke!

23 Nis:)n

29 Ekim, yasak.

Bayrakla yürüyeni polis dövüyor. 19 Mayıs, yasak.

Statta üşürsünüz diyorlar.

9 Eylül, yasak.

Yunan işgali yok diyen bile var.

30 Ağustos, zaten fuzuli.

Hasan Tahsin’i anmak ayıp. Kubilay’ı hatırlamak günah.

TC kaldırılıyor.

Ya 23 Nisan?

Değerli anne-babalar,

nasıl olsa bi yerde denk gelirsiniz…

“Palyaço” gösterin çocuklarınıza.

Mustafa Kemal’in bu memleket için attığı adımların bu memlekete kaç numara büyük geldiğini… Onun bize miras bıraktığı ayakkabıların içinde, nasıl göründüğümüzü anlasın çocuklar!

9 Eylül

Çiçekler açıyordu, İzmir’in dağlarında.

Boşaldılar aşağıya, dörtnala

Yüzbaşı Şerafetlin, Teğmen Ali Rıza ve Teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, hükümet konağının ahu kabağına diktiler sancağı… Üsteğmen Selahattin Kordon’a dalarken, Teğmen Celil’le Asteğmen Besim, varmıştı bile Kadifekale’ye.

Ya Karşıyaka?

Kara Fatma!

Evet… Karşıyaka’ya giren süvarilerin başında, simsiyah atının üstünde, simsiyah elbiseleri, simsiyah çizmeleri, simsiyah tüfeğiyle, esmer güzeli bi kadın, bi anne, Kara Fatma vardı.

Ona bu sıfatı, Mustafa Kemal vermişti.

Binbaşı eşini Sarıkamış’ta kaybetmiş, Sivas kongresine gitmiş, yolunu gözleyip, sarışın kurt’un önüne dikilmiş, yüzündeki peçeyi açmış, at bindiğini, silah attığını belirtip, bana iş ver demişti. Gazi de, yanık tenli, gözü kara kadına, görev pusulası yazıp, imzalamış, tarihi sıfatını takmıştı: Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma!

(Istisnaları tenzih ederim, kadın düşmanı ülkemin, kadın düşmanı tarihçileri bu mevzuyu sevmez, yazmaz… Aralarında kendi kızının da bulunduğu, neredeyse tamamı kadınlardan oluşan, 300 kişilik çetesi vardı. İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da çarpıştı, yaralandı, bi ara esir bile düştü, kaçtı, Ege dağlarında vuruştu. İzmir’e girdiğinde 34 yaşındaydı.)

(İstiklal madalyası aldı. Onbaşı olarak başladı, üsteğmen olarak emekliye ayrıldı. Maaşını Kızılay’a bağışladı. Dara düştü, kimseye haber vermedi, Galata’daki Rus manastırına sığındı. Tesadüfen fark edildi, madalyam bana yeter demesine rağmen, yeniden, zorla maaş bağlandı, 1955’te, Darülaceze de vefat etti, Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığı’na defnedildi.)

(Biz İzmirliler için yüreğimizde hicrandır, İzmir’de vefat etmediği için kahroluruz… Çünkü, Kara Fatma’nın kabri, hoyrat bi yol inşaatı sırasında darmadağın edildi, kayboldu maalesef.)

(Offf, of… Parantezi kapatalım. Devam edelim.)

En başta Kara Fatma, İzmir’e giren kahramanlarımız çok şaşırmış, gözlerine inanamamışlardı. Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmış, adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… işgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü’yle el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı.

Yokluk, sefalet içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalanru yok pahasına satmış, kırmızı perdelerini, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yandan keserek, beyaz perdeler, beyaz masa örtüleriyle değiş tokuş etmiş, sabırla o gece’yi beklemişti.

O gece, 8 Eylül 1922’ydi.

Çıkardılar sandıklardan…

Kırmızı’nın üstüne beyaz ay-yıldız’ı diktiler. Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir’in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

(Kutsal emanet’tir… Bir tanesi, değerli gazeteci-yazar ağabeyim Yaşar Aksoy’damesela… Namazgâhlı Sırrıye teyze’nin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayrak.)

Ve, neymiş efendim…

Genelge varmış.

9 Eylüllerde bayrak töreni yapılmayacakmış falan.

Bak arkadaş…

Genelkurmay başkanı necdet bey’e kilim hediye etmeye, lokum ikram etmeye benzemez bu iş…. Görürsün 9 Eylül’de Kara Fatma’nın İzmir’ini, ak mı kara mı!

29 Ekim

istediği kadar tazyikli su sıksın… Korkma sönmez!

10 Kasım

Anıtkabir’de seni en çok etkileyen nedir derseniz…

Tıraş seti.

Biri beyaz saplı, diğerleri siyah, sekiz ustura, seramik tabak, madeni tas, bıyık makası, tarak, sıfır numara makine, fırça ve bileme taşı… Ayrıca, arkasına K.A. harfleri kazınmış, gümüş el aynası, kapağına ay-yıldız işlenmiş, metal esans şişesi, çiçek motifli, cam krem kabı ve tırnak törpüsü.

Hayatı cephelerden cephelere sürüklenerek geçti.

Yatağından çok arazide yattı.

Bakımsız tek kare fotoğrafı yok.

“Dünyanın, gelmiş geçmiş en şık giyinen lideridir o… Gideli 76 sene oldu, bizimkileri zaten boşver, bugünkü Ingiltere başbakanından, Fransa cumhurbaşkanından, ABD başkanından bile daha şık… En önemli moda markaları Italyan ama, Italyan başbakanı giyiyor, çuval gibi duruyor. Çünkü, kumaş, dikiş ve tasarım yetmiyor, fizik istiyor. Sıfır göbek. Hep fit’ti o.

Sağlıklı yaşam için spor’un keşfedilmesi, egzersiz bilincinin yaygınlaşması anca 30-40 sene öncesine dayanıyor. O’nun ise, Anıtkabir’deki özel eşyalan arasında, formda kalmak için tee 1925’ten itibaren kullandığı kürek çekme aleti sergileniyor… Ortalıkta fırıncı küreği gibi dolaşmaya benzemiyor yani bu iş!

Çoğunlukla beyaz, daima açık renk gömlek tercih eder, manşetlerine ya da kalbinin üzerine K. A veya G.M.K. arması işletirdi. Kol düğmesi sever, yaka iğnesi takardı. Sayfiyede, Savarona’da ise, kısa kollu, keten gömlek giyerdi. Laciverti pek sevmez, kruvaze’den hoşlanmaz, genellikle yelekli, üç parçalı, siyah takım elbiseler diktirirdi. Her daim ütülü olmasına, orasından burasından sarkma yapmamasına büyük özen gösterirdi. Çapraz çizgili, desenli, takımına kontrast renkli kravatlar kullanırdı. En sevdiği kravat iğnesi, gövdesi burgulu, altın, devlet demiryolları amblemli olanıydı. Köstekli saati, ceket cebi mendili, vazgeçilmez aksesuvarlanydı; ipek mendillerinin kenarlan 2ikzak motifli olurdu. Seyahatlerinde tüvit takım, güderi ceket, riding coat tarzı jokey pantolonları giyerdi. Düz kemerden sıkılır, örgülü, illa ki tokalı yaptınrdı. Baston deyip geçme… Kimisi fildişi, kimisi lületaşı topuzluydu; tek mermi atabilen, tetikli olanı en meşhurudur ama, aslında en çok, sapında tavşan yakalamış aslan figürü bulunan, ucu metal halkalı, ahşap bastonunu severdi. Smokin ve frak’ta beyaz papyon takıyordu. Maharet isteyen pelerin’i değme aktörlere taş çıkartırcasına taşıyor, omuzlarına illa siyah değil, bazen mavi atıyordu. Bağcıklı, siyah rugan ayakkabı seviyor, çizgili siyah çorap kullanıyordu. Yazlık kıyafetlerinin altına beyaz veya lacivert-beyaz ayakkabılar giyiyor, çorap giymiyor, hatta bazen, ten rengi sandalet giyiyordu. Paltodan sıkılır, mümkün olduğunca giymemeye çalışır, mecbur kalırsa, koyu renk yerine, gri veya kahverengi tonları tercih ederdi. Ancak, desenli kaşkollan kış’ın olmazsa olmazıydı. Ve eldiven tabii… İçi ve bileği kürklü severdi. Akşamlan püamasının üzerine, mavi-lacivert çizgili, kirli beyaz, şal yakalı robdöşambr alıyordu. Ceketli pantolonlu; yakası, kolağzı ve cep kapağı mutlaka farklı renk şeritli, püsküllü kuşağı olan ipek pijamalar giyerdi.

Bir insan, hem kalpak’ı, hem silindir şapka’yı, hem panama şapka’yı, hem melon şapka’yı, hem fötr’ü, hem de kaskec’i böylesine eşdeğer karizmayla taşıyabilir mi…

Şık, özenli, bakımlı olmayı elitizim, Anadolu çocuğu olmayı hırtlık zonta’iık zanneden… Ve, “gardırop Atatürkçüsü’ lafına pek bl sultanlar, o’nun gardırobunda kullanılmış külot toıbaaı bile olabilir mi?

Sevgili anneler…

Kaygı duruşu değildir bu.

Saygı duruşu’dur.

Her 10 Kasım, kılık kıyafet devrimidir.

En bakımlı halinizle… Elbette ister yeni, ister eski ama, mutlaka temiz, ütülü; çocuklarınıza en güzel kıyafetlerini giydirin.

O sizi nasıl bekliyorsa…

Lütfen öyle gidin Anıtkabir’e.

Gençliğe hitabe!

Ey Türk gençliği…

Birinci vazifen, ayakkabı kutusunu, para sayma makinesini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli, ayakkabı kutusudur.

Bu ayakkabı kutusu, senin en kıymetli hazinendir, istikbalde dahi, seni bu ayakkabı kutusundan mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, ayakkabı kutusunu ve para sayma makinesini müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak kutuyu saklamak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.

Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

Ayakkabı kutusu ve para sayma makinesine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir soruşturmanın mümessili olabilirler.

Cebren ve hileyle aziz yatak odasının bütün ayakkabı kutulan zapt edilmiş, bütün dershanelerine girilmiş, bütün bakanlan dağıtılmış ve emniyetin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, adliyenin dahilinde, savcılığa sahip olanlar, gözaltına alma gafleti, tutuklama dalaleti ve hatta fezleke hazırlama hıyaneti içinde bulunabilirler.

Hatta, bu adliye sahipleri, şahsi ayakkabı kutularımızın menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; ayakkabı kutusunu ve para sayma makinesini kurtarmaktır.

Muhtaç olduğun kudret..

Kutularındaki asil banknotlarda mevcuttur.

Ne Mutlu Kutum Diyene!

Türk’iye

Cibiliyetsiz’sin.

Vampir’sin.

İki cihanda lekeli’sin.

Gâvur’sun. Hasta kafa’sın.

Milletin malının peşkeş çekilmesine karşıysan, sermaye ırkçısı’sın. Vatan haini’sin. Bizzat başbakanımız izah etti, hazımsız tip’sin, şizofren tip’sin. Kudurmuştan beter’sin. 1959’dan beri AB’ye gireceğiz diye kandırıldığımızı hatırlatıyorsan, vizyonsuz’sun, cahil’sin. Bahtsız bedevi sin. Keriz Feneri rezaletini yazıyorsan, iftiracı’sın, İsrail ajanı sın. Seçmene avanta kömür, bulgur, buzdolabı dağıtılmasına itirazın varsa, çirkin’sin, antidemokrat’sın, halk düşmanı’sın. Hukuku guguk yaptılar diyorsan, Ergenekoncu’sun, darbeci’sin, beyinsiz’sın, soytarı’sın, geçmişin lekeli, çete avukatı’sın, mafya’sın, densizsin, ahlaksızsın, müfteri’sin, karanlık komplocu’sun, kirli senarist’sin.

Hükümetimizin referandumlarına hayır diyorsan, ya bakanımızın söylediği gibi, aklından zorun var dır, ya da liboşun yazdığı gibi, vicdansız’sın, bağnaz’sın. Tayyip Erdoğan’ın canım sıkarsan, ucube’sin. Bülent Arınç’ın asabım bozarsan, yaratık’sın. Devrimciysen, dudakların lekeli, ülkücüysen, contaları yakmış’sın. AKP’ye ak demiyorsan, edepsiz’sin. Seçmensen, kaz güdemeyene, koyun güdemeyene oy vermeyeceksin, güdülecek’sin. Bakanlarımızı gördüğün zaman, takla atacak’sın, göbek atacaksın.

Anan ağlıyorsa, ananı da alıp gidecek’sin.

İşsizsen nankör’sün. Cebine ilaç parası sokuştunılduğunda, dilenci değilim diyorsan, olsa olsa ruh halin bozuk’tur. Çocuklarımızı hastanelik eden süt, bozuk olamaz, senin çocuğunun psikolojisi bozuk’tur. Madenciysen güzel ölü’sün. Gazeteciysen, tasmalarından kurtardılar seni, bildiğin köpek’sin.

Şehitsen, kelle’sin.

Alt tarafı, bikaç mehmet’sin.

Gaziysen, gaziliğini bileceksin, istismar etmeyecek’sin. PKK’yla masaya oturduklarını iddia ediyorsan, şerefsiz’sin, müfteri’sin, haysiyetsiz’sin.

Türban takmıyorsan, dinsiz’sin. Kızlı-erkekli bahçede oturuyorsan, yoldan çıkar’sın, kızlı-erkekli bankta oturuyorsan, kucakta oturuyor’sun, kızlı-erkekli yurtta kalıyorsan, orası fuhuş yuvasıdır. Tüsiad gibi düşünüyorsan, pornocu’sun. Kürtaj yaptırdıysan, katliamcı’sın, sezaryen yaptırdıysan, katil’sin. Dindar gençlik değilsen, tinerci’sin. İmam hatibe gitmediysen, satanist’sin. Ayyaş’sın. Alkolik’sin. Çapulcu’sun. Vandal’sın. Zavallı kemirgen’sin. Ulan’sın. Be’sin.

Atatürkçüysen, terörist holigan’sın.

Türk bayrağıyla yürüyorsan, marjinal’sin.

Alt kimlik’sin.

Ulusalcıysan, kafatasçı’sın, ırkçı’sın, faşist’sin.

Milliyetçiysen, ayaklar altında’sın.

Tayyip Erdoğan açık açık, her arkadaşımın mesuliyetle hareket edeceğine ve düşman sevindirmeyeceğine inanıyorum dediğine göre… Düşman’sın.

AKP milletvekili söyledi, kanın bozuk.

AKP valisi söyledi, gavat’sın.

En son ne öğrendik?

AKP yöneticisi söyledi.

Türk değil’sin.

Çünkü, Türk filan yokmuş.

Haklı olabilir aslında.

Çünkü bırak Türk’leri… Yabancılar bile Türk milletine bu kadar hakaret edilmesine sessiz kalmazdı herhalde!

Mustafa Kemal’in askerleriyiz

Mustafa Kemal’in askerleriyiz.

Hiç düşündünüz mü…

Nereden çıktı bu slogan?

İlk kim söyledi?

Sene 2006.

Aylardan haziran.

Yer, Danıştay.

Mustafa Kemal’in doğumunun 125’inci yılı dolayısıyla konferans düzenleniyor, ayakta alkışlanan konuşmacı anlatıyor “Atatürk Türldyesi’nden rahatsız olanların yapması gereken, Atatürk’ü unutturmaktı. Onu yapıyorlar. Cumhuriyet’in nasıl kurulduğunu, milli mücadeleyi çocuklarımıza iyi anlatmak zorundayız. 1948’den beri Mustafa Kemal’in askeriyim, terhis olmak istemiyorum.”

Turgut özakman’dı o.

Mucidi odur…

Yayım tarihi
  • Kitap Adıİsim Şehir Artist
  • Sayfa Sayısı480
  • YazarYılmaz Özdil
  • ISBN9786050920499
  • Boyutlar, Kapak14 x 23 cm , Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2014-05

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur