İslam’ın Temelleri

Ekim 30, 2009 Günümüz İslam Düşüncesi, İslam, MANA YAYINLARI

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

199676513

Bugün İslam nasıl anlaşılmaktadır? İslamı’n özü nedir? İslam hangi temeller üzerine kurulmuştur? Yüzeysel algılamaların ötesine geçerek bu temelleri derinleştirmenin gerekliliği.

İSLAM’IN TEMELLERİ
Yusuf İMAMOĞLU

GİRİŞ
Bir nesne veya bir olay hakkında fikir sahibi olmanın en kolay ve yaygın şekli, “algı” yolu ile karar vermektir. İnsanoğlu için “algı” duyu organları aracılığıyla gerçekleşir. Göz görerek, kulak duyarak, burun koklayarak, deri hissederek ve dil de tadarak beyne sinyaller gönderir. Beyin ise duyu organları aracılığıyla gelen verileri tanımlamalara dönüştürür.
Kendisini ve çevresini tanımlayabilmesi için algı, insanoğlu açısından gerekli ve vazgeçilmez bir nitelik arz eder. Çünkü değişik durum ve olaylar karşısında insanın, uygun tepkiler göstermesini sağlayan budur.
Algılama yetenek ve kabiliyetine sahip olmak, insanoğlu için gerçekten büyük bir ayrıcalıktır. Ancak algı aracılığıyla elde edilen bilgi kesin ve mutlak değildir. Genelde çok işine yaramakla birlikte zaman zaman insanı yanlış yönlendirebilir. Mesela insanın, karanlıkta hortumu yılan gibi görmesine neden olan şey algıdır. Uzaklardan acı acı gelen kedi miyavlamasının, bebek ağlaması zannedilmesine yol açan şey de algıdır.
Algı kimi durumlarda insanı yanıltıp zor durumlara da düşürebilir. Halk arasında “olmuş bir olay” denerek anlatılan bir hikaye, algı aracılığıyla elde edilen bilginin kesin olmadığını komik bil dille şöyle ortaya koyar:
“Hastanenin acil bölümünde görevli olan bir polis, kısa süre önce perişan bir vaziyette getirilen bir hastanın durumu hakkında bilgi soruşturmaya koyulur. Görevi, “acil”e gelen olaylarda adli bir durum olup olmadığına bakmaktır. Yaralıyı getiren adama ne olduğunu sorar ve adam anlatmaya başlar: “Yolda gidiyordum. Birden gözüm kaldırımdaki elektrik direğine takıldı. Bir adamı elektrik çarpmakta olduğunu ve akımın şiddetiyle direği bırakamadığını fark ettim. Ne yapmalıyım diye düşünürken, gözüm bir sopaya takıldı. Sopayı alıp adamın koluna vurarak, direkle temasını kesmeye karar verdim. Koluna bir iki defa vurmama rağmen direkten ayıramadım. Aksine adam direğe daha fazla yapıştı. “Elektrik beni de çarpar” diye adama dokunamıyordum. O esnada aklıma başka bir yol da gelmedi. Bunun üzerine direkle adamın arasındaki aralığa vurmaya devam ettim. Zaman zaman da sopayı ikisinin arasına sokup yana doğru ittirerek aralarını ayırmaya çalışıyordum. En sonunda kendinden geçmiş bir şekilde adamı direkten ayırmayı başardım ve hemen kapıp buraya getirdim.”
Polis adamın ifadesini kayda geçirdikten sonra, her tarafı sargı bezleriyle sarılmış olan hastanın ifadesini almaya gider. Hasta acil müdahalenin ardından kendisine gelmiştir ve olayı şöyle anlatır: “Bir yere gidiyordum. Dikkatsizlikten, yolun kenarında bulunan bir toprak yığınına bastım. Ayakkabımın içine giren küçük taş parçacıkları ayağımı acıttı. Bunun üzerine kaldırımdaki elektrik direğine tutunarak ayakkabımı çıkarttım ve silkelemeye başladım. Arkamdan yaklaşan bir adam, elindeki sopayla birdenbire koluma vurmaya başladı. Düşmemek için direğe sarıldım. Fakat adam kafama gözüme rastgele vurmaya devam ediyordu. Ne olduğunu anlayamadan direnme gücümü kaybettim ve yere düştüm. Sonrasını hatırlamıyorum.”
Herkesin, bu hikâyedekine benzer tecrübeleri olmuştur. Herkes, yanlış anlama sebebiyle zor ve komik durumlara düşmüştür. Ancak yanlış anlamaların bedelleri bazen çok ağır ve tarihin gidişatını etkileyecek boyutlarda olabilmiştir. Bu yüzden “algıyı kanaate dönüştürmek bir sorumluluktur” dersek hata etmiş olmayız.
Buzdağının suyun üstünde kalan kısmıyla yetinenler ne kadar gerçeği yakalamış olurlarsa, olayların ve olguların görünen kısmıyla yetinenler de gerçeğe o kadar yaklaşırlar. Oysa ister inandığı isterse inkar ettiği bir şey hakkında kanaate sahip olması için, insanın onu iyi tanıması gerekir. Adalet ve samimiyet bunu gerektirir. Doğru kanaat, doğru bilgiye dayanmak zorundadır. Doğru bilgi ise değerlendirmeye konu olan şeyin, görünenin ötesinde içyüzünün tanınmasını gerektirir.
Algıyı kanaate dönüştürmek herkes için bir sorumluluk olmakla birlikte, toplumun öncüleri ve önderleri için daha büyük bir sorumluluktur. Çünkü onların karar ve kanaatleri toplumun tümünü etki altına alır, yerine göre toplumun tümünü yanlışa sürükler.
* * *
Yanlış kanaat ve ondan kaynaklı önyargıların, kendisini en fazla gösterdiği ve en fazla yıkıcı olduğu alanlardan birisi de İslam’dır. Allah’ın yeryüzüne indirdiği gibi, bozulmadan sapasağlam duruyor olmasına rağmen, hakkında ciddi bir bilgi kirliliği vardır. İslam hakkında insanlar arasında dolaşan bilginin önemli bir kısmı, gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Zira bunların çoğu, aleyhte propaganda için kullanılmak üzere kasıtlı olarak çıkarılmıştır. Bu bilgilere dayanan kanaatler de çoğunlukla doğruları yansıtmaz. Dolayısıyla insanların İslam hakkında birçok önyargısı vardır. Bu önyargıları, ortaya çıkış sebeplerine bağlı olarak iki farklı kategoride görmek gerekir.
-    Bunlardan birincisi; güncel siyasetin yol açtığı geçici kasıtlı tanımlamalar, yani iftiralardır.
-    İkincisi ise; sırf görünenlerden yola çıkılarak yapılan önyargılı tanımlamalar, yani yanlış anlamalardır.
Güncel siyasetin yol açtığı kasıtlı tanımlamalar, İslam’a düşmanlık besleyenler tarafından zamana ve şartlara göre oluşturulur. Mesela bir dönem gelir, İslam’ın hızla yaygınlaşmasını durdurmak için onun gözden düşürülmesi ihtiyacı doğar. Bir dönem gelir, toplumları meşgul edecek ve korkutacak bir düşmana ihtiyaç olur. Bunun için İslam’ı terör dini, Müslümanları ise terörist gibi gösterme ihtiyacı ortaya çıkar. Ardından da nasıl gösterilmek isteniyorsa ona uygun senaryolar işlemeye başlar. Kurgulanan çarpık ilişkiler, tezgahlanan sanal olaylar ve paralı figüranların katılımıyla İslam’a dönük saldırılar başlatılır. Sıradan halk, olayların bir kurgu, rol alanların da satın alınmış figüranlar olduğunu bilmez. Müslümanlar adına veya “İslami örgütler” adına terör olayları icra edilir. İslam’da kadın meselesi hararetle tartışılır, başörtüsü siyasi kriz nedeni haline getirilir. Uç noktalardaki bir cemaat; bağnazlığıyla, geri kalmışlığıyla ve toplum tarafından “ayıp” görülen bütün özellikleriyle bir anda ülke gündemine oturur. vs.
İftiraların her biri, bir ülkede veya dünya genelinde ulaşılmak istenen değişik hedeflerle ilgilidir. Kimi zaman İslam hakkında kötü propaganda amaçlanır, kimi zaman Müslümanları düşman haline getirme hedeflenir. Tezgahlanan olaylar kimi zaman da, Müslümanların sahip olduğu doğal kaynakları sömürmeye veya Müslümanları tahrik ederek belli bir çizgiye çekmeye dönüktür. Bu yüzden de hedeflerin gerçekleşme durumuna ve yeni oluşan şartlara bağlı olarak; iftiralar değişebilir, yeni karalamalarla öncekiler zenginleştirilebilir yada terk edilebilir.
Yanlış anlamadan kaynaklanan tanımlamalar ise iftira amaçlı tanımlamalar gibi değildir. Onlar daha kalıcı ve uzun vadelidir. Bunların oluşumunda İslam’ın aslından uzaklaşmasını, sınırlı bir etki alanına sahip olmasını isteyen kötü niyetli politikaların etkisi göz ardı edilemez. Ancak özünde eksik bilgi ve cahillik yatar. Zira kötü politikaların etkili olabilmesi de sonuçta bilgi eksikliği ve cahilliğin sonucudur.
Bu kategoride yer alan, İslam’ın tanımlanmasıyla ilgili iddialar, kendisini farklı şekillerde gösterebilir. İslam’ın bütünlüğünün parçalanması, bazı unsurlarının dinin tamamını ifade ettiğinin zannedilmesi, İslami esasların ve kavramların kendi tanımlamasının dışında tanımlanması veya anlamlarının daraltılması,  ayrıntılara dalınarak dinin zorlaştırılması, şekilcilik yapılması ve bunda ileri gidilerek katı kuralcılığın dinin sınırlarının ötesine geçmesi ve bunlara bağlı ihtilaflar, hizipleşmeler vs.
Bunların sonucunda:
Anlamları daraltılmış esaslarıyla İslam, hayatın bütününü kuşatamaz hale gelir. Ancak günlük hayatın belli kısımlarında isteğe bağlı olarak yerine getirilen dini görevlerle sınırlı olur. İslam’ın kavramları ve esasları arasında bir ilişki ve bütünlük tesis etmek güçleşir. Bireysel ve toplumsal eğitim ve gelişim birbirini geliştirerek eşgüdümlü hareket edemez. Şekil ve ruh ibadetlerde birbirinin zıddı iki özellik gibi savunulur. İhtilaflar ve buna bağlı zıtlaşmalar kendisine zemin bulur.
Bugün namaz, oruç, hac, zekat gibi menasikler de bu durumdan nasibini fazlasıyla almaktadır. İslam’ın bütünlüğü içinde bireysel ve toplumsal hayatın önemli bir eğitim aracı ve toplumun dinamiği iken, bugün bu fonksiyonlarını icra edemedikleri görülmektedir. Parçacı, şekilci ve anlamlarını kısırlaştırıcı yaklaşım onları bugünkü haline getirmiştir. Bir yandan bu ibadetlerin anlamları daraltılırken, diğer taraftan İslam’ın bunlardan ibaret olduğu sanılmakta/iddia edilmektedir.
Bu durum dışardan bakanlar için de İslam’ın ne olduğu ile ilgili sorunlara neden olmaktadır.
Dışarıdan bakanlar İslam’ın sadece zahirini görürler. İlk görünenler ise, kaçınılmaz olarak şekiller ve belli kurallara bağlanmış uygulamalardır. Sonuçta ortaya çıkan genel kabule göre İslam; tek tanrılı, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetleri olan bir dindir. Hatta birçok kimse için sadece bunlardan ibarettir. Tabii ibadetler tanımlanırken de, İslam’ın bunları ne şekilde tanımladığı değil, onların kendi dini anlayışları ve o dinin kalıpları esas alınır.
Bunun ürünü olarak, Kelime-i Şahadetin ifade ettiği şey İslam’ın tek tanrılı dinlerden biri olmasıdır.
Namaz, günde beş vakit olarak yerine getirilmesi gereken dini bir ayin/bir ritüeldir.
Oruç, senede bir ay, kendisine inananları aç bırakan diyet kabilinden bir ibadettir.
Hac, yine senede bir inananları kutsal mekanda bir araya toplayan kutsal bir merasimdir.
Zekat ise dini bir vergidir.
* * *
İslam’ın dış dünyada bu şekilde tanımlanmasının tek nedeni, bunların ilk göze çarpan unsurlar ve özellikler olması değildir. (Yukarıda da ifade edildiği gibi) Bunun içinde, İslam’ın bunlara indirgenme çabası da yatmaktadır. Bu yönde ortaya konan çabalar, materyalizmin “din” anlayışı referans  olarak kullanmakta ve İslam’ı da diğer dinler gibi, hayatın sınırlı bir sahasına sıkıştırmayı hedeflemektedir.
Materyalist yaklaşım Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya gelen dinleri saptırarak Yahudilik ve Hıristiyanlık  haline getirmiştir. Allah’ın gönderdiği din insanların elinde belli ayin ve ritüellerden ibaret, kilise veya sinagogun duvarlarıyla sınırlı, insanlar için hiçbir pratik değeri olmayan konuları tartışıp duran, (dogmatik) kalıp ve kurallardan ibaret, akli kriterlere muhalif bir dünya görüşü haline gelmiştir. Buna göre dinin dünya işleriyle bir ilgisi yoktur, dünya işlerinin egemenliği başkalarına aittir. Dine  getirilen bu yaklaşımla “dinin toplumları uyuşturan bir afyon” olması amaçlanmış, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinler adına da başarılmıştır. İslam’ın; kelime-i şahadetle (Allah’ı birleme), namazla, oruçla, hacla ve zekatla sınırlandırılmak istenmesi de, aynı amaç içindir. Belli ayin ve emirlerden ibaret olarak algılanması, İslam’ı da aynı kategoriye yerleştirme çabasının bir sonucudur. Diğer dinlerden farkının, sadece; emirlerin ve ayinlerin şeklinden ve çeşitlerinden ibaret olması sağlanmak istenmiştir. Böylece İslam da; dogmaları olan, kalıp ve kurallardan ibaret, ruhani yönü ağır basan, maddi yöne pek ilgi duymayan, bireysel yaşamın belli alanlarında egemenlik kurmaya çalışan bir dünya görüşü olarak algılanacaktır.
İslam’ı Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi bir din haline getirebilmek için verilen çabalar, sonuçsuz çabalar olmamıştır. Uzun bir tarih süreci içerisinde, İslam dünyasının zaaflarından da yararlanılarak, arzu edilen hedeflere büyük ölçüde ulaşılabilmiştir. Bugün İslam, sadece kendisini kabullenmemiş toplumlarda değil, kendi toplumlarının önemli bir kesiminde de, materyalist din tanımı çerçevesinde algılanmaktadır. Onlara göre de İslam, kelime-i şahadetten, namaz, oruç, hac ve zekat gibi belli başlı ritüellerden ibarettir. İçinde bulundukları ortamın İslam’a uygunluğunu, ibadetlere ve ritüellere engel olan var mı, yok mu yönünden değerlendirirler. Kendini İslam’a nispet eden bir toplumda bu ibadetler rahatça yapılabiliyorsa, yapı ve yönetim İslami’dir, engel olunuyorsa İslami değildir.
Din ve İslam tanımı konusunda dışarıdan bakanlarla aynı anlayış ve düşünceye sahip olan bu kesimin daha negatif olan durumu, cahilliğinin ve önyargılarının farkına varamamış olmasıdır. Çünkü bu kesim, inandığı dini bildiğini ve anladığını iddia etmektedir. Bildiğini zannettiği halde bilmemek, anladığını zannettiği halde önyargılarla hareket etmek, çözümü daha zor bir durumdur.
* * *
İslam diğer bütün dünya görüşlerinden farklıdır. İslam’ın farklılığını, onun her bölümünde görmek mümkündür: Varlığın ve insanın, doğasına uygun tanımlanmasına dayanan hayat görüşünde, insanı ve hayatı tam bir bütünlük içerisinde ele alabilmesini sağlayan kuşatıcılığında, huzuru temin edebilecek kapasite ve yeterliliğe sahip olmasında vs…
İslam’ın farkı, insanın Allah’la, varlıkla, kendisiyle ve hemcinsleriyle ilişkilerinde ortaya çıkar. Hukuk, ekonomi, siyaset, ahlak gibi hayatın farklı alanlarındaki görüş ve yaklaşımlarında kendisini gösterir. Birey, aile, toplum, devlet gibi toplumun farklı kurumlarının ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin tanımlanmasında kendisini belli eder. İbadetlerde, duada ve Allah’ı yüceltme biçiminde kendisini gösterir. O’nu genel olarak inceleyenler, bu özelliklerini ve farklılığını kolayca keşfedebilirler.
Farklılığı görebilmek için detaylı bir inceleme ve araştırmaya bile gerek yoktur. İlk bakışta görülebilen özellik ve unsurların doğru tanımlanması bile, İslam’ın özünü ve farkını ortaya koymaya yeter.
Bu kitap:
Kendisini Müslüman olarak tanımladığı halde İslam’ı bilmeyenlere ve uzaktan görüp de İslam’ı kafalarındaki kalıplarla değerlendirenlere hitap etmektedir.
İslam, bildiklerini zannedenlere, bildiklerini zannettikleri konular üzerinden anlatılmaya çalışılmaktadır.
Kitabın içindeki başlıklar, her iki kesimin de öyle veya böyle bir fikir sahibi olduğu konulardır. En çok bilindiği zannedilen ama aynı zamanda en çok hatanın ortaya çıktığı konular… Bu başlıkları ele alıp tartışmak, en çok bilindiği zannedilen konularda bile ne kadar cehalet ve bilgisizliğin var olduğuna dikkat çekmek içindir. En çok bilindiği zannedilen konulardaki cehalet, geri kalan konulardaki vahametin resmini görmemize yardımcı olacaktır. Bu yüzden, bakıldığında ilk görünen özellik ve yönleriyle bir başlangıç yapılmak istenmiştir.

İSLAM
“De ki ‘Onu yerlerin ve göklerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan 25/6)
“Bu Kitap, merhamet eden, merhametli olan Allah katından indirilmedir.” (Fussilet 41/2)
“Doğrusu bu Kitap, korunmuş bir kaynaktan gelen, o kaynağa tertemiz olanlardan başkasının dokunamayacağı, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş Kur’an-ı Kerim’dir.” (Vakıa 56/77–80)
Allah, her dönemde yollarını aydınlatmak üzere insanlara uyarıcılar göndermiştir. Bu uyarıcılar, insanların kendi içlerinden seçilerek görevlendirilen peygamberlerdir. Allah vahiy  aracılığıyla uyarıcılara emirlerini bildirir. Onlar da, adalet mutluluk ve huzur arayanların kendisine uymaktan başka çıkar yollarının olmadığı vahyi insanlara iletir ve anlatırlar.
Allah’ın bu amaçla göndermiş olduğu son dininin adı İslam, son peygamber Muhammed ve son kitap da Kur’an’dır. İslam hakkında bilinmesi ve söylenmesi gereken her ne varsa Kur’an’dan kaynaklanmak zorundadır. Bu durum, İslam’ı tanımak için de İslam’la ilgili yorumları değerlendirmek için de bir kolaylık sağlamaktadır. Çünkü Kur’an kıyamete kadar bozulmadan duracak sağlam bir kaynaktır.
* * *
Buna rağmen İslam, hakkında sayısız şüphenin oluşturulduğu bir din haline gelmiştir. Bu şüphelerin ortaya çıkışında, ona inanan insanların bilgisizliği önemli bir etkendir. Ancak şüphe oluşturma çabalarının kaynağı, rahatsızlık duyduğu için ona muhalif olmayı tercih edenlerdir. İslam’ın esaslarını kendi çıkarları için bir tehdit unsuru olarak görenler, Onu yok etmeyi istemişlerdir. Ancak İslam, kıyamete kadar Allah’ın koruması altındadır. Kitabı olan Kur’an’ın bir kelimesi bile değiştirilemez. Bu yüzden İslam’ı yok edemeyeceklerini anlayanlar, onu saptırmayı ve etrafında şüpheler oluşturmayı çıkar yol olarak görmüşlerdir. Böylece İslam, isim olarak varlığını devam ettirse de, inananları ve bağlıları bulansa da; çoğunluk onu yanlış anlayacağı için, rahatsız olanlar kendilerini tehdit altında hissetmeyeceklerdir.
Fakat ne var ki, Kur’an bozulmadan kaldıkça (ki kalacaktır), kimse İslam’ın doğru bir şekilde anlaşılmasının önüne geçemez. Samimiyetle Kur’an’a yönelenler ve öğrenmek için bir çaba ortaya koyanlar, bütün engellere ve şüphelere rağmen Kur’an’ı anlayabilirler. Ve onda, hayatın dayandığı esaslarla ilgili ihtiyaç duydukları her bilgiyi bulurlar. Yaratıcı, insan ve kainat arasındaki ilişkiyi; hayat, ölüm, ahiret, cennet ve cehennem hakkındaki en doğru bilgiyi ondan edinirler.
Çalışmanın ana başlıklarına geçmeden önce Kur’an’ın, İslam’ı genel olarak nasıl ortaya koyduğuna bakmakta fayda var:
***
Arapça bir kelime olan İslam; huzur, barış, selamet, teslimiyet anlamlarına gelir. Müslim/Müslüman ise bunları yapan, yani barış ve huzur içinde olan, teslim olan kişidir.
Kendisine irade yani doğru ile yanlış arasında tercih yapabilme özelliği ve hakkı verilmiş olan insan, Allah’a teslim olmakla barış ve huzura kavuşur. Barış ve huzur, sadece Allah’ın vahyi ile sosyal hayatın adalete kavuşturulmasından kaynaklanmaz. Aynı zamanda ve de öncelikle insanın da bir parçası olduğu varlık alemi ile insanın ilişkilerinin fıtrata uygun olarak tanımlanmasından ve düzenlenmesinden dayanır.
İslam’ın varlık âlemine bakışı, bütün varlığın Allah’a teslim olduğu esasına dayanır. Öyle ki hiçbir varlık Allah’a isyan etmeyi düşünmez. Kendilerine verilen emir doğrultusunda, hareket etmeleri gereken çizgi üzerinde hayatlarına devam ederler. Ne güneş ve ay yörüngesinden çıkar, ne dünya dönmekten vazgeçer, ne doğa sürecine uygun hareket etmeye itiraz eder ne de başka bir varlık kendine verilen emre aykırı hareket etmeye çalışır. Bilimin, doğa kanunları veya fizik kanunları gibi isimlerle adlandırdıkları şey, özünde Allah’ın; varlığın davranış tarzını ve özelliklerini belirleyen kanunlarıdır. Hiçbir nesnenin veya canlının bunlara isyan etmesi mümkün değildir. Bu sebeple İslam varlığın durumunu, bir bilinç ve tercihten uzak olsa da Allah’a teslimiyet olarak niteler.
Bu yönden bakıldığında insanın da, irade/tercih dışı özellik ve davranışlarında Allah’a teslim olduğu görülür.  Yani yaratılmışların hiç birinde bir istisna veya aralarında bir çelişki ve çatışma yoktur. İnsan da bu uyumlu bütünün bir parçasıdır. Ne onlar üzerinde mutlak hâkimiyet hakkına sahiptir, ne de önünde eğileceği Allah’tan başka bir varlık söz konusudur.
Fakat İslam’a göre insan, kainattaki diğer varlıklardan farklı olarak, kainatın şerefli kılınmış bir üyesidir. Sahip olduğu özellik ve yaratılış sebeplerine bağlı olarak ona, hilafet sorumluluğu  verilmiştir. Bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için de kendisine, onları kullanma ve onlardan faydalanma yetkisi  verilmiştir. Hilafet; “yeryüzünü iyilik ve güzellikle imar etme” sorumluluğudur. Bu sorumluluğu yerine getirebilmesi için insan, kainattaki diğer varlıklardan farklı olarak; akıl, muhakeme vb. gerekli bütün özelliklerle donatılmış, ihtiyaç duyduğu hiçbir şey ondan esirgenmemiş,  Allah’ın yardımını her zaman yanında bulmuştur. Ancak kendisine tanınan yetki, onun keyfine göre sınırsız değildir.
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (5/87)
“Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.” (7/31)
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (28/77)
Ayetlerde ifade edildiği gibi; insanın kullanmasına izin verilenler için, kullanım biçimleriyle ilgili Allah’ın çizdiği sınırlar vardır. Bu sınırlar dışında, gerek haddini aşarak, gerekse menfaat umarak hiç kimsenin; sınırlar çizmeye, helaller veya haramlar belirlemeye hakkı yoktur.
* * *
Allah’ın belirlediği sınırlar içinde hilafet sorumluluğunun yerine getirilmesi, insanın imtihanını oluşturur. İslam’a göre hayat, insan için bir sınavdır. Sınavın gereği olarak da ona iyiyi veya kötüyü seçme hakkı verilmiştir. İyi olan; kurtuluşu sağlayan ve dosdoğru olan Allah’ın yolu, kötü olan ise; onu bu yoldan saptırmak isteyen şeytan ve dostlarından kaynaklanan (ideoloji) hayat görüşleridir. İnsan iyi ile kötü arasındaki tercihini yaparken yaratıcı kaynaklı bir zorlama ve yönlendirme ile karşılaşmaz. Kendi iradesiyle baş başa bırakılmıştır. Fakat yaratıcının bir rahmeti olarak; doğru ve yanlışın ne olduğu, doğruya nasıl ulaşacağı anlatılmış; doğruya giden yollar alabildiğince kolaylaştırılmıştır. İnsan dünyada her ne yaparsa kendi tercihiyle yapmaktadır.
Allah’ın yolunu tercih etmenin sonucu, ahirette cennet iken, şeytanın yolunu tercih etmenin sonucu cehennemdir. İnsan yollardan birini tercih ederken aslında bu sonuçlardan birini de tercih etmiş olmaktadır. Ama insan dikkatsiz ve fazla düşünmeyen bir varlıktır. İçinde bulunduğu durumla ve geleceğiyle ilgili karşısına konan gerçekleri, geçici dünya zevkleri ve ihtirasla örtmeye çalışır. Bundan dolayı da tercihinin sonucunu görmezlikten gelmeye çalışır. Kimi zaman yaşadıklarının bir hesabının olmadığına, öldükten sonra yok olup gideceğine inanır. Kimi zaman da dünyada yaşadığı iyi şeylere bakarak, “kötü olsaydım kötülüklerle karşılaşırdım; demek ki doğru yoldayım” diye düşünür. Veya bir hesaba inansa bile onun ciddiyetini hissetmekten uzaktır, hafife alır. Oysa “öldükten sonra yapılanların hesabını Allah’a verme” inancı, hayata yön veren en temel konudur.
Dünyada insanın bir takım zorluklar veya kolaylıklar içinde bulunması; darlık, kıtlık veya refah içinde olması; yaptıklarının doğruluğu veya yanlışlığıyla değil, Allah’ın ona takdir ettiği imtihanın şekliyle ilgilidir. Allah böylece insanları dener: “Darlığa ne kadar sabretti ve Allah için nasıl mücadele etti. Bolluk içindeyse onu nasıl değerlendirdi ve Allah için nasıl mücadele etti…”
İnsanın iyi veya kötü olması başlangıç noktasından değil tercihinden kaynaklanır. Her insan için başlangıç, temiz bir sayfa şeklindedir. Hiçbir insan, kendisinden önceki birilerinin yaptığından veya günahından sorumlu tutulmaz. Ne Hıristiyanlıkta olduğu gibi ilk günah  diye bir şeyin yükünü taşımak zorundadır ne de mistisizmin  iddia ettiği gibi dünyaya pis ve

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club