Kadife Kutudaki Hayalet

Haziran 21, 2012 Altın Kitaplar, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Judc’un özel bir koleksiyonu vardı.

Stüdyosunun duvarlarında, platin plaklarının arasında yedi cücelerin çerçeveli resimleri asılıydı. John Wayne Gacy onları hapisteyken çizmiş ve Jude’a yollamıştı. Gacy, Disney’iıı altın çağını da, mızmız çocukları ve hemen hemen Jııde’un albümlerini sevdiği kadar severdi.

Jude’da, on altıncı yüzyılda içindeki şeytanlar boşalsın diye kafası burguyla delinen bir köylünün kafatası da vardı. Kafa kemiğinin ortasındaki deliğe sıkıştırılan pensler de duruyordu.

Koleksiyonu arasında, üç yüz yıl önce yaşamış bir cadının imzalı iti- rafnamesi de vardı. “Ruhumu ona satmazsam inekleri zehirleyeceğini, atlan delirteceğini ve çocukları hasta edeceğini söyleyen kara bir köpekle konuştum ve ben de onun isteğine boyun eğip mememi emmesine izin verdim.” Kadın yakılarak öldürülmüştü.

Koleksiyonunda ayrıca, yüzyılın başında İngiltere’de bir adamı asmakta kullanılmış olan sertleşmiş, eski bir darağacı ilmeği, Aleister Crowley’in çocukluğundan kalma dama tahtası ve gerçek bir cinayetin filmi vardı. Jude’un koleksiyonundaki eşyalar arasında sahip olmaktan en çok rahatsız olduğu şey bu sonuncusuydu. Film, Los Angeles’takİ bazı şovlarda giivenlik görevlisi olarak çalışan bir polis memuru kanalıyla eline ulaşmıştı. Adam kasetin iğrenç olduğunu söylemişti. Bunu bir tür keyifle söylemişti üstelik. Jude filmi izlemiş ve adamın haklı olduğunu hissetmişti. İğrençti gerçekten. Ayrıca, dolaylı yoldan, Jude’un evliliğinin bitişini hızlandırmıştı. Ama filmi hâlâ saklıyordu.

Özel koleksiyonundaki grotesk ve garip objelerin çoğu hayranları tarafından yollanan hediyelerdi. Koleksiyonu için kendisi ender olarak bir şey alırdı. Fakat özel asistanı Danny Wooten, internette satılık bir hayalet olduğunu belirtip, almak isteyip istemediğini sorunca, Jude düşünmeye bile gerek duymamıştı. Bu, bir yere yemeğe gidip, restoranın spesiyalini duyunca mönüye bakma ihtiyacı bile duymadan onu yemeye karar vermek gibiydi. Bazı dürtülerin düşünülmeye ihtiyacı olmuyordu.

Danny’nin ofisi, Jude’un 110 yıllık düzensiz çiftlik evinin kuzeydoğu kanadına nispeten yeni eklenmiş sayılacak bir bölümü işgal ediyordu. Klimalı atmosferi, OffieeMax mobilyaları ve kahverengi, krem renklerdeki makine halısıyla ofis, evin geri kalanına hiç benzemeyen kişiliksiz ve soğuk bir yerdi. Paslanmaz çelik çerçeveler içindeki konser posterleri de olmasa, pekâlâ bir dişçinin bekleme odası olabilirdi. Posterlerden birinde, arkalarından kanlı sinir uçları sallanan, bir kavanoz dolusu açık göz görünmekteydi. BUTUN GÖZLER ÜSTÜNDE turnesi için yapılmıştı o poster.

Ek bölümün inşa edilmesiyle Jude’un bu kararma pişman olması bir olmuştu. İşlerini kontrol etmek için Pieclifften Poughkeepsie’deki kiralık bir büroya kırk beş dakika araba kullanmak istememişti, ama öylesi muhtemelen Danny Wooten’m evin içinde olmasından daha iyi olacaktı. Burada Danny ve Danny’nin işleri fazla yakınındaydı. Jude mutfağa gittiğinde çalan telefonların sesini duyuyor ve bu sesler onu deli ediyordu. Yıllardır albüm yapmamıştı, Jerome ve Dizzy’nin (ve onlarla birlikte grubun) ölümünden beri pek çalışmamıştı ama telefonlar hâlâ çalıyor da çalıyordu. Zamanım almak için yalvaranlardan, hiç bitmeyen yasal ve mesleki taleplerden, anlaşmalardan, kontratlardan, promosyonlardan, gösterilerden, asla sona ermeyen, daima sürüp giden Judas Coyne Şirketi’nin işlerinden bıkıp usanmıştı. Evindeyken, ticari bir marka değil kendisi olmak istiyordu.

Çoğu zaman Danny evin geri kalanına bulaşmıyordu. Kusurları ne olursa olsıın, Jude’un özel alanına saygılıydı. Fakat Jude ofise girerse -ki pek hoşlanmasa da günde döTt, beş kez bunu yapıyordu- o zaman Danny onunla istediğini yapmayı hak kabul ediyordu. Ahıra ve köpeklere ulaşmanın en kestirme yolu ofisten geçmekti. Ön kapıdan çıkıp bütün evi dışarıdan dolanarak Danny’den kaçabilirdi ama Jude, sırf Danny Wooten’dan kaçınmak için kendi evinin etrafında sinsice dolanmayı reddediyordu.

Üstelik, Danny’nin her seferinde onun canını sıkacak bir şeyler bulması imkânsız gibiydi. Ama daima buluyordu. Ve anında ilgilenmesi gereken bir şey olmadığında da sohbet etmek istiyordu. Danny Güney Kaliforniya kökenli, çenesi düşük bir adamdı. Hiç tanımadığı insanlara, bağırsak faaliyetlerinin taze biçilmiş çimen gibi kokması da dahil olmak üzere, buğday sapı yemenin faydalarını bile anlatabilirdi. Otuz yaşındaydı ama pizza getiren çocukla, sanki kendisi de on dört yaşındaymış gibi, kızak kaymaktan ve PlayStatioırdan söz edebiliyordu. Klimayı tamire gelen adama itiraflarda bulunabiliyordu Danny, ona kız kardeşinin onlu yaşlarında nasıl eroine alıştığını, genç bir adamken, intihar eden annesinin cesedini nasıl bulduğunu anlatabiliyordu. Utanması imkânsızdı. Çekingenlik diye bu şey bilmiyordu.

Danny, “Hey patron, şuna bir bak,” dediğinde, Jude, Angus’la Bon’u beslemekten dönüyordu ve Danny’nin ateş sahasını yarılamış, olayı kazasız belasız atlatabileceğini düşünmeye başlamıştı. Danny hemen hemen tüm ilgi çekme seanslarını bu cümleyle başlatırdı. Jude bu cümleden nefret etmeyi ve kızmayı öğrenmişti; o cümle, harcanacak yarım saat, doldurulacak formlar, bakılacak fakslar anlamına geliyordu. Sonra Danny birinin hayalet sattığından söz etmiş ve Jude onun hakkındaki tüm kötü niyetlerini unutuvermişti. Danny’nin omzunun üzerinden bilgisayarına bakabilmek için arkasına geçmişti.

Darmy hayaleti çevrimiçi bir sitede bulmuştu, eBay’da değil de taklitlerinden birindeydi. Danny yüksek sesle okurken, Jude da ürün tanıtımına göz gezdirdi. Jude izin verse Danny onun için ayağını bile keserdi. Daııny’de, 3u- de’un açıkçası bir erkekte tiksindirici bulduğu bir köle ruhu vardı.

“‘Üvey babamın hayaletini alın,’” diye okudu Danny. ‘”Altı hafta önce, yaşlı üvey babam aniden öldü. O sırada bizimle kalıyordu. Kendi evi yoktu ve birer aylık sürelerle akrabadan akrabaya gezip duruyordu. Ölümü ile herkesi, özellikle de kendisine çok yakın olan kızımı şoke etti. Kimsenin aklına gelmezdi. Hayatının soti anma kadar aktifti. Asla televizyonun önünde oturmazdı. Her gün bir bardak portakal suyu içerdi. Bütün dişleri kendinindi’.”
“Bu kahrolası bir şaka,” dedi.
“Sanmıyorum,” dedi Danny. Okumaya devam etti: “”Cenaze töreninden iki gün sonra, küçük kızım onu, kendi yatak odasının tam karşısındaki misafir odasında otururken gördü. Onu gördükten sonra da artık odasında yalnız kalmak ve hatta yukarı çıkmak bile istemez oldu. Kızıma büyükbabasının ona asla zarar vermeyeceğini söyledim ama kızım gözlerinden korktuğunu söyledi. Gözleri kara çizgiler gibiymiş ve artık kesinlikle görmüyormuş. O yüzden artık kızım benimle uyuyor.

‘”Önce bunu kızımın uydurduğu korkunç bir öykü sandım ama dahası vardı. Misafir odası her zaman soğuk oluyordu. Orada duran bir torbam vardı ve torbanın dolaba, üvey babamın bayramlık takım elbisesinin asılı olduğu yere tıkıştırılmış olduğunu fark ettim. Kendisi o takım elbisesiyle gömülmek isterdi ama cenaze evinde deneyince pek iyi durmadığını görmüştük. İnsanlar ölünce biraz küçülüyor. İçlerindeki su çekiliyor. En iyi takım elbisesi büyük gelince, biz dc cenaze evinin kendi takımlarından birini bize satmasına izin verdik. Niye onlara uydum bilmiyorum.

‘”Ertesi gece uyandım ve üvey babamın çatıda gezindiğini duydum. Odasındaki yatak dağılmıştı. Kapı açıktı ve ikide bİT çarparak kapanıyordu. Kedi de yukarı çıkmak istemiyordu ve bazen merdivenin dibine oturup benim göremediğim bir şeylere bakıyordu. Bir süre izledikten sonra da kuyruğuna basılmış gibi miyavlayarak kaçıyordu.

‘”Üvey babam hayatı boyunca ruhani biri olmuştu ve sırf kızıma ölümün her şeyin sonu olmadığını anlatmak için burada olduğuna inanıyorum. Ama kızım on bir yaşında ve normal bir yaşama ihtiyacı var, benimkinde değil kendi odasında uyumalı. Düşünebildiğim tek şey “baba “ya başka bir ev bulmaya çalışmak oldu ve elbette dünya ölümden sonraki yaşama inanmak isteyen insanlarla dolu. Eh, bende de bunun kanıtı var.
‘”Üvey babamın hayaletini en yüksek fiyatı verene “satacağım.” Tabi ki bir ruh gerçekten satılamaz, ama bir hoş geldin paspası koyarsanız evinize geleceğine ve sizinle oturacağına inanıyorum. Dediğim gibi, öldüğünde geçici olarak bizimle kalıyordu ve kendine ait diyebileceği bir yeri yoktu, o yüzden istendiği bir eve gideceğinden eminim. Bunun bir “hokus pokus” veya “şaka” olduğunu sanmayın, paranızı alıp size hiçbir şey yolla- mayacak değilim. Artırmayı kazanan, yatırımına karşılık maddi bir şey alacak. Size babamın bayramlık takım elbisesini yollayacağım. Eğer ruhu bir şeye bağlıysa eminim ki o şey bu takım elbisedir,

‘”Great Western Dikimevi tarafından yapılmış, eski moda gayet güzel bir takımdır. Gümüş düğmeli vs., vs., saten astarlı vs., vs.” Danny okumayı bırakıp ekranı gösterdi. “Şu ölçülere bak şef. Tam senin bedenin. En yüksek fiyat seksen dolar. Eğer bir hayaletin olsun istersen yüz dolara senin olabilirmiş gibi görünüyor.”
“Hadi alalım,” dedi Jude.
“Cidden mi? Gerçekten yüz dolar koyacak mısın artırmaya?”

Jude gözlerini kısıp ekranın altındaki yazıya baktı: 1000 DOLARA SİZİN ve onun altında da: Satın almak içirt burayı tıklayıp müzayedeye hemen son verin! Jude parmağıyla ekrana dokundu.
“Haydi bin papel verip olayı bitirelim.”

Danny koltuğunu döndürdü. Sırıtarak kaşlarını kaldırdı. Derin, kavisli, büyük bir etkinlikle kullandığı Jack Nicholson’ınkilere benzer kaşları vardı. Belki de bir açıklama bekliyordu ama Jude ne diye bir hay; için müzayedeye girdiğini kendine bile açıklayabileceğinden emin dcği Sonradan, bunun iyi bir reklam olacağını düşünmüştü: Jıuias Coyne b dine şamatacı bir hortlak satın aldı. Hayranları böyle hikâyelere bayılı Ama bunu sonradan düşünmüştü. O anda, tek bildiği o hayaleti s alan kişi olmak istediğiydi.

Jude, Georgia’nın giyinip giyinmediğini anlamak için yukarı çıkı düşünerek yoluna devam etti. Giyinmesini söyleyeli yarım saat olmuştu onu yatakta bulacağım tahmin ediyordu. İç çamaşırlarıyla yatakta otur ayak tırnaklarını özene bezene siyaha boyuyor olacaktı. Ya da dizüstü sayarını açmış, sanki o kahrolası şeylerden az varmış gibi, diline taktiri ceği yeni aksesuvarlara bakıyor olurdu… nette gezinme düşüncesi Ju< bir şeyi merak edeîek durmasına yol açtı. Dönüp tekrar Danny’ye baktı
“Nasıl buldun bunu?” Başıyla bilgisayarı göstererek sormuştu.
“E-postayla bilgi gelmişti.”
“Kimden?”
“Müzayedenin yapıldığı siteden. Böyle parçalar satın aldığınızı ğimizden, ilgileneceğinizi düşündük, diye yazmışlar.”
“Biz böyle şeyler mi satın almışız daha önce?”
“Garip şeyleri kastetmişler sanırım,”
“Ben bu siteden hiçbir şey almadım.”
“Belki alıp sonra unutmuşsundur. Belki de ben senin için bir mışımdır.”
“Kahrolası asit,” dedi Jude. “Bir zamanlar hafızam kuvvetliyd deyken satranç kulübündeydim.”
“Sahi mi? Hayal etmek zor.”
“Neyi? Satranç kulübünde olduğumu mu?”
“Sanırım. Yani çok… zor işmiş gibi görünüyor.”
“Evet. Ama taşlan tutmak için güçlü parmaklarımı kullanırdı!
Danny biraz abartılı biçimde katıla katıla güldü ve güya gözl akan yaşları sildi. Yağcı hergele.

Takım eîbise cumartesi sabahı erkenden geldi. Jude kalkmıştı ve dışarıda köpeklerle birlikteydi.
UPS kamyoneti bahçede durur durmaz Angus ileri atıldı ve tasma kayışı Jude’un elinden kurtuldu. Angus, şoför tarafındaki kapıya saldırıp öfkeyle pençelerini geçirdi. Şoför, mikroskop altında yeni bir Ebola virüsünü inceleyen bir doktorun, soğukkanh ama dikkatli tavrıyla aşağı bakarak direksiyonun ardında kalmıştı. Jude tasma kayışını yakalayıp çekti, biraz fazla çekmişti. Angus yana doğru devrildikten sonra döndü ve hırlayarak yeniden ayağa kalktı. O arada Bon da, Jude’un diğer elindeki kayışını zorlayarak ve kafa şişiren bir sesle havlayarak İşe karışmıştı.

Ahırdaki bölmeleri çok uzak olduğu için, Jude iki köpeği bahçeden sürükleyerek ön verandaya götürdü, o arada ikisi de sürekli mücadele ediyordu. Sonunda hayvanları ön kapıdan içeri tıktı ve kapıyı üstlerine kapattı. Anında kendilerini kapıya çarpmaya ve isterik bir biçimde havlamaya başlamışlardı. Her çarpışlarında kapı yerinden oynuyordu. Kahrolası köpekler.

Jude ayaklarını sürüyerek UPS kamyonetinin durduğu yere doğru yürüdü ve arka kapı bir sürtünme sesiyle kayarak açılırken kamyonete ulaştı. Görevli kamyonetin içinde duruyordu. Kolunun altında uzun, dü: bir kutuyla aşağı atladı.

“Ozzy Osboume’un Pomeranian’ları var,” dedi UPS görevlisi. “Tele vizyonda görmüştüm. Ev kedisi gibi şirin küçük köpekler. Siz de biç öyl- sevimli küçük bir çift almayı düşündünüz mü?”
Jude tek kelime etmeden kutuyu aldı ve içeri girdi.

Kutu elinde eve girip mutfağa geçti. Kutuyu tezgâhın üzerine bırakı kendine kahve koydu. Jude canı isteyince kendiliğinden erken kalkan ir sanlardandı. Turnedeyken veya kayıt yaparken yatağa sabahın beşind girmek âdetindeydi ve günün çoğunu uykuda geçirirdi ama normalde asi bütün geceyi ayakta geçirmezdi. Turneye çıktığında berbat bir halde, ba ağrıyarak saat on dörtte uyanır, onca zamanın nereye gittiğini anlamazd Etrafındaki herkes, kauçuktan maskeleri ve tenleriyle dostlarına benzi miş yabancı yaratıklar gibi görünürdü gözüne. Onları yine kendileri ol; rak görebilmesi için epeyce alkol tüketmesi gerekirdi.

Son turnesine çıkışından bu yana sadece üç yıl geçmişti. Evdeyk* ve çoğu gece saat yirmi birde yatmaya hazırken, içki içmek pek ilgisi çekmiyordu. Elli dört yaşına gelince, Justin Cowzynski olarak babasın domuz çiftliğinde yaşayan bir erkek çocuk olduğu dönemlerdeki ritim) rine dönmüştü. Cahil orospu çocuğu güneş doğduktan sonra onu yatak bulsa, saçından sürüyerek kaldırırdı. Çamur, havlayan köpekler, dike: teller, viran çiftlik binaları, pul pul derileri ve ezik suratlarıyla cıyaklav domuzlar, günün büyük bölümünde mutfak masasının başında oturan I anne dışında pek az insanla iletişim kurarak geçen bir çocukluktu. Anı sinin yüzünde beyni yokmuşçasına boş bir ifade olurdu ve tabi bir de, c nümlerce domuz pisliğini, çiftlik harabelerini öfkeli kahkahası ve yu ruklarıyla yöneten babası vardı.

Sonuçta Jude kalkalı saatler olmuştu ama daha kahvaltı etmem ve Georgia mutfağa girdiğinde domuz pastırması kızartmaktaydı. Ge gia’nm üzerinde sadece siyah bir külot vardı, kollarıyla uçlarında m t halkalar olan küçük beyaz göğüslerini kapamıştı vc siyah saçları başının çevresinde yumıışak buklelerle dalga dalga inmekteydi. Aslında adı Ge- orgia değildi. Her ne kadar iki yıldır o ad altında soyunuyor olsa da Morphine de değildi. Gerçek adı Marybeth KimbaH’dı ve bu, o kadar sade, o kadar yalın bir addı ki, Jude’a ilk kez söylediğinde bundan utanıyor- muşçasına gülmüştü.
Jude, striptiz veya falcılık yapan ya da hem striptiz yapıp hem fal bakan garip kız arkadaşlardan oluşan bir koleksiyon üzerinde ilerliyordu; bunlar, üzeri halkalı haçlar takan, tırnaklarına siyah oje süren güzel kızlardı. Jude’un ilgisini çeken kızların kökeniydi. Oysa çoğu buna aldırmıyordu, çünkü bütün o yaşayan ölü makyajlarıyla örtmeye çalıştıkları kimliklerinin kendilerine hatırlatılmasmdan hoşlanmıyorlardı. Georgia yirmi üç yaşındaydı.
“Kahrolası aptal köpekler,” dedi topuğuyla birini kenara itekleyerek. Hayvanlar domuz pastırmasının kokusuyla kendilerinden geçmiş, Jude’un bacaklarına dolanıyorlardı. “Bombok bir şekilde uyandırdılar beni.”

“Belki de kalkma zamanı gelmiştir. Bu hiç aklına gelmiş iniydi?” Kız mecbur kalmadıkça asla saat ondan önce kalkmazdı.
Georgia eğilip buzdolabından portakal suyunu aldı. Manzara Jude’un hoşuna gitmişti; kızın külotu neredeyse aşın beyaz sayılacak poposunun arasına girmişti. Ama o karton kutudan portakal suyunu içerken başka yöne baktı. Georgia da portakal suyu kutusunu tezgâha bıraktı. Jude portakal suyunu dolaba kaldırmazsa, orada kalır ve bozulurdu.

Bu tür kızların hayranlığını kazanmaktan hoşnuttu. Onların garip kaprisleri ve yuvarlak hatlı, atletik, dövmeli bedenleriyle seks yapmak çok hoşuna gidiyordu. Ama bir zamanlar bardak kullanan ve işi bitince kullandığı şeyleri yerine kaldıran, sabahları gazete okuyan bir kadınla evliydi ve onunla sohbet etmeyi özlüyordu. Yetişkinlere özgü sohbetler. Karısı striptizci değildi. Fala da inanmazdı. Yetişkin iki insan olarak çok iyi arkadaştılar.

Georgia et bıçağını kullanarak UPS kutusunu açıp, bıçağı üzerine yapışan bantlarla birlikte tezgâha bıraktı.
“Nedir bu?” diye sordu.

Kutunun içinden bir kutu daha çıkmıştı. İçteki kutu yerine sıkıca oturmuş olduğu için Georgia, onu çıkarıp tezgâha koyana dek epeyce uğraşmak zorunda kaldı. Büyük, parlak, siyah kadife kutu kalp şeklindeydi. Bazen böyle kutularda şeker gelirdi ama bu, bir şeker kutusu için fazla büyüktü, üstelik şeker kutuları pembe, bazen de sarı olurdu. Belki iç çamaşırı kutusu… ama Judc onun için böyle bir şey ısmarlamamıştı. Kaşlarını çattı. Kutuda ne olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu ve aynı anda, o kalp şekilli kutuda beklediği bir şey olduğunu bilmesi gerektiğini hissetti.

“Bu benim için mi?”

Georgia kutunun kapağını açtı ve içindekini alıp, Jude görsün diye kaldırdı. Biî takım elbise. Birisi ona bir takım elbise yollamıştı. Naylon kuru temizleme torbası içinde ayrıntıları fark edilmeyen siyah modası geçmiş bir giysiydi. Georgia, sanki almayı düşündüğü bir elbiseymiş de, önce onun fikrini öğrenmek istiyormuş gibi, takımı üzerine tuttu. Bakışları soru doluydu, kaşlarının arasında güzel bir kırışık ortaya çıkmıştı. Biî an için Jude takımın niye geldiğini hatırlayamadı.

Bunu belirtmek İçin ağzını açtığı anda, “Ölen adamın takım elbisesi,’ dediğini duydu.

“Ne?”

“Hayalet,” dedi Jude, hatırlamıştı. “Bir hayalet satın aldım. Kadımı teki üvey babasının kızına ve kendisine musallat olduğuna inanmış. Sonr da o huzursuz ruhu internette satışa çıkarmış, ben de bin dolara satın a dım. Bu onun takım elbisesi. Kadın hayaleti çekenin bu takım olabilea ğini düşünüyor.”
“Ah, güzel,” dedi Georgia. “Yani bunu sen mi giyeceksin?”

Kendi tepkisi Jude’u şaşırtmıştı. Derisi gerilmiş, tüyleri diken dike olmuştu. Bir anlık bilinçsiz bir dürtüyle, müstehcen bir şey gibi çarpmı; bu düşünce onu.
“Hayır,” dedi. Sesindeki soğuk ton Georgia’yı şaşırtmıştı. Jude bir parça sırıtarak, korkmuş değilse bile bir anlığına zaaf göstermiş olduğunu i ark etti. Sonra ekledi. “Bana uymaz.” Aslında, huzursuz hayalet yaşarken tam da Jude”un kilosunda ve boyunciaymış gibi görünüyordu.
Georgia, “Belki ben giyerim,” dedi. “Benim de ruhum biraz huzursuz. Hem erkek kıyafeti giyince seksi görünürüm,”

Yine bir tiksinti duygusu, bir ürperme hissetti Jude. Kız o takım elbiseyi giymcmeliydi. Sebebini bilemese de, bu konuda şaka yapması bile hoşuna gitmemişti. Onun giymesine izin vermeyecekti. Bundan daha uygunsuz bir şey olamazdı.
Ve bu, bir şey ifade ediyordu. Jude’un aklına tiksinti uyandıran fazla bir şey gelmezdi. İğrenme duygusu alışık olduğu bir şey değildi. Kutsal şeylere saygısızlık etmek canım sıkmazdı; otuz yıldır bu şekilde gayet güzel para kazanıyordu.

“Onunla ne yapacağıma karar verene dek yukarı kaldıracağını,” dedi, aldırmaz bir tavırla konuşmaya çalışarak… ve pek de başarılı olamayarak.
Kız, Jude’un kendine hâkim olmaktaki tereddüdünü ilgiyle izleyerek ona baktı ve takım elbisenin üzerindeki kuru temizleme torbasını çıkardı. Işıkta ceketin gümüş düğmeleri parıldadı. Takım elbise karga tüyü gibi kapkaraydı ama yirmi beş sent büyüklüğündeki o düğmeler bir biçimde rustik bir hava veriyordu. Dar bir kravatla Johnny Cash’in sahnede giyeceği türden bir kıyafet olurdu.

Angus yüksek, tiz bir sesle panik halinde havlamaya başlamıştı. Arka üstü oturup kuyruğunu indirdi ve geri geri takım elbiseden uzaklaşmaya çalıştı.
Georgia güldü.
“Hayaleti gördü,” dedi.

Sonra takım elbiseyi önünde tutup boğa güreşçilerinin kırmızı pelerini gibi ileri geri sallayarak Angus’a doğru yürüdü. Hayvana yaklaşırken, gözleri zevkten parlıyor ve gırtlağından, inleyerek dolanan bir hortlakmış gibi sesler çıkarıyordu.

Angus geri geri kaçarken mutfak iskemlelerinden birine çarpıp, gürültüyle devrilmesine neden oldu. Bon ise kulakları geriye doğru yapışmış vaziyette eski, kan lekeli doğrama tezgâhının altından bakıyordu. Geor- gia bir daha güldü.

“Kes şu boku,” dedi Jude.
Kız, Jude’a küstah, sapkm ve mutlu bir bakış fırlattı -büyüteçle karınca yakan bir çocuğun bakışları- ve sonra acıyla yüzünü buruşturup bağırdı. Küfrederek sağ elini tuttu. O arada takımı da tezgâhın üzerine fırlatmıştı.
Başparmağından parlak bir kan damlası fışkırdı ve şıp diye yerdeki karoların üzerine düştü.
“Bok,” dedi kız. “Kahrolası iğne.”
“Gördün mü marifetini?”

Kız, Jude’a düşmanca bir bakış fırlatıp hışımla mutfaktan çıktı. O gidince Jude kalkıp portakal suyu kutusunu dolaba kaldırdı. Bıçağı eviyeye koydu, yerdeki kanı silmek için bir el havlusu aldı, ama o anda bakışları takım elbiseye takıldı ve yapacağı işi unuttu.

Takım elbiseyi düzeltti, ceketin kollarını öne doğru katladı ve dikkatle her tarafını yokladı. Ne bir iğne bulabilmiş, ne de Georgia’ya zarar verenin ne olduğunu anlayabilmişti. Takımı özenle tekrar kutusuna yerleştirdi.

O sırada burnuna kötü bir koku geldi. Tavaya göz attı ve küfretmeye başladı. Domu2 pastırmaları yanmıştı. Kutuyu, kendi gardırobunun arka tarafındaki rafa koydu ve bu konuyu düşünmekten vazgeçmeye karar verdi. Jude, saat on sekizden önce sosisleri fırından almak iizere muti giderken Danny’nin ofisinde birinin fısıldadığını duydu.

Ses onu irkiltmiş ve olduğu yerde durmasına neden olmuştu. Da eve gideli bir saatten çok olmuştu ve ofis kilitliydi, yani boş olması ger yordu. Jude dinlemek üzere başını eğip, hafif, ıslığımsı sese odaklan ve bir an sonra duyduğunun ne olduğunu kavramasıyla kalp atışları ı male döndü.
İçeride kimse yoktu. Sadece radyoda biri konuşuyordu. Jude bun emindi. Kısık sesler yeterince kısık olmuyordu, sesin kendi dinamiği dı. Sesler belli şekilleri anımsatabilir, içinde bulundukları bir hava bc ğunun şeklini çizebilirlerdi. Bir kuyudan gelen ses, derin yuvarlak yankı yaratırken, dolaptaki bir ses yoğun olur, içinde sıkışan tüm ha yansıtırdı. Müzik aynı zamanda geometri demekti. Şu anda Jude’un duğu ses de bir kutuya sıkışmış olan sesti. Danny radyosunu kapaı unutmuştu.

Jude ofisin kapısını açıp kafasını içeri uzattı. Işıklar kapalıydı v nanın öbür tarafından gelen güneş ışığı odayı mavimsi gölgelere boğ? tu. Ofisteki stereo evdeki en kötü üçüncü stereoydu, ama yine de pel ev tipinden iyiydi. Su soğutmalı cam bir kabine yerleştirilmiş Onkyo parçalarıyla oluşturulmuştu. Üzerindeki yazılar canlı, doğal olmayan yeşil bir renkteydi, gece dürbünüyle bakıldığında nesnelerin göründüğü yeşile benziyordu, onun dışında sadece, radyonun hangi frekansa ayarlanmış olduğunu gösteren parlak dikey bir kırmızı çizgi vardı. Bir kedinin gözbebeğini andıran bu parlak kırmızı ışık, ofiste gözünü kırpmadan bakan bir yaratık varmış hissi vermekteydi.

Radyoda konuşan adam, boğuk, adeta rahatsız edici bir ses tonuyla, “…Bu gece hava ne kadar soğuyacak?” diye soruyordu. Hırıltılı soluklarına bakılacak olursa şişman biriydi. “Sokaktaki serseriler donup yere yapışacak diye endişelenmemiz gerekiyor mu?”
“Evsizlerin halini düşünmen çok dokunaklı,” dedi daha ince ve tiz sesli başka bir erkek.

Burası, çoğunlukla ölümcül hastalık adlannı (şarbon) veya çürüme durumlarını (kokmuş) isim olarak seçmiş grupların yer aldığı ve DJ’lerinin kasık biti, striptizciler gibi konulara değindiği, fakirlerle, sakatlarla, yaşlılarla dalga geçtiği WFUM’du. Hemen hemen sürekli olarak Jude’un parçalarını da çalarlardı. Danny de o yüzden radyoyu bu kanala ayarlamıştı, hem bir sadakat hem de bir dalkavukluk göstergesi olarak Aslında Jude, Danny’nin belli bir müzik zevki olmadığından kuşkulanıyordu, belirgin tercihleri yoktu ve arka planda çalan radyo da duvar kâğıdının ses şeklini almış haliydi. Eğer Enya için çalışıyor olsaydı, Danny kadının e-postalanna cevap verirken ve fakslarını yollarken büyük bir memnuniyetle Kelt şarkıları dinliyor olacaktı.

Jude radyoyu kapatmak için odaya girdi ama fazla ileri gidemeden olduğu yerde çakılıp kaldı. Bir saat önce köpeklerle birlikte dışarıdaydı. Tozlu yolun sonunda durmuş, keskin ayazın yanaklarım ısırmasının tadını çıkartıyordu. Yolun ilerisinde birisi kurumuş sonbahar yapraklarını yakmaktaydı ve belli belirsiz algıladığı is kokusu da hoşuna gitmişti.

Danny evine gitmek üzere ceketi omzunda ofisten çıkıp yanına gelmişti. Bir an ayaküstü konuşmuşlardı… veya kesin konuşmak gerekirse,

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat