Karamazov Kardeşler

Mayıs 12, 2011 Dünya Klasikleri, KUM SAATİ YAYINLARI, Roman (Yabancı)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

“Size gerçek, gerçeğin ta kendisi olarak diyorum ki, toprağa düşen bir buğday tanesi yok olmazsa sadece bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa o zaman bereketli mahsul doğurur.”
(İncil; Yohanna’dan XII Bap, 24)

YAZARDAN

Romanın başkahramanı Aleksey Fedoroviç Karamazov’un hayat hikâyesine başlarken bazı kuşkular taşıyorum. Nedenine gelince: Aleksey Fedoroviç aslında büyük bir adam değil, öyle ünlü biri hiç değil. Bu yüzden “Aleksey Fedoroviç’imizi ne gibi özelliklerinden ötürü kahraman seçtiniz? Neler yapmış bu adam; nerede, ne-siyle tanınır”ş. Ben, bir okuyucu olarak onun hayatına ait bir sürü olayla kafa yorup niçin zaman geçireyim?” gibi sorularla karşılaşacağım, yüzde yüz.

En zorlusu da şu son soru… Çünkü bu soruya sadece, “Bunu romanı okuyunca anlarsınız!” diye cevap verebilirim ama, ya romanı bitirdikten sonra da Aleksey Fedoroviç’imde ne özellikler olduğunu göremez, kabul etmek istemezlerse? Hem de bunun böyle olacağını şimdiden, üzülerek görür gibi oluyorum. Bana göre bu adamda bazı özellikler var ama bunu okuyuculara gösterememekten ve onları tatmin edememekten korkuyorum. Aslında belki de hayli aktif olduğu halde yetenekleri kendini gösterememiş, karanlıkta kalmış bir adamdır. Zaten zamanımızda insanlardan açıklık istemek de tuhaftır ya… Yalnız onun tuhaf hatta; garip bir adam oluşunun su götürür tarafı yoktur. Ama tuhaflık ve gariplik, bir adamm özelliklerini bir araya toplayıp saçmalığın bütününden belirli bir anlam çıkarmak da insana yarardan çok zarar getirir. Garip adamm çoğu zaman birtakım özellikleri ve apayrı halleri vardır, değil mi?

Fakat siz, bana karşı çıkar da, “Hayır, öyle değil” yahut, “Her zaman öyle değil” derseniz o zaman bende kahramanım Aleksey Fe-Toroviç’in önemi üzerine bir ümit uyanır. Çünkü garip adamın varlığı “her zaman” özelliklerle, başkalıklarla dolu değildir; hatta tam tersine bazen o bir bütünün özüdür, çağdaşlarının hepsi, ne hikmetse sanki geçici bir rüzgârın etkisiyle ondan sıyrılıvermişlerdir.

Gerçi bunun öyle ilginç tarafı yok, karışık açıklamalara girmeden, önsöz bile yazmadan doğrudan başlayabilirdim, beğenen olurdu. Ama işin kötüsü, ben bir hayat hikâyesinden iki roman çıkardım. Esas roman ikincisi; kahramanımın zamanımızda, yani şu andaki hayatını anlatıyor. Birinci romanda ise on üç yıl öncesine ait olaylardan söz ediliyor. Hattâ bu, tam anlamıyla bir roman olmanın ötesinde kahramanımın ilk gençliğinin belirli bir devresidir. Eğer birinci romanı kaleme almasaydık, gözden çıkarsaydık, ikinci romanı kimse anlayamayacaktı. Bu da başta sözünü ettiğim zorluğu   bir kat daha artırıyor. Bizzat ben, yani yazar; böyle mütevazi, silik   bir kahraman için bir romanı bile fazla bulurken iki romanla orta- ya çıkarsam bu küstahlığımı ne şekilde açıklayabilirim?

Çözümünü bulmakta zorlandığım bu sorulan öylece bırakmaya karar veriyorum. Şüphesiz açıkgöz okuyucumuz baştan beri ağzımda bu baklayı gevelediğimi farketmiş, boş gevezeliğimle kıymetli zamanına kıyışıma kızıp duruyordun Ama benim cevabım hazır: Bunu önce insanlara saygımdan, ikinci olarak kurnazlığımdan yaptım. Hani, “Baştan haber verdim ya!” demek ister gibiyim. Yine de “esaslı bir bütünlüğe” sahip olduğu halde romanımın kendiliğinden iki kısma ayrılmasına seviniyorum. Birinci kitabı okuyan öbürünü okuyup okumamak kararını kendisi verecektir. Elbette hiç kimse herhangi bir şeye zorlanamaz. Kitap, ilk hikâyenin ikinci sayfasından, bir daha açılmamak üzere bırakılabilir. Bununla birlikte tarafsızlıklarında yarulmamak için eseri yüzde yüz sonuna kadar okumak isteyen nezaketli okuyucular da vardır. Zaten Rusya’nın bütün eleştirmenleri bu sınıfa girer. Onları hatırlayınca insan rahatladığını hissediyor. Yine de, düzenliliklerini, titizliklerini bildiğim halde romanımı hiç okumasalar bile yine kırılmıyor, alınmıyorum. Bu onların en doğal hakkı olsa gerek.

Önsözüm bundan ibaret. Bunun tam anlamı ile fazlalık olduğunu kabul ediyorum ama, bir kere yazıldıktan sonra kalsın bari… Şimdi artık eserime başlamak istiyorum.

Birinci Kitap
Bir Ailenin Hikâyesi

Fedor Pavloviç Karamazov

Aleksey Fedoroviç Karamazov; on üç yıl önce korkunç bir şekilde. Ölümü bölgemizdeki herkesin dilindedir. O, bölgemizin derebeyi Feodor Pavloviç Karamazov’un üçüncü oğluydu. Babasının ölümünü sırası gelince anlatacağım. Şimdilik, çiftliğinde ömrü boyunca hemen hemen hiç oturmamış bu çiftçinin sadece tuhaf bir tip olduğunu söylemekle yetineceğim. Sık sık rastlanan, yalnız kötü ve ahlâksız değil, aynı zamanda, çıkarlarını çok iyi bilen bencil bir adamdı. Başkaları onu hiç ügilendirmezdi. Fedor Pavloviç aşağı yukarı sıfırdan işe başlamıştı. Mülkü pek önemsizdi, ötekinin berikinin sofrasına çöreklenmek, dalkavukluğunu yapmak için fırsat kollardı. Yine de öldüğü zaman üzerinde temiz para yüz bin ruble çıktı. Bu adamı bölgemizde herkes, ömrü boyunca terbiyesizin, deli dolunun biri saymıştı. Ama tekrar ediyorum, budalalığı yoktu. Böyle deli doluların çoğu hayli zekî kurnaz kimselerdir. Onun deh doluluğu da kendine özgü, âdeta, millî bir karakter taşıyordu.

İki kere evlenmişti, üç oğlu vardı. Büyük oğlu Dmitri Fedoroviç ilk karısından, öbür ikisi, İvan’la Aleksey, ikinci karaşındandı. Fedor Pavloviç’in ilk karısı Miusovlar’dandı. Mi-usovlar, bölgemizin hayli zengin, soyluluğuyla tanınmış bir derebeyi ailesiydi. Kızlarının çeyizi, drahoması yerindeydi; kız güzeldi, hem de bugünkü nesilde sık sık rastlandığı halde o zamanın kızları arasında henüz çok az görünen canlı bir zekâya sahipti. Bütün bunlara rağmen herkesin “mendebur” dediği, silik bir adama nasıl varabildiğini anlatıp zamanınızı çalmayacağım. Bundan önceki “romantik” nesilden bir genç kız tanırdım.  Adamın birine birkaç yıl esrarlı bir aşk duyduk-tan sonra onunla pekala en tatlı bir şekilde evlenmek imkânı varken nedense kendi kendine birtakım aşılmaz engeller uy-durarak sonunda, fırtınalı bir gecede, kendini yüksek bir kayadan oldukça derin, akıntılı bir ırmağa atıp boğulmuştu. Bunu yüzde yüz kendine özgü bir kaprisle, sadece Shakespe-are in Ophelia’sına, benzemek için yapmıştı. Hattâ çok önceden beğenerek seçtiği kayanın manzarası o kadar güzel olmasaydı da bunun yerine dümdüz, basit bir su kenarı olsaydı belkide intihar gerçekleşmezdi… Anlattığım olay gerçekten olmuştur. Şu son iki üç nesilde de bu veya bunun gibi olaylara sık sık rastlanıldığına inanmak gerek. Şüphesiz Ade-lâida İvanovna Miusova’run hareketinde hem yabancı bir etkinin hem de öfkeli baz düşüncelerin etkisi olmuştu. Kadın belki de bağımsızlığını göstermek, toplumun kendince acımasız yasalarına, akrabalarıyla ailesinin boyunduruğuna karşı gelmek istemişti. İyimser hayal gücü bir an için onu Fe-dor Pavloviç’in taşıdığı “dalkavuk” unvanına rağmen, hep iyiye giden devrin en cesur, en alaya insanlarından biri olduğuna inandırmıştı; oysaki adam kötü bir paskaldı, o kadar. Ayrıca kaçırılarak evlenmek de Adelâida İvanovna’yi büsbütün çekmişti. Fedor Pavloviç’e gelince, toplumdaki konumu yüzünden o bu işe dünden hazırdı; ne pahasına olursa olsun geleceğini kurmak kurtarmak istiyordu. İyi bir aileye damat gidip, üstelik kabarık bir drahoma almak, arayıp da bulamadığı şeydi. Aşk konusu ile ne gelin, hatta, Adelâida İvanovna güzel kız olduğu halde ne de damat ilgiliydi. Uçkur düşkü-nü, yüz bulduğu her kadının eteğine yapışan Fedor Pavloviç’in hayatında bu belki ilk defa evlendiği kadın şehvet duygularını kamçılayamamıştı.

Adelâida ivanovna kaçırılışından hemen sonra kocasına karşı bir tiksinti ve küçümseme duymaya başladı. Böylece evlenmelerinin nasıl sonuçlanacağı daha ilk adımda belli olmuştu. Miusovlar olanları uysallıkla karşılayarak kaçağın çeyiziyle drahomasını bile verdiler. Fakat her şeye rağmen genç çiftin evliliği tam bir derbederlik, sürekli bir kavga içinde ge-çiyordu. Anlatılanlara bakılırsa, o sıralarda bile genç kadın kocasına göre daha soylu, daha yüksek davranıyordu. Fedor Pavloviç, karısı parayı alır almaz yirmi beş bini olduğu gibi çekip üstüne oturdu; kadıncağız bir daha bir rublecik bile göremedi. Karısının, payına düşen bir köyle oldukça iyi bir şehir konağını da üzerine geçirmek için uğraşıp duran herif, sonunda belki bunu da başaracaktı. Adelâida İvanovna kocasının utanmazca ve yüzsüzce diretmelerinden, dilenciliğinden o kadar bezmiş, iğrenmişti ki sadakası olsun diye “Peki!” diyecekti. Bereket versin ailesi araya girerek anaforcuyu azıcık yola getirdi.

Karı kocanın sık sık dövüştüğü herkesçe biliniyordu. Hattâ dayağı atanın Fedor Pavloviç değil, o ateşli, cesur, kabına sığmaz, son derece kuvvetli esmer kadın, Adelâida İvanovna olduğu söyleniyordu. Sonunda Adelâida İvanovna evini, kocasını bırakarak yoksul bir papaz okulu mezunu bir öğretmenle kaçtı; hem de oğlu Mitya’yı bırakarak. Fedor Pavloviç hiç zaman kaybetmeden evinde bir harem kurdu bu onun canına minnetti. İçki âlemleri yapıyor, boş zamanlarında vilâyeti bir baştan öbür başa dolaşıp gözyaşları içinde önüne gelene Adelâida İvanovna’dan dert yanıyordu. Bununla kalmıyor, evlilik hayatına ait bir erkeğin anlatması hiç yakışık almayan bazı mahremiyetleri açıklıyordu. Herkese aşağılanmış gülünç bir koca olarak görünüp, bunu ballandıra ballandıra anlatmaktan âdeta zevk duyuyor, böbürleniyordu. Onun derbeder hâlini görenler, “Kederinize rağmen âdeta rütbe kazanmış bir haliniz var, Fedor Pavloviç!” diye takılıyorlardı. Hattâ çoğu, yeni girdiği paskal kalıbının onu sevindirdiğini, durumundaki gülünçlüğün bile bile farkına varmadığını söylüyordu, Ama kim bilir, belki de saflığından böyle davranıyordu. Sonunda kaçağın izini bulmayı başardı. Zavallı kadın papaz okulunu bitirmiş gençle Petersburga gitmiş, orada ipin ucunu büsbütün kaçırmıştı. Fedor Pavloviç hemen harekete geçti, Petersburga gitmek için hazırlıklara başladı; ne diye gideceğini kendi de bilmemekle birlikte yine gidecekti… Ama kararını verdikten sonra yola çıkmadan önce cesaretini toplamak için aralıksız içmeye başladı. Bu sırada kendisine karısının Petersburgda öldüğü haberi geldi. Bir söylentiye göre oturduğu tavan arasında birdenbire hastalanarak tifodan – başkalarına inanılırsa açlıktan- ölrnüştü Fe dor Pavloviç karısının ölümünü sarhoşken öğrendi. Anlattık larına göre o anda sokağa fırlamış, ellerini havaya kaldırarak “Azat ettin ey Tanrı.’” duasını okumaya başlamış. Tiksindirici haline rağmen bir bebek gibi ağladığım görenler ona acıdığını söylüyorlardı. Bir yandan kurtulduğu için sevinirken öte yandan kurtarıcısına gözyaşı dökmesi de pekâlâ mümkündü… Çoğu zaman insanlar hattâ caniler bile, haklarında verdiğimiz hükümlerden çok daha saf, temiz ruhlu olurlar. Biz de öyleyiz.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club