Kayıp Kız

Ağustos 22, 2017 Dünya Klasikleri, İletişim Yayınları, Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

kayipkizKayıp Kız ahlaki değerleri sorgulamasının yanı sıra bir İngiliz maden kasabasının tüm toplumsal tabakalarını da ele alan tipik bir Lawrence romanı.

İngiltere’deki bir maden kasabasının tanınmış tüccarlarından James Houghton’ın kızı Alvina taşra yaşamının durağanlığından ve gelenekselliğinden bunalmış, bu kapalı hayatına heyecan katmanın yollarını aramaktadır. Kendisine bir çıkış bulmaya çalışırken, babasına ait tiyatroya gelen gezici sanatçı grubundan bir İtalyan’a âşık olur ve kasabadaki korunaklı hayatını geride bırakarak bu tutkulu adamla birlikte kaçar. Bu kaçış, onun duygusal ve cinsel uyanışının gerçekleşmesini ve geçici bir özgürlük hissiyle tanışmasını sağlayacaktır. Ancak Alvina’nın girdiği bu yeni dünya da dışarıdan göründüğü gibi değildir.

Murat Belge’nin Türkçeye kazandırdığı, 1920′de James Tait Black Memorial ödülünü kazanmış Kayıp Kız’ı, Belge’nin, romanı ve Lawrence’ın edebiyatını irdelediği önsözüyle sunuyoruz.

“Lawrence’ın fiziksel dünyaya, nesnelerin renk ve dokularına ilişkin olağanüstü bir kavrayışı vardı. Beden ve bedenle ilgili her türlü sorun, onun için hayati bir önem taşıyordu.”
Virginia Woolf

“Tüylü Engerek’i yazmış olan Lawrence hiç ilgimi çekmiyor ama Kayıp Kız’ı yazmış olan Lawrence’a büyük bir hayranlık duyuyorum.”
Saul Bellow

***

Manchester House’un Çöküşü

Woodhouse gibi küçük bir madenci kasabası düşünün: üç kuşaklık bir tarihi ve on bin insan kadar nüfusu olan bir kasaba. Bu üç kuşak, belli bir yerleşik topluluğun varlığını gösterir. Bunca kömürün bağırsaklardan dışarı boşalması karşısında hâlâ pastoral kalabilmiş başka bölgelerde madenlerin arazi geliriyle yaşamak üzere, eski ‘Eşraf kaçmıştır. Geride büyük ve erişilmez bir kömür kralı kalmıştır. Madenlerin sahibi: Tarihi, üç kuşaklıktır, ‘Eşrafın evinin alt basamağında, tırmanmaya çabalamakta, altta kalanları da tekmelemektedir. Onu hiç saymayın.
Oldukça yerleşik bir topluluk vardır Woodhouse’da, nice ince ayrımlar vardır bu topluluğun renginde: kömür tozunun karasından taşçı ustasının çakılına ve kerestecinin talaşına, yağ, bal ve etin ışıltısından, eczacının parfümünü ve doktorun dezenfektanını atlayarak, bankacıların, firma veznedarlarının durgun dingin altın yaldızına ve bütün maden ocaklarının genel yöneticisinin otomobil debdebesine kadar. Bundan büyüğü de yoktur zaten. Genel yönetmen, Malikâne denen yerin taf-lanlı maflanlı inzivasında yaşar. ‘Eşrafın terk ettiği asıl Malikâne şimdi firmanın bürosu olmuştur.
Topluluk bu! Yani, muazzam bir maden işçisi alt tabakası; küçük işverenlerle karışık, ilkokul öğretmenleri ve püriten din adamlarıyla çeşnilendirilmiş yoğun bir satıcı, esnaf serpintisi; daha üst tabakada bankacılar, zengin imalatçılar ve hali vakti yerinde demir dökümcüleri, resmi kilisenin papazları ve maden yöneticileri: Hepsinin üstünde de ışıl ışıl parlayan yöresel kömür ocağı sahibinin zengin ve yapışkan kirazı. Pasta bunlardan meydana geliyordu.
Bu mübarek 1920 yılında Orta İngiltere’deki küçük endüstri şehrinin karışık toplumsal yapısı buydu. Ama biraz daha geriye gidelim. Son sakin bolluk yılında, 1913’te de buydu.
Sakin bir bolluk yılı. Ama bir bitmez tükenmez, usandırıcı maraz vardı: evlenmemiş kadınlar marazı. Bir toplumun en alt sınıfı dışında kalan bütün sınıflarının, Ölü Deniz ürünü tuhaf kadınlarla, “ihtiyar kız” denen, evlenmemiş ve evlenmesi olanaksız kadınlarla dolup taşması nasıl bir hikmettir? Neden her esnaf, her öğretmen, her bankacı ve her din adamı bir, iki, üç ya da daha fazla “ihtiyar kız” üretir? Orta sınıflar, özellikle de aşağı orta sınıflar, oğlandan çok kız mı doğurur? Yoksa aşağı orta sınıftan erkekler evlenirken tırmanır ya da düşer de, gerçek eşlerini açıkta mı bırakırlar? Ya da orta sınıftan kadınlar fazla titizdirler de koca mı beğenemezler?
Cevabı ne olursa olsun, bir tragedyadır bu. Ama belki de değildir. Belki de orta sınıfların bu evlenmemiş kadınları, söyleyip durdukları karıncasal endüstri toplumumuzun ünlü cinsiyetsiz işçileridir. Belki asıl eksikleri uğraşsızlıktır: Kısacası, bir iş. Ama yasayı koymadan önce belki bir de onları dinlememiz yerinde olur.
Woodhouse’da, asiller, yani esnaf ve papazlar arasında, korkunç bir ihtiyar kız hasadı vardı. Kasabanın bütün kadınları, madencilerin karıları falan, soluklarını tutar beklerlerdi; bu servet ve keder kızlarından biri evlenme fırsatı bulur gibi olunca zengin nikâhlarına bir rahatlama sarhoşluğuyla doluşurlardı. Çünkü sınıf kıskançlığı her ne olursa olsun, bir kadın bir başka kadının tüm çalımıyla rafta çaresiz oturup kaldığını görmek istemez. Hepsi orta sınıftan kızların koca bulmasını istiyorlardı. Herkes bunu istiyordu, kızlar da dahil. Perişanlık da buradan çıkıyordu.
Şimdi, James Houghton’ın bir tek evladı vardı: kızı Alvina. Alvina Houghton elbette.
Ama şimdi 1880’lerin başlarına bir kaçalım. Alvina’mn bebeklik çağma: Hatta daha da gerilere, James Houghton’ın mutlu günlerine. James Houghton mutlu günlerinde Woodhouse sosyetesinin kremasının kremasıydı. Houghton ailesi her zaman varlıklı olmuştu: İtiraf etmek gerekir ki esnaftandılar; ama birkaç kuşak boyu süren bir bolluktan sonra mağaza sahipleri de belli bir üstünlük kazanırlar. James Houghton da, yirmi sekiz yaşındayken, VVoodhouse’da Manchester eşyası satarak nefis bir iş kurmuştu. İnce uzun, favorili bir gençti, davranışıyla da gerçekten inceydi, biraz Bulwer tarzında. Zarif sohbetten, zarif edebiyattan, zarif Hıristiyanlıktan hoşlanırdı. ince uzun, çıtkırıldım bir gençti, tavırları telaşlı, kafası sudan düşüncelerle dolu, konuşma sesi çok güzeldi: çok çok güzel. Bütün bunlarla birlikte, bir mağaza sahibiydi, tabii. Bir Derbyshire toprak sahibinin kızı olan ufak tefek, esmer, kendinden büyük yaşta bir kıza kur yaptı. Onunla birlikte en azından on bin pounda konacağını umuyordu. Burada hayal kırıklığına uğradı, çünkü yalnız sekiz bin elde edebildi. Romantik ticari bir yaradılışı olduğu için karısını hiç bağışlamadı, fakat ona karşı her zaman en zarif bir nezaket tavrı takındı. Kansı için elma soyup hazırlayışı görülecek bir şeydi. Ama soyulan ve dörde bölünen bu elmaydı kadının payı. Zarif ticari Adem, Havva’ya kendi malını, güzelce soyduktan sonra geri veriyordu. Bununla da alışverişin sonu geliyordu. Bu arada Alvina doğdu.
Ama bütün bunlardan önce, evlenmeden önce, James Houghton Manchester House’u inşa ettirmişti. Koskocaman,yani, Woodhouse için koskocaman- dört köşe bir binaydı bu, küçük ama büyümekte olan kasabanın anacaddesi üstündeydi. Alt katta cadde üstünde iki güzel dükkân vardı. Biri Manchester’dan gelen mamuller, öbürü de ipekli ve yünlüler için. James Houghton’ın ticari şiiriydi bu.
Çünkü James Houghton bir hayal adamı, aynı zamanda da bir tür şairdi: ticari, tabii. George Macdonald’m romanlarını ve bu yazarın fantezilerini severdi. Kendisi için de bir fantezi örer dururdu, bir ticaret fantezisi. Düşlerinde, görülmemiş incelikte, el sürülmez yumuşaklıkta ipekliler, poplinler görürdü: Vitrinlerinin önünde duran ‘Eşraf arabalan, büyülenmiş, kendinden geçmiş olarak elbiselerini hışırdatarak tezgâhına doğru ilerleyen kibar hanımlar görürdü. Ve büyüleyerek, kendilerinden geçirerek, yalnız kendinin ve onların yeterince değerlendirebileceği güzel mallarım onlara sunardı. Ünü yayıldıkça yayıldı, öyle ki sonunda Gal Prensesi Alexandra ve Avusturya Imparatoriçesi Elizabeth, Avrupa’nın bu en iyi giyinen iki kadını, gökyüzünden Woodhouse’daki mağazaya inerlerdi ve James Houghton’dan alışveriş ederek neler yapılabileceğini dünyaya göstermek üzere dükkândan çıkarlardı.
Nasıl oldu da James Houghton zamanının Liberty’si ya da Snelgrove’u olmayı beceremedi, bilmiyoruz. Belki hayal gücü fazla gelmişti. Ne olursa olsun, karısını yeni evine getirdiği günlerde, Manchester yönündeki vitrini muslinler ve basmalardan yapılma bir köpük ve bahar çiçeği yığınıydı. Londra yönündeki vitrini de ipekliler ve dolgun dokumalardan yapılma bir güz akşamıydı. Kimin gözü kamaşmazdı bundan! Fakat kız, taşlık Derbyshire’deki taş evden gelen o zavallı, bu adamın malları önünde, arkın önündeki Davut gibi dans etmesinden pek hoşlanmamıştı.
Karısını getirdiği ev bir anıttı. Mağazanın üstündeki kocaman yatak odasında mobilyasını masif maun ağacından inşa ettirmişti: Ah, çok, çok masifti. Şüphesiz sevinçten hoplaya zıplaya girmişti devasa zifaf yatağına: Yatağa bir tabure ve bir iskemleye tırmanarak çıkılıyordu. Ama kendinden yaşlı olan zavallı, içine kapanık kadın gönlü kasvetle dolarak tırmanmış olmalıdır buraya, bu maun Bastille’inde yatmaya; karşısında hep o kocaman dolabı görmek ya da usançla yana dönüp, karşısında sürekli ve çirkin bir temennada bulunan kocaman aynaya bakmak… Ne eşya! Odadan hiçbir zaman çıkarılamayacaktı bunlar.
İkinci yılda çocuk doğdu. Bundan sonra James Houghton evin öbür tarafındaki küçük, yarı döşeli yatak odasına taşındı ve burada sert bir tahta üstünde yatarak hayatının sonuna kadar derviş rolü oynadı. Karısı çocukla ve yerli mobilyayla kaldı. Sinirlerini baskı altında tutmaktan kadında kalp hastalığı gelişti.
Ama James dokumalarının üstünde bir kelebek gibi kanat çırpıyordu. Dükkânda çalışan kızlara karşı ali kıran baş kesendi. Dickens’m romanlarındaki Fransız markileri bile daha kibar ve raffing ve taş yürekli olamazlardı. Kızlar ondan nefret ediyordu. Yine de, garip inceliği ve coşkusuyla sürüklüyordu onları. Ona boyun eğmişlerdi. Dükkân bütün ilgilerin merkeziydi. Ama sönük ruhlu Woodhouse halkı içinde iyi alıcı yoktu. Yünlü diye, siyah kamgamdan astar yapacakları kırmızı flaneli; siyah alpaka ya da merinos diye James Houghton’m kanını kurutuyorlardı. İpek çizgili muslinlerini, Hindistan pamuklularını seriyordu önlerine. Ama o, Herakles’in zehirli giysilerini sundukça yerliler ürküp kaçıyorlardı.
Bir ucuzluk yaptı. Bu ucuzluklar Mrs. Houghton’ın sinirden ileri gelen kalp hastalığım büsbütün beter ediyordu. James Houghton’m yüzündeki ilk yıpranma belirtileri de bunlardan ötürüydü. Tabii önce akılcı davranıp daha ucuz basmaları, muslinleri falan çıkardı, araya da heyecanı artıracak birkaç güzel parça kattı. Woodhouse ihtiyatlı bir tavırla satın almaya başladı.
Ama ucuzluktan sonra James Houghton bir yeni mallar âlemi yapabilecek duruma geldiğini sandı. Yüzünde gergin bir ifadeyle Manchester’a koştu. Bundan sonra kocaman denkler, sandıklar, balyalar Woodhouse’a gelip dükkânın önüne, kaldırıma yığıldı. Cuma akşamıyla birlikte Houghton’m vitrinlerine bir vahiy indi: ilk pikeler, örmeli dantelli ilk masa ve yatak örtüleri, ilk boneler ve önlükler: bir beyaz harika. James reklamını böyle yaptı: “Bir Beyaz Harika”. Wilkie Collins’in ünlü romanını okuduğunu kim bilebilirdi!
Beyaz harikanın dokuz günü geçip gittikten sonra James, Londra yönünde gözden yitti. Birkaç cuma sonra kış sezonu ile döndü. Hanımlar için ames’in eline aldığı her şey hanımlar içindi, kaba saba erkek eşyasını çok aşağılıyordu- geri planda, garip, olağanüstü mantolar, kalın, siyah, çiçekbozu-ğu bir kumaştan, duruyor ve ayı kürkünden kollarını savuruyorlardı, ön tarafta atkılar, boalar, manşonlar cilve yaparken. Vitrinin önünde cuma akşamı kalabalıkları toplandı: Gaz lambaları en parlak ışıklarını vererek yanıyorlardı. En arkada James Houghton gala gecesinde bir tiyatro yazarı gibi döneni-yordu. Sonuç bir sansasyon oldu. Vitrinin önünde on köy toplanıp birbirini ezdi. Bir sansasyondu bu!.. Kalabalık şaşıyor, hayran oluyor, ürküyor ve alay ediyordu. Ürküntü kelimesini vurgulayalım. VVoodhouse halkı James Houghton’ın kendi standardını onlara kabul ettirmesinden korkuyordu. Malları olabileceği kadar zevkliydi: Ama müşterileri alabildiğine zevksizdi. Vitrinin önünde durmuş, parmaklarıyla bir şeyler gösteriyor, kıkırdıyor, alay ediyorlardı. Zavallı James, eserinin ilk gecesinde büyük bir başarısızlığa uğradığını seyreden bir yazar gibiydi.
Ama gene de üstünlüğüne inancı tamdı: hem de haklı olarak. Görüp anlamadığı, kalabalığın üstünlükten nefret ettiğiydi. Woodhouse’un istediği hafifçe yükselen bir sürekli basitlikti, öyle bayat ve yavan bir basitlik ki, duyarlığı olan herhangi bir ölümlünün hayal gücü içine giremezdi. VVoodhouse bir dizi küçük adi heyecan arıyordu. Nottingham ve Birmingham’ın terk ettiği bir basit bayağılığın yerine geçmek üzere, Nottingham ve Birmingham’dan gelen bir basit bayağılık. Woodhouse, kendi varlığının koşulu gereği, orijinalliğe, zevkliliğe dayanamazdı ama, bunu da James Houghton’m öğrenmesi imkânsızdı: Gereğinden çok, çok fazla zeki olduğu halde, yeterince zekâ gösteremediğine inandı. Talih denen hanımefendiyi, Avusturya İmparatoriçesi Elizabeth ya da Gal Prensesi Alexandra gibi, ulaşamayacağı kadar zarif, kaprisli ve titiz bir hanımefendi olarak düşünürdü. Oysa Bayan Talih, bırakın Woodhouse’u, Londra ve Viyana’da bile, bayağı, fabrikasyon, sürüye uygun olmayan her şeyi nasırlı ayağıyla ezmeye hazır, orta ya da aşağı orta sınıftan bayağı bir kadındı. İnce, narin orijinalliklerinin, kumaşçılık hayallerinin, adi Bayan Talih’in sakin ve kaba ayağı altında dümdüz olduğunu görünce öyle bunalımlar geçirdi ki tasavvufa dalmasına ramak kaldı ve karısına İsrafil adlı meleğin yüksek etkisinden söz etmeye başladı. Bu zavallı kadın İsrafil’den fena halde korktu ve James’in bulanık sözleriyle büsbütün şaşkına döndü.
Sonunda -James’in talihsizlikleri yamacından biraz hızlıca iniyoruz- asıl Büyük Houghton Ucuzlukları başladı.Houghton’ın Büyük Satış Olayları” gerçekten olaydı. Birkaç yıl mallarına sarıldıktan sonra görkemli bir biçimde elden çıkardı hepsini. Cömert, kaygısız bir tavırla indirdi fiyatları. Güm diye iniyordu mavi kalem 3/1 l’in üstüne ve 1/0 çıkıyordu ortaya.Fiyatlar ceviz gibi döküldü. Mağrur bir 1/10 bir yuvarlandı, 6/3 oldu, bir şilin altı peni sanki ıslanıp çekti ve dört buçuk peni oldu; oysa ele gelir basmaların yardası üç buçuktan gidiyordu.
Gerçekten bir fırsattı bu. Üstelik mallar etkisiz oldukları yıllar süresince sararıp soldukları için kamu beğenisine yaklaşır duruma gelmişlerdi. Üstelik, biçimleri ne olursa olsun, iyi, sağlam maldılar. Böylece Woodhouse’un küçük kızları James’in güzel yazlık elbiseler için düşündüğü malzemeden yapılma donlar ve kombinezonlarla gittiler okula. Bütün bunlara karşın küçük Woodhouse kızları bu donlar ve kombinezonlardan utanmaktan da geri duramıyorlardı. Çünkü kazara etekleri açılacak olsa arkadaşları koro halinde bağırıyordu: “Yuuu, üç penilik Houghton donu giymiş!”
Bütün bu süre boyunca James Houghton’ın ayakları yere basmamıştı. Peri kızı hâlâ kumaşlarını güzelim vücuduna sarıyor, görülmedik zenginliklerin yolunu ona gösteriyordu. Evet, dinî Pazar Okulu’na müfettiş olmuştu. Ama bu bir özenti midir, yoksa daha yüksek güçlerle bir Dostluk Antlaşması kurma çabası mıdır, kim bilebilir ki?
Bu arada karısı gittikçe hastalanıyordu; küçük Alvina güzel, serpilen bir çocuktu. Ermini ve muflonuyla taptaze, minicik küçük kızıyla yürüyüşe çıkan ufak tefek, solgun, içine kapalı Mrs. Houghton bayağı saygı uyandırıyordu Woodhouse’da.Parlak siyah ayı kürküyle Mrs. Houghton’ın ve beyaz, benekli erminiyle çocuğun sessiz ve gölgemsi bir şekilde sokaklardan geçişleri, insanların kolay kolay unutamadıkları bir etki yaratıyordu.
Ama Mrs. Houghton’m yüreğini kemiren acılar vardı. Yürüyüşü sırasında iki küçük oğlanın boğuştuğunu görse, peniler ve ricalarla üstlerine koşuyor, onları afallamış bir halde bırakıp kendisi de dudakları morarmış olarak bir duvara yaslanıyordu. Bir arabacının kamçısını yokuş tırmanan atlarının tepesinde şaklattığım işitse yüzünü çevirip gözlerini kapatıyor, gücü kesiliveriyordu.
Bu yüzden gitgide odasından çıkmaz oldu, çocuk da bir mürebbiyeye teslim edildi. Miss Frost otuz yaşlarında, saçları biraz ağarmış, altın çerçeveli gözlüklü, alımlı ve sağlam bir genç kadındı. Saçının beyazlığı hiç trajik değildi: Ailesinin özelliğiydi.
Alvina Houghton için, hayatının ilk uzun yirmi beş yılında, Miss Frost herkesten daha önemliydi. Mürebbiye güçlü kuvvetli, cömert ruhlu bir kadındı ve doğuştan müzisyendi. Tatlı bir sesi vardı, kilise korosunda söyler, James Floughton’ın müfettişi olduğu Pazar Okulu’nda birinci sınıftaki kızlara ders verirdi. James Houghton’ı sevmez, hatta aşağılar, onda ikiyüzlülüğün öğelerini görür, havalı ve zarif bencilliğinden, insani duygulardan yoksun oluşundan ve hepsinden çok da, peri masalı fantezilerinden nefret ederdi. James, yaşı ilerledikçe, düşler arasında yaşayan bir kişi oluyordu. Ne yazık ki Freud’dan önce öldü. Peri masalı gibi en olağanüstü düşleri görür, bunları tatlı, nazik bir dille pek güzel anlatırdı. Böyle zamanlarda iyi ayarlı sesi sanki şarkı söyler gibi olurdu. Kalın, gür kaşlarının altında donuk mavi gözleri parıldar, favorili solgun yüzünde tuhaf bir aydınlık olur, uzun ince elleri sık sık titrerdi. Zayıflamıştı, derbeder ama şık ceketi ilikli olurdu düşsel serüvenlerini anlatırken. Serüvenleri yarı Edgar Allan Poe, yarı Andersen’di ve arada Vathek, Lord Byron ve George Macdonald’dan izler taşırdı: Bu sonuncusunun etkisi belki de daha fazlaydı. Flanımları her zaman etkilerdi bu hikâyeler. Ama Miss Frost en çok bunları işittiği zaman sinirlenirdi.
Yirmi yıl boyunca onunla James Floughton arasında nazik bir uzaklık oldu. Bazen Miss Frost sinirlendiğini gizleyemez, bazen de öteki ona öfkeli cevaplar verirdi: “Öyle mi, öyle mi! Ya, öyle mi! Vah vah, böyle düşünmenize üzüldüm.” Sanki kötülük onun böyle düşünmesindeydi. Sonra Muhafazakârlar Kulübü’ne doğru uçardı; hızlı, hafif, acele adımlarla, sanki kader onu oraya sürüklüyormuşçasma. Kulüpte satranç oynar -çok iyi becerirdi bunu- ve sohbet ederdi. Sonra saat yarımda, yemek için, yine eve doğru süzülürdü.
Daha başından beri bütün evin moralini ayakta tutmak Miss Frost’un üstüne kaldı. İlk yıl anladı hangi yolu izleyeceğini. Kendi çocuğu gibi sevdiği küçük Alvina’yı ve sinirli, alıngan, dertli kadın anneyi, James’in boş kuruntularına karşı korumalıydı. James’in öyle kötü denecek huyları da yoktu. Sigara ya da içki içmez, sesinin ince tonunu alçaltmazdı ve bir derviş kadar temiz, dünyadan uzaktı. Yine de, bu iki insan ona karşı korunmalıydı. Miss Frost hiç belli etmeden ev yönetiminin dizginlerini eline aldı. Yönetimi sessiz, güçlü, cömertti. Kendi çıkarını düşünmüyordu. Manchester House’un zavallı gemisinin dümenine geçmişti. Evin karanlık odalarını kendi güvenli, ışıklı varlığıyla aydınlatıyordu: gümüşi saçları ve solgun, durgun, ışık saçar izlenimi veren rahat yüzüyle. Şaşkın şaşkın sendeleyen eve bir ağırlık, denge ve huzur getirdi. Hizmetçiyi denetliyor, yemekleri seçiyordu: James’in önündeki, ne olduğunu bilmeden yediği yemekleri. Eve çiçekler, kitaplar ve çok ender olarak da bir konuk getirirdi. Manchester House’un karanlık ciddiyetinde konuklar fazlalık gibi görünürdü. Çiçekleri huysuz hastanın çok hoşuna gider, kitaplarını da bazen James’le tartışırdı: Bu konuşmalardan sonra mutlaka öfkelenir, sinirlenir, James de mutlaka dükkâna çekilir, kızların nefret ettiği müzikal sesiyle birkaçına yüksek perdeden bir şeyler söylerdi.
James’in kitaplar üzerine konuşması gerçekten sinir bozucuydu. Olaylar, etkiler, öğütlerden konuşurdu, sanki kitap sadece kendisine sunulmuş duyumsal estetik bir yüklemmiş gibi. “Bu adamda insani duyguların zerresi yok,” derdi Miss Frost, öfkeden pespembe kesilerek. Kendisi hiç şaşmazdı insani çizgiden.
Derken dükkânlar umutsuz, karmakarışık bir hal aldılar. On yıl süren ucuzluklardan, bahar ucuzlukları, yaz ucuzlukları , güz ucuzlukları ve kış ucuzluklarından sonra James bu hülyadan vazgeçmeye başladı. Artık mantoyu vitrine koymaya dayanamıyordu. Beş pounddan bir pounda indirmiş, uğursuz bir günde bunu da on buçuk şiline düşürmüştü. Sepetinde bakır tencere kapaklarıyla dükkâna giren ve kış ucuzluklarının birinin sonunda beş şiline mantoyu alan Çingene kadının neredeyse boynuna sarılacaktı. Ama bu kadın bile, yağmurlu keskin soğuğa karşın, mantoyu dükkânda giymek ve dışarı öyle çıkmak istemedi. Koluna alıp çıktı. Biraz sonra James dükkânın kapısından kuş gibi yan gözle dışarı baktığında kadını, miskin bir atın çektiği pis bir eskici arabasını sürerken gördü ve gerçekten yüreği cız etti. Çünkü yağmurla ıslanan uzun ayı kürkü kadının kollarında ve boynunda kirpi gibi olmuştu. Oysa ne güzel, ne harika bir maldı. James bir baktı, sonra tavşan gibi kaçıp arka tarafta bir sobanın yanma sığındı.
Yüksek güçler de James’in umduğu gibi yerine getirmiyorlardı anlaşma koşullarını. Anlaşmadan yavaş yavaş çekilmeye başladı. Pazar Okulu onun için bir felaketti. Konuşmaya başladığı zaman onun zarafeti ve belagatiyle kendilerinden geçecekleri yerde madenci çocukları sürüsü resmen ayaklarını yere vurup dehşetli gürültü ediyorlardı. Onların karşısında şişe geçmiş kebap olurken birçok yakıcı, kavurucu şey söylüyordu. Ama bu şeytani madenci çocuklarına yakıcı şeyler söylemekten ne çıkar? Durumu kurtaran Miss Frost oldu: Kızların büyüklerini de kanadı altında topladı. Ve küçük oğlanlara ders veren uzun boylu, yakışıklı demircinin, büyük oğlanları da etkisi altına almasını sağladı. Demircinin etkisi çok iyi sonuç verdi. Gürültü eden oğlanı dizinin biraz yukarısından yakalıyor, yöresel diliyle şakalaşıyordu onunla. Demircinin eli, demirci elinin nasıl olması gerekirse öyleydi, şivesi de yöresel mi yöreseldi. Elinin kavrayışıyla bu tanıdık dil arasında sızıldanmadan durabilen çocuk yoktu. Böylece Pazar Okulu, çok güzel dua eden James’i daha bir ilgiyle dinledi.Derken, Miss Frost’un gözdelerinden bir oğlan, Mrs. Houghton’a göz kulak olmak üzere bırakıldığı karanlık odada yarım saat içinde sırrı ele verdi ve demircinin elini anlattı. Bu sır kadıncağızı öyle altüst etti ki hastalı-ğmın gelişmesinde bir dönüm noktası oldu ve pazar öğle sonraları bir kâbus haline geldi. Derken James Houghton o günkü papazın kaba İskoç tavrından hoşlanmadı. Böylece Pazar Okulu müfettişliği sona erdi.
Aynı zamanda Süleyman’ın, bebeği ortadan kesmesi gerekiyordu. Yani dükkânının Londra kısmını İngilizcesi bir felaket olan o sonradan görme herife, terzilik ve tuhafiyecilik yapan W. H. Johnson’a kiraladı. Acıydı bu ve öyle olmalıydı. Marangozlar, doğramacılar geldi, dükkân evden kesinlikle ayrıldı. Arkadaki karanlık odasında hasta kadın çekiç, testere gürültülerini duyuyor ve acı çekiyordu. W. H. Johnson yepyeni bir vitrin yaptırdı. Kurnaz, sessiz bir kadın olan karısı ve güzel, gürültücü kızı cuma akşamları ona yardıma geliyorlardı. Adamlar doluyordu dükkâna; kocalarına altı penilik kravatlar alan kadınlar da cabası. James Houghton’dan dört buçuk peniye kravat alabilirlerdi. Ama hayır, ille gidecek, W. H. Johnson’m yeni ve zırva mallarına altı peni vereceklerdi. Bu sıra yeni bir başarılı ucuzluk yapmaya kalkışan James kalabalığın öbür dükkâna dolduğunu görüyor, hantal ayakların öbür dükkânın tahta döşemesinde çıkardığı sesi işitiyordu: Kendi dükkânına gelen yoktu artık.
Gururu böylece yaralandıktan sonra bir süre eve çekilip yattı, mistisizme yaklaşarak. Belki de Svvedenborg’da son bulacaktı ama kırpılmış kanatlarını yeni bir uçuşa hazırlamıştı. Perişan kumaşlarını hazır elbise biçimine sokmak gibi parlak bir fikir geldi aklına: Erkek değil, kadınlar için, daha doğrusu, hanımlar için elbiseler. Yeni ilanda, “Hanım Terzisi” diyordu.
James Houghton yeniden mutluluğa kavuştu. Manchester House’un arka tarafında zikzaklı bir tahta merdiven yapıldı. Geniş tavan arasına çeşitli işler yapan dikiş makineleri yerleştirildi. Bir yönetici arandığı ilan edildi ve yeni kızlar tutuldu. Böylece yeni bir hayat aşamasına girildi. Sabahları altı buçukta arka bahçede ve arka duvarın dışındaki tahta merdivende ayak sesleri ve heyecanlı kız konuşmaları işitiliyordu. Zavallı hasta her çatırtıyı, her titreşimi duyuyordu. İstilaya uğradığı izleniminden bir türlü kendini kurtaramıyordu. Her sabah, bir düşman baskınına uğramış gibiydi. Ve bütün gün boyunca tepeden duyulan sürekli dikiş makinesi gürültüsü, güçsüz yüreğine yapılmış bir bombardıman gibi geliyordu. İşlerin büsbütün beter olması için James Houghton makinelerin insanüstü bir güçle çalıştırılmasına karar verdi. Yerleştirilen yeni makine -asetilen ya da buna benzer bir şey- bütün küçük makineleri bir tek kayıştan işletecekti. Böylece, dayanılması cidden güç, yeni bir homurtu ve sarsıntı yerleşti yukarıya. Ama neyse ki, ya da yazık ki, asetilen makinesi başarılı olamadı. Kızların parmakları yaralanıyor, makineler bir kez çalışmaya başlayınca durmak bilmiyor, durunca da çalışmıyordu. Böylece bir süre sonra tavan arası odalanndan biri, kullanılmayan, paslı, ama pahalı makinelerin depolanmasına ayrıldı.
Güzel kumaşlara ve ince dantellere kulak asmayan Talih Perisi hazır elbiseye gönül vermeye de istekli görünmüyordu. Bu peri yine, fena halde orta sınıftı. James Houghton “rop”lar hazırlamaya başladı. Şimdi rop modaydı. Belki Gal Prensesi Alexandra’ydı narin, eldiveni tam uyan Prenses Rop’u üne ulaştıran. Tezgâhtar kızlardan bile daha nasır tutmuş bir ırk olan terzi kızlar James’in icatlarını boy aynasının karşısına geçerek önce kendinde denediğini ileri sürdüler. Öyle yaptıysa bile, ne çıkar yani? Bu efsaneyi işiten Miss Frost coşkulu desinatöre yan yan bakmaya başladı.
Sırası gelmişken, Miss Frost’un artık James Houghton’dan para almadığını da belirtelim. Para almak şöyle dursun, evin geçimine kendisi katkıda bulunuyordu. Koruduğu bu iki insanı hiç bırakmamaya kesin karar vermişti. Manchester House’un bugünkü durumunda bir mürebbiyenin imkânsız bir kalem olduğunu biliyordu. Onun için çevreyi dolaşıyor, satıcıların ve piyano sahibi olmakla övünen madencilerin kızlarına musiki dersleri veriyordu. Hatta, “çalma” tutkusuna kapılan ağır elli fakat gözü pek madencilere bile ders verdiği oluyordu. Köyden köye kilometrelerce yol tepiyordu: Uzun, çevik adımlarla yürüyen, beyaz saçlı, altın çerçeveli gözlükleri arkasında yüzü bir kez uyanınca güzel bir gülüşle gülümseyen, güçlü kuvvetli bir kadın. Birçok miyop insan gibi onda da, kendi bildiği yolda yürümeye kararlı bir ifade vardı.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>