Kiraze

Mayıs 13, 2011 İNKILAP KİTABEVİ, Tarihi Roman

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

“Kirâze”, 1492 yılında İspanya’dan kovulan binlerce Sefarad Yahudisi’nin çileli yaşam mücadelesinden yüzyıllık bir kesit sunuyor. Bu insanların kimi Hollanda’ya, kimi Kuzey Afrika’ya, kimi de II. Bayezid’in daveti üzerine Osmanlı topraklarına ulaşabilmenin peşindeydiler. Çoğu, daha yola çıkmadan Engizisyon’un acımasız elleriyle ya da yollarda sefalet içinde yok olup gitti.
Esther Kira’da (diğer adıyla Kirâze), ağır zulümlerden geçip İstanbul’a varabilmiş bir Sefarad Yahudisi’nin kızıydı. Kısa zamanda hırsı, zekâsı ve cazibesiyle, Osmanlı sarayını derinden etkileyen Yahudilerin en önünde yer almayı başardı. Önce Hürrem Sultan’ın yakın ilgisini kazandı, daha sonra Safiye Sultan’ın akıl hocası, sırdaşı oldu. İktidar, zenginlik ve gücün ne anlama geldiğini biliyordu çünkü. Ama 88 yaşındayken patlayan bir sipahi isyanı her şeyin sonu oldu.
Bu roman, Sefarad Yahudileri’nin yaşadıklarına ışık tutarken, o dönemde Osmanlı ve Avrupa saraylarının dinsel, siyasal ve toplumsal hayatı nasıl etkileyip kontrol ettiğini sergiliyor ve okuru derinden sarsan, muhteşem bir resim çiziyor.
Neler yok ki bu resimde: Sultanların ve kralların gerçek yüzleri… Batı-Doğu, Müslüman-Hıristiyan çekişmeleri, ölümcül entrikalar…İsyanlar, ayaklanmalar, yangınlar ve 1509 büyük İstanbul depremi… Lalalar, cariyeler, odalıklar… Aşk, seks, ensest… Ve yönetilenlerin tüyler ürperten kaderleri…
“Kirâze”, bu konuda bir Türk yazarın kaleminden çıkmış ilk roman…

“İstanbul’da büyük ticari itibar ve servete sahip seksen yaşlarında bir Yahudi kadın, bugün Sadrazam’ın Divânı’nın önünde öldürüldü. Harem duvarındaki bir pencereden Sultan III. Mehmed bu olayı seyretti. Kadının cesedi meydanlarda sürüklendi ve köpeklere yem yapıldı, aç hayvanlar onu hırıltılarla parçaladı. Kesik başı ve hatta mahrem yeri kazıkların acunda sokaklarda dolaştırıldı. Vücudunun bazı parçaları da askerler tarafından, gözdağı olsun diye, ona rüşvet vererek makam sahibi olduğu söylenenlerin kapılarına asıldı. Bunlardan birini Galata’ daki evimizin civarında ben de gördüm
Oğulları da aynı yerde öldürülüp cesederi köpeklere atıldı. Ertesi gün de onlardan kalanlar aynı yerde yakıldı. Bütün bunlar, Valide Sultan’a karşı çıkan bir sipahi isyanı sonucunda oldu. Valide Sultan, tüm rüşyederini bu kadın aracılığıyla alıyordu. Kadının oğullan da istanbul’un en varlıklı ve etkin tacirleriydiler. Servetleri milyonlarca duka değerindeydi ve tabii ki bunların hepsi, onlar öldürülünce Sultan’ın hazinesine gitti.”
John Sanderson
“Levanı’la Seyahat” kitabından

21 Mart 1492
istanbul
SANKİ ON GÜN ÖNCE karlarla kaplı değilmiş gibiydi şehir. İlkbahar pat diye, davetsiz ama, kapı ağzında görünce yürekten sevinilen bir misafircesine gelivermişti. Kapıyı bile çalmadan, ansızın… birdenbire.
Erik ağaçlarının çıplak dalları gündüze denk bir gecenin sabahında, bembeyaz, minicik çiçeklerle; bahçeler, toprağı delerek yükselen pembe, mor sümbüller ve kıpkızıl ya da sapsarı lalelerle şenlenivermişti.
Binlerce yıldır, binlerce insanı bağrına basan istanbul, onu kucaklayan mavi sulara; Haliç’e, Boğaz’a, Karadeniz’e, Marmara’ya inat yeşermiş de yeşermişti; Galata Kulesi’nin taşlarının arasından yedi tepesinin en yüksek noktalarına kadar…
Üsküdar’ın arkalarındaki yuvar yuvar dağ yavrularından büyük bir alev topu gibi bir anda ortaya çıkan güneş, Ayasofya’nın o muhteşem kubbesini de o anda sanki tutuşturuvermişti. Ve sanki bu Tanrısal işaretle, yüzlerce minareden art arda yükselmişti “Allah-u ekber, Allah-u ekber” sedaları, göklerde yankılanarak…
Konstantinopolis, Konstantaniyye ya da şimdi söylendiği gibi İstanbul, hayata bir kez daha “günaydın” diyordu, Allah’a şükrederek. Evler, sokaklar, çarşılar yavaş yavaş, canlanıyordu. Dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarıyla yeniden hızlı hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı koca dev…
Ve bu koca devi çepeçevre sarmalayan surlarla, ta uzaklardan ona su taşıyan kemerlerin taşları da ısınmaya başlamıştı. Boğaz’ın kenarındaki, Kâğıthane’deki saray yavrusu konaklar; Fatih’te, Eyüp’te yüksek duvarların arkasına saklanmış, çatısı kırmızı kiremitle kaplı, pencereleri kafesli evler; Pera’daki sarı, açık mavi, beyaz boyalı taş binalar; Eminönü, Hasköy, Balat’taki ahşap köşkler, bütün bunların arasındaki hamamlar, hanlar, bedestenler, çarşılar, pazarlar ve şehrin kenarlarındaki derme çatma, yıkık dökük mahalleler birer birer uykudan uyanıyordu.
Bazılarıysa çoktan uyanmıştı. Langa ve Kadırga’dakı limanlarda yan yana dizili kadırgalar, çektiriler; Fransa’ dan. Çini Maçin’den, Hindistan’dan gelmiş kumaş, cam, baharat yüklü gemiler hafif hafif sallanıyordu sabah rüzgârında Burunlarında tahtadan, demirden bronzdan ve hatta altından yapılmış birbirinden değişik. hünerli ellerden çıknıa albenili deniz aslanı, deniz kızı olan bu teknelerin binbir ulustan gelme gemicileri günlük işlerine alacakaranlıkta başlamıştı Kimi elindeki kocaman fıçılarla denizden çektiği suyu güverteye döküp temizlik yapıyor, kimi yelkenleri onarıyor. kimi ipleri değiştiriyordu. Martılar çığlık çığlığa bıı inip bir kalkıyordu kıyıda çatlayan dalgaların üzerinde Kıyı göz alabildiğine uzanıp gidiyordu, çok arkalarda üzeri karli tepeler görülüyordu.
Langa limanının az ilerisinde Yedikule yükseliyordu. Adı bile geçince insanın kanını korkuyla donduran Yedikule… Kulenin biraz ötesindeki kabadayı sepiciler küçük dükkânlarında gizli gizli, çoktan kafayı tutmuştu. Şehre yeni gelen yedi yolcu, hemen yandaki karantina odasında veba kuşkusuyla bekletiliyordu. Adamlar sıkıntılıydı, korkuyorlardı.

Korkan, sıkılan, canından bezen yalnız onlar değildi. O sabah gün doğarken, geceyle gündüzün halvet olduğu saaderde üç mahkûm daha getirilmişti ünlü zindana, elleri ayakları prangah… Aylardır dolaşmadıkları zindan kalmamıştı istanbul’da. Önce Kasımpaşa’daki Tersane zindanı, arkasından Rumelihisarı’ndaki Kara Kule, sonra da Yedikule.
Surların dışındaki meyve bahçelerinden birinde saklanan birkaç hırsız, yeni yükselen güneşin altında, gecenin nemiyle tutulmuş sıska kollarını, bacaklarını geriyordu. Kimbilir belki de bugün son günleri olacaktı, içlerinden biri, daha geçen hafta yakalanıp asılmıştı Topkapı’nın ağzında. Kokuşmaya yüz tutmuş cesedi, ibret olsun diye hâlâ sallandırılıyordu orta yerde.
Güneş yükseliyordu. Güneş yükseldikçe canlılık artıyordu, eğri büğrü taşlarla döşenmiş sokaklardaki insanların sayısı da…
Rum balıkçılar, Sarayburnu’na attıkları ağlarını “siga siga” toplayıp, “vira vira” Haliç’in iki yanındaki barınaklarına döneli çok olmuştu. Balık boldu, sepetler ağzına kadar lüferle, çinekopla, barbunla doluydu. Kıyıya yanaşmış çoğu tek direkli teknelerin hemen önüne mangallar kurulmuş, ortalığı iştah açıcı kokularla yoğunlaşmış ince bir duman sarmıştı. Şerbetçiler bardaklarını tıkırdata tıkırdata dolaşıyordu kalabalığın arasında. Taptaze sebze ve meyveler tezgâhlara serilmişti, burada dünyanın herhangi bir yerinde yetişip de bulunamayacak bir şey yoktu. insan kalabalığı da öyle. Kimler yoktu ki? Galata Kulesi’rûn olduğu tarafta, Pera’da, en göze çarpanlar süslü giysileriyle Cenevizliler’di, çoğunun küçük bir keçi sakalı vardı çene ucunda. Kendini beğenmiş Venedikliler dolaşıyordu püsküllü geniş şapkalarıyla ve az da olsa birkaç İngiliz, Fransız, Macar, Rus… Çoğu alışverişe inmişti buraya, Tophane’ye yakın, kıyıdaki Rum meyhaneciler sıkı sıkı pazarlık ediyordu balıkçılarla. Bazılarıysa alışveriş değil, yeni bilgiler toplamanın peşindeydi ülkeleri için. Az sonra fileleri ve beyinleri dopdolu, istanbul’u kuşbakışı seyrettikleri evlerine dönüp balkonlarından tadını doya doya çıkaracaklardı bu şenlikli şehrin. Marmara’nın,  Boğaz’ın,  Kızkulesi’nin,  Adalar’ın,  Haliç’in karşı yakasının…
Halic’in karşı yakası deyince… Orası bir başka âlemdi. Kıyı boyunca Sarayburnu’ndan Balat’a doğru yayılmış evlerde oturan binlerce Yahudi, Rum ve Ermeni de hızlı bir alışveriş telaşındaydı. Erkekler çoktan yolunu tutmuştu Kapahçarşı’daki dükkânlarının… Kuyumcular, terziler, nakkaşlar, fişekçiler, şekerciler, kumaşçılar, fıçıcılar, sepetçiler, halıcılar, sonra çarşının hemen ağzında turuncu ışıklar saçan bakırlarını takırtılar ve hatta gümbürtülerle döven ustalar… Sakalar, mektupçular dolaşıyordu kalabalığın arasında, bir de terazileri sıkı sıkı konttol eden zaptiyeler, işte bir esnaf, işine hile karıştırdığı için cezasını çekmeye götürülüyor. Tam yirmi kırbaç yiyecek.
Kapalıçarşı’nın çevresindeki hanlara girip çıkanın sayısı belli değildi. Limana yanaşmış çeşit çeşit gemiden, Arap çöllerinden gelmiş develerden inen malları yüklenmişti kambur sırtlarına hamallar. Yavaş yavaş tırmanıyorlardı Beyazıt’a doğru. Ortalık tarçın, karabiber, kimyon ve karanfil kokuyordu.
Ekmek parasını Silahhane’de, Tophane’de kazananların genzini ise barut yakıyordu. Harıl hard çalışıyordu yarı beline kadar çıplak adamlar. Toplar dökülüyor, yeni kadırgaların omurgası çatılıyor, metale vuran ağır çekiçlerin sesi çın çın çınlıyordu.
Hipodromda yeniçeriler talim ediyordu davul sesle rinin eşliğinde, pala şakırtıları askerlerin naralarına karışıyordu. Az ötede koşturan sipahilerin kaldırdığı toz, tam bin dört yüz yıl önce Bizans imparatoru Teodosius tarafından Mısır’dan getirtilmiş Dİkilitaş’ın tepesine kadar yükseliyordu. Onun hemen arkasındaki çifte yılanlı tunç sütun gizemli bir dansın sembolü gibiydi.
Öyle çok insan vardı ki burada; sürekli kımıldayan, canlı renklerde bir tek hücreliye benziyordu uzaktan bakınca meydan ve onu dolduran bu insan kalabalığının arasında bir yığın da hayvan vardı. Kafeslerinde kanat çırpmaya çalışan rengârenk kuşlar, burnuna halka geçirilerek dolaştırılan ayılar, boynu zincirli kaplanlar, binbir şaklabanlık yapan maymunlar… Bir yığın karga ve çaylak uçuyordu gökyüzünde. Arada bunlara yemek veriyordu sarıklı adamlar. Duvar tepelerinde sıran sıran dizilmişti sarmanlar, tekirler… Onlar da yemek bekliyordu. Kuyruğunu sallayarak nasibini arayan köpeklerin sayısı da az değildi.
iki lokma ekmeğin peşindekiler yalnız bu hayvanlar mıydı? Paçavralara sarınmış dilenciler bir ellerinin avucu yukarı açık sadaka bekliyordu. Kilise, havra ve cami kapıları bunlarla doluydu. Bir yığın ibadet yeri vardı inananlar için. Ama en kalabalık olanlar camilerdi. Müezzinler minarelerden ezana başlayınca, elleri tespihli, başı sarıldı adamlarla dolup dolup taşıyordu Ayasofya, Molla Zeyrek, Mahmut Paşa, Fatih, Eyüp Sultan Camileri. En az, şıkır şıkır akan çeşmelerin etrafındaki güvercinler kadardı onların sayısı da. “Allah” diyerek secdeye vardıklarında en inançsız kişderin bile içi ürperirdi Ahiret korkusuyla.
Binlerce mezartaşı vardı istanbul’da, sessiz ve sakin bir tanık gibi bu curcunayı seyreden. Yüce çınarların, selvilerin, çamların altında…

Avrat pazarının tam kenarında bir çınar vardı ve ortasında da koca bir sütun. Kim bilir neler neler görmüştü bu çınar? istanbul’un yedinci tepesindeki Arcadia meydanında çeşitli ülkelerden getirilmiş yüzlerce köle kız sergileniyordu. Çerkezler, Gürcüler, Ruslar, ispanyollar, Rumlar… Bellerine asık kamçılarıyla hasır taburelere çökmüş koca göbekli satıcıların nargile fokurtuları bile böbürlenir gibiydi. Ne de olsa mal iyiydi.
Kızlarınsa bir kısmı ağlıyor, bir kısmı dilsiz gibi susuyor, bir kısmı da donuklaşmış gözlerle bakıyordu etrafa. Saraydan inmiş hadımlar, cebi şişkin tacirler dolaşıyordu ortalıkta. Aslında hadımlar, yeni bir köle grubu geldiğinde herkesten önce koşturarak, en iyilerini kimseler görmeden, hemen bitişikteki taş binanın odalarında tırnağından dişine kadar sıkıca gözden geçirip seçerlerdi. Meydanda açıkça sergilenen bu kızlar artık saraya girme şansı kalmamış olanlardı, içlerinden biri için pazarlıkta anlaşanlar keselerinin ağzını açıp sayardı çil çil altınları. Sonra da koyarlardı kızı tahtırevana, “Haydi çek,” derlerdi hamallara. Yükü omuzlayan adamlar Çemberlitaş’a doğru başlardı koşturmaya, sonra oradan Aksaray’a, Kumkapı’ya, Laleli’ye, Çarşamba’ya, Çukurbostan’a…
Saray bambaşka bir âlemdi, hiçbir yerde rastlanmayan bir zenginlik ve görkem daha bahçesinden başlıyordu. Gözalıcı çiçekler, fıskiyeli havuzlar, buz gibi suların devamlı aktığı çeşmeler… içerisi ise birbirinden değerli Acem halıları, çiniler, el oyması paravanlar, atlaslar, kadifeler, dibalar, ipeklerle donatılmıştı.
Binlerce insan çalışıyordu Osmanlı Sultanı’nın sarayında. Baltacılar, sucular, kasaplar, tatlıcılar, balcılar, ocakçılar, aşçdar, kalaycılar, halayıklar, bahçıvanlar, müzisyenler, hocalar, hadımlar. Ve kadınlar, harem kadınları… Hem de yüzlerce…

Sarayın sahibi Sultan’a gelince, onu herkes her istediğinde göremezdi. Önemli olan onun kimi görmek istediğiydi. Nerdeyse hiç gülmeyen bu ortadan uzunca boylu, koyuca tenli Padişah, Divan’da işi bitince oturup bol bol kozmografya ya da felsefeyle ilgili kitaplar okurdu, şiir yazardı, ya da Bursa’dan getirttiği Karagöz ustalarını yanına çağırtırdı. Gençliğinde Amasya Sancağı’ndayken babasını kızdıracak ölçüde her türlü zevkin bolca tadını çıkarmıştı, ama artık bunlardan vazgeçmişti, elini şaraba hiç uzatmıyordu. Tek bir namazı bile kaçırmazdı, katı kalpli görünse de verdiği sadakalar, yaptırdığı hastaneler ve imaretlerle namı tüm Osmanlı toprağında almış başını Cumadan cumaya atına binip vezirlerini, paşalarını, lalalarını yanına alıp Ayasofya’ya gittiğinde millet birbirini çiğnerdi onu bir kez görebilmek için. Bu şehrin fatihi II. Mehmed’in oğlu II. Bayezid işte böyle bir adamdı. O, koskocaman bir imparatorluğun ve yedi cihana nam salmış güzeller güzeli, tam yetmiş beş bin kişinin yaşadığı şehri İstanbul’un tek sahibiydi.
işte şimdi bu güzeller güzeli uyanmış ve her zamanki gibi yepyeni bir giinü daha tüketmeye başlamıştı. Hızla, iştahla, gürültüyle…
Toledo

SANKI TERK EDİLMİŞ bu şehir,’ diye içinden geçirdi Raşel de Toledo. Koşturarak geçtiği daracık, eğri büğrü taşlarla döşenmiş sokaklarda hiç kimseler yoktu. Belki gece olsa çok korkardı bu sessizlikten, bu yalnızlıktan. Yüksek taş duvarlarla çevrili, karanlık yüzlü, bitbirine neredeyse bitişik evler, kepenkleri sıkıca kapatılmış dükkânlar… Bu sokaklarda iri yarı bir insan kollarını açsa, aynı anda iki bahçe kapısını birden çalabilirdi. Bütün kapılar neredeyse aynıydı. Kararmış tahtalar, yılların rutubetinden yeşermiş demir yuvarlak halkalar ve onların tam ortalarına tutturulmuş el biçimi tokmaklar. . Avucunda küçük bir bronz top tutan pirinçten yapılmış, kadın elleri… ince uzun, hafifçe kıvrılmış parmaklar, düzgün tırnaklar.
“Annemin elleri gibi…” Annesinin yüzü şöyle bir geldi geçti gözünün önünden, sesini duyar gibi oldu bir an. Artık dışarı yalnız basma çıkmamalısın, en azından şimdilik… Sen de duydun Sevilla’da olanları. Dört genç insan… Sinagoga gitme, kiliseye yanaşma… Ürperdi. Ama neyse ki yüksek taş duvarların tepesinden arada bir de olsa görünen mart güneşi hemen sırtını ısıtıvetdi Bir kuş öttü yeni yeni çiçeldenen erik ağacının dallarının arasından. Daha hızlı koşmaya başladı. Bir an önce inmeliydi ırmağın kıyısına.
incecik bir kızdı Raşel, herkes onu babasına benzetirdi. Gerçekten de onun gibi zayıf ve uzun boyluydu, saçları kızıhmsıydı ve gözleri su yeşili. Huyları da benzerdi baba kızın; yumuşak, kavga gürültüden hoşlanmayan tiplerdi İkisi de. Yalnız başlatma dolaşmayı, kitap okumayı, hayal kurmayı severlerdi. Ağabeyi Hayım İse annesi gibiydi. Esmer, sert yüzlü ve sert mizaçlı… Belki de içlerindeki yumuşaklığı böyle saklamayı tercih ediyorlardı. yumuşak olmayı bir zayıflık olarak kabul ettiklerini bile düşünüyordu Raşel zaman zaman. Onlar evin güçlü kişileriydi. Güçlü ve inatçı, her dediğini yaptıranlar. Küçük kardeşi Avram’a gelince. O ne annesine, ne de babasına benziyordu. Kıvır kıvır simsiyah saçlı, kocaman kapkara gözlü, upuzun kirpikli bir çocuktu. Varlığıyla yokluğu neredeyse belli olmazdı küçük Avram’ın evde. Sık sık…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Kiraze için 1 cevap

  1. john dedi, Ocak 24, 2013'te.

    Osmanlıyı karalamak için gereksiz cümlelerle dolu bi kitap.

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club