Kıyıdakiler | Uğur Ziya Şimşek | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

kiyidakiler-ugur-ziya-simsek-sokak-kitaplariBu roman farklı cinsel hayata sahip olanların hikayesidir. Gay, Lezbiyen ve Fetişistlerin sevinçleri, sohbetleri, esprileri; acıları, dışlanmışlıkları akıcı bir dille anlatılıyor.

Hayata ve cinselliğe bakış açıları onları farklılaştırıyor ve İstanbulun kaotik ortamında tehlikeye açık hale getiriyor. Dayak, gasp, sırlarının deşifre edilebilmesi, şantaj, tecavüz maruz kaldıkları veya kalma ihtimalinin yüksek olduğu başlıca tehlikeler… Odayı saran kahve kokusunu içine çekerek sigaraya uzandı. Sana nikotin serumu takmak lazım. Damla damla aksın… Murat yorgun bir ifadeyle gülümsedi. Sigarasını yakarken Haklısın! dedi. Ciğerlerini kömürlüğe çevirdiğinin farkındaydı ama dertler gözünün önüne geldikçe ölüm çok da korkulası durmuyor, bazen yumuşak bir yastık gibi görünüyordu.

***

1KISIM

1

Yağmur, rüzgâr ve soğuğun etkisiyle İstiklal Caddesi bilindik kalabalığından uzaktı. Gamze, inter­nette tanıştığı, kendisi gibi cinsel kimliği ile kıyıda kalmış iki arkadaşıyla buluşmak üzere sözleştikleri cafeye doğru seri adımlarla yürümeye başladı. Hava gittikçe sertleşiyordu. Tramvay yolunun ikiye böldüğü caddede elleri ceplerinde koşuşturan insanlar, rüzgârın hışmından korunmak için acele ediyorlardı. Vitrinler­den yansıyan ışıklar güneşin bıraktığı boşluğu doldur­maya çalışıyor, karanlıkla amansız bir mücadeleye giri­yordu.

Kirli sakallı, açık yakalı bir bar fedaisi, Gamze’ye dik dik bakıyor ve önünden geçerken yere tükürüyordu. Herifin tavrından gizli bir haz duyan Gamze, adımlarını hızlandırıyor ve aralarına su dolan parke taşlara dikkat­sizce basarak ayaklarını ıslatıyordu.

Soğuğa rağmen şuh kıyafetlerinde ısrar eden seks işçilerini, üşüdükçe elindeki bez parçasını burnuna ya­naştıran tinercileri, ağızlarına sigara sabitlenmiş, kirli dişli, ipsiz sapsız takımını, yeşil parkalarına sarılmış Marksist öğrencileri, devriye atan polis arabasını ve tüm caddeyi geride bıraktı.

Nihayet gelmişti. Sebepsizce ürperdi. Bir an önce cafenin sıcak kollarına atılması gerekirken sessizce durakladı. İçeriyi süzdü. İstanbul’un kirli havasına karı­şıp gelen yağmur, camlarda leke bırakmıştı. Masalar hınca hınç doluydu. Hararetle sohbet edenler, ellerinden düşürmedikleri sigaralarıyla kahkaha atanlar, sakalını sıvazlayarak deruni bakışlarla dışarıyı süzen gizemli entel tipler… Ocakçıya gözü ilişti. Genelde; cafe çalı­şanları kolyeleri, bileklikleri ve sakal biçimleriyle il­ginç tipler olurlardı. Bu ocakçı mahkeme duvarı suratlı, gür bıyıklı ve etrafa küfür dolu bakışlar atan bir tipti.

Bakışları dikkat çekmeye başlayınca içeri girme­ye karar verdi. Zaten epeyce üşümüştü. Mavimsi du­manla kaplı mekâna adım attı. Sigaranın kokusunu içi­ne çekti. Yaklaşık bir saattir içmediğini anımsadı ve elini cebine attı. Sigarasını yakarken, garson yüzündeki ilgisiz ifadeyle yaklaştı. Güzel bir kız oldu mu “hoşgeldiniiiiz” ile başlayıp, yılışık bir ifadeyle kırım kırım söylenen cümleler, Gamze’ye gayet düz ve işin gereği olarak aktarıldı. Garson, biri duvar dibinde diğe­ri ise kapıya yakın olan iki boş masayı işaret ederek, “Hangisini istersiniz?” diye sordu.

İşte bu cevaplamaktan hoşlanmadığı bir soruydu. Masalardan birini seçemezdi. Ona otur denilirdi. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda atacağı her adım önceden plan­lanmış ve bildirilmişti. Ne zaman yemek yiyeceği, kah­valtı saati, oyun saatleri ve hangi oyunların oynanacağı, banyo günleri, ışıkların ne zaman söneceği, hangi elbi­seleri giyeceği… Devlet parasız yatılıyı kazanmca aynı baskı ve yönlendirmenin eğitim içerikli olanıyla karşı­laştı. Etüd saatleri, okul üniforması, tabldot yemekler, kantinde izlenen diziler… Her şey belirlenmişti. Anne bu gün filanca yemeği yap, diyememişti. Çocuk Esir­geme Kurumunda veya Devlet Parasız Yatılıda o gün ne yemek çıkmışsa onu yemişti. Buz mavisi bir kot, kareli bir gömlek gibi en basit kıyafet tercihleri bile olmamıştı. Hayırseverler neyi getirdiyse ya da devlet ne verdiyse onu giymişti. 26 yaşındaydı ve iş hayatına atılıp göreli bir özgürlük kazansa da geçmişin derin izlerini silememişti. Silmek istediğinden de emin değil­di. Eskiden, yaşadığı baskıları kabullenemese de artık örümcek ağına düşen kurbanın bir süre sonra çabala­maktan vazgeçip kaderine teslim olması gibi bu duru­mu benimsemiş, hatta tuhaf bir zevk duymaya başla­mıştı. Rüzgâra açmıştı yelkenlerini. Nereden eserse essin kabulüydü artık. Ama mutlaka esmeliydi rüzgâr.

Herhangi birini seçmek istemese de cafenin kapı­sı her açıldığında içeri hücum eden soğuk havanın yara­tacağı ürpertileri ve somurtmaları hayal ederek özellikle arkadaşları rahatsız olmasın diye duvar dibindeki ma­saya yöneldi. Montunu açıp yan koltuğa gelişi güzel bıraktıktan sonra oturdu.

Aklı başka tarafta olan garson, “Ne alırsınız?” di­ye sordu. Gamze yüzünü ekşitti.

“Ne istersen getir!”

Adisyona ‘bir çay’ yazıp, göz göze geldiği kıza bakmayı sürdürerek kâğıdı masaya bırakmak üzere adım attı. Bu minyon tipli, esmer ve çirkin kızla daha fazla ilgilenmek istemiyordu.

Birden ürperdi Gamze. Ayağından başlayan acı, saç tellerine kadar bir zevk fırtınasına dönüşerek her yanını sardı. Göğüs uçları dikleşirken, titreyen ellerin­den sigaranın külü masaya düştü.

Garson mahcubiyetle “Affedersiniz!” dedi. Aval aval bakınırken ayağına basmıştı. Çayı getirmek üzere hızla uzaklaştı.

Sigaradan derin bir nefes çekip saatine baktı. Bu­luşma zamanına epeyce vardı. Beklemekten nefret ederdi ama yine de hep erken gelirdi. Sinirlendi.

Otobüs Taksim durağına yaklaşırken sohbetin son demleri yaşanıyor, Murat biraz sonra ineceklerini düşü­nerek sözlerini toparlıyordu.

“Valla ne diyeyim İlker! İnternetten tanıştığın in­sanlarla ev tutmak büyük bir risk! Umarım sıkıntı ol­maz.”

İlker derin bir nefes alıp “İnşallah!” dedi.

Otobüs, keskin manevralarla, yolcuları sallayarak durağa yanaştı ve sert bir frenle durdu. Şoför mahalline bakan yolcular söylenerek inmeye başladılar. İlker, kucağındaki montu koltuğunun altına sıkıştırıp sıcaklı­ğın verdiği gevşemeyle aheste biçimde doğruldu. De­mirlere tutunarak yavaşça çıkışa yöneldi. Kalabalık içerisinde geriye dönüp Murat’a baktığında hemen ar­dında olduğunu gördü. Yağmurla birlikte ilk ‘merhaba’ rüzgârdan geldi. Göğsünden içeri dolan soğuk hava otobüsün verdiği mahmurluğu bir anda dağıttı. Montunu giyinip fermuarı çekti. Havaya karışan rakı beyazı nefesiyle, “Ne kadar da soğuk!” dedi.

Boynuna atkısını dolayan Murat kafasını sallaya­rak onayladı.

“Ben hemen eve gidiyorum, istersen sen de işin bitince…”

İlker gülümseyerek “Gelmek isterdim ama senin ‘bey’ bizden pek haz etmiyor!” dedi. Murat’ın gay sev­gilisi ile yıldızları pek barışık değildi.

“Amaaaan! O da iyice garipleşti. Ev alalım diye tutturdu bu günlerde. Çıldırtıyor beni.”

İlker, maddi durumlarındaki yetersizliği bildiği için şaşırdı.

“Neyle alacakmış? öpücük mü verecek?”

“Borç bul, kredi çek diye her gün kafamın etini yiyor.”

“Allah Allah!”

“Sorma canım! Bu ara derdi çekilir gibi değil. Bir gün uzun uzun anlatırım.”

Soğuğun etkisiyle kısa tuttukları bir vedalaşmanın ardından ayrıldılar.

Randevuya daha vardı. Bu zamanı Öykü’ye do­ğum günü hediyesi almak için değerlendirmek keyifli olabilirdi. Öykü’nün yeşil gözlerini düşününce içinin ısındığını hissetti. Çalıştığı dergide staj yapan bu yeni mezun yirmi bir yaşındaki dünya güzeli kız son yıllarda yüreğini en fazla titreten kişiydi. Ondan on bir yaş bü­yük olması sebebiyle kendini engellemeye çalışsa da içinde günden güne büyüyen bir yangın vardı. Bir ayakkabı mağazası bulabilmek için sağa sola bakarak yürümeye başladı. Hava kararıyordu.

Vitrinde yüksek topuklu çizmeler parıldıyordu. İlker’in içini tatlı bir sıcaklık kapladı. Yavaşça vitrine yaklaştı. Çizmelere hayranlıkla bakarken içeride iki bayanın olduğunu fark etti. Mağazanın orta yaşlı satış görevlisi gülümseyerek yanına yaklaştı.

“Hoş geldiniz efendim.”

“Hoş bulduk, arkadaşıma doğum günü için bir şeyler bakıyorum da!”

“Tabii efendim. Ayakkabı, çizme, ne tür bir şey düşünürsünüz?”

“Ben bir bakayım, yardıma ihtiyacım olursa…” Satış görevlisini savuşturdu ve kızları göz takibi­ne alarak çizmeleri incelemeye başladı. Mağaza çok sıcaktı. Montunu çıkarıp bileğine katladı.

Hayranlıkla izliyordu. Yüksek topuklu, ucu çelik, siyah bir çizmeye odaklandı. Vitrinin güçlü ışıkları al­tında alev alev yanan derisi gözünü aldı. Yavaşça yanı­na yaklaştı. Elleri titriyordu. Gözlerini kapatıp, Öykü’nün ayaklarında düşündü, deri sutyeni ve elinde kırbacıyla… Derin bir nefes alıp, toparlanmaya çalıştı. Ellerini uzattı ve çizmenin birini korkarcasına aldı. Tüyleri diken diken olmuştu. Derisini okşamaya başla­dı. Birden irkildi.

“Efendim, o özel bir üründür. Hakiki deri. Topuk­ları ise Milano tasarımı, lütfen şu kavislere bakınız. Bu yılın trendi.”

İlgileniyormuş gibi göründü.

“Ne kadar bu?”

“377 Euro artı KDV. Siz beğenin 12 aya kadar taksit yaparız.”

Hassiktir dedi içinden.

“Tabi bir bakayım da!”

‘Tabi efendim.”

Bir gözü kızlardaydı. Sanki biri çizmeyle ilgileni­yordu. Eline aldığını ve koltuğa yöneldiğini gördü. Ad­renalini yükseliyordu. Çizmenin topuğuna dokunup, çeliğin ürpertici soğuğunu iliklerine kadar hissederek kızı izlemeye başladı.

Uzun boyu, sarı saçları ve düzgün hatlarıyla göze hitap eden kız, koltuğa oturdu. Hızla ayakkabısını çı­kardı. İlker’in kalbi duracaktı. Beyaz çiçekli bir çorap göründü. Yazın ayaklar çıplakken, daha büyük keyif alıyordu ama çorapları görmekte farklı bir fanteziydi. Havayı hızla içine çekti. Kokuyu hissedebiliyordu. Ne harikulade bir manzaraydı! Zorlanarak çizmeyi giyen kız ayağa kalktı. Sağını solunu inceliyor ve arkadaşına gösteriyordu. İlker donmuş kalmıştı. Çizme kızın ayak­larında hayat bulmuştu. İlker’e davetler gönderiyor gel beni öp, yala diyordu. Başı dönüyordu. Sarhoş olmuştu. Elindeki çizmeyi okşamaya başladı.

“Abi ne oluyor ya?”

“Ne bileyim! Hasta mıdır, manyak mıdır?”

Satış görevlisi ile mağaza sorumlusu arasındaki bu diyalogdan sonra satış görevlisi hızla İlker’in yanına yaklaştı.

“Beyefendi bir sorun mu var?”

Ses biraz önceki itaat ve hoşgörüden yoksundu. İlker nefesini düzenleyemiyordu. Terlemişti. Güçlükle kendini toparlayarak satıcıya döndü.

“Hayır!”

Tezgahtar şüpheci bakışlarını İlker’in üzerinden ayırmayarak, “Yardımcı olabilir miyim?” dedi.

“Yok… Ben… Kız arkadaşım…”

Tezgâhtar birkaç adım geriye çekildi ve ellerini göğsünde bağlayarak beklemeye başladı. “Buyurun siz bakın!” dedi sert bir ifadeyle.

Her şeyin tadı kaçmıştı. Kızlar da meraklı gözler­le bakıyorlardı. Çizmeyi bırakarak satış sorumlusunun takibi altında kapıya yöneldi. Kasada oturan mağaza sorumlusuyla göz göze gelmemeye çalışarak dışarı çık­tı. Anlamışlar mıydı acaba? Hızla yürüyüp yeterince arayı açtıktan sonra hem nefeslenmek hem de montunu giymek için durdu.

Ayak fetişisti olduğunu yeni yeni hissettiği ve çok utanıp, sorunlu biri olduğunu düşündüğü çocukluk gün­lerini hatırladı. Artık kendisiyle barışmıştı ama eski günlerdeki gibi ruhunun daraldığı anlar oluyordu. İçten içe fetişizmi ve kendisini sorguluyordu. İşte bu da o anlardan biriydi.

Hatıraları canlandı… Okuduğu ilkokul, fakiri ve zenginiyle karışık bir yerdi. Sıra arkadaşı iki kızı hatır­lıyordu. Biri yamalı önlüğü, yarı dolu, yarı boş beslen­me çantasıyla fakirliğin resmiydi. Diğeri ise beyaz eşya satıcısı bir esnafın kızıydı ve her haliyle zenginliğini yansıtıyordu. Çok güzel çizmeler alırdı ailesi bu kıza. Bir kış günüydü. Okulun bahçesinde koşturuyor ve kar­topu oynuyorlardı. Fakir kızın ayağı kaydı ve yere düştü. Güzel çizmeli zengin kız da kıkırdayarak onun sırtı­na bastı. Parlak çizmenin fakir kızı ezen o görüntüsü gözlerinin önünden gitmiyordu. İlkokula dair hatırladığı belki de tek kayda değer andı bu anı. Acaba fetişist olmasının temelinde beynine kazman bu görüntünün de payı var mıydı? Kendinden nefret ettiği eski günleri düşündü. Arkadaşları kızların kalçalarından, göğüsle­rinden, vajinasından ağızlarının suyu akarak bahseder­ken o hiç heyecan duymuyordu. Neyden hoşlandığını tam olarak algılayamıyordu. Ayaklar mıydı hoşlandığı şey? Hayır! Olamaz. Kimse böyle bir şeyden bahsetmi­yordu ki? Kimse ‘Şu kızın ayaklarına bitiyorum abi!’ falan demiyordu. Kızlarla ilgili konuşulan üç nokta vardı. Göğüs, popo ve hiç görmemiş olsalar da vajina. Varsa yoksa bu üç şey. Bir kişi de ayak demiyordu. Ayaklardan hoşlanmadığını, hatta nefret ettiğini dü­şünmeye çalışıyordu. Kendi kendini kandırmak istiyor­du. Bu süreç bir okul maçına kadar sürdü. Futbol takı­mının başarılı sol kanat oyuncusuydu. Bir başka okulla yapılan ve izlemeye öğretmenlerin de geldiği bir maçta topu hızla sürüyordu. Rakip takımm iri savunma oyuncusunun attığı omuz darbesiyle yere düştü. Gözlerini açtığı o an artık cinsel eğilimine karşı koyamayacağını fark ettiği tarihi bir andı. Maçı izlemeye gelen müzik öğretmeninin bordo ojeli narin ayakları tam burnunun uçundaydı. Hafta sonu olan maçı izlemeye gelen öğ­retmenler biraz daha serbest giyinmişlerdi ve yeni gö­reve başlamış genç müzik öğretmeni de sandalet tarzın­da açık bir ayakkabı giymişti. Ojenin kokusunu alabili­yordu. Gelmeden hemen önce sürmüş olmalıydı. Birkaç saniyelik o görüntü akımı başından almıştı. Okul takı­mının koçu hemen üstüne kapaklanmış, toparlanmasına yardımcı olmuştu. Keşke o an her şey donsaydı ve o ayaklara birkaç saniye değil, birkaç saat bakabilseydi!

Gideceği cafe uzakta değildi. Ada Kitabevi’nin önünde durdu. İçeriden gelen müziğe kulak kabarttı. Sting’den ‘Shape of My Heart’ çalıyordu. Şarkıya eşlik ederek içeri girdi. Üniversite yıllarındaki yabancı mü­zik tutkusu geçen her yılla birlikte şiddetini yitirse de hala sürüyordu. Doğum günü hediyesi olarak kitap al­maya karar verdi. Son çıkanlardan üstün körü üç kitap seçip, hediye paketi yaptırdı. Ücreti ödedi ve kitaplara bakınarak çıktı.

Yağmur hüzünlü bir ağlayışın gözyaşları gibi sı­zıntı halinde damla damla düşmeye devam ederken ıslanmaya aldırmadan yürümeye başladı. İskele kurul­muş ve çadır brandayla örtülmüş büyük bir binanın altına tünemiş darbuka çalan ve önündeki sakız kutu­sunda birkaç tane bozukluk olan çocuk temposunu yavaşlatmıştı ve tam çalmayı bırakıp nefesiyle ellerini ısıtacaktı ki İlker’i görünce belki para verir umuduyla morarmış ellerini hızlandırdı. Çocuğun aklıdan geçen­leri hissetmişçesine cebindeki elli kuruşu gülümseyerek kutuya atan İlker yoluna devam etti. Çocuk parayı aldı­ğı için duyduğu sorumluluktan dolayı mı yoksa utandığı için mi nedendir bilinmez, İlker uzaklaşana kadar çalmayı sürdürdü.

İlker seri adımlarla cafeye doğru yürümeye baş­ladı. Daha fazla gezmenin bir anlamı yoktu. Soğuğun üstüne bir kahve iyi gelirdi.

Taksinin buğulanmış camı ardındaki heykel, bir siluet halinde belirdi. Eliyle camı sildi. Taksim Meydanı’na gelmişti.

“Burada kalayım!” dedi buyurgan bir ses tonuyla. Avcı yeleği giymiş, orta yaşlı, kasketli taksici tra­fiğin yoğunluğundan faydalanarak geriye döndü. Yılı­şıkça sırıttı.

“Abla lambaları geçince bırakayım mı? Kırmızıya yakalanmayayım.”

Bilge, derin bir nefes çekerek koltuğa iyice yas­landı. Gözlerini kısıp hafifçe başını sallayarak tane tane vurguladı:

“Peki, izin veriyorum!”

Binbir çeşit hadise yaşamış taksici, böyle bir mü­saade biçimiyle ilk kez karşılaşıyordu. “Mübarek, paşa kızı herhalde!” diye düşündü. Işıkları geçtikten sonra sağa çekti. Kinayeli bir ses tonuyla, “Buyursunlar hanımefendi!” dedi.

Bilge, ücreti ödeyerek taksinin nispeten sıcak ha­vasından keskin soğuğa adım attı. Heykelin yanından ne zaman geçse üç beş saniye durmadan edemezdi. Atatürk ve ardındaki kişilere baktı. İsmet Paşa, Fevzi Çakmak… İlgisini en çok çeken de iki Sovyet genera­liydi. Kızıl Ordu’nun kurucularından General Frunze ve Mareşal Voroşilov. Bildiği kadarıyla, Sovyetler Birliği bu iki seçkin generali Kuvayi Milliye’yi desteklemek için göndermişti. Tarih, Bilge için büyük bir gizemdi. Geri dönebilse, grafikerlik yerine tarih okumayı tercih ederdi. Ailesinin, düşündükçe lanetler yağdırdığı bi­linçsiz yönlendirmesiyle meslek lisesi grafik tasarım bölümüne girmiş ve üniversite sınavında da katsayı gerekçesiyle grafik dışında pek bir tercih yapamadığı için Kırklareli Üniversitesi Lüleburgaz Meslek Yüksek Okulu Grafik Bölümü’nü okumuştu. Mezun olalı altı yıl oluyordu ve bölümü sayesinde iyi kötü geçimini sağlıyordu ama içindeki uhde de günden güne büyü­yordu.

Buluşma yerine yürürken saatine baktı. Sözleştik­leri zamana beş dakika kalmıştı. Yürüyüşünü yavaşlattı. Temposunun düşmesi üşüme hissini arttırıyordu. Yavaş yürümek bu soğukta akıllıca bir vakit geçirme yöntemi değildi. Bir mağazaya girip oyalanmaya karar verdi. Buluşmaya 15-20 dakika kadar geç gitmeliydi. O, bek­leyen değil, bekleten olmalıydı.

  • Kitap AdıKıyıdakiler
  • Sayfa Sayısı253
  • YazarUğur Ziya Şimşek
  • ISBN9789944205030
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviSokak Kitapları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Mükemmel bir spora başlayın, kürek çekin. Şimdi!

Detaylı Bilgi

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur