Kuantum Benlik

Ekim 7, 2009 DORUK YAYINLARI, Popüler Bilim

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

32012210083190666

Bilime ve bilimsel gelişmelere dayanma iddiasındaki Batı düşüncesi, insanın evrenle ilişkisinde olduğu kadar, kendi tinselliğiyle ve öteki insanlarla ilişkisinde de parçalayıcı, bölücü ve hiyerarşiktir. Kendini evrenin efendisi zannederek, ruhunu maddesinden ayıran insan giderek yalnızlaşmış, narsist, yabancılaşmış ve bencil varlığıyla kendi tahakkümünün kölesi olmuştur.

Zohar’ın Kuantum Benlik’i bu Newtoncu-Kartezyen zihniyetten anlamlı bir kopuş çabasıdır.

Modern atomaltı fiziğindeki son gelişmeler ışığında insanı, evrendeki yerini yeniden kurmayı deneyen Zohar, yıldız tozlarından kayalara, bitkilerden hayvanlara kadar tüm evrenle bütüncül, eşit bir ilişkinin insanı nasıl özgürleştirdiğini gözler önüne sererken determinist yaklaşıma karşı olasılıkların sunduğu yaratıcı açılımları da ortaya koyuyor.

Özgürlük, zorunluluk, sorumluluk, seçme, yaratıcılık, ruh/madde, tanrı gibi temel felsefi kavramlara özgül ve yeni bir yaklaşım getiren Zohar, yaşadığımız çağın açmazlarına da tartışma olanakları sunuyor.

“Zohar’ın teorisi, tüm çevrecilerin doğaya holistik yaklaşım arayışları için, tüm dua ve dileklerini yanıtlayan, Platon’dan modern Hıristiyan kilisesine kadar tüm batı düşünce dünyasına baskın olan ruh / madde ikiliğinden bir kaçış oluşturan fevkalade güncel bir teoridir.”

ÖNSÖZ
Bu kitaba başlamam çok garip oldu. Üç yıl önce bir televizyon ekibi, sezgisel bilgi ve modem fizik üzerine yazdığım başka bir kitap hakkında’ bir söyleşi yapmak üzere evime gelmişti. Onlardan özür dileyerek o sırada hamile olduğumdan bu kadar soyut bir konu üzerine düşünebilmemin zor olacağını söyledim. Yapımcı bana. “Peki o zaman hangi konuda konuşabilirsiniz?” diye sorunca ellerimi açıp “annelik” dedim.
Bunun üzerine annelik ve modem fizik hakkında hepimizi şaşırtacak denli uzun bir söyleşi yaptık, hamileliğim süresindeki ruh halimi, ilk çocuğumun doğumunu ve kendimi anne olarak nasıl hissettiğimi, kuantum fiziğindeki atomaltı parçacıkların garip dünyasının ta mm lam al arıyla anlatırken buldum kendimi. Gerçekliğin kuantum fiziğinde çizilen tuhaf resmi aynı derecede tuhaf olan hamilelik halinin ve anneliğe ilk adımın deneyimlerini anlatırken bana çok zengin bir İmgeleme gücü vermişti. Daha sonra bu söyleşi, beni çok şaşırtarak, kuantum fiziği üzerine yapılan bir televizyon programının temelini oluşturup, bir kitabın da bir bölümü oldu.’ Ayrıca içimdeki bir şeylerin yeniden uyanmasını da sağladı. Kuantum kuramıyla ilk kez on altı yaşımdayken tanıştım. Bu erken tanışma kuşkusuz hem yaşamımı hem de genelde “yeni fizik” dîye adlandırılan olgunun içerimlerine bakış açımı etkiledi. Buluğ çağımın son dönemlerinde birçok şey belirsizleşti ve kendimi, “Ben kimim, niye buradayım, bütün varlıklar arasında benim yerim ne, dünya niye böyle, bir gün ölecek olmamın anlamı ne’ı” gibi büyük sorulara en kısa zamanda yanıt bulma gerekliliği konusunda yoğun bir baskı altında hissettim. Anne ve babamın kalıplaşmış kısa yanıtlan büyükannemle büyükbabamın basit yöntemci düşünceleri bana ışık tutmaktan çok uzaktı. Ancak yeni fizik bana bir çeşit şiirsel bakış açısı sunar gibiydi.
Hadde ve enerjinin yerinde duramayan dengesi, dalga/parçacık ikiliğinin sürekli yer değiştirdiğinin sezilmesi, kendi yaptığım bulut hücresindeki buhar izlerinde gözlediğim parçacıkların ani doğum ve ölümleri, heisenberg’in belirsizlik İlkesiyle ortaya attığı ve insanı diken üstünde tutan gerçekliğin değişkenliği fikri; bunların hepsi hayal gücüme heyecan katı ve bana evrenin “canlı” olduğuna dair mistik bir duyum sağladılar. O dönemde kuantum matematiği hakkındaki bilgim ve kavrayışım varlıkların yapısal doğalarıyla ilgili ayrıntılı açıklamalar toparlayacak denli yeterli değildi; ancak “bunların hepsinin bir anlamı olduğu’na dair büyük bir İnancın tohumları atıldı.
ne yazık ki bu inancın ve tutkunun peşinden gitmek yirmi yıl kadar zamanımı aldı. Üniversite lisansımı fizik üzerine yapmama rağmen ya da belki bu nedenle yaşam mücadelesinde kendimi başka işlere kaptırdım.
fizik dünyası birçok insana ayrı bir dünya gibi görünür. O dünyadaki matematiksel formüllerin, sırrına erişilmez deneysel sonuçlarının günlük dünyevi sağduyu deneyimlerimiz, algılanınız ya da duygularımızla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünür. Yaşamımızın büyük bir kısmını kaplayan kişisel ve toplumsal sorunlardan ise söz etmeye hiç gerek yok. Oysaki fizik, tüm diğer bilim dalları gibi günlük yaşam deneyimlerinden ortaya çıkmıştır. Varlıkların nasıl ve niye devindiklerine duyulan merak ve ilgi nedeniyle; yani dünya ve dünyadaki yerimiz hakkında sorduğumuz sorularla başlamıştır fizik ve bu sorulara verdiğimiz yanıtlar bilim İnsanı olalım olmayalım hepimizi etkiler.
Kişisel olarak benim zihnim halen benzer sorularla meşgul. Örneğin eşimle (psikiyatri ve psikoterapi) üzerine konuşurken, beynin yapısı ve İnsan bilincinin beklenmedik ve şaşırtıcı değişimleri hakkında tartışırken ya da Krisnamurti’nin yaşamının sun dönemlerinde varlıklar arası bağdan söz ederek, “Ben dünyayım” önermesini ileri sürdüğünü düşünürken hep bu soruları soruyorum.
Televizyon ekibiyle yaptığımız söyleşiden beri kendimi Kuantum fiziği hakkındaki bilgim üzerinde giderek daha fazla yoğunlaşmış buluyorum. Kuantum fiziğinin gerçekliği, atom allı oluşumlar seviyesinde anlatım biçimi ve elektronlar dünyasında olan acayip şeyler bana bazı bildik felsefî sorulara bakına konusunda yeni içgörüler kazandırdı. Örneğin, kişisel kimlik (ben ne kadar kendimin; ne kadarımı “ben” saymalıyım?), zihin ve beden sorunu (benim bilinçli zihnim ya da “ruh’um maddi bedenimle ya da başka bir maddeyle nasıl İlişkiye geçiyor?), özgür irade determinizm karşıtlığı ve anlam sorunu… Kuantum fiziği; doğum, ölüm düşüncesi, empati duygusu, ben ve başkaları arasındaki telepati, maddi dünyanın (özellikle çirkin büyük şehirlerde) bilinci kısıtlayışı vb. gibi günlük yaşam deneyimlerim konusunda farklı iç görüler kazandırdı.
Kuantum kuramı kimi zaman bu derin düşünceleri yeni ve daha keskin bir yoğunlaşma noktasına çekmeye yardımcı olan yararlı bir metafor hizmeti görürken kimi zaman bilincin ve buna bağlı olarak günlük deneyimlerin mevcut durumda nasıl İşlediği konusunda kısmen de olsa bir açıklama getirmeyi vaat eder. Bu kitap aslen bir metafor alıştırması olarak başladı, fakat yol aldıkça metafor bir sürü kanıta ya da en azından İnsan psikolojisinin gerçek fiziği ve onun ahlaki ve ruhani içerimlerine dair sağlam temellere dayalı bir görüşe ulaştı.

GÜNLÜK YAŞAMIN FİZİĞİ
Son yıllarda kuantum fiziği üzerine birçok iyi çalışma yayımlandı. Bu kitap onlardan biri olma amacıyla yazılmadı. Kitabın hederi Kuantum fiziğinin kendisiyle ilgili olmaktansa, onun getirilerinin günlük yaşam anlayışımızı nasıl aydınlatabileceği ve kendimizle, ötekilerle, kısacası tüm dünyayla olan ilişkimizi daha İyi anlamamıza nasıl yardımcı olacağıdır.
Daha doğrusu, bu kitabın ana teması özellikle bu yüzyılda yaşama bir veba gibi yapışmış bir çeşit yabancılaşmanın ötesine geçmektir. Bu, biz bilinçli insanlar sanki evrende yabancı yaratıklarmışız, varoluşumuz tamamıyla kör evrim güçlerinin tesadüfi üretimi sonucu oluşmuş da, varlıkların düzeninde hiçbir rol oynamıyormuşuz, zalim ve hissiz dünyanın oluşmasını sağlayan amansız güçlerle hiçbir anlamlı ilişkimiz yokmuş gibi hissetmenin ardından gelen bir yabancılaşma duygusudur. Bu temayı işleyebilmek için kuantum kuramı içindeki madde ve bilinç ilişkisine çok yakından bakıp, evrenle yeniden ortaklık kurmamızı sağlayacak bilince dair yeni bir kuantum mekaniği kuramı ortaya atacağım.
Bu yabancılaşmanın kökleri kültürümüzde çok derinlere, en azından İdeatar dünyası İle deney (yaşanan) dünyası arasında yaptığı ayrımı felsefesinde işleyen Platon’a kadar uzanır ve ardından Hıristiyanlığın ruhu yüceltip bedeni aşağılamasıyla devam eder.
Fakat herkesin Kabul ettiği gibi, modern kültürümüzdeki en güçlü etkiler on yedinci yüzyıldaki felsefi ve bilimsel devrimden, dolayısıyla Kartezyen şüpheciliğin ve Newtonculuğun ya da klasik fiziğin doğuşundan türemiştir. Bu iki düşünce biçimi de kendimize ve dünyayla olan ilişkimize bakışımızı tamamıyla değiştirmiştir. Kartezyen felsefe insanları bildik toplumsal ve dinsel ortamlarından koparıp, ‘ben’ ve ‘benim’ üzerine kurulu ‘benmerkezci’ bir kültür içine itmiştir. Newton’un görüşü ise bizi evrenin bir parçası olmaktan çıkarıp atmıştır.
Klasik fizik. Ortaçağ ve Yunanlıların yaşayan kozmosunu o amaç ve zeka dolu, tanrı sevgisinin insanın yararına kullanıldığı kozmosu almış ölü, tıkır tıkır işleyen bir makineye dönüştü mı üstü r.
Kopernik devrimi dünyayı yerinden oynatmış, dolayısıyla insanları da dünyanın merkezi olmaktan çıkarmıştır. E1ewton’un devinim üzerine üç kuralı ve oluşturduğu mekanik güneş sistemi modeli tamamıyla cansız bir yaşam taslağıdır. Nesnelerin hareket ediyor olmalarının nedeni belirli ve sabit kuralları izliyor olmalarıydı: Soğuk sessizlik bir zamanların coşkulu saadetini gölgelemişti, insanlar ve mücadelelerinin, bütün bilinç ve yaşamın, bu koskoca evrensel makinenin çalışmasıyla hiçbir ilgisi yoktu.
Tarih boyunca kendimiz ve evren içindeki yerimizle ilgili algılayışımızı günün geçerli fiziksel kuramlarına dayandırmıştır. Bu yüzden 300 yıldır, fizikçi olsun olmasın herkesin kişisel felsefesi, kimlik duyumu ve diğer insanlarla ve dünyayla nasıl ilişki İçinde olduğuna dair düşüncesi bu kasvetli Newtoncu görüşün İzini taşır.
Marx’ın tanımladığı tarihin değişmez yasaları. Darwin’in kör evrimci mücadelesi ve Freud’un karanlık insan ruhunun şiddetli güçleri; tümü de, büyük ölçüde ilhamlarını Newton’un fizik Kuramından alırlar. Le Corbusier’nin mimarisi de dahil. bunların hepsi, günlük yaşamımızın her evresiyle ilişkide olan o bîr sürü teknolojik araç gereç, bilincimize öyle derin nüfuz etmiştir ki hepimiz kendimizi Newton fiziğinin aynasında görürüz, hepimiz Bertrand Russell’ın “boyun eğmez bir keder” olarak adlandırdığı duruma gömülmüş haldeyiz.
‘İnanç Karşısında bilimin bize sunduğu dünya” diye yazan Russell bu yüzyıl başlarında bize şöyle seslenir:
Nedenlerin ürünü olan insanoğlu; aslının, gelişiminin, umutlarının ve korkularının, aşklarının ve İnançlarının atomların kazara düzenlenip bir araya gelmesinin sonucu olduğunu; hiçbir coşkunun, kahramanlığın, duygu ve düşünce yoğunluğunun yaşamını mezardan ileriye götüremeyeceğini; her çağdaki çabaların, kendini adadığı her şeyin, tüm ilhanlının, güneş ışığı parlaklığındaki dahiyane zekasının bu güneş sisteminin engin Ölüm denizinde yok olmaya mahkûm olduğunu görecek bir öngörüye sahip değildir ve İnsan yapısı basan tapınağının bir gün kaçınılmaz şekilde evrenin yıkıntıları altında kalacağını bilmez..:’

“nasıl olur da* diye sorar, ‘insan gibi böyle güçsüz bir yaratık bu yabancı ve gayrı insani dünyada arzularını hiç leke sürülmeden saklayabilir?” Aslında büyük ölçüde bunu yapamadık.
Yüzyılımızın yazılı eserlerinin çoğunda ve çok sayıda insanın deneyimlerinde yadsınmayacak bir çözülme görülür. Kültürümüz ahlaksal, ruhsal ve estetik, her açıdan bir sıkıntı İçindedir. Birçok “eski değer” ve genel kanı sorgulanmaz durumlarını yitirmiş ve biz kendi kendimizle baş başa kalmışızdır. Sayısız insan, ölü tanrıya küstahça kayıtsız kalan varoluşçu kahraman çağını İster istemez yaşamak zorunda bırakılıp, kendi değerlerinin yaratıcısı ve kendi vicdanlarının bekçisi olmuştur. Bu, ‘modernizm’in İnsanlığa getirişidir ve bedeli hem kişisel hem de kültürel köksüzleşme bağlamında çok büyük olmuştur.
Kendimizle ve ötekilerle olan İlişkimizde Newtoncu etki çok büyüktür. Eğer biz yaratılışın kazara oluşmuş bir ürününden başka bir şey degilsek ve denetimimiz dışındaki sayısız gücün oyununda bir piyondan ibaretsek, nasıl olur da hem kendimiz hem de ötekiler için anlamlı bir sorumluluk taşıyabiliriz?’
geçici varoluşumuz ve boş amaçlarımızla altbenimizin dinamiği ya da genlerimizin gizli emelleri, sınıf mücadelesi ve tarih tarafından fırlatılmış olan bizler nasıl olur da herhangi bîr şeyden sorumlu tutulabiliriz? Bu yüzden, modem sosyolojiden, eğitim kuramından ve tüm kişisel psikolojimizden şöyle bir soru doğar: Yirminci yüzyılımızın şu acayip vahşeti bu iktidarsızlığa karşı gösterilen doğal bir tepki midir?
Doğa ve özdeksel dünya karşısındaki tutumumuz da aynı oranda etkilenmiştir. Eğer Descartes’ın dediği gibi zihnimiz ya da bilinçli benliğimiz, özdeksel varlığımızdan tamamıyla farklı olsaydı ve Newtoncu fiziğin öne sürdüğü gibi eğer bilincin evrende hiçbir rolü olmasaydı, doğayla ve özdekle aramızda nasıl bir ilişki olabilirdi? Biz özdeksel çevremize karşı ve ondan ayrı tutulan yabancı bir dünyada yaşayan uzaylılarız. Bundan dolayı doğayı fethetmek, onu etki altına almak, sonuçlarını hiç düşünmeden onu kendi amaçlarımız uğruna kullanmak üzere yola çıkmışızdır.
Michel Seıres “İnsan dünyaya yabancıdır; şafağa, gökyüzüne, her şeye yabancıdır. Onlardan nefret eder ve onlarla hep savaşır. Bulunduğu çevre, savaşması, tutsak edilmesi gereken tehlikeli bir düşmandır” der.
Kutsal olan hiçbir şeye saygı göstermeyen, yirmi yüzyılda oluşan bu ortam ve İnsan elinden hesapsızca çıkan ve git…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club