Küçük Ağaç’ın Eğitimi

Eylül 16, 2009 Pedogoji, Psikoljik Danışma, SAY YAYINLARI

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

91851

Sevgiyi, duyarlılığı, dürüstlüğü, samimiyeti Kızılderili mantığıyla işleyen muhteşem bir kitap…

Egemenlik ve güç tutkusu peşinde koşan Beyaz Adam’ın acımasızca yok ettiği Çeroki’lere ithaf edilen bu kitap, insanı ‘umursayan’, acılarını ‘paylaşan’, yaşamın bütünselliğini ‘savunan’ bir kültürün mesajı… Evrensel dostluk ve barışın hikâyesi… İnsanı duyarlılığın görkemli direnişi… Yüzeysel ve mekanik ilişkilerin hakim olduğu günümüzde, yitirilen değerlere saygı duruşunda bulunma denemesi…
Heidi, Küçük Prens, Şeker Portakalı ya da Martı’daki samimiyeti, dürüstlüğü özleyenler; coşmak, sevmek, özgür olmak, hüzünlenmek, doya doya ağlamak isteyenler için…
En çok da kitle iletişim araçlarının kölesi olanlar, yaratıcılığı körelten eğitimi sorgulamak isteyenler için…

Küçük Ağaç

BABA öldükten sonra Anne bir yıl yaşadı. Beş yaşındayken Büyükanne ve Büyükbaba’mla yaşamaya başlamam böyle oldu.
Büyükbaba’ya göre kabile mensupları, Anne’nin cenazesinden sonra biraz kargaşa yarattılar.
Tepedeki derme çatma kulübemizin çukurlu avlusunda toplaştılar ve gönderileceğim yeri tartışarak çözmeye çalıştılar, bu arada boyalı yatakla masa ve iskemleleri de kırdılar.
Büyükbaba hiçbir şey söylemedi. Avlunun kıyısında, kalabalığın dışında durdu. Büyükanne onun ardındaydı. Büyükbaba yarı Çeroki olmasına karşın, Büyükanne safkandı.
Büyükbaba adamların tepesinden bakıyordu. Uzun boyluydu. Büyük siyah şapkası, yalnızca kilise ve cenazelere giderken giyilen parlak siyah takım elbisesiyle bir seksenlikti. Büyükanne gözlerini yere dikmişti, ama Büyükbaba bana bakıyordu. Bu nedenle avlunun kıyısından adım adım yaklaşarak onun yanına gittim ve bacağına tütündüm. Beni çekmeye çalıştıkları zaman bile ellerimi gevşetmeyecektim.
Büyükanne benim hiç ağlayıp sızlanmadığımı söyledi; yalnızca tutunmuşum. Tutunmakta direndiğimi gören Büyükbaba, uzun bir süreden sonra uzandı ve kocaman elini başıma koydu.
“Bırakın onu!” dedi. Onlar da beni bıraktılar. Büyükbaba kalabalıkta ender konuşurdu, ama Büyükanne’nin söylediğine göre konuştuğu zaman insanlar onu dinlermiş.
Karanlık bir kış gününün öğleden sonrasıydı. Tepeden aşağı inerek kasabaya giden yola doğru yürüdük. Büyükbaba önümüzden giderek bize yol gösteriyordu. Giysilerim kıtıktan yapılmış bir çıkınla omzuma atılmıştı. Büyükbaba’nın ardından yürürken tırıs gidilmesi gerektiğini hemen öğrendim; benim arkamdaki Büyükanne de bize yetişmek için ara sıra eteğini topluyordu.
Otobüs durağına gelene dek aynı şekilde yürüdük Büyükbaba öndeydi. Otobüs durağında uzun süre durduk. Büyükanne gelip geçen otobüslerin önündeki harfleri okuyordu. Büyükbaba, Büyükanne’nin herkes kadar okuyabildiğini söyledi. Büyükanne, alacakaranlık inerken burnumuzun dibine gelen otobüsümüzü seçti.
Herkes otobüse binene dek bekledik. İyi de yaptık; çünkü ayağımızı kapıdan attığımız anda sorun çıktı. Büyükbaba önde, ben ortadaydım. Büyükanne de alt basamakta, kapının hemen yanındaydı. Büyükbaba pantolonunun ön cebinden çıtçıtlı cüzdanım çıkardı ve para ödemeye hazır bekledi.
Otobüs sürücüsü “Biletleriniz?” diye sordu yüksek sesle ve otobüsteki herkes bize dikkatle bakmaya başladı. Bu durum Büyükbaba’yı zerre kadar etkilemedi. Otobüs sürücüsüne para ödemeye hazır olduğumuzu söyledi ve Büyükanne benim arkamdan ona gideceğimiz yeri söylemesini fısıldadı. Büyükbaba gideceğimiz yeri söyledi.
Otobüs sürücüsü, Büyükbaba’ya, biletlerin ne kadar tuttuğunu söyledi ve Büyükbaba parayı büyük bir dikkatle çünkü ışık para saymak için yeterli değildi sayarken, otobüs sürücüsü kalabalığa dönerek sağ elini kaldırıp “Nasıl!” deyince herkes güldü. İnsanların dost olduklarını ve biletimiz olmadığı için bize tavır almadıklarını görünce kendimi daha iyi hissettim.
Sonra otobüsün arkasına doğru yürüdük ve ben hasta bir kadını farkettim. Gözlerinin etrafında doğal olmayan bir morluk vardı ve ağzı kan içindeydi. Yanından geçerken elini ağzına götürerek kustu ve büyük bir gürültüyle “Wa… Hooo!” diye bağırdı. Ama ağrısının hemen geçmiş olması gerektiğini talimin ettim; çünkü kadın gülüyordu. Kadının yanında oturan erkek de gülüyor ve bacağına vuruyordu. Kravatında büyük ve parlak bir iğne vardı, bu nedenle zengin olduğunu ve gereksinim duyulduğunda doktor çağırabileceğin i anladım.
Büyükanne ile Büyükbaba’nın arasına oturdum. Büyükanne uzanıp Büyükbaba’nın eline vurdu; o da Büyükanne’nin elini benim göğsümün hizasında tuttu. Kendimi iyi hissettim ve uykuya daldım.
Çakıllı bir yolun kıyısında otobüsten indiğimizde gece yansını çoktan geçmişti. Büyükbaba yürümeye başladı; biz de ardından yürüdük… İnsanın içine işleyen bir soğuk vardı. Tombul bir karpuzun yarısı şeklinde ay çıkmıştı; kıvrılıp görünmez olan yere kadar önümüzdeki yolu aydınlatıyordu.
Ortasını otlar bürümüş olan tren raylarına doğru sapana dek dağları farketmedim. Bakmak için başınızı iyice kaldırmanız gerekecek kadar yükseltilmiş bir bayırın tam üstünde, yarım ayın aydınlattığı karanlık ve gölgeli dağları…
Büyükanne ardımdan seslendi, “wales, çocuk yoruluyor!” Büyükbaba durup geriye döndü. Bana baktı, büyük şapkası yüzünü gölgeliyordu.
“Bir şey yitirdiğin zaman yorulmak iyi gelir.” dedi. Yeniden dönüp yola koyuldu, ama artık ona yetişmek daha kolaydı. Büyükbaba yavaşlamıştı, bu nedenle onun da yorulmuş olduğunu tahmin ettim.
Uzun bir süre sonra; tren raylarından ayrılıp bir patikaya saptık ve dağlara doğru ilerledik. Bir dağın tam karşısına çıkacakmış iz gibi görünüyordu, ama yürüdükçe dağlar açılmaya ve bizi dört bir yandan kuşatmaya başladı.
Ayak seslerimiz yankılandığında çevremizden gürültüler geldi. Sanki her şey canlanmış gibi ağaçlardan fısıltılar ve iç çekişler uçuşmaya başladı. Manzara heyecan vericiydi. Her tarafta çıngırtı ve hışırtı vardı. Kayaların üzerinde yer yer gölcükler oluşturan sıradağlar görünüyordu.
Yarım ay, bayırın ardında gözden kayboldu ve gökyüzünde gümüş rengi bir ışık bıraktı. Bu ışık, çukuru, üzerimizde yansıyan gri bir kubbe gibi aydınlattı.
Büyükanne ardımda bir şarkı mırıldanmaya başladı. Bu şarkının yerli dilinde olduğunu biliyordum; anlamını kavramak içinse hiçbir sözcüğe gereksinimim yoktu. Bu şarkı kendimi güvenli hissetmemi sağladı.
Bir av köpeği o kadar ani havladı ki sıçradım. Uzun ve yaslı, uzaklara, dağlara doğru yankılanan iç çekişlere bölünmüş bir havlama…
Büyükbaba kıkırdadı, “Bu Yaşlı Maud olmalı. Kulaklarına güveniyor. Diğer köpeklerin koku alma duyusu onda bulunmaz.”
Bir dakika içinde yanımız yöremİ2 av köpekleriyle doldu; Büyükbaba’nın etrafında havlıyor ve yeni kokuyu almak için beni kokluyorlardı. Yaşlı Maud bu kez tam yanımızda yeniden havladı ve Büyükbaba “Kes sesini Maud!” dedi. O zaman Maud onun kim olduğunu anladı ve koşarak gelip üstümüze atladı.
Bir su kaynağının üzerindeki kütüğü geçince, büyük ağaçların altına kurulmuş tahta bir kulübeye geldik. Kulübenin ardında dağ, önündeki açıklıkta bir sundurma vardı.
Kulübenin, odaları birbirinden ayıran geniş bir holü vardı. Holün iki ucu açıktı. Bazı insanlar buna “galeri” derler, ama dağlılar “köpek geçidi” demeyi yeğlerler; çünkü av köpekleri buradan geçer. Holün bir yanında yemek pişirmek, yiyip oturmak için yapılmış büyük bir oda, diğer yanındaysa iki yatak odası bulunuyordu. Odalardan biri Büyükbaba’yla Büyükanne içindi. Diğeri ise benim olacaktı.
Ceviz ağacından direklerin arasına serilmiş geyik derisi postun üzerine oturdum. Açık pencereden, yan karanlıktaki su kaynağının yakınında bulunan ağaçları görebiliyordum. Birden Anne’yi ve bulunduğum yerin yabancılığım düşünmeye başladım.
Bir el başımı okşadı. Yanıma, yere oturan Büyükanne’ydi bu; etekleri etrafına yayılmıştı, örgülü saçları yumuşak bir kıvrımla omuzlarına ve kucağına iniyordu. Pencereden dışarıya baktı; yavaş, yumuşak bir sesle şarkı söylemeye başladı:
“Artık onun geldiğini hissettiler
Orman ve koru rüzgârı
Dağ Baba şarkısıyla ona ‘hoşgeldin’ diyor
Küçük Ağaçtan korkmuyorlar
Onun çok duygulu olduğunu biliyorlar
Ve şarkı söylüyorlar: ‘Küçük Ağaç yalnız değil’
Küçük aptal Laynah bile Çağıldayan, konuşan sularıyla Dağların arasında dans ediyor neşeyle ‘Oh şarkımı dinle Bize gelen kardeşim hakkında Küçük Ağaç bizim kardeşimizdir Ve Küçük Ağaç buradadır
Awi usdı, küçük geyik
Ve Minelee, dağtavuğu
Kagu, karga bile şarkıya katılıyor:
‘Küçük Ağaç yüreklidir.
Ve onun gücü inceliğindendir
Ve Küçük Ağaç asla yalnız kalmayacak’”

Büyükanne şarkı söyledi ve yavaşça ileri geri sallandı. Rüzgârın konuşmasını, benim için şarkı söyleyen ve bütün bunları kardeşlerime anlatan Laynah’ı, su kaynağını duyabiliyordum.

Küçük Ağaç’ın ben olduğumu biliyordum ve onların beni sevip istemelerinden dolayı mutluydum. Böylece uyudum ve ağlamadım.

Gidişat

ÇALIŞIRKEN mırıldanan ve hafif ağırlığı altında gıcırdayarak sallanan iskemlesinde oturan Büyükanne’nin bana mokasen yapması bir hafta sürdü. Bu arada çam kütükleri ocakta çıtırdıyordu. Büyükanne, kancalı bir bıçakla geyik derisini kesti ve kenarlarını şeritler halinde dikti. Bitirdiği zaman mokasenleri suya soktu. Ben de onları ıslak ıslak ayağıma giydim. Kuruyuncaya, hava kadar hafif, yumuşak ve esnek oluncaya dek döşemede bir aşağı bir yukarı yürüdüm.
Bu sabah, tulumumu giyip ceketimi İlikledikten sonra kalıptaki mokasenlerimi giydim. Hava soğuk ve karanlıktı; sabahın, ağaçları hareketlendirmek için rüzgâr fısıldamasına daha çok vardı.
Büyükbaba, kalkabilirsem onunla yüksekteki patikaya gidebileceğimi, ama asla beni uyandırmayacağını söyledi.
“Bir erkek sabahları kendi kendine kalkar.” dedi bana, gülümsemiyordu. Sabahleyin Büyükbaba kalkarken bir dolu gürültü yaptı, odamın duvarına çarptı ve Büyükanne’yle hiç de alışkın olmadığım kadar sesini yükselterek konuştu. Dolayısıyla onu işittim ve dışarı çıkan ilk kişi ben oldum. Karanlıkta av köpeklerinin yanında bekledim…
Büyükbaba şaşırarak, “Demek buradasın!” dedi.
“Evet, efendim!” dedim ve sesimdeki gururu saklamaya çalıştım.
Büyükbaba, çevremizde atlayıp zıplayan av köpeklerini parmağıyla gösterdi. “Siz kalacaksınız!” diye emretti. Onlar da kuyruklarını sıkıştırıp sızlandılar, yalvardılar. Yaşlı Maud bir ulumadır tutturdu. Yine de bizi izlemediler. Hep birlikte, umarsız küçük bir yığın halinde orada durdular ve alandan ayrılana dek bizi gözlediler.
Büyükbaba’nın ahırının bulunduğu ve katırıyla ineğini koyduğu bir otlağa, kıvrımlar çizen su kaynağının kıyısını izleyen alt yoldan gitmiştik hep. Bu kez çukur boyunca her zaman yukarı doğru tırmanan ve sağa çatallanarak dağın eteğini izleyen üst yola gidiyordu. Büyükbaba’nın ardında tırıs gidiyor ve yolun eğimini hissedebiliyordum.
Daha fazlasını da hissedebilirdim; çünkü Büyükbaba hissedeceğimi söylemişti. Mon –o lah (Toprak Ana), mokasenlerim aracılığıyla bana geldi. Şurada onun itişini ve yükselişini, burada salınış ve gerilişini hissedebiliyordum… Bedenini damarlarla kaplayan kökleri ve derinliklerindeki sukanın yaşamını. Sıcak ve bahar gibiydi. Beni göğsünde hoplattı, ki Büyükanne de öyle yapacağını söylemişti.
Soğuk hava soluğumdan buhar çıkartıyordu ve su kaynağı hayli aşağımızda kalmıştı. Çıplak ağaç dalları, kenarlarından sarkan buz saçaklarından su damlatıyordu. Yükseğe çıktıkça yolda buzlar gördük. Gri ışık, karanlığı yumuşattı.
Büyükbaba durup yolun bir yanım gösterdi, “işte orada hindi sürüsü gördün mü?” Dizlerimin üzerine çök…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club