Kumandan/Plevne’de Unutulmuş Bir Ordu

Ağustos 12, 2010 Tarihi Roman, Timaş

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Ruslar ve onlara yardıma gelen Romen ordularınca istilaya uğramış bir Plevne, düşmana karşı amansız bir mücadele veren bir avuç asker ve Plevne yamaçlarında ümitle ufku gözleyip İstanbul’dan uzanacak yardım elini bekleyen bir Kumandan…

Ödüllü romancı Okay Tiryakioğlu, yeni romanı ile okurlarıyla yeniden buluşuyor.

Kumandan

Gazi Osman Paşa’nın Plevne Kuşatmasını konu alan romanda paşa, göğsündeki madalyalarla, mağrur edasıyla ünlü bir komutan olmanın yanı sıra, çelişkileri, ümitleri, yalnızlığı ve hayalleriyle, kısacası “kanlı canlı” bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Tarihi gerçekliği modern anlatı tekniklerinin yardımıyla kurgulaştıran Tiryakioğlu, 19.yy’ın sonlarında Tuna nehri yakınlarında vuku bulan Plevne Savunması’nı sürükleyici bir üslupla kaleme almış…

Elinizden bırakamayacağınız, tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz destansı bir direnişin romanı…

I

BULGARİSTAN

VİDİN 16 Haziran 1877

Susmayı öğrenmenin yası olur muydu? Bu yastayken, suskunluğun da etkili bir cevap olabildiğinin, ‘olabileceğinin’ kavranmasından öte; ruhu, ince, kırılgan bir çizgiye öreleyen bu çaresizlik duygusuyla sonuna kadar savaşmak mümkün müydü? Kırk beş yasında, ömrü savaş alanlarında geçmiş bir adamda, böylesi bir kırılganlıktan eser kalır mıydı peki? Apansız terk edilmeler, tüm samimi çabaları ortadayken anlaşılamamalar ve çirkin politik oyunların iç karartıcı antik mezarlıklara çevirdiği kışlalarda geçmişti Ömrü, fakat hiçbir zaman şu anda hissettiği kadar koyu bir yalnızlık ve çaresizlikle baş başa kalmamıştı.

Olgun bir erkeğin sertliğini muhafaza etmesi takdir toplar, onu vicdanında oluşabilecek huzursuz kımıldanmalardan uzak tutardı aslında. “Öfke ve kırılganlıkla, son nefese kadar kanlı bir mücadeleymiş bir askerin yaşamı,” diye fısıldıyordu kimi zamanlar, aynadaki, hatları kasvetle derinleşen yabancıya dikkatle bakarken. “Çok acı verdi, ama daha fazla acılamaz artık canımı…”

Derin düşünceler, alnına ve gözlerinin kenarına çekmeye başladığı solgun çizgilerle, onu vaktinden önce yaşlandırmakla tehdit ediyor; kısa bir süre öncesine kadar simsiyah olan sakalında ve saçında süratle belirmeye başlamış, kır tellerin gümüşi ışıltısında isimsiz bir şeylerin, belki de güneşli çocukluğunun, hâli kısacık bir geçmişin izdüşümüymüş gibi algıladığı renkli çağrışımlarını buluyordu. Buğulu bir camın ardından ıssız bir sokağı izliyormuşçasına bulandığını hissediyordu o zaman görüşünün. Bir yağmur serinliği beliriyordu içinde; çorak ovalarının sapsarı, iç kurutan topraklarına hayat veren, nemli bir rüzgâr esiyordu ağır ağır.

Gizlice ağlamak… Bir insanı insan yapan küçük ama etkili ayrıntılardan biriydi gözyaşı. “Bir komutanın gözyaşları içine akmalıdır!..” Harp Okulu’ndaki ufak tefek albay söylemişti bunu yıllar önce. Adını hatırlamak için ne zaman zihninin karanlık köşelerini zorlasa, anının o dokunaklı motifi usulca dağılıp uçuveriyordu. Bu yüzden üzerine gitmiyordu o kayıp ismin. Hatırladığı sadece dışarıdaki tertemiz yağmur ve pencerenin pervazları arasından havasız sınıfı dolduran harikulade toprak kokuşuydu.

Babasının olmalıydı şimdi bu değirmi yüz. ağarmaya yüz tutan bu gür sakal;saçlar ise onundu. Uzun sürmüş bir günün akşamıydı bu yalnızca. Yorgun bir günün sonuydu, hepsi bu. Babası, İstanbul Kereste Gümrüğü Kâtibi Mehmed Efendi az sonra daireden dönerdi. Yakında Askeri Rüştiyeye kayıt olacaktı ve o uzun. eğlenceli yaz günleri sona erecekti. “Osman Nuri uyudu mu yoksa Şakire’” diye soracaktı Mehmed Efendi. Annesi, Tokat’taki günlerini hatırlatan bir neşeyle, “Mehmed Efendi, bilmez misin oğlunun halini?” diyecekti biraz da gizli bir sitemle, “gece yarısından önce uyuduğu mu var?”

Doğruydu, uyumazdı kolay kolay Osman Nuri, uyuyamazdı. Düşünen, kaynayan, fokurdayan beyinlere özgü bir dirilikle âlemi ve sırlarını araştıran çocuk gözlerinde, sezgi yüklü derin bir zekânın ışıltıları gezinirken, az sonra yanına gelecek babasına yeni bir şeyler söyleyebilmenin heyecanıyla elleri terler, şakakları uğuldardı. “Yıldızlar baba,” demişti bir defasında, “mavi, yeşil soğuk parıltıları nasd da heyecanla titreşiyor, oralarda bizim gibi insanlar olabilir mi ? Mesela yardıma ihtiyacı olan birileri olabilir mi baba?”

“Oralarda kimse yok,” demişti babası, sanki biraz öfkeli bir sesle, “kâinatta bizden başkası yok oğlum, yapayalnızız.”

Babasının bu sözleri biraz ürkütücüydü ama yine de tutunacağı, küçük de olsa ‘tutunabileceği’ bir umuda sarılabilmek isterdi o.

“Gerekirse bizi kurtarmaya gelenler olmaz mı baba? Onlar melekler mi yoksa?”

“Bizi yine ancak biz kurtarabiliriz Osman’ım, hem melekleri bu zayi f gözlerim izle böyle kolayca göremeyiz.” Kavisli kasları çatılman adamın, “Neler geçiyor kafandan böyle Osman? Yaşıtlarından bu kadar farklı olman beni sevindirmeli mi, ürkütmeli mi. bilemiyorum. Derin düşünceler için erken bir yaştasın henüz.”

“Yalnız olmak düşüncesi iyi değil baba. Yalnızlık iyi bir şey değil. Çok ürkütücü…”

“Hayatta alışman gerekecek şeylerin basında gelir bu. Ayaklarının üzerinde durmana yardım edecek tek düşünce yalnız olduğundur. Ancak böyle olduğunu düşünerek sonuna kadar savaşabilirsin. Sana kimse yardım etmeyecek Osman, dostlarına da öyle; kimse kimseye yardım etmeyecek… İnsan yalnız yaşar ve yalnız ölür oğlum. Bir gün ben de öleceğim, annen de. Bunu bil, buna göre yasa. Yıldızlara baktığında gördüğün bu devasa boşluk ürkütmesin seni. Korkacak bir şey yok. dünya ayaklarının altında bak, orada kaldığı sürece de senin hizmetçin olacak.”

Hiç unutmadığı, ‘unutamadığı’ bu sözlerin içinde yatan kehanetimsi ışıltı mıydı onu böylesine etkileyen, yoksa, o gece babasını alışkın olmadığı bit serdiğe bürünmüş olarak görmesi miydi? Bilemiyordu henüz, ama öğrenmesi uzun sürmeyecekti.

Geniş omuzlarını eskisi gibi dik tutamadığını ve bit süredir belkemiğinde başlayan sızıyı yeniden hissetti, yanan midesinden yükselen asitle yüzünü buruşturdu. Ahşap masayı hafifçe iterek ayağa kalktı; köşede, kıyafetlerinin bulunduğu bez dolabın hemen yanında asılı duran aynanın karşısına geçti tekrar ve kendini incelemeye başladı. Çadırın tozlu, kaba kumaşında uğuldayan sert poyrazın sesini işitiyordu. Gözlerinde apansız şimşekler çaktıran o sinsi ağrı tekrarladı bir ara ve beyninin karanlık koridorlarına ağan o tanıdık, mor ışıkları yeniden gürdü. Tüm varlığıyla sarsılıyordu böyle zamanlarda. Tek bir şeyi fısıldıyordu aslında bedeni ona, ‘Yeter, artık dur… Biraz olsun dur…’ Ama yapamazdı, duramazdı… Ne bedeninin, ne de seraskerin mesajları umurundaydı artık; ‘uygula ve sus’ politikasının kimsenin başını ağrıtmadığına inandığından değil, bundan böyle hayatına dair hiçbir şeyin pek de umurunda olmadığından.

‘Ne düşünürdün baba? Kalemden yorgun argın döndüğün gecelerde, yavaşça büründüğün o suskunluğun sebebini çözmek için çabaladıkça ben, benden de, annemden de usulcacık kaçardın sen. Her aile gibiydik aslında biz de. Sorunlarımız olurdu kimi zamanlar, ama hiçbiri ciddi değildi… Öyle miydi ?.. Düşünme… Artık kendinle ilgili fikirler yürütmenin zamanı değil. Parçalanmakta olan devletini ve kendi kuvvetinle yapabileceklerini düşünmekten başka elinden gelen bir şey yok.’

Daha farklı olamaz mıydı peki?.. Babasının, huzurlu bir sessizlikle, içinde bir yerlerde susturmayı başardığı sıkıntılarıyla ömrünün sonuna kadar köşesinde sessizce oturması gibi, o da gözlerden uzak bir yaşama ulaşmak için her şeyi, ona bu günleri hatırlatan her şeyi geride bırakamaz mıydı ?..

‘Yoksa öldürecek seni bu ıstırap,’ diye fısıldadı içindeki gizli koridorlardan tanıdık bir ses.

Sırları yıpranmış aynadaki buğulu aksine, dudaklarının köşesinde kırılan acı bir tebessümle karşılık verdi, ‘Öldürecek beni bu sıkıntılar, öyle mi? Kendimi sakınacağını tek tehlike, yine kendimden başkası değil artık; bir de senin şu dinmek bilmez fısıltıların. Beni kendimden ve senden uzak tutacak tek çare, ellerim ve ruhum kan içinde bu savaşın tozu dumanı içinde kalmak yalnızca. Eğer bir köşeye çekilirsem elinden kurtulabilecek miyim? Yoo, böyle olmayacağını ikimiz de gayet iyi biliyoruz. Beni diğer emsallerimle karıştırma, eğer gerçekten de benden bir parçaysan yapma bunu. İtibarlarıyla günlerini gün ederek, tadı bir uyku sersemliği içinde görev sürelerini dolduran onca üstüm ve devre arkadaşım, simdi görkemli konaklarında, geçmiş tadı zamanlarını yad ederek gövdelerini semirtmeye devam ediyorlar. Onları kınamıyorum, herkes kendisinden sorumludur ve işte ben de buyum. Senin ümitlerin ve diğerlerinin beklentileri umurumda değil. Sırbistan’daki başarılardan hemen sonra bölgeden tayinimi isteyen o eski gelenekçilerin, bu bölgede fazla sevilmemden korktukları, su anda etrafımızdaki askerin içinde dahi İstanbul’a jurnal uçuranların varlığı mal umumdur. Biliyorum, bu haksızlıkların, bu zulümlerin arasında çürüyorum, ama ben buyum, yüzümdeki su tebessüm sana çok şey anlatabilmeli.’

Topuklarının üzerinde sertçe dönerek, küçük kütüphanesinde, görmeyen gözlerle izleyip durduğu kitaplarının başından ayrıldı ve masasına geçti.

Önündeki Fransız gazetesi, Kafkaslardaki çatışmaları anlatan haberlerle doluydu. Kollarında Cenova haçı işlemeli pazubentleri bulunan telaşlı hemşirelerin fotoğraflarıyla canlandırılan haberlerin, Batı’da yeni bir Haçlı Seferi olarak görülmeye başlanan Osmanlı Rus savaşları konusundaki yorumları insafsızcaydı. Kırım Savaşı’ndan galip ayrılan ve Paris Antlaşmasıyla Avrupalı devletlerden biri sayılan Osmanlı Devletinin, şu an içinde bulunduğu çıkmazı hazırlayanın yine kendi sakat dış politika anlayışı olduğunu bilmek, aklıselim sahibi herkes için ayrı bir sıkıntı kaynağıydı. 1778 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Avrupa’da ‘Hasta Adam’ olarak anılmaya başlanan bir zamanların şanlı imparatorluğu, yüz yıldır öyle bir gaflet donemi yaşıyordu ki, ufukta, artık kaçınılmaz olarak beliren çöküşü en az kayıpla durdurmak hâlâ mümkünken, dimağları uyuşmuş, yalnızca kişisel bekaları için çalışan bazı devlet ve ordu adamlarını kim durduracaktı? Avrupa, durumun farkındaydı, önünde beliren bu muhteşem avı kaybetmeye yanaşmayacağı ise açıkça görülüyordu. Ancak Rusya, diğerlerinden daha avantajlıydı. Hem Ortodoks hem de Balkan milletleriyle aynı ırktan olması lehineydi.

29 Ekim 1876′da Osman Paşa, Sırbistan ve Karadağ ayaklanmalarını bastırmaya memur edildiğinde, Rus generali Chernaev’in komuta ettiği Sırp ordusunu Aleksinaç Meydan Muharebesinde yenmiş ve bu konuda tarafını açıkça belli eden Ruslarla ilk kişisel sıcak temasını kurmuştu. Paşanın son derece isabetli olan Belgrad’a girme niyeti ise. Çarlık başkenti St. Petersburg’un İstanbul’a ağır baskı yapmasıyla önlenmişti.

Rusya bu savaşla, beklediği fırsatın önüne ayağına geldiğini anlamakta gecikmemişti. O sonu gelmez, Türklerin Hıristiyan azınlığa zulmettiği masalını dünya üzerinde yoğun bir propagandayla yaymaya başlamıştı, Yalnız bu bayat hikâye, bu defa hayret verici bir başarıya ulaşmıştı. Propagandanın öyle büyük tesirleri oluyordu ki, genç Amerika Birleşik Devletleri’nde bile bu hayali zulüm iddialarına olağanüstü tepkiler oluşmuştu. Kiliselerde toplanan cemaatler, sabahlara kadar süren dua geceleri ve yardım kampanyaları düzenlemiş; Türklerin efsaneleşen zulümlerini, çeşitli kurumlar ve basın yayın organlarıyla kınamışlardı. Aslında herkesin gördüğü, ancak görmezden geldiği temel nokta, Rusya’nın 1853lS56Kınm Harbinin intikamı için kurduğu düzenin saat gibi işlediğiydi.

Rusya’nın aşın müdahaleci ve talepkâr tavırları, ayrıca sıcak denizlere inerek nüfuzunu geliştirme düşüncesi İngiltere için daimi bir kâbuslar silsilesiydi. İstanbul ve ardından Londra’da yapılan görüşmeler, Türk hariciyesinin beceriksiz tutumları yüzünden yine Osmanlı’nın aleyhine sonuçlanmıştı. İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı’nda, İmparatorluk tarafından haklı olarak reddedilen Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlığı, Bulgaristan ve Bosna Hersek’in özerkliği konuları öyle bir yılgınlığa yol açmıştı ki, IV. Ordu Komutanı Ali Rıza Paşanın intihan, toplumda ve orduda büyük bir infial uyandırmıştı. Aslında Tersane Konferansı’nın hemen ardından imzalanan Londra Protokolü ile hükümler hafifleştirilmişti fakat, İmparatorluğun geleceği için son derece makul görünen, ancak Balkanlardaki iki ilçenin Karadağ’a bırakılması ve Romanya’nın Prens sanı taşıyan liderlerine “Kral” unvanı verilmesi tekliflerine gereksiz bir hassasiyetle karsı çıkılması. Romenlerin kışkırtılması için Rusların eline koz vermiş oldu. Mecliste. İmparatorluğun son durumunu görmemekte direnen mebusların büyük çoğunluğunun harp taraftarı olması da dehşet verici bir tutumdu; çünkü ordu içinde emirkomuta zincirinin ve disiplinin neredeyse tamamen yok olduğu, görünen, daha da tuhafı, artık saklanamayan bir gerçekti. Asker sayılarının belirlenmesinde dahi karşılaşılan akıl almaz beceriksizlikler, içtima almayı bile beceremeyecek hale düşmüş ordunun son halinin çarpıcı bir delili olmuştu. Ahmet Muhtar Paşa, cephede savaşabilecek eğitimli asker sayısını otuz bin olarak belirtirken, Redif Paşanın ona öfkeyle karşı çıkarak üç yüz binde ısrar ermesi, ardından Aziziye Tabyaları’nda efsaneleşecek Ahmet Muhtar Paşanın ‘korkaklıkla’ suçlanarak Anadolu Harp Ordusu Kumandanlığı sıfatıyla Erzurum’a gönderilmesi, Redif Paşa’nın ise Harbiye Nazırı yapılması, Ahmet Muhtar Paşa’nın yerine Süleyman Paşa’nın getirilmesi, oynanan sonu gelmez komedilerin birbiri ardına gelen perdeleriydi ancak.

Tuhaflıklar bununla da sınırlı kalmıyordu. St.Petersburg elçisi aniden geri çekilmiş, bu yüzden en ihtiyacımız olan bir zamanda Rusya ile diyalog yolu tamamen kapatılmıştı. 22 Nisan 1877′dc Rus Büyükelçisi Nelidov, Rusya’nın notasını resmen Osmanlı Hariciyesine iletti. Bu arada Mithat Paşanın muhakemesi ve ani sürgünü yönetimde ani bir sarsıntıya yol açmıştı. Yerine yetenekli bir devlet adamı olan İbrahim Ethem Paşa getirilmişti ama bu değişiklik için hiç de uygun günler değildi. Başkentin sonu gelmez karışıklıklarında ortalık yeniden öyle toz duman olmuştu ki, attık kimsenin tavrı ve düşünceleri belli olmuyordu. Aklıselim bit kenara bırakılmış, kanlı bir kör dövüşü alıp yürümüş; ufukları kaplayan karanlığı parçalayıp atacak tek bir ışık parçacığına hasret gözler, tozlu bir kiremit kızılıyla örülü imparatorluk ufuklarının gerisinden bir mucize bekler olmuştu.

II

Osman Paşa, içinde uyanan öfke ve tiksintiye aldırmamaya çalışarak gazetesini katladı ve sürmanşetin hemen altındaki karikatüre baktı. İmparatoriçe II. Katerina, bir bacağı Varşova’da, bir bacağı İstanbul’da, dikilmiş gülümsüyordu; üzerindeki uzun kırmızı elbisesinin jüponu tüm bir Avrupa kıtasını kaplamıştı. Elinde olmadan birbirine sımsıkı bastırdığı dudaklarını ve hafifçe titreyen çenesini hissederek bakışlarını indirdi Osman Paşa; diğer haberlere vermeye çalıştı dikkatini. Şehirdeki Fransız gazetecilerden temin ettiği, bir haftalık eski bir gazeteydi elindeki, Rus ordularının 24 Nisan’da tek kurşun sıkmadan Tuna Nehrinin güneyine geçişiyle ilgili tekrarlanan haberlerden başka yeni bir şey yoktu. Paşa, Rus ordularının güneydeki Şıpka Geçidi ve Ziştovi’yi zorladıkları haberlerine bir kez daha göz gezdirdi. Ancak yazılanın içinde trajikomik ayrıntılar da gizliydi. Bulgarlar daha şimdiden kendi memleketlerinde, hem Ruslardan, hem de Türklerden hain damgası yemişlerdi, iki tarafın da ajanlık suçlamaları altında zor durumdaydılar, ama kendilerini ‘Türk zulmü’nden kurtarmak için gelen dindaşları tarafından suçlanmak daha çok zorlarına gidiyordu. Son bir hafta boyunca Ruslar tarafından kurşuna dizilen Bulgarların aileleriyle yapılan röportajlar, Rus Sansür Kurumu tarafından ne kadar sıkı denetlense de kimi gazetelerde yayınlanmış, aynı yayın organlarının akrediteleri derhal iptal edilmişti. Türklerin yaptığı iddia edilen, fakat hiçbir delile dayandırılamayan soykırım haberleri ise Avrupa ve…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club