Lizbon’a Gece Treni

Ağustos 31, 2012 KIRMIZI KEDİ, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Antik diller öğretmeni Raimund Gregorius lisede ders sırasında ansızın sınıftan çıkar, duyduğu Portekizce bir kelimenin büyüsüne kapılarak yaşadığı şehri, düzenli hayatını terk edip hakkında hiçbir şey bilmediği gizemli bir Portekizli’nin, doktor ve yazar Amadeu Prado’nun izini sürmek üzere Lizbon’a doğru trenle yola çıkar. Tesadüfen eline geçen ve Prado’nun, hayat, aşk, yalnızlık, arkadaşlık, ölümlülük ve ölümle ilgili notlarının bulunduğu kitabın etkisinden çıkamayan Gregorius, dilini bilmediği, ilk kez gittiği bu yabancı ülkede ve bu olağanüstü yolculuğu sırasında Prado’nun hayatının değişik evrelerinde yer almış insanlarla bir araya gelip onun farklı söylencelerle dokunmuş hikâyesinin derinlerine iner. Bir yandan da kendi içsel yolculuğunu sürdüren Gregorius, Diktatör Salazar’a karşı savaşmış Amadeu Prado’nun kişiliğinde kendine ve insana ilişkin pek çok sorunun yanıtını ararken, bir başkası olmanın dayanılmaz çekiciliğine de karşı koyamayacaktır. Lizbon’a Gece Treni, sadece Avrupa’dan değil, kendi zihnimizden ve ruhumuzdan da geçen ve dönüşü belli olmayan bir yolculuğun çok sesli, unutulmaz romanı.

***

Raimund Gregorius’un hayatında her şeyi değiştirecek olan gün, öteki pek çok gün gibi başladı. Gregorius saat sekize çeyrek kala Bundesterrasse’den geldi, şehir merkezinden liseye uzanan Kirchenfeld Köprüsü’ne adım attı. Ders yılında, hafta içi günlerin hepsinde aynı şeyi ve hep sekize çeyrek kala yapardı. Bir keresinde köprü kapatılmış, o da Yunanca dersinde bir hata yapmıştı. Görülmüş şey değildi bu, bir daha da olmadı zaten. Bütün okulda günlerce onun bu hatasından başka bir şey konuşulmadı. Bu konudaki tartışmalar sürdükçe bu hatanın yanlış işitmeden kaynaklandığına inananların sayısı da arttı. Sonunda o derse girmiş olan öğrenciler de aynı kanıya vardılar. Mundus’un -herkes öyle derdi ona- Yunanca, Latince ya da İbranice dersinde bir hata yapması akıl alacak gibi değildi.

Gregorius karşıya, Bern şehrinin Tarih Müzesi’nin sivri kulelerine, yukarıdaki Gurten Tepesi’ne ve aşağıya, buz yeşili sularıyla Aare’ye baktı. Sert esen rüzgâr alçaktaki bulutları Gregorius’un başının üstünden sürüklüyor, şemsiyesini ters döndürüyor, yağmuru yüzünde kamçı gibi şaklatıyordu. Köprünün tam ortasındaki kadını o sırada gördü. Dirseklerini parmaklığa dayamış, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında mektuba benzeyen bir şey okuyordu. Kâğıdı iki eliyle sıkı sıkı tutması gerekiyordu. Gregorius yaklaşınca kadın kâğıdı ansızın buruşturdu, elinde top haline getirdi ve bu topu sert bir hareketle boşluğa fırlattı. Gregorius gayriihtiyari adımlarını hızlandırmıştı, kadınla arasında birkaç adımlık mesafe kaldı. Kadının solgun, yağmurdan ıslanmış yüzündeki öfkeyi gördü. Bağırıp çağırarak boşalacak, sonra da uçup gidecek türden bir öfke değildi bu. Şiddetli, içedönük bir öfkeydi, kadının içinde uzun süredir usul usul tütüyor olmalıydı. Kadın kollarını iki yana gerip parmaklığa dayadı, topukları ayakkabılarından dışarı kaydı. Atlayacak. Şiddetli rüzgâr Gregorius’un şemsiyesini elinden kopardı, köprünün parmaklığının üstünden aşırtıp savurdu; Gregorius içi defter dolu çantasını yere attı ve yüksek sesle küfretti, bu küfürlerin aslında onun her zamanki kelime dağarcığında yeri yoktu. Çantanın ağzı açıldı, defterler ıslak asfalta döküldü. Kadın arkasına döndü. Islanan defterlerin renginin koyulaşmasını birkaç saniye kımıldamadan seyretti. Sonra mantosunun cebinden bir keçeli kalem çıkardı, iki adım attı, Gregorius’a doğru eğildi ve onun alnına birtakım sayılar yazdı.

“Özür dilerim,” dedi Fransızca, soluk soluğa ve yabancı bir aksanla, “ama bu telefon numarasını unutmamam gerekiyor, yanımda da kâğıt yok.”

İlk kez görüyormuş gibi kendi ellerine baktı.

“Elbette ben..” Bir Gregorius’un alnına bir kendi eline bakarak numarayı elinin üzerine yazdı. “Bu… bu numarayı aklımda tutmak istemiyordum, her şeyi unutmak istiyordum, ama mektubun düştüğünü görünce… numarayı unutmamalıydım.”

Gözlüğünün kalın camlarına vuran yağmur Gregorius’un görüşünü bulandırıyordu, elleriyle yeri beceriksizce yoklayarak ıslak defterleri aradı. Keçeli kalemin ucu bir kez daha alnının üzerinde kayıyormuş gibi geldi ona. Ama sonra bunun, bir mendille sayıları silmeye çalışan kadının parmağı olduğunu fark etti.

“Küstahlık olduğunu biliyorum…” Defterleri toplayan Gregorius’a yardım etmeye başlamıştı. Gregorius’un eli kadının eline değdi, dizine çarptı, son deftere ikisi birden uzanınca kafaları tokuştu.

Karşı karşıya durduklarında, “Çok teşekkürler,” dedi Gregorius. Kadının başını işaret ederek, “Çok acıdı mı?” diye sordu.

Dalgınca, gözlerini yere eğerek başını iki yana salladı kadın. Yağmur saçlarına vuruyor, yüzünden aşağı süzülüyordu. “Sizinle birlikte birkaç adım yürüyebilir miyim?”

“Eee… tabii, olur,” diye kekeledi Gregorius.

Hiç konuşmadan köprünün sonuna kadar birlikte yürüdüler, okul yönünde devam ettiler. Zaman duygusu Gregorius’a saatin sekizi geçtiğini, ilk dersin çoktan başlamış olduğunu söylüyordu. ‘Birkaç adım’ nereye kadardı? Kadın adımlarını onunkilere uydurmuş, yanında yürüyordu, sanki bütün gün öyle devam edecekti.

Mantosunun geniş yakasını o kadar kaldırmıştı ki Gregorius yandan bakınca onun sadece alnını görüyordu.

“Şuraya gireceğim, liseye” dedi ve durdu. “Ben öğretmenim.”

“Ben de gelebilir miyim?” diye sordu kadın, usulca.

Gregorius duraksadı, kolunun yeniyle ıslak gözlüğünü sildi. “En azından içerisi kuru,” dedi sonunda.

Merdiveni çıktılar, Gregorius geçmesi için kapıyı tuttu, derse girildiği için özellikle tenha ve sessiz görünen holde durdular. Üstlerinden sular damlıyordu.

“Burada bekleyin,” diyen Gregorius havlu getirmek için tuvalete gitti.

Aynanın önünde gözlüğünü kuruladı, yüzünü sildi. Alnındaki sayılar hâlâ okunabiliyordu. Havlunun bir ucunu sıcak suyun altına tuttu, tam alnını ovmaya başlayacaktı ki kalakaldı. Bu olayı saatler sonra aklına getirince. Her şeyi kesinleştiren andı o, diye düşündü. Çünkü o gizemli kadınla karşılaşmasının izini silmek istemediğini birden anlamıştı.

Suratında bir telefon numarasıyla sınıfın karşısına çıkışını getirdi gözlerinin önüne; Mundus’tu o, bu binadaki ve herhalde okulun tarihindeki en güvenilir ve en içi dışı bir adam, otuz yılı aşkın bir süredir burada çalışıyor, hiçbir mesleki hatası yok, kusuru da; bir kurumsal anıt, biraz sıkıcı biri ama antik dillerdeki şaşılası bilgisi nedeniyle saygı görüyor, karşıdaki üniversitede bile çekinirler ondan, öğrencileri sevgiyle dalga geçerler onunla; her ders yılında, gece yarısı telefon edip eski bir metnin kıyıda köşede kalmış bir yeri için hangi olasılıkların söz konusu olabileceğini sorup yeni baştan sınarlardı onu, karşılığında da, her seferinde ezberden aynı yavan ama ayrıntılı açıklamayı alırlardı, bu açıklamanın içinde başka olası görüşlere yöneltilen eleştirel bir yorum da olurdu, rahatsız edilmekten duyduğu kızgınlığı hiç belli etmeyecek şekilde sakince yanıtlardı onları ve hiç değişmezdi o yanıtlar – Mundus’tu işte o, adı inanılmaz derecede eski moda, hatta antikaydı, o adın kısaltılması gerekiyordu ve ancak böyle kısaltabiliyordu, öyle bir kısaltmaydı ki bu, adamın yaradılışını başka hiçbir kelimenin yapamayacağı ölçüde ortaya da koyuyordu,¹ çünkü onun bir dilbilimci olarak ruhunda taşıdığı şey aslında koca bir dünyaydı, daha doğrusu birkaç tane koca dünya, kafasındaki her Latince ya da Yunanca metnin yanında İbranicesi de oluyordu, bu sayede Kutsal Kitap konusunda ders veren kimi profesörü hayrete düşürdüğü olmuştu. Gerçek bir bilgin görmek istiyorsanız, derdi lise müdürü, onu yeni bir sınıfa tanıştırırken: İşte karşınızda.

Ve bu bilgin, diye düşündü Gregorius, kimilerinin gözüne salt ölü kelimelerden ibaretmiş gibi görünen ve sevildiği için onu kıskanan meslektaşlarının nefretle Papirüs adını taktıkları bu yavan adam, bu bilgin; kırmızı deri mantolu, rüyalardaki gibi yumuşacık, tınısı güney ülkelerini çağrıştıran, bitmek bilmeyen bir fısıltıya benzeyen, duyulması bile insanı suç ortağı yapmaya yeten bir sese sahip olan, çaresiz ve belli ki öfkeyle aşk arasında savrulan bir kadının alnına yazdığı telefon numarasıyla girecekti sınıfa.

Gregorius havluyu getirdiğinde kadın tarağını dişlerinin arasına kıstırıp, mantosunun yakasında bir çanaktaymış gibi duran uzun siyah saçlarını kuruladı. Bina amiri hole girdi, Gregorius’u görünce önce şaşkınlıkla çıkış kapısının üstünde asılı olan saate, sonra da kolundaki saate baktı. Gregorius başıyla her zamanki gibi selamladı onu. Yanlarından koşarak bir kız öğrenci geçti, koşarken iki kez dönüp baktı, sonra yoluna devam etti.

“Ders verdiğim sınıf şurada, yukarıda,” dedi kadına Gregorius ve eliyle pencereden binanın bir başka kanadını gösterdi. Kalbinin atışlarını duyuyordu. “Benimle gelmek ister misiniz?”

Bunu gerçekten söylemiş olduğuna Gregorius daha sonra inanamadı; ama böyle olmuş olmalıydı, çünkü birden kendilerini yan yana sınıfa doğru gider buldular, Gregorius ayakkabısının kauçuk tabanlarının linolyum döşemedeki gıcırtısını, kadın adım attıkça da onun yüksek ve sivri topuklarının tıkırtısını duyuyordu.

Daha önce kadına, “Anadiliniz ne?” diye sormuştu.

Portugués,” demişti kadın.

Şaşırtıcı biçimde u gibi telaffuz ettiği o harfi, é harfinin yükselen, tuhaf bir biçimde bastırılan tizliği ve sözcüğün sonundaki yumuşak ş, birleşip bir ezgiye dönüşmüşlerdi Gregorius’un kulaklarında, aslında olduğundan daha uzun süren ve mümkün olsa bütün gün dinlemek istediği bir ezgiye.

“Bekleyin,” dedi, ceketinin cebinden not defterini çıkardı, bir yaprak kopardı. “Numara için.”

Elini kapının tokmağına koymuştu ki az önceki kelimeyi yinelemesini istedi kadından. Yineledi kadın, o zaman Gregorius onu ilk kez gülümserken gördü.

Sınıfa girdiklerinde gevezelikler bıçakla kesilmişçesine durdu. Toplu şaşkınlık biçimini almış bir sessizlik doldu sınıfa. Gregorius daha sonra net olarak hatırladı: Her bir yüzde okunan bu hayret dolu sessizliğin, bu dili tutulmuş inanmazlığın tadını çıkarmıştı, kendisinden hiç beklemediği bir biçimde bunu hissedebilmiş olmaktan duyduğu sevincin de tadını çıkarmıştı.

Neler oluyor? Kapıda duran alışılmadık ikiliye, solgun yüzlü, saçları yarım yamalak taranmış bir kadının yanında dikilen, saçsız başı ıslanmış, paltosu yağmuru çekmiş Mundus’a dikilen en az yirmi çift gözde bu soru okunuyordu.

“Şurası olur mu?” dedi Gregorius kadına, arka köşedeki boş sandalyeyi gösterdi. Sonra ön tarafa ilerledi, her zamanki gibi selamladı sınıfı, kürsüsünün arkasına geçip oturdu. Nasıl bir açıklama yapabileceği konusunda en ufak bir fikri yoktu, bu yüzden üzerinde çalışmakta oldukları metni çevirmelerini istedi. Çeviriler duraksamalarla yapıldı, Gregorius birkaç meraklı bakış yakaladı. Şaşkın bakışlar da vardı, çünkü o -o, yani her hatayı gözü kapalı yakalayan Mundus- bir sürü hataya, eksiğe ve beceriksizliğe göz yumuyordu.

Kadına bakmıyormuş gibi yapmayı başardı. Ama her saniye görüyordu onu, ıslak saçlarını yüzünden geriye atmasını, beyaz ellerini ovuşturmasını, pencereye kayan dalgın, kayıp bakışlarını. Bir ara kalemini çıkardı kadın, telefon numarasını kâğıda yazdı. Sonra yine arkasına yaslandı, artık nerede bulunduğunu unutmuş görünüyordu.

Dayanılır gibi değildi durum, Gregorius yan gözle saatine baktı:

Teneffüse daha on dakika vardı. O sırada kadın ayağa kalktı, sessizce kapıya gitti. Kapı aralığında durup Gregorius’a döndü, parmağını dudaklarına götürdü. Gregorius başını sallayınca kadın gülümseyerek aynı hareketi yineledi. Sonra kapı hafif bir tıkırtıyla kapandı.

O andan itibaren Gregorius öğrencilerin söylediği şeylerin hiçbirini duymadı. Sanki yapayalnızdı, kulakları sağır eden bir sessizlikle çevrilmişti. Bir ara pencerenin önünde durup kırmızılı kadını binanın köşesini dönüp kaybolana kadar gözleriyle izledi. Kadının peşinden gitmemek için gösterdiği çabanın kendi içinde nasıl yankılandığını hissediyordu. Kadının parmağını dudaklarına götürmesi geliyordu gözlerinin önüne sürekli, pek çok anlamı olabilirdi bunun: Rahatsız etmek istemiyorum; veya: Bu bizim sırrımız olsun; ya da: Bırakın gideyim, bunun bir devamı olamaz.

Teneffüs zili çaldığında pencerenin önünden ayrılmadı. Öğrenciler alışılmadık bir sessizlik içinde çıktılar sınıftan. Daha sonra o da çıktı, arka kapıyı kullanarak binadan ayrıldı, karşı kaldırıma geçip kendisini kimsenin aramayacağı halk kitaplığına girdi.

Teneffüsten sonra dersin ikinci kısmında her zamanki gibi gecikmeden geldi sınıfa. Alnındaki sayıları silmişti, bir dakikalık bir tereddütten sonra onları not defterine kaydetmiş, sonra da başını incecik çevreleyen kır saçlarını kurulamıştı. Yalnızca ceketinin ve pantolonunun üzerindeki nemli lekeler, alışılmadık bir şey yaşandığını eleveriyordu. Bir öbek ıslanmış defteri çantasından çıkardı.

“Bir şanssızlık,” demekle yetindi. “Tökezledim, o sırada çantadan dışarı kaydılar, yağmurun altına. Düzeltiler yine de okunabilir durumdadır; okunamıyorsa tahmin ederek çalışacaksınız.”

İşte onların tanıdığı Gregorius buydu, bütün sınıf rahat bir soluk aldı. Ara sıra meraklı bir bakış yakaladığı oluyordu, bazılarının sesinde de bir ürkeklik kalıntısı. Bunun dışında her şey eskisi gibiydi. En sık rastlanan hataları tahtaya yazdı. Sonra öğrencilerin sessizce, kendi başlarına çalışmalarını istedi.

Bunu izleyen on beş dakika içinde yaşadığı şeye bir karar alma denebilir miydi? Gregorius bu soruyu sonradan kendine sık sık sorduysa da hiçbir zaman emin olamadı. Ama karar alma değilse neydi?

Gözlerini defterlerine dikerek öne eğilmiş öğrencileri sanki ilk kez görüyormuş gibi incelemesiyle başladı her şey.

Toplantı salonunda her yıl yapılan ve Gregorius’un aynı anda bir düzine öğrenciye karşı oynadığı satranç turnuvasında taşlarından birini gizlice yerinden oynatmış olan Luden von Graffenried. Öteki tahtalarda hamlelerini yaptıktan sonra Gregorius yine onun başına gelmişti. Hemen anladı. Sakince baktı çocuğa. Luden’in yüzü al al oldu. “Buna ihtiyacın yok ki,” dedi Gregorius, sonra da o parti berabere bitecek şekilde oynadı.

Hamileliği konusunda ne yapacağını bilemediği için sabahın ikisinde kapısına dayanmış olan Sarah Winter. Gregorius çay demlemiş ve kızı dinlemekten başka bir şey yapmamıştı. “Öğüdünüzü dinlediğim için çok seviniyorum,” demişti kız bir hafta sonra, “çocuk doğurmak için çok erkendi.”

Düzgün, inci gibi bir elyazısına sahip olan, hep mükemmel olan, başarılarının yükü altında hızla yaşlanan Beatrice Lüscher. Hep en düşük notları alan René Zingg.

Ve elbette Natalie Rubin. Çevresinden lütfunu esirgeyen geçmiş yüzyıllardan kalma saraylı bir kıza benzeyen, ulaşılmaz, herkesin çevresinde pervane olduğu, ama sivri dili yüzünden korktuğu Natalie. Geçen hafta, teneffüs zili çalınca ayağa kalkmış, halinden hoşnut biri gibi gerinmiş, etekliğinin cebinden bir şeker çıkarmıştı. Kapıya doğru giderken şekerin kâğıdını açmış, Gregorius’un yanından geçerken de onu ağzına götürmüştü. Şeker dudaklarına değdiği anda kız durmuş, Gregorius’a dönmüş, kıpkırmızı şekeri ona uzatıp, “ister misiniz?” demişti. Gregorius’un şaşkınlığıyla eğlenip ara sıra yaptığı gibi tiz sesli bir kahkaha patlatmış, elini kasten Gregorius’un eline değdirmişti.

Gregorius öğrencilerin hepsini inceledi. İlkönce onlar için hissettiklerinin sadece bir ara bilançosunu çıkardığını sanmıştı, ama sıraların arasındayken, gitgide daha da çok şöyle düşündüğünü fark etti: Önlerinde daha ne kadar uzun bir hayat var; gelecekleri ne kadar açık; daha başlarına neler gelebilir; daha neler yaşayabilirler!

Portugués. Melodiyi duyuyor, saçlarını kuruladığı havlunun arkasından kapalı gözlerle beliren kadının yüzünü görüyordu, mermer gibi beyazdı. Son bir kez gözlerini öğrencilerin başlarının üstünde gezdirdi. Sonra yavaşça yerinden doğruldu, kapıya gitti, nemli paltosunu aldı ve bir kez bile arkasına bakmadan sınıftan çıkıp gitti.

Bir ömür boyu kendisine eşlik etmiş olan kitapların bulunduğu evrak çantası kürsünün üzerinde kalmıştı. Merdivenin üst başında durdu ve kitaplarını birkaç yılda bir nasıl yeniden ciltlenmeye götürdüğünü düşündü, hep aynı dükkâna, neredeyse kurutma kâğıdına dönmüş, incelmiş, yıpranmış sayfalarla alay ettikleri yere. Çantası kürsünün üzerinde durdukça öğrenciler onun geri geleceğini sanacaklardı. Ama kitapları orada bırakmasının ve şimdi gidip onları alma dürtüsüne direnmesinin nedeni bu değildi. Şimdi giderse, o kitaplardan da uzaklaşmış olacaktı; Bunu açık seçik hissediyordu, şu anda çıkış kapısına doğru ilerlerken ‘gitme’nin ne demek olduğu hakkında hiçbir fikri olmasa da.

Giriş holünde gözü yerdeki küçük su birikintisine takıldı, kendisinin tuvaletten gelmesini mantosundan sular damlayarak bekleyen kadının durduğu yerde oluşmuştu. O birikinti bir başka, yabancı dünyadan gelmiş bir ziyaretçinin bıraktığı izdi ve Gregorius onu arkeolojik buluntulara bakarken hissettiği huşu içinde inceliyordu. Ancak bina amirinin ayaklarını sürüyerek yaklaştığını duyunca toparlandı ve hızla dışarı çıktı.

Hiç başını çevirmeden bir sokağın köşesine kadar ilerledi, orada dönüp görülmeden arkasına bakabilirdi. Aniden ve kendisinden hiç beklemediği kadar derinden, bu binayı ve temsil ettiği her şeyi ne kadar sevdiğini ve orayı ne kadar özleyeceğini hissetti. İçinden hesap etti: Kırk iki yıl önce, on beş yaşında bir lise öğrencisiyken ilk kez adım atmıştı oraya, sevinçli bir bekleyişle can sıkıntısı arasında bocalıyordu. Dört yıl sonra elinde diplomasıyla çıkmıştı oradan, ama yine dört yıl sonra, eskiden kendisine antik dünyanın kapılarını açmış olan ve bir kazada hayatını kaybeden Yunanca öğretmenine vekâlet etmek üzere bir kez daha dönmüştü. Üniversite öğrencisi olan vekil öğretmen, öğrenciliği hiç bitmeyen kalıcı bir vekil öğretmene dönüşmüştü, sonunda üniversiteden mezun olduğunda tam otuz üç yaşındaydı.

————

¹- Mundus: Dünya, (ç.n.)

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Lizbon’a Gece Treni için 1 cevap

  1. Beni Lizbon’a sürükleyen kitap
    http://www.gezginmarti.com/1391-2/

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>