Locke Lamora’nın Yalanları

Ağustos 22, 2017 Edebiyat, Fantastik, İthaki Yayınları, Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

LockeLamoraninYalanlari“Locke Lamora’nın Yalanları en sevdiğim on kitap arasında bulunuyor. Belki de ilk beştedir. Kitabı okumadıysanız, okumalısınız. Okuduysanız, muhtemelen yeniden okumalısınız…”
-Patrick Rothfuss-

“Canlı, orijinal ve çekici. Muhteşem bir şekilde yazılmış.”
-George R.R. Martin-

“Boğazında kanayan bir kesik olsa ve bir hekim o kesiği dikmeye çalışsa Lamora iğney­le ipliği çalar ve kahkahalar atarak geberip gider. Çocuk… çok fazla çalıyor.” Camorr şehri, tarihi boyunca pek çok soysuzluğa, yolsuzluğa, uğursuzluğa, hırsızlığa tanıklık etmiş, büyülü atmosferinde her birini tek tek sindirebilmiştir; Camorr’un Belası’nın ismi şehrin nemli duvarlarında yankılanana dek… Camorr’un Belası’nın yenilmez bir silahşor, usta bir hırsız, duvarlardan geçebilen bir hayalet ve fakirlerin dostu olduğu söylenir. İşte o efsanevi “Bela” narin yapılı, gözü kara ve becerikli Locke Lamora’dır. Locke kimsenin beceremediği bir ustalıkla zenginleri soymasına rağmen, bir başka efsanedeki büyük okçunun aksine çaldıklarından fakirlere tek bir kuruş bile koklatmaz. Locke’un tüm kazancı kendisi ve isimlerinin hakkını fazlasıyla veren hırsızlar çetesi Centilmen Piçler içindir.

Onların sahip olduğu tek ev olan ve her türlü dümen, hile ve numaralarını gerçekleştirdikleri kadim Camorr şehrinin kaprisli ve renkli yeraltı dünyası, içten içe çürümekte ve gizli bir savaş yüzünden parçalanmaktadır. Tek ayak üzerinde onlarca yalan söyleyen Locke ve çetesi, bu büyülü dünyada bu kez tek ayaklarını bile yere basamadan içerisine düştükleri ölüm oyunundan kurtulmak zorundadır. Yarattığı dünya ve kuvvetli kalemi sayesinde Patrick Rothfuss, Brandon Sanderson gibi isimlerle adı sık sık anılan Scott Lynch, çarpıcı romanı Locke Lamora’nın Yalanları’ında bir macera kitabının sürükleyiciliğini, bir fantastik kitabın yaratıcılığıyla birleştirip üzerine George R. R. Martin’in okuyucuyu beklemediği yerden vurmayı başaran anlatımını katıp, bizlere eşsiz bir hayal dünyası sunuyor.
***
GİRİŞ
ÇOK FAZLA ÇALAN ÇOCUK
1
Camorr’un Hırsızbaşı, Yetmiş Yedinci Sendovani Yılı’nın uzun ve nemli yazının ortasında Lamora adlı çocuğu satmak için çaresizce bir umutla Perelandro Tapınağı’ndaki Gözsüz Rahip’e ani ve habersiz bir ziyarette bulundu.
“Elimde tam sana göre bir kelepir var!” diye söze girdi Hırsızbaşı, şüphe uyandırabilecek bir üslupla.
“Calo ve Galdo gibi bir kelepir olmasın sakın?” dedi Gözsüz Rahip. “Hâlâ o sırıtkan ahmaklara senden öğrendikleri kötü huyları unutturup asıl ihtiyaç duyduğum kötü huyları öğretmeye çalışıyorum.”
“Hadi ama Zincir.” Hırsızbaşı omuz silkti. “Seninle pazarlık ederken onların kendi bokuyla oynayan birer maymun olduklarını söylemiştim. O sırada bu senin için bir…”
“Yoksa Sabetha gibi bir kelepir mi?” Rahibin gür ve derin sesi Hırsızbaşı’nın itirazını gerisingeri adamın boğazına tıktı. “Onun için ölü annemin dizkapaklarından başka elimde avucumda ne varsa aldığını hatırlıyorsundur eminim. Keşke ödemeyi bakırla yapsaydım da tüm o parayı götürmeye çalışırken fıtık olmanı seyredebilseydim.”
“Ahhhhhh, ama o kız özeldi. Bu çocuk var ya bu çocuk, işte o da özel,” dedi Hırsızbaşı. “Calo ile Galdo’yu satın aldıktan sonra gözümü açık tutmamı istediğin her şey onda var. Sabetha hakkında bayıldığın şeyler de! Çocuk Camorrlu ama aynı zamanda da melez. Therin ve Vadra kanı taşıyor. Nasıl ki deniz balık sidiğiyle doluysa, hırsızlık da onun içinde var. Üstelik sana onun için bir… bir ıskonto bile yapabilirim.”
Gözsüz Rahip duyduklarını uzunca bir süre kafasında tarttı. “Kusura bakma ama,” dedi nihayet, “tecrübelerim bana senden gelecek beklenmedik bir cömertlik karşısında elime bir silah alıp sırtımı duvara dayamam gerektiğini söylüyor.”
Hırsızbaşı yüzüne az çok içten denebilecek bir ifade oturtmaya çalıştı. İfadesi bariz bir huzursuzlukla orada dondu kaldı. Omuz silkişinde yapmacık bir üstünkörülük vardı. “Ah, çocuğun bazı sorunları yok değil. Fakat o sorunlar benim gözetimimde olmasından kaynaklanıyor. Ama eğer senin himayen altında olsaydı hepsinin de, ahhh, kaybolacağından eminim.”
“Ah. Ah. Demek elinde sihirli bir çocuk var. Bunu niye daha önce söylemedin ki?” Rahip gözlerini örten ipek gözbağının altından alnını kaşıdı. “Fevkalade. Onu kahrolasıca toprağa ekerim ve bulutların ötesindeki büyülü bir diyara uzanan bir sarmaşık elde ederim.”
“Ahhhhh! Ah ah ah, alaycılığının tadını daha önce de almışlığım var Zincir.” Hırsızbaşı belini romatizmalıymışçasına bükerek sahte bir selam verdi. “Teklifimle ilgilendiğini açık açık söylemek bu kadar mı zor?”
Gözsüz Rahip yere tükürdü. “Diyelim ki Calo, Galdo ve Sabetha yeni bir oyun arkadaşından faydalanabilirler… veya bir kum torbasından. Diyelim ki hesapta olmayan gizemli bir çocuk için üç bakır ve bir kâse sidik ödemeye razıyım. Çocuğun sorunu ne?”
“Sorunu,” dedi Hırsızbaşı, “onu sana satamazsam gırtlağını kesip körfeze atacak olmam. Hem de bu gece.”
2
Lamora adlı çocuğun Hırsızbaşı’nın gözetiminde yaşamaya başladığı gece, Gölgeler Tepesi’ndeki eski mezarlık, hazır olda durarak yeni kız ve erkek kardeşlerinin kabirlere indirilmesini sessizce bekleyen çocuklarla doluydu.
Hırsızbaşı’nın vesayetindeki çocukların hepsi de birer mum taşıyordu. Mumların soğuk ve mavi ışığı tıpkı isle kaplı bir pencerenin ardından ışıyan sokak lambaları misali nehir sisinin gümüşi perdesini delip geçiyordu. Bir hayalet ışığı zinciri, dolambaçlı bir güzergâh izleyerek tepeden aşağıya iniyor, mezar taşlarının ve tören yollarının arasında ilerliyor, yaz gecelerinde Camorr’un ıslak kemiklerinden sızan kan sıcağı siste zar zor seçilebilen Kömürdumanı Kanalı’nın üstündeki geniş cam köprüye ulaşıyordu.
“Gelin hadi canlarım, pırlantalarım, yeni bulduklarım. Ayak uydurun,” diye fısıldadı Hırsızbaşı, Yangınyeri yetimlerinin son otuz kadarını Kömürdumanı Köprüsü’nden geçmeleri için iteklerken. “Bu ışıklar tepemden yukarı çıkarken size yol göstermeye gelmiş yeni dostlarınız sadece. Kıpırdayın kıymetlilerim. Karanlık boşa geçiyor ve konuşacak çok şeyimiz var.”
Hırsızbaşı kibirli düşüncelere daldığı o nadir anlarda kendini bir sanatçı olarak görürdü. Daha doğrusu bir heykeltıraş. Yetimler onun kili, Gölgeler Tepesi’ndeki eski mezarlıksa atölyesiydi.
Seksen sekiz bin insan, arkalarında belirli bir miktarda atık yığını bırakırdı. Kayıp, işe yaramaz ve terk edilmiş çocuklardan oluşan, ardı arkası kesilmeyen bir sızıntı da buna dâhildi. Bu çocuklardan bazılarını köle tacirleri sahiplenirdi elbette; onları alıp Tal Verrar’a veya Jerem Adaları’na götürürlerdi. Çünkü Camorr’da köle tacirliği yapmak teknik olarak yasadışıydı; fakat geride kurbanın hakkını arayacak kimse kalmadığı takdirde köleleştirme eylemine göz yumulurdu.
O nedenle çocuklardan bazılarını köle tacirleri, bazılarını da çocukların kendi budalalıkları ayak altından kaldırırdı. Açlık ve onun getirdiği hastalıklar, etraflarındaki şehirden ekmeğini çıkaracak cesaretten ya da yetenekten yoksun olanların ölüp gitmeleri için yaygın yollardı. Cesareti olup da yeteneği olmayanlarsa sıklıkla Sabır Sarayı’nın önündeki Siyah Köprü’den sallandırılırdı elbette. Dük’ün yargıçları, yetişkin hırsızlar için kullandıkları urganın aynısını küçüklerde de kullanırlardı, ama doğru düzgün sallandıklarından emin olmak adına onları köprüden aşağı atmadan önce ayak bileklerine ağırlık bağlamayı da ihmal etmezlerdi.
Tüm bu neşeli ihtimallerden paçayı sıyıran yetimler Hırsızbaşı’nın ekibince toplanır, onun huzur verici sesini dinlemeleri ve sıcak bir yemek yemeleri için teker teker ya da küçük gruplar halinde adamın yanına getirilirlerdi. Çok geçmeden de Hırsızbaşı’nın diyarının kalbi olan mezarlığın altında, yüz kırk kimsesiz çocuğun tek bir beli bükük adamın karşısında diz çöktüğü yerde kendilerini ne tür bir yaşamın beklediğini öğrenirlerdi.
“Tez davranın canlarım, benim yeni oğul ve kızlarım. Işık hattını izleyerek zirveye çıkın. Eve varıp sıcak bir şeyler yememize az kaldı. Yağmurdan, sisten ve bu leş gibi sıcaktan kurtulacaksınız.”
Veba salgınları Hırsızbaşı için özel fırsatlar sunan bir zaman dilimiydi ve Yangınyeri yetimleri onun en sevdiği hastalıktan, yani Kara Fısıltı’dan sağ kurtulmuşlardı. Bu veba Yangınyeri Mahallesi’ne bilinmeyen bir yerden bulaşmıştı ve karantina (yani bir kanalı geçmeye ya da bir kayıkla kaçmaya çalışanların ok yağmuruna tutulması) tam zamanında başlatılarak şehrin geri kalanı huzursuzluk ve paranoya dışındaki tüm etkilerden korunmuştu. Kara Fısıltı, on bir veya on iki yaşın üstündeki herkes için (hekimler bu konuda ancak tahmin yürütebiliyorlardı, zira vebanın can alırken katı kurallara göre davrandığı söylenemezdi) sefil bir ölüm anlamına gelirken daha genç kişilerde sadece birkaç günlük zararsız göz şişkinliklerine ve kızarık yanaklara sebep oluyordu.
Karantinanın beşinci gününde çığlıklar ve kanaldan geçiş teşebbüsleri kesilmiş, Yangınyeri hastalık yıllarında pek çok kereler başına gelen ve ona adını veren kaderden sakınmayı becermişti. On birinci günde, karantina kaldırıldığında ve Dük’ün gulyabanileri felaketi incelemek üzere mahalleye girdiğinde, daha önce orada yaşayan dört yüz çocuktan belki de sekizde biri o bekleyişi sağ salim atlatabilmişti. Karşılıklı korunma sağlamak için çoktan çeteler kurmuşlar ve yetişkinlerin bulunmadığı bir yaşamın belli başlı zalimce gereksinimlerini öğrenmişlerdi.
Çocuklar bir araya toplanıp eski mahallelerinin meşum sessizliğinden uzaklaştırılırken Hırsızbaşı da onları bekliyordu.
Adam içlerinden en iyi otuzu için epey gümüş ödemişti. Daha fazlasını da çocukları ellerinden aldığı gulyabanilerin ve inzibatların çenelerini tutmaları için harcamıştı. Sonra afallamış haldeki, çökük yanaklı ve pis kokulu çocukları Camorr gecesinin karanlık ve hamamsı sislerinin arasından geçirerek Gölgeler Tepesi’ndeki eski mezarlığa götürmüştü.
Lamora adlı çocuk tüm grup içerisinde en genç ve en ufak tefek olandı. Beş veya altı yaşındaki çocuk toz toprakla ve oyuklu açılarla kaplı bir derinin altındaki çıkık kemiklerden ibaretti. Hırsızbaşı onu seçmemişti bile; Lamora adlı çocuk sanki oraya aitmiş gibi kendiliğinden takılmıştı diğerlerinin peşine. Hırsızbaşı bu durumdan habersiz değildi; fakat bedavaya gelen tek bir veba yetiminin bile göz ardı edilemeyecek bir nimet sayıldığı türden bir hayat sürdürmüştü.
Fırsatlar Babası, Paranın ve Ticaretin Efendisi Gandolo’nun Yetmiş Yedinci Yılı’nın yaz mevsimiydi. Hırsızbaşı, hırpani çocukların oluşturduğu sırayla birlikte koyu gecenin içinde sessiz sedasız yürümekteydi.
İki yıla kalmadan Lamora adlı çocuğu elinden alması için Gözsüz Rahip Peder Zincir’e yalvarıyor, reddetmesi halinde kullanmak üzere de bıçaklarını biliyor olacaktı.
3
Gözsüz Rahip kısa ve gri sakallarla kaplı boğazını kaşıdı. “Sen ciddi misin?”
“Hem de nasıl.” Hırsızbaşı elini hırpani bile denemeyecek kadar eski püskü yeleğinin önüne götürüp ince bir deri sırıma bağlı, deri bir kese çıkardı. Kese, kurumuş kanın pas kırmızısı rengine sahipti. “Koca adama gidip izin aldım bile. Çocuğun boğazını bir kulağından ötekine kadar kesip kafatasını diş dersine göndereceğim.”
“Tanrılar aşkına! Acıklı bir hikâyeyle aklımı çeleceğini mi sanıyorsun?” Hırsızbaşı’nın göğsünü dürten parmaklar kör bir rahip için epey atik ve kendinden emindi. “Git vicdanının zincirlerine vuracağın başka bir alık bul.”
“Vicdanın bu işle zerre kadar ilgisi yok Zincir. Ben burada çıkardan bahsediyorum; hem senin hem de benim çıkarımdan. Çocuğu elimde tutmamın imkânı yok ve ben de bu yüzden sana eşsiz bir fırsat, gerçek bir kelepir teklif ediyorum.”
“Madem çocuk elinde tutamayacağın kadar dik başlı, neden onu döverek terbiye etmiyor ve satmadan önce uygun bir yaşa gelmesini beklemiyorsun?”
“Öyle bir şey söz konusu bile olamaz Zincir. Seçeneklerim kısıtlı. Ona iki tokat atıp bırakamam; çünkü, ahhh, yaptığının diğer küçük puştlar tarafından öğrenilmesine izin veremem. Eğer içlerinden herhangi biri onun kalkıştığına kalkışmaya azıcık bile niyetlenirse… tanrılar aşkına! Bir daha hiçbirine laf geçiremem. Ya onu çabucak öldürebilirim ya da daha çabuk bir şekilde satabilirim. Bir tarafta zarar, diğerindeyse azıcık kâr var. Bil bakalım tercihim ne?”
“Yani çocuk diğerlerinin önünde sözünü bile edemeyeceğin bir şey mi yaptı?” Peder Zincir, gözbağının üstünden alnını ovuşturup iç geçirdi. “Hay aksi! Bu tam da duymak isteyebileceğim türden bir şeye benziyor.”
4
Eski bir Camorr atasözü der ki, insan ruhu için değişmeyen tek şey değişimdir; her şeyin, hatta cesetlerle dolu bir tepe kadar işlevsel bir şeyin bile modası geçebilir.
Vaktiyle iyi beslenen kimselerin kemiklerini Demir Deniz’in tuzlu pençesinin üzerinde tutmak için ideal bir konuma sahip olan Gölgeler Tepesi, Camorr tarihindeki ilk kaliteli mezarlıktı. Fakat zamanla mezar kazıcılarının, cenaze levazımatçılarının ve profesyonel mortocuların aileleri arasındaki güç dengeleri değişti; yakındaki Fısıltılar Tepesi daha büyük ve şaşaalı, dolayısıyla da daha yüksek komisyonlu anıtlar için daha çok boş alana sahip olduğundan Gölgeler Tepesi’ndeki kalite giderek düştü. Savaşlar, vebalar ve entrikalar da on yıllar içerisinde Gölgeler Tepesi’nde bakımı yapılacak anıtmezarlara sahip canlı ailelerin sayısını azaltmaktan geri kalmadı. Sonunda mezarlığın tek düzenli ziyaretçileri, çıraklıkları döneminde kabirlerde uyuyan Aza Guilla rahip ve rahibeleri ile bakımsız yeraltı kabirlerine yerleşen evsiz yetimler olup çıktı.
Hırsızbaşı (o sıralarda bu unvanla anılmıyordu tabii) yaşamının en kötü günlerinde, yani sefil bir garabetten, parmaklarından dokuzu kırık bir yankesiciden fazlası değilken o kabirlerden birini yetimlerle paylaşmak zorunda kalmıştı.
İlk başlarda Gölgeler Tepesi yetimleriyle arasındaki ilişki kısmen göz korkutma, kısmen de yalvarıp yakarma üstüne kuruluydu; onu uykusunda öldürmelerini engelleyen tek şey otoriter bir şahsa duydukları ihtiyaçtı. Hırsızbaşı öyle icap ettiği için onlara mesleğinin püf noktalarını gönülsüzce açıklamaya başladı.
Parmakları yavaş yavaş iyileştikçe (tabii bir yere kadar; zira çoğu, ömrünün geri kalanı boyunca iki kez üst üste kırılmış dal parçalarına benzeyecekti) çarpık bilgisini kendisiyle beraber yağmurdan ve şehir inzibatlarından sakınan pasaklı çocuklarla daha fazla paylaşır oldu. Sayıları arttıkça gelirleri de arttı ve eski mezarlığın ıslak taş odalarında kendileri için daha fazla yer açmaya başladılar.
Zamanla o kırılgan kemikli yankesici Hırsızbaşı, Gölgeler Tepesi ise onun krallığı olup çıktı.
Lamora adlı çocuk ile diğer Yangınyeri yetimleri, kuruluşundan yaklaşık yirmi yıl sonra girdiler bu krallığa. O gece gördükleri, eski gömütlerin üstüne yığılan topraktan daha derin olmayan bir mezarlıktı. Başlıca kabirlerin arasına kocaman bir tünel ve galeri şebekesi kazılmış, bunların sıkı toprak duvarları, öleli çok olmuş tahta ejderhaların kaburgalarını andıran kirişlerle donatılmıştı. Mezarların eski sahipleri sessizce yerlerinden alınıp körfeze atılmıştı. Gölgeler Tepesi artık yetim hırsızlar için bir karınca yuvasıydı.
En üst kabrin karanlık ağzından içeri giren Yangınyeri yetimleri, simyasal kürelerin serin ve titrek gümüşi ışığının altında tahta kaburgalı tünellerden inerken sisin yapışkan uzantıları ayak bileklerine dolanıyordu. Gölgeler Tepesi yetimleriyse soğuk fakat meraklı gözlerle her oyuk ve girintiden onları seyrediyordu. Tünelin yoğun havası gece toprağının ve bayat cesetlerin kokusuyla doluydu. Yangınyeri yetimlerinin o kokuyu kendi varlıklarıyla daha da çoğaltması fazla sürmedi.
“Girin! Girin!” diye bağırdı Hırsızbaşı, ellerini ovuşturarak. “Benim evim sizin evinizdir. Hoş geldiniz! Burada hepimizin ortak bir yanı var: Ne bir anaya sahibiz ne de bir babaya. Bunun için vah ki vah; ama artık ihtiyaç duyabileceğiniz kadar kardeşe ve başınızın üstünde kuru toprağa sahip olacaksınız! Bir yuvanız olacak… bir aileniz.”
Hırsızbaşı’nın ardından içeri giren bir sıra Gölgeler Tepesi yetimi tünelde ilerledikçe ürkütücü mavi mumlarını tek tek söndürdü. Sonunda yolu aydınlatmak için duvar kürelerinin gümüşi parıltısından başka bir şey kalmadı.
Hırsızbaşı’nın krallığının kalbinde, sıkıştırılmış bir toprak zemine sahip, geniş ve ılık bir mağara vardı. Aşağı yukarı iki adam yüksekliğinde ve otuz metre genişliğindeydi. Yağlı ve siyah cadıağacından yapılma, yüksek arkalıklı, tek bir koltuk karşı duvara dayalı duruyordu. Hırsızbaşı minnettar bir iç geçirişle ona oturdu.
Yere serili düzinelerce kirli battaniyenin üstü yiyeceklerle doluydu: ucuz badem şarabıyla terbiye edilmiş cılız tavuklarla dolu kâseler, domuz pastırmasına sarılıp sirkeye batırılmış yumuşak harman balığı kuyrukları, sosis yağıyla tatlandırılmış esmer ekmek. Tuzlanmış bezelyeyle mercimeğin yanı sıra kâseler dolusu bayat domates ve incir de cabasıydı. Yiyecekler kalitesiz olsa bile Yangınyeri yetimlerinin daha önce hiç görmedikleri bir miktarda ve çeşitlilikteydi. Çocukların yemeğe saldırısı ani ve düzensizdi; Hırsızbaşı hoşgörülüyle gülümsedi.
“Sizinle doğru düzgün bir yemek arasına girecek kadar aptal değilim canlarım. O yüzden tıka basa yiyin. Hatta patlayana kadar yiyin. Aç kaldığınız zamanların acısını çıkarın. Konuşmaya daha sonra devam ederiz.”
Yangınyeri yetimleri karınlarını tıka basa doyururken Gölgeler Tepesi yetimleriyse etraflarında toplanıp hiçbir şey demeden onları seyrettiler. Mağara kısa zamanda ağzına kadar doldu ve hava daha da ağırlaştı. Şölen, geriye tek bir lokma bile kalmayana kadar devam etti; Kara Fısıltı’dan sağ kurtulanlar parmaklarındaki son sirkeyi ve yağı da emdikten sonra çekinerek gözlerini Hırsızbaşı ile yandaşlarına çevirdiler. Hırsızbaşı tam da bu ânı beklermişçesine çarpık parmaklarından üçünü havaya kaldırdı.
“Sıra geldi işe!” diye haykırdı adam. “Bilmeniz gereken üç konu var. Birincisi,” dedi, “buradasınız, çünkü sizin için para ödedim. Sizi başkalarından önce kapabilmek için fazladan ödeme yaptım. Sizi temin ederim ki ödeme yapmadığım tüm küçük dostlarınız köle tacirlerinin eline düştü. Yetimlerin kaderi budur. Ne sizi kabul edecek bir yer var ne de sizi yanına alacak birileri. İnzibatlar sizin gibileri şarap parasına satıp geçer canlarım; inzibat çavuşları raporlarında sizden bahsetmeyi ihmal ederler, yüzbaşılarsa kafalarına bile takmazlar.
“Ve,” diye sözlerini sürdürdü adam, “artık Yangınyeri’ndeki karantina kalktığına göre Camorr’daki her köle taciri ile köle taciri adayı çok heyecanlı ve bir o kadar da dikkatli olacaktır. Canınız ne zaman isterse kalkıp bu tepeden ayrılmakta özgürsünüz. Ama öyle bir şey yaptığınız takdirde çok geçmeden kendinizi ömrünüzün geri kalanı boyunca el âlemin kıçını yalarken veya bir küreğe zincirli halde bulacağınıza dair sizi temin ederim.
“Bu da beni ikinci konuya getiriyor. Çevrenizde gördüğünüz tüm arkadaşlarım,” deyip duvar boyunca sıralanmış Gölgeler Tepesi yetimlerini işaret etti, “istedikleri zaman buradan ayrılabilir ve hemen hemen istedikleri her yere gidebilirler, çünkü onlar benim korumam altındalar. Bir birey olarak pek de heybetli görünmediğimin farkındayım,” dedi, ciddi ve vakur bir ifadeyle. “Ama bu sizi yanıltmasın. Güçlü dostlara sahibim canlarım. Size sunduğum güvenlik işte o dostlardan geliyor. Eğer birileri, mesela bir köle taciri, Gölgeler Tepesi’nin çocuklarından birine el sürmeye cüret ederse… eh, öyle bir davranışın sonuçları ani ve son derece, ahhh, acımasız olur.”
Yeni gelenlerden hiçbiri münasip bir heves göstermeyince Hırsızbaşı genzini temizledi. “O yavşak piç kurusunu öldürtürüm. Kaptınız mı?”
Yetimler kesinlikle kapmışlardı.
“Bu da bizi üçüncü konuya, diğer bir deyişle sizlere getiriyor. Bu küçük ailenin daima yeni kız ve erkek kardeşlere ihtiyacı vardır. Lütfedip de samimi ve daimi bir parçamız olmanız için kendinizi davet ve hatta, ahhh, teşvik edilmiş farz edebilirsiniz. Bu tepeyi eviniz, bendenizi ustanız, bu güzel çocuklarla kızları da güvenilir kardeşleriniz olarak görün. Burada karnınızı doyuracağınız, başınızı sokacağınız ve korunacağınız bir yer bulacaksınız. Veya hemen şu an çekip gidebilir ve taze bir orospu olarak Jerem’deki bir geneleve düşebilirsiniz. Aranızda gönüllü var mı?”
Yeni gelenlerden hiçbiri bir şey söylemedi.
“Size güvenebileceğimi biliyordum, benim canım Yangınyeri pırlantalarım.” Hırsızbaşı kollarını kocaman açtı ve gülümseyerek bataklık suyu kadar kararmış, yarım ay şeklinde dizili dişlerini gösterdi. “Ama bazı sorumluluklarınız da olacak elbette. Aldığınız kadar vermelisiniz de. Bu yiyecekler götümden çıkmıyor. Lazımlıklar kendiliğinden boşalmıyor. Anlatabildim mi?”
Yangınyeri yetimlerinin yarısı çekingen bir edayla kafa salladı.
“Kurallar çok basit! Hepsini zamanla öğreneceksiniz. Şimdilik kısa tutalım. Yemek yiyen çalışır, çalışan yemek yer. Bu da bizi dördüncü konu olan işe… Ah. Çocuklar, çocuklar. Bu dalgın ve yaşlı adama bir kıyak geçiverin ve az önce dört parmağımı kaldırdığımı farz edin. Bu da dördüncü önemli maddem.
“Şimdi, burada yapılması gereken ufak tefek işlerimiz var. Ama başka yerlerde de yapılması gereken işlerimiz var. Daha farklı işler. Hassas ve sıradışı işler. Eğlenceli ve ilginç işler. Şehrin dört bir yanında bazıları gündüz, bazılarıysa gece vakti yapılacak işler. Bunlar cesaret, marifet ve ahhh, basiret gerektirir. İşte bu… özel görevlerde bize yardımcı olmanız çok hoşumuza gider.”
Hırsızbaşı para ödemediği çocuğu, domates çekirdekleri bulaşmış bir ağzın üstündeki sert, somurtkan gözlerle kendisini süzen ufak tefek askıntıyı gösterdi.
“Sen, fazlalık çocuk. Otuzun otuz biri. Ne dersin? Yardımsever biri misindir? Yeni kız ve erkek kardeşlerine ilginç işlerinde destek olmaya razı mısın?”
Çocuk duyduklarını birkaç saniye düşündü.
“Yani,” dedi, yüksek ve ince bir sesle, “bizden hırsızlık yapmamızı istiyorsun.”
Gölgeler Tepesi yetimlerinden çoğu elleriyle ağızlarını kapatarak kıkırdarken yaşlı adam bu küçük çocuğa uzun bir süre dik dik baktı.
“Evet,” dedi Hırsızbaşı en sonunda, yavaşça kafa sallayarak. “Öyle demek istiyor olabilirim. Ama kişisel inisiyatif gerektiren bu bariz uygulama hakkında çok, ahhh, katı bir bakış açın var. Biz onu daha yaratıcı ve üstü kapalı bir çerçeveye oturtmayı yeğleriz. Tabii bunların senin gözünde bir anlam ifade etmesini beklemiyorum, o ayrı. Adın ne çocuk?”
“Lamora.”
“Ebeveynlerin sana soyadlarından başka bir şey vermediklerine göre çok cimri olmalılar. Sana başka ne derlerdi?”
Çocuk vereceği cevabı derinlemesine düşünürmüş gibi gözüktü.
“Adım Locke,” dedi nihayet. “Babamınkiyle aynı.”
“Çok güzel. Söylerken insanın dili çok kolay dönüyor. Eh, Locke-babasının-adını-almış-Lamora, yanıma gel de benimle iki çift laf et. Diğerleriniz gidebilirsiniz. Kız ve erkek kardeşleriniz bu gece nerede uyuyacağınızı gösterecekler. Onu nereye boşaltacağınızı ve bunu nereye koyacağınızı da… Angaryalar işte, anlarsınız ya. Şimdilik buraya bir çekidüzen verin yeter; ama önümüzdeki günlerde daha başka işleriniz de olacak. Bana küçük tepemizin dışında ne isim taktıklarını öğreninceye kadar her şeye alışacağınıza söz veriyorum.”
Locke yüksek arkalıklı tahtında oturan Hırsızbaşı’nın yanına gitti. Yeni gelen çocuk kalabalığıysa ayağa kalkıp bir süre ortalıkta gezindi, daha sonra da kendilerinden daha iri ve büyük olan Gölgeler Tepesi yetimleri onları bir araya toplayıp basit talimatlar vermeye başladılar. Çok geçmeden Locke ile Gölgeler Tepesi’nin efendisi o şartlar altında kalabilecekleri kadar yalnız kaldılar.
“Evladım,” dedi Hırsızbaşı, “Gölgeler Tepesi’ne ilk geldiklerinde yeni oğullarıma ve kızlarıma huy edindikleri belirli bir sakınganlığı unutturmaya alışkınımdır. Sakınganlık ne anlama gelir bilir misin?”
Lamora adlı çocuk başını iki yana salladı. Toz kahverengisi, yağlı perçemleri küçük ve yuvarlak suratının tepesine yapışmış, ağzının etrafındaki domates artıkları iyice kuruyarak daha da kötü görünür olmuştu. Hırsızbaşı yırtık pırtık mavi ceketinin manşetiyle ağzının etrafındaki lekeleri nazikçe sildi. Çocuk hiç irkilmedi.
“Anlamı, o çocuklara hırsızlığın kötü bir şey olduğunun öğretilmiş olması ve onlar bu fikre alışana kadar üzerlerinde çalışmam gerektiği… Kaptın mı? Eh, sen öyle bir sakınganlıktan muzdarip değil gibisin; bu yüzden seninle iyi geçinecekmişiz gibi gözüküyor. Sanırım daha önce de hırsızlık yaptın, değil mi?”
Çocuk kafasını olumlu anlamda salladı.
“Vebadan bile mi önce?”
Bir kafa sallama daha.
“Ben de öyle düşünmüştüm. Sevgili, sevgili çocuğum… sen, ahhh, ebeveynlerini vebada kaybetmedin, değil mi?”
Çocuk boynunu büktü ve başını belli belirsiz iki yana salladı.
“Yani zaten bir süredir kendi başının çaresine bakıyorsun. Bak, bunda utanılacak bir şey yok. Hatta bu sana burada biraz saygı bile kazandırabilir. Tabii bunu sınamanın bir yolunu bulabilirsem…”
Lamora cevap niyetine elini üstündeki paçavraların içine soktu ve bir şey çıkarıp Hırsızbaşı’na uzattı. Yaşlı adamın açık avucuna iki ufak deri kese düştü: ağızları tiftik tiftik olmuş birer iplikle bağlı, sert ve kirli şeyler.
“Bunları da nereden buldun?”
“İnzibatlardan,” diye fısıldadı Locke. “İçlerinden bazıları bizi taşıdı.”
Hırsızbaşı bir eşekarısı tarafından omuriliğinden sokulmuşçasına irkilerek geri çekildi ve keselere hayretle bakakaldı. “Bunları canı çıkasıca şehir inzibatlarından mı kaldırdın? Sarıceketlilerden ha?”
Locke daha hevesli bir edayla kafa salladı. “Bizi taşıdılar.”
“Tanrılar aşkına!” diye fısıldadı Hırsızbaşı. “Ah, tanrılar aşkına. Hepimizin ağzına feci şekilde sıçmış olabilirsin Locke-babasının-adını-almış-Lamora! Hem de ne sıçmak!”
5
“Arsız piç kurusu daha ilk geceden Gizli Barış’ı bozdu.” Hırsızbaşı artık elinde katranlı deriden bir şarap tulumu olduğu halde Gözsüz Rahip’in tapınağının teras katındaki bahçede rahat bir şekilde oturuyordu. İkinci el şarap neredeyse sirke denebilecek kadar ekşi olsa bile bu durum hakiki bir pazarlığın hâlâ gerçekleşebileceğinin bir diğer işaretiydi. “Böyle bir şey ne daha önce ne de o günden beri hiç yaşanmadı.”
“Demek biri çocuğa yankesiciliği öğretmiş ama sarıceketlilere el sürülmeyeceğini söylememiş.” Peder Zincir dudaklarını büzdü. “Bak bu ilginç. Hem de çok. Sevgili dostumuz Capa Barsavi böyle biriyle tanışmaktan çok hoşlanır.”
“Kimden ders aldığını asla bulamadım. Çocuk kendi kendini eğittiğini söyledi, ama bu saçmalığın daniskası. Beş yaşındaki çocuklar ölü balıklarla ve at boklarıyla oynar Zincir. Durduk yerde tırnakçılığın ve tırtıkçılığın püf noktalarını icat etmezler.”
“Keseleri ne yaptın?”
“Hemen Yangınyeri inzibat karakoluna koşup dudaklarım kapkara kesilene dek oradakilerin çizmelerini ve kıçlarını öptüm. Bahsi geçen inzibat yüzbaşısına yeni çocuklardan birinin Camorr’da işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediğini anlattım, keseleri faiziyle geri verdiğimi açıkladım, adamın yüce affına sığındım, yalvarıp yakardım, falan filan.”
“Peki affettiler mi?”
“Para insanın keyfini yerine getirir Zincir. O keseleri ağzına kadar gümüşle doldurdum, sonra da bölükteki her adama beş-altı gece yetecek kadar içki parası verdim. Hep beraber Capa Barsavi’nin sağlığına birkaç kadeh kaldırmakta ve sadık Hırsızbaşı’sının, ahhh, işi yüzüne gözüne bulaştırarak beş yaşındaki bir çocuğun kahrolası barışı bozmasına göz yumması gibi önemsiz bir meseleyle kesinlikle rahatsız edilmemesi gerektiği konusunda anlaştık.”
“Demek benim şu gizemli ve kelepir çocukla tanıştığın ilk gecede başına gelenler bunlar,” dedi Gözsüz Rahip.
“Küçük hergeleyi sahiplenmeye başlamana çok sevindim Zincir, çünkü hikâyem giderek daha da renkleniyor. Bunu nasıl anlatacağımı tam olarak bilemiyorum. Hırsızlık yapmaktan hoşlanan çocuklarım oldu. Hırsızlık yapmayı kafasına takmayan ve yapacak başka hiçbir işleri olmadığını bildikleri için buna katlanan çocuklarım da. Ama hiç kimse, sahiden de hiç kimse bu işi yapmaya o çocuk kadar aç olmamıştır. Boğazında kanayan bir kesik olsa ve bir hekim o kesiği dikmeye çalışsa Lamora iğneyle ipliği çalar ve kahkahalar atarak geberip gider. Çocuk… çok fazla çalıyor.”
“Demek çok fazla çalıyor,” diye mırıldandı Gözsüz Rahip. “Çok fazla çalıyor. Geçimini küçük hırsızlar yetiştirerek sağlayan bir adamdan böyle bir şikâyet duymayı hiç beklemezdim.”
“Gülebiliyorken gül bakalım,” dedi Hırsızbaşı. “Asıl bir de şunu dinle.”
6
Aylar geçti. Parthis önce Festal’a, sonra da Aurim’e döndü ve yaz mevsiminin sisli yağmurlarının yerini kışın daha sert sağanakları aldı. Yetmiş Yedinci Gandolo Yılı yerini Yetmiş Yedinci Morgante (Kent Babası, İlmiğin ve Malanın Efendisi) Yılı’na bıraktı.
Otuz bir Yangınyeri yetiminden Hırsızbaşı’nın hassas ve ilginç işlerinde pek de başarı gösteremeyen sekizi Sabır Sarayı’nın önündeki Siyah Köprü’den sallandırılmıştı. Yine de hayat devam ediyordu; sağ kalanlar onları umursamayacak kadar kendi hassas ve ilginç işleriyle meşguldüler.
Locke’un da kısa zamanda keşfettiği üzere Gölgeler Tepesi’ndeki topluluk Sokaklar ve Pencereler olmak üzere iki kabileye bölünmüştü. Bunlardan ikincisi tüm kazancını güneş battıktan sonra elde eden daha küçük, daha seçkin bir gruptu. Damlarda gezip bacalardan iniyor, kilitleri açıp mazgallardan giriyor ve sikkeden mücevhere, hatta korumasız kilerlerde tutulan domuz yağı bloklarına kadar her şeyi çalıyorlardı.
Öte yandan Sokaklar’ın oğulları ve kızları ekipler halinde çalışarak gündüz vakti Camorr’un ara sokaklarında, kaldırımlarında ve kanal köprülerinde cirit atıyorlardı. Daha büyük ve tecrübeli çocuklar (kapkaççılar) ceplerin, keselerin ve tüccar tezgâhlarının üzerinde çalışıp ganimetleri toplarlarken daha genç ve daha yeteneksiz olanlar (tantanacılar) ise var olmayan annelerine ağlayarak, hasta taklidi yaparak veya her yöne delicesine koşup “Dur! Hırsız!” diye bağırarak dikkatleri dağıtıyordu.
Dışarıya yapılan herhangi bir ziyaretin ardından daha büyük veya iri bir çocuk mezarlığa dönen her bir yetimin üstünü arıyordu. Çalınmış veya toplanmış her şey değnekçi ve dayakçı hiyerarşisinden geçerek Hırsızbaşı’na ulaşıyor, o da günün hasılatı geldikçe, aklında tuttuğu ürkütücü derecede hatasız bir listedeki isimleri işaretliyordu. Yeterli katkıda bulunanlar gidip karınlarını doyuruyor, bulunmayanlarsa o akşam iki kat fazla pratik yapıyordu.
Hırsızbaşı art arda her gece para keseleriyle, ipek mendillerle, kolyelerle, metal ceket düğmeleriyle ve kapmaya değer daha bir düzine türden ıvır zıvırla üstü başı dolu vaziyette Gölgeler Tepesi’nin tünellerinde gezintiye çıkıyordu. Çırakları da gizlice sokularak veya numaradan kazalarla onu soymaya çalışıyorlardı. Eylem sırasında görülenler veya hissedilenler derhal cezalandırılıyordu. Hırsızbaşı bu eğitim oyunlarını kaybedenleri dövmemeyi yeğliyordu; onun yerine akranları etraflarında toplanıp alaycı tezahüratlarda bulunurken, cezalandırılacak çocuğa bir şişeden zorla saf zencefil yağı içirtiliyordu. Camorr’un zencefil yağı epey sertti ve (Hırsızbaşı’nın da belirttiği gibi) Zehirli Sumak’ın sönmemiş küllerini yutmakla mukayese edilebilirdi.
Ağızlarını açmayı reddedenler büyük çocuklar tarafından baş aşağı tutuluyor, yağ burunlarından içeri dökülüyordu. Böyle bir şeyin hiç kimseye iki kere yapılması gerekmiyordu.
Zencefil yağıyla dilleri alazlanan ve boğazları şişenler bile zamanla cepçiliğin ve tedbirsiz tüccarların mallarını ‘ödünç almanın’ esaslarını öğrendi. Rıhtımlardan yeni ürünler geldikçe modaya ayak uydurabilmeleri için Hırsızbaşı onları yeleklerin, ceketlerin, frak üstlerinin ve kemer keselerinin yapısı konusunda hevesle bilgilendiriyordu. Yanaşmaları, nelerin kesilip alınabileceğini, nelerin çekilip kopartılabileceğini, nelerin hünerli parmaklarla aşırılması gerektiğini öğrendiler.
“Önemli olan, canlarım, kurbanın bacağına bir köpek gibi yapışmamak veya kayıp bir bebek gibi eline asılmamaktır. Kurbanla yapılan yarım saniyelik gerçek bir temas bile genellikle çok uzundur, hem de çok çok uzun.” Hırsızbaşı boynuna bir ilmik geçirilirmiş gibi yaptı ve dilini dişlerinin arasından sarkıttı. “Üç mukaddes kuralla ölecek veya yaşayacaksınız. Birincisi, daima kurbanınızın dikkatinin dağıtıldığından emin olun. Bunu yapan şey tantanacılarınız da olabilir, bir kavga veya bina yangını gibi olayla alakasız daha başka bir zırva da. Bina yangınları amaçlarımız için fevkaladedir; onların değerini bilin. İkincisi, dikkatleri dağıldığında bile kurbanınızla temasınızı asgariye –bakın asgariye diyorum– indirin.” Kendini görünmez ilmikten kurtarıp hınzırca sırıttı. “Son olarak da işinizi bitirdikten sonra, kurbanınız angutun önde gideni bile olsa olay yerini terk edin. Size ne öğretmiştim?”
“Önce kap, sonra kaç!” diye hep birlikte bağırdı öğrencileri. “İki kez kap, darağacını boyla!”
Yeni yetimler birerli ikişerli gruplar halinde çıkageliyordu. Büyüklerse her birkaç haftada bir sessiz sedasız çekip gidere benziyorlardı. Locke bunun zencefil yağının çok ötesindeki bir disiplin kategorisinin kanıtı olduğu görüşündeydi ama bu konuda hiç soru sormadı, zira öyle bir riske giremeyecek veya alacağı cevaplara güvenemeyecek kadar tepe hiyerarşisinin aşağılarındaydı.
Kendi eğitimine gelince; Locke gelişinin ertesi günü Sokaklar’a katıldı ve hemen tantanacıların arasına sokuldu (bunun bir nevi ceza olduğundan kuşkulanıyordu). İkinci ayın sonunda hünerleri sayesinde terfi ederek kapkaççıların arasında bir yer kazandı. Bu durum sosyal statüdeki bir yükselme kabul edilirdi; fakat tüm tepe dâhilinde sadece Lamora böyle bir hakka kavuştuktan çok sonra bile tantanacılarla çalışmayı yeğlermiş gibi gözüküyordu.
Tepenin içindeyken asık suratlı ve arkadaşsızdı, fakat tantanacılıkta tam bir sanatçıydı; bu iş onu hayata döndürüyordu. Aşırı çiğnenmiş portakal posasını kusmuk muadili olarak kullanmayı mükemmelleştirdi; diğer tantanacılar karınlarını tutup inlemekle yetinirlerken Locke hedef aldığı seyircilerinin ayaklarına (veya özellikle muzip bir ruh halindeyse elbiselerinin eteklerine ya da pantolonlarına) ağız dolusu, sımsıcak, beyaz ve turuncu lapa püskürterek gösterilerini renklendirirdi.
Gözde aletlerinden bir diğeri de, pantolonunun bacaklarından birine saklayıp ayak bileğine bağladığı uzun ve kuru bir dal parçasıydı. Hızla diz çökerek dal parçasını duyulur bir gürültüyle kırabiliyordu. Bunu kulakları delici bir feryatla takip etmek ilgi ve sempati için etkili bir mıknatıstı. Özellikle de bir araba tekerleğinin yakın çevresindeyken… Kalabalığı yeteri kadar meşgul ettiğinde başka tantanacılar çıkagelerek onu ilave ilgiden kurtarır ve annesi onu bir hekime götürsün diye arkadaşlarını ‘evine taşıyacaklarını’ yüksek sesle duyururlardı. Locke da diğerlerinin kollarında bir köşeyi döner dönmez yürüme kabiliyetini mucizevi bir şekilde geri kazanırdı.
Aslına bakılırsa o kadar kısa bir sürede kurnazca tantanalardan oluşan bir repertuvar yaratmıştı ki, Hırsızbaşı onu ikinci bir özel görüşme için kenara çekmek zorunda kalmıştı (bu olay, Locke bir parmak bıçağının birkaç hızlı hamlesiyle genç bir bayanın eteğini ve korsesini sokak ortasında münasebetsizce düşürdükten sonra gerçeklemişti).
“Bana bak, Locke-babasının-adını-almış-Lamora,” dedi Hırsızbaşı. “Bu sefer zencefil yağı falan yok, seni temin ederim. Ama tantanalarının derhal eğlendirici olmaktan çıkıp tekrar kullanışlı hale gelmelerini tüm kalbimle yeğlerim.”
Locke gözünü ondan ayırmaksızın ayaklarını sürümekle yetindi.
“Öyleyse açık konuşayım. Diğer tantanacılar her gün seni seyretmek için dışarı çıkıyorlar, kahrolası işlerini yapmak için değil. Ben burada kendi özel tiyatro kumpanyamı beslemiyorum. Artık havalara girmekten vazgeç de, benim hımbıllar kendi işleriyle ilgilenebilsinler.”
Bu konuşmadan sonra bir süre her şey sakin geçti.
Sonra tepeye varalı henüz altı ay bile olmamışken Locke kazara Atacam Asması tavernasını yaktı ve Darlık’ı neredeyse Camorr haritasından silip atan bir karantina isyanı çıkardı.
Darlık, şehrin tekinsiz kısmının en kuzey ucunda yer alan, tünelimsi bir sokaklar ve kulübeler vadisiydi. Dev bir amfitiyatroyu andıran, böbrek biçimli bu adanın ortası, dış kenarlarından on iki metre kadar aşağıda kalıyordu. Fıkır fıkır kaynayan bu dev kâsenin her bir katına eğik sıralar halinde gecekondular ve penceresiz dükkânlar diziliydi. Duvarlar diğer duvarlara dayandığından ve gümüşi bir sisle dolu sokaklar diğer sokakların üstüne kapandığından Darlık’ın hiçbir katında ikiden fazla kişi yan yana yürüyemezdi.
Atacam Asması tavernası, batıdan geçen ve taş bir köprüyle Darlık’tan Mara Camorrazza’nın yeşil derinliklerine bağlanan yolun kaldırım taşlarına çöreklenmişti. Hava şartlarının çarpıttığı tahtalardan yapılma, üç katlı ve sarkık binanın hem içindeki hem de dışındaki merdivenler her hafta en az bir müşteriyi sakatlayacak kadar köhneydi (hatta kafasını kıracak bir sonraki müdavimin kim olacağı konusunda süregiden bir bahis bile vardı). Taverna nargileciler kadar Nazar adlı uyuşturucunun bağımlılarının da uğrak yeriydi. Bunlar milletin ortasında o kıymetli damlaları gözyuvarlarına damlatırlar ve yabancılar eşyalarını karıştırır ya da onları birer masa gibi kullanırken sanrılar görüp tir tir titreyerek öylece yatarlardı.
Yetmiş Yedinci Morgante Yılı yeni başlamışken Locke Lamora hıçkıra hıçkıra ağlayarak ve burnunu çekerek Atacam Asması’nın ortak salonuna daldı. Yüzü Kara Fısıltı’nın karakteristik özellikleri olan kırmızı yanaklara, kanayan dudaklara ve kararmış gözlere sahipti.
“Lütfen bayım,” diye fısıldadı dehşet içindeki bir fedaiye; salondaki zar atıcılar, barmenler, fahişeler ve hırsızlar dönüp aval aval ona bakarken. “Lütfen! Annemle babam hasta oldu; neleri var bilmiyorum. Kıpırdayabilen bir tek ben kaldım. N’olur,” –bir burun çekiş daha– “yardım edin! N’olur bayım…”
Ya da en azından fedai avazı çıktığı kadar, “Fısıltı! Kara Fısıltı!” diye bağırarak Atacam Asması’ndan koşarak kaçıp diğer müşterileri de peşi sıra sürüklemeseydi söyleyeceği şey bu olacaktı. Yüzündeki hastalık belirtisi herhangi bir kalkandan çok daha etkili olmasaydı Locke’un cüssesindeki hiçbir çocuk bir anda patlak veren o itiş kakış ve panik dalgasından sağ çıkamazdı. Zarlar masalara çarpıp sekti ve oyun kartları ağaçtan dökülen yapraklar gibi etrafa saçıldı; teneke maşrapalar ve ziftli deriden bira tulumları zemine çarpıp etrafa ucuz içki sıçrattı. Masalar ters çevrildi, başkalarını da kaçmaya teşvik etmek için bıçaklar ve sopalar çekildi, disiplinsiz bir insan seli yerdeki Nazarcıları ezip geçerek haykıranlara ve kendisine sırt çevirenlere boş yere (tabii göründüğü kadarıyla) dil döken Locke’un önünde durduğu hariç tüm kapılardan dışarı taştı.
Taverna birkaç inleyen (veya hareketsiz yatan) Nazarcı dışında tamamen boşaldığında Locke’un kafadarları onun arkasından sessizce içeriye doluştu: Sokaklar’ın en hızlı tantanacı ve kapkaççılarından bir düzinesi bu görev için Lamora tarafından hususi olarak davet edilmişti. Devrik masaların arasına ve hırpalanmış bar tezgâhının arkasına yayılarak değerli ne varsa alelacele toplamaya başladılar. Orada bir avuç dolusu unutulmuş sikke, burada kaliteli bir bıçak, şurada nokta yerine ufacık lal taşlarının kullanıldığı, balina kemiğinden yapılma bir zar seti. Kilerden sepetler dolusu sert fakat yenilebilir ekmek, yağlı kâğıda sarılı tuzlanmış tereyağı ve onlarca şarap şişesi. Kafadarlarına sadece yarım dakika süre tanıyan Locke bir yandan elleriyle yüzünü ovalayarak makyajını temizlerken diğer yandan da içinden sayıyordu. Süre tamamlandığında bir el işaretleriyle meslektaşlarını tekrar gecenin içine yönlendirdi.
İsyan davulları inzibatları çağırmak için çalmaya başlamıştı bile ve onların ritimlerinin arasından kavalların belli belirsiz ilk notaları, yani Dük’ün gulyabanilerini, Karantina Muhafızları’nı bölgeye yönlendiren o tüyler ürpertici ses duyulabiliyordu.
Locke’un kapkaç serüveninin iştirakçileri panik ve şaşkınlık halindeki Darlık sakinlerinin arasından geçip dolambaçlı bir güzergâh izleyerek Mara Camorrazza ya da Kömürdumanı üzerinden evlerine geri döndüler.
Çocuklar o gece Gölgeler Tepesi yetimlerinin hafızasındaki en büyük eşya ve yiyecek hasılatıyla geri döndüler. Ayrıca kaldırdıkları bakır yarım-baronluk yığını Locke’un umduğundan bile daha fazlaydı (zar atan veya kâğıt oynayan adamların paralarını görülebilir bir yere koymaları gerektiğini bilmiyordu, zira o tür oyunlar Gölgeler Tepesi’nde sadece en büyük ve en popüler yetimlerin arasında oynanırdı ve kendisi ikisi de değildi).
Hırsızbaşı birkaç saat boyunca şaşkın şaşkın bakmaktan başka bir şey yapamadı.
O gece panik halindeki ayyaşlar Atacam Tavernası’nı ateşe verdiler ve inzibatlar paniği başlatan çocuğu bir türlü bulamayınca yüzlerce kişi Darlık’tan kaçmaya çalıştı. İsyan davulları şafağa kadar çaldı, köprüler kapatıldı ve Dük Nicovante’nin okçuları bütün gece fazla fazla yetecek kadar okla beraber, düz tabanlı kayıklarla Darlık’ın çevresindeki kanallara açıldılar.
Ertesi sabah Hırsızbaşı en küçük veba yetimiyle bir kez daha özel bir görüşme yaptı.
“Senin asıl sorunun, Locke-kahrolası-Lamora, temkinli olmaman. Temkinli ne demek bilir misin?”
Locke başını iki yana salladı.
“Dur şöyle açıklayayım. O tavernanın bir sahibi vardı. O da tıpkı benim gibi Capa Barsavi, yani koca adamın ta kendisi için çalışıyordu. O da tıpkı benim gibi kazalardan korunmak için Capa’ya para öderdi. Parasını ödemesine ve ufukta başına gelecek herhangi bir kaza olmamasına rağmen senin sayende acayip bir kaza geçirdi. O yüzden bir sürü kahrolasıca sarhoş hayvanı sahte bir vebayla korkutarak o yeri yaktırman, temkinli bir yöntemle faaliyet göstermenin tam tersiydi. Artık herhalde bu sözcüğün anlamını tahmin edebiliyorsundur?”
Locke ne zaman hevesle kafa sallaması gerektiğini iyi biliyordu.
“Beni erkenden mezara göndermeye çalıştığın geçen seferki vukuatının aksine bu dertten parayla kurtulamam. Ve tanrılara şükür ki kurtulmama gerek yok, çünkü çıkardığın kargaşa kocaman. Sarıceketliler geçen gece hiç kimseye Fısıltı bulaşmadığını anlayana kadar iki yüz kişiyi kötekledi; Dük kahrolasıca askerlerini teyakkuza geçirdi ve neredeyse Darlık’ı ateş yağıyla bir güzel temizletecekti. Bak, şu an suratında çok şaşkın bir ifadeyle bir köpekbalığının karnında yüzmemenin tek ama tek sebebi, Atacam Asması’nın bir kül yığınına dönmüş olması. Hiç kimse bir kül yığınına dönmeden önce oradan bir şey çalındığını bilmiyor. Tabii bizden başka hiç kimse.
“İşte bu yüzden hep beraber bu tepedeki hiç kimsenin orada neler olduğunu bilmediği konusunda hemfikir olacağız ve sen de buraya ilk geldiğinde bahsettiğim o sakınganlığı tekrar huy edineceksin. Sakınganlık nedir hatırlıyorsun, değil mi?”
Locke kafa salladı.
“Senden sadece ufak tefek şeyler istiyorum Lamora. Sorunsuz ve tehlikesiz işler istiyorum. Oradan bir kese, buradan bir sosis araklamanı istiyorum. Hırslarını yutmanı, kötü bir yemekmiş gibi sıçmanı ve önümüzdeki yaklaşık bir milyon yıl boyunca küçük ve sakıngan bir tantanacı olmanı istiyorum. Bunu benim için yapabilir misin? Başka sarıceketli soyma, başka taverna yakma, başka isyan çıkarma. Kız ve erkek kardeşlerin gibi akılsız bir yankesici ayağına yat, yeter. Anlaştık mı?”
Locke pişman gözükmek için elinden geleni yaparak tekrar kafa salladı.
“Güzel. Şimdi,” dedi Hırsızbaşı, neredeyse ağzına kadar dolu bir zencefil yağı şişesi çıkarırken, “öğütlerimi biraz, ahhh, takviye edeceğiz.”
Ve bir süre boyunca (Locke konuşma ve zorlanmadan nefes alma yetisini geri kazandıktan sonra bile) her şey sessiz sakin sürüp gitti.
Fakat Yetmiş Yedinci Morgante Yılı yerini Yetmiş Yedinci Sendovani Yılı’na bıraktı ve Locke eylemlerini bir süreliğine Hırsızbaşı’ndan saklayabilmeyi becerse de öyle bir an gelip çattı ki, sakıngan davranma konusunda olağanüstü bir başarısızlık sergiledi.
Hırsızbaşı çocuğun ne yaptığını fark ettiğinde Camorrlu Capa’ya gidip küçük bir ölüm için izin aldı. Ancak daha sonra merhametten değil, ufak da olsa son bir kâr hevesiyle Gözsüz Rahip’le görüşmeye gitti.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>