Maskesiz

Eylül 15, 2012 KORİDOR YAYINCILIK, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

ASİ’nin yazarından

Yiğit görüntüsü, korku uyandıran şöhreti ve dillere destan dövüş becerileri Alex MacLeod’un kaya kadar sert bir paralı asker rolüne bürünmesi için biçilmez bir kaftandı. Klanını korumak için bu gizli görevi üstlenen Alex, asıl amacını kimseye belli etmeyeceğine dair yemin etmişti. Ancak bu cesur girişimi, bizzat haydutların elinden kurtardığı güzel bir kadın tarafından tehdit edilir; bu masum meleğin bir anda planlarını tehlikeye atacağı aklının ucundan bile geçmemektedir.

Meg Mackinnon onu koruyacak ve klanını ayakla tutacak güçlü bir eş arayışı içindeydi; ta ki bir gece yarısı delici mavi gözleri ve toy şehvetiyle karşısında onu görüp soluksuz kalacağı ana dek. Alex hiç sadakati olmayan bir paralı asker gibi davranır, ancak hiç de öyle değildir. Meg, ateşe doğru yürüdüğünden habersiz, onun tüm karanlık yönlerini keşfetmeye çalışır ve tehlikenin boyutları giderek artar, özellikle de bir İskoç erkeğinin maskesini indirmeye cesaret bir kadın için.

***

Bölüm 1

Lochalsh, lnverness-Shire, Haziran 1605

Eve gidiyordu.

Alex MacLcod dar patikadan aşağı inerken atını daha hızlı gitmesi için dehledi. Güçlü, siyah savaş atı, sık ağaçlıklı ormanda sanki daha yeni yola çıkıyorlarmışçasına şevkle, aniden hızlandı. Alex’in üç gün önce çıktığı yolda tutturduğu zorlayıcı hız, son duraklarına yaklaştıkça daha da yoğunlaşmıştı. Adamlarını zorladığını biliyordu, ama onlar böylesi zorluklara alışıktı, hatta böyle yetiştirilmişlerdi. Highland1 boyunca en çok korkulan savaşçı olma unvanını keyif çatarak elde etmemişlerdi. Alex’in ağabeyi, Rory MacLeod, onu önemli bir görev için çağırmıştı. Reisinin ona ihtiyacı vardı, Alex de bunu erteleyemezdi.

Rory’nin mesajı tedbirli ve kısaydı, fakat Alex bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Uzun zamandır beklediği fırsat eline geçmişti. Alex de hazırdı. Savaşmaktan katılaşmış, kılıcının ucu kadar keskinleşmiş ve ağabeyinin ona vereceği her türlü göreve hazırlanmıştı.

Skye’nin sarp, kayalıklı kıyılarını ve hemen hemen dört yüz yıldır MacLeodlar’ın yuvası olan Dunvegan Kalesi’nin ürkütücü taş duvarlarını, son gördüğünden bu yana neredeyse üç yıl geçmişti. Bu kadar uzun zaman uzakta kalmayı planlamamıştı. Ancak Alex, en gaddar ve ilkel koşullarda kaçak hayatı yaşarken, aradığını bulmuştu.

Savaş meydanlarında en iyi yıllarını yaşıyordu. Orası, içindeki şeytanları susturup, onu çılgına çeviren huzursuzluğu bastırabildiği tek yerdi. Ama yıllar boyu süren savaş da içinde yanan ateşi söndürmeye yetmemişti. Hatta daha da alevlendirmişti.

Şimdi savaş, evine yaklaşmıştı.

Ev. Ruhunu bir efkâr dalgası sardı. Alex geride bıraktıklarını genelde düşünmemeye çalışıyordu. Ailesi. Huzur. Güven. Böyle şeyler ona göre değildi. Kaderinin farklı bir yönde olduğunu biliyordu.

Açık bir alana çıkarak, adamlarının ona yetişmesini sağlamak için yavaşladı. Yaveri Robbie, hemen yanında durdu. Henüz on yedisinde bile değildi, ama maharetli bir savaşçı olma yolunda hızla ilerliyordu. Kılıçla yaşanan bir hayatta, hataya yer yoktu. Gençler ya hızla adam oluyorlardı ya da ceset.

Robbie güçlükle nefes alıyor, yüzünden ter damlıyordu, fakat Alex bu gencin yorgun olduğunu kabul etmektense, kalçasına hançeri yemeyi tercih edeceğini biliyordu.

“Sence başarabilecek miyiz?” diye sordu Robbie.

Alex, Robbie’nin baktığı yöne baktı. “Yağmurdan önce mi?”

Robbie başıyla onayladı.

Alex, ağaçların oluşturduğu perdenin arasından, kararmakta olan havaya baktı. Fırtına yaklaşıyordu, ağırlaşan hava ve yoğun kara bulutlara bakılırsa, şiddetli bir fırtına olacaktı. Kafasını salladı. “Hayır. Muhtemelen sırılsıklam olacağız.” Alnındaki teri silerek, ekledi. “Bu da hepimizin işine yarayabilir.”

Robbie yüzünü buruşturdu, Alex bir an ona takılmak istedi. Son zamanlarda gülecek pek az şey oluyordu. Bu kadar kötü bir havada ilk kez yolculuk etmiyorlardı. En azından bu kez kralın yandaşlanndan kurtulmaya çalışmıyorlardı.

Belki bir kilometre kadar daha gittiler ki, Alex’in kulağına uzaktan bir ses geldi. Son üç yılda kendisini yalnızca kılıçtaki yeteneği sayesinde korumamıştı, içgüdülerine güvenmeyi de öğrenmişti. Şimdi ise, o içgüdüler alev alevdi.

Atını dizginleyerek, sessiz bir ifadeyle yumruğunu kaldırıp, adamlarına takip etmelerini işaret etti. Savaşçılar hemen arkasında durdular.

Aniden çıkan hafif bir esinti, ormana yayılmış yaprakları uçurup, uzaklardan belli belirsiz bir çığlığı getirdi.

Alex baş muhafızla göz göze geldi. “Hayvan mı?” diye sordu Patrick.

Alex kafasını salladı. “Sanmam.” Dikkatle tekrar dinledi. Duymazlıktan gelmesi gerektiğini biliyordu; yapması gereken bir işi vardı. Ama adamlarına devam etmeleri için emir vermesine kalmadan, bir çığlık daha duydu.

Bu defa daha belirgindi.

Daha kadınsıydı.

Lanet olsun. Artık bunu yok sayamazdı. Ağabeyinin sözleri kafasından geçti. Değişmişti. Savaş bedenini katılaştırmıştı, ama ruhunu değil.

Geç kalma…

Geç kalmayacaktı.

Bu fazla zamanını almazdı.

Bedeni yaklaşmakta olan çarpışmayı fark ettiğinde, damarlarında, kanın o tanıdık hücumunu hissetti, savaş atını güneye çevirip, ağaçların arasına dalarak, adamlarını çığlıkların geldiği yöne doğru yönlendirdi.

Tam o anda gökyüzü ikiye ayrılıp, şiddetli gazabını serbest
bıraktı.

Yağmur geliyordu. Bu muhteşemdi. Meg Mackinnon zor hava koşullarına karşı giyindiği ayaklarına kadar uzanan pelerini, yün arisaidh²iyle başını iyice sararken, bu yolculuğun bu kadar zorunlu oluşuna tekrar kahretti. Yola henüz çıkmışlardı ve şimdiden tüccarların tehlikeli patikalarını takip ederek, at üstünde geçecek uzun günlerin düşüncesiyle ürküyordu. Babası bile bir at arabası ayarlayabilirdi ancak bu yollarda bir işe yaramazdı. Skye Adası’ndan Edinburgh’a giden “yol” iki atın yan yana gidemeyeceği kadar dardı. Eşyalarını taşıyan yük arabası bile bu engebeli arazide yeterince dert olmuştu.

Meg’in önünde en az bir haftalık bir sıkıntı vardı. Ciddi bir şekilde eş aramaya başlaması gereken Edinburgh’a varmaları o kadar sürerdi.

Yaşayacaklarını düşündükçe, o bilindik endişe kıpırtısını hissetti. Babası Meg’in klanı için doğru adamı bulacağına güvenmişti; onu hayal kırıklığına uğratamazdı. Ancak bu kararın sorumluluğu altında eziliyordu. Bu baskı bazen boğucu olabiliyordu. Dudaklarına hafif bir tebessüm yerleşti. Belki de bir haftalık yolculuk yeterince uzun değildi.

Yine de bir parçası, bu işin bir an önce sona etmesi için sabırsızlanıyordu. Kararın alınıp, her şeyin bitip gitmesi harika bir rahatlık olurdu. Elbette o zaman evli olurdu ve bu düşünce de yeni endişelere sebep oluyordu.

Meg iç geçirdi, saraya gitmeyi daha fazla erteleyemeyeceğini biliyordu. Babasının hastalığı bunu zorunlu kılmıştı. Meg’in yardımı olmadan, ağabeyinin reisliği tehlikeye girerdi. Babası gizemli bir hastalıktan yatağa düşer düşmez, akbabalar tepesinde dönmeye başlamışlardı. Bir zamanlar dinç ve sağlıklı olan babası, güçlü Mackinnon Reisi neredeyse on beş kilo kaybetmişti ve seyahat edemeyecek kadar güçsüz düşmüştü.

Meg hemen yanında giden annesine baktı ve onu evden bu kadar uzaklara sürüklediği için kendini suçlu hissetti. Meg için babası ve ağabeyini bırakmak bu kadar zor olmuşken, annesinin nasıl hissettiğini hayal bile edemiyordu.

“Özür dilerim, anne.”

Rosalind Mackinnon hayretle kızına baktı. “Ne için, kızım?”

“Böyle bir zamanda seni babamdan uzaklaştırdığım için.” Meg açıklama gereği duyarak, dudağını ısırdı. “Bir türlü kabullenemiyorum…”

“Saçmalama.” Annesi nadiren yaptığı üzere kaşlarını çatarak, Meg’in sözünü kesti. “Baban çok daha iyi. Saraya seyahate ihtiyacım vardı. Son modayı, son saç stillerini takip etmeyi ne çok severim biliyorsun,” – kurnazca gülümsedi – “ve tabii ki son dedikoduları da.”

Meg de ona gülümsedi. Annesinin sadece onu iyi hissettirmeye çalıştığını biliyordu, ama saraya gitmeyi de seviyordu. Meg ise saraydan nefret ediyordu. Asla annesi gibi uyum sağlayamıyordu. Bir bakıma bu, Meg’in hatasıydı. Annesi gibi dedikodudan ve yapmacıklıktan hoşlanmıyordu ve hoşlanıyormuş gibi de yapamıyordu. Ama bu defa deneyeceğine söz verdi. Kendisi için olmasa da, en azından annesi için deneyecekti.

“Ayrıca senin, sevmediğin bir adamla evlenmene göz yumamam,” diyerek Meg’in özür dileyeceğini düşünerek, sözünü bitirdi annesi.

Meg kafasını salladı. Rosalind Mackinnon tam bir romantikti. Ancak babasının klan reisinin evlenme teklifini reddetmesinin sebebi aşk değildi. Eğer kabul etseydi, bu seyahate gerek kalmayacaktı.

Fakat Meg’in eş seçimi sıra dışı koşullar altında belirleniyordu ve Thomas Mackinnon onun için doğru adam değildi. Başarılı bir savaşçıydı, evet ama çok fevriydi. Önce kılıcına davranıp, sonra düşünenlerdendi. Meg güçlü ama kendine hakim bir savaşçı arıyordu. Ayrıca kralın Highland konularındaki inatçılığını sürekli büyüyen bir otoriteyle bastıracak zeki bir temsilci olması da aynı derecede önemliydi. İkisinin arasında tansiyon yükseliyordu. Reislerin kontrolsüz bir hâkimiyete sahip olduğu zamanlar geride kalmıştı. Meg’in klanını geleceğe taşımaya yardım edecek bir eşe ihtiyacı vardı.

Thomas’ı reddetmesinin tek sebebi siyasi dirayetinin eksikliği değildi. Thomas fazla hırslıydı. Bu hırs, Meg’in ağabeyinin reis olmasını tehlikeye atardı.

Her şeyden öte, Meg sonuna kadar sadık bir adama ihtiyaç duyuyordu. Güvenebileceği bir adama.

Aşk söz konusu bile değildi. Meg gerçekçiydi. Anne babasının arasındaki derin duygusallığa hayrandı, hatta belki imreniyordu bile, ama böylesinin ona uygun olmadığının farkındaydı. Görevi açıktı. Onun için en önemlisi, klanı için doğru adamı bulmaktı. Hatta ikincisi de buydu.

“Ben evlilikte senin kadar şanslı olmayı beklemiyorum, anne,” dedi Meg. “Seninle babamın arasındaki şey çok nadir.”

“Ve muhteşem,” diye ekledi Rosalind. “İşte bu yüzden senin için de istediğim bu. Ama babanı seviyor olmam, her zaman aynı fikirde olduğumuzu göstermez. Mesela, bu konuda senden çok fazla şey istiyor,” dedi çenesini inatçı bir ifadeyle kaldırarak. Meg daha önce annesinin hiç babasına karşı konuştuğunu duymadığından, ne dediğini algılaması biraz zaman aldı. Annesi kafasını salladı. “Zaten kafanı kitaplara gömerek fazlasıyla zaman harcadın.”

“Ben işimi seviyorum, anne,” dedi Meg sabırla.

Ancak annesi onu duymamış gibi devam etti. Ufak burnunu kaldırarak, titredi. “Tüm o sayılar. Düşününce bile başım dönüyor.”

Meg gülümsemesini sakladı. İşle şimdi annesi konuşmuştu. Annesi Meg’in matematiğe ya da genel olarak bilime olan ilgisine hiç anlam veremezdi. Meg, rakamlarla uğraşmaktan büyük zevk alıyordu. Tek bir doğru olmasında, onu tatmin eden bir şeyler vardı. Öğrenmek de onun için hep kolay olmuştu. Göğsünde keskin bir sıkışmayla ağabeyinin kendisinin tam tersi olduğunu düşündü.

“Şimdi de senin gelecekteki mutluluğundan feragat etmeni istiyor,” diye sızlandı annesi, sanki bir kız çocuğunun klanın iyiliği için evlenmesi sıra dışı bir şeymiş gibi. Aslında belli kriterlere bağlı olsa da, garip olan Meg’in kendi eşini seçmesiydi.

“Doğrusunu söylemek gerekirse anne, bu bir feragat değil. Babam benden, benim istemeyeceğim bir şey yapmamı talep etmiyor. Ian’ın yanında duracak doğru adamı bulduğumda, kendim için de doğru adamı bulmuş olacağım.”

“Keşke bu kadar kolay olsaydı. Ama kalbini, aklına uymaya zorlayamazsın.”

Belki zorlayamazdı, ama deneyebilirdi.

Sanki Meg’in ne düşündüğünü biliyormuş gibi, Rosalind ilgisizce, “Merak etme. Sen bana bırak,” dedi.

Uyarı zilleri çaldı. “Anne… Karışmayacağına söz verdin.”

Annesi, yüzünde fazlasıyla masum bir ifadeyle doğrudan Meg’in gözlerinin içine baktı. “Neden bahsettiğini anlamıyorum, Margaret Mackinnon.”

Meg gözlerini kıstı; buna kanmamıştı. “Sen de kesinlikle biliyorsun ki…”

Ama gökten bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağmaya başlarken çakan şimşekle sözü yarım kaldı. Bu ani fırtınayla sanki yer sarsılmıştı.

Ancak annesinin korkmuş çığlığını duyunca, Meg yerin fırtınadan başka bir sebeple sarsıldığını anladı.

Yine de her şey o kadar ani başlamıştı ki, neler olduğunu anlaması zaman aldı. Bir dakika önce annesinin çöpçatanlığından bahsederken, bir dakika sonra bir kâbusun ortasında kalmıştı.

Kıyametten çıkmış atlı zebaniler gibi, gölgelerin arasından eşkıyalar saldırdı. Kirli gömlekleri ve hırpani ekoseleriyle iri, vahşi görünümlü adamlar ölümcül kılıçlarını amansızca sallıyorlardı. Ağaçların arasından uçarak gelmişler, Meg’in grubunun etrafını sarmışlardı.

Çığlığı boğazında donakaldı, korkudan dilini yutmuş gibiydi. Bir an düşünme yeteneğini kaybetti. Babasının onları koruması için gönderdiği bir düzine klan üyesinin en az yirmi hayduda karşı beklenmedik bir vahşetin içinde kalışını çaresizce izliyordu.

Kanı dondu.

Çok kalabalıklardı.

Tanrım, babasının adamlarının hiç şansı yoktu. Mackinnon klanı üyeleri, hemen Meg ve annesini korumak için onları ellerinden geldiği kadar bir çemberin içine alacak şekilde çevreledi. Meg’in gözlerinin önünde, tek tek öldürülüyorlardı.

Meg, tüm hayatı boyunca tanıdığı, onu dizinde hoplatıp, klanın şanlı geçmişi hakkında şarkılar söyleyen, babasının klan reislerinden Ruadh’ın, karnından geçerek, onu neredeyse iki parçaya ayıran öldürücü kılıç darbesini engelleyemeyişini esrik bir dehşet içinde izledi. Ruadh’ın bakışının ışıltısı yavaşça sönerken, Meg’in gözleri yaşlarla doldu.

Annesinin çığlığı dehşetin içinden geçerek, Meg’in içinde bulunduğu sersemlikten sıyrılmasını sağladı. Korku hali, yerini ani bir netliğe bıraktı. Aklında sadece annesini koruma düşüncesiyle, cesaretini topladı.

Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarparak, Meg atından fırladı ve Ruadh’ın cansız elinden kamasını aldı, parmakları hâlâ sıkıca kanlı kabzayı tutuyordu. Silah elinde ağır ve eğretiydi. Hayatında ilk defa, dört duvar arasında kitaplarıyla bu kadar çok zaman geçirdiği için pişman oldu. Silahlarla hiçbir tecrübesi yoktu. İçinde bulunduğu tereddütten silkindi. Önemi yoktu. Güçlü azmiyle yeteneksizliğini örtbas edecekti. Kamayı daha sıkı tutarak, annesinin önünde dikildi, onu savunmaya hazırdı.

Önce beni öldürmeleri gerekecek, diye sessizce yemin etti.

Ancak babasının adamlarından birisi daha ayaklarının dibine yığılınca, cesareti biraz kırıldı. Böyle devam ederse, çok yakında onu da öldüreceklerdi. Babasının adamlarından geriye yalnızca altı tane kalmıştı.

Arisaidh başından kaydı, yağmur damlaları yüzüne gelerek, görüşünü bulanıklaştırıyordu. Saçını arkada tutan tokalar çoktan düşmüş, bukleleri kirpiklerine dökülüyordu, ama Meg farkında bile olmadan, savaştaymışçasına odaklanmıştı. Muhafızlarının oluşturduğu çemberdekiler azaldıkça, etraflarında daralan bir ilmik kadar zor bir savaştaymışçasına.

Boğazında düğümlenen korkuyu yutkundu. Daha önce hiç bu kadar korkmamıştı. Ama güçlü olmalıydı. Annesi için. Tabii eğer hayatta kalmak için bir şansları olsun istiyorsa.

Meg’in hareketi annesini şoktan kurtarmış gibi görünüyordu, çığlık atmayı kesti. Meg’i takip ederek, atından indi. Meg, annesi Ruadh’ın yemek bıçağını kemerinden çıkarırken ellerinin titrediğini görebiliyordu.

Meg döndüğünde, annesinin yüzündeki azmi görünce kalbi sıkıştı. Durumlarındaki uğursuzluk annesinin bakışına yansımıştı. Saçları ve kıyafetleri sırılsıklam olduğu halde, Rosalind Mackinnon intikam peşinde de olsa, melek gibi görünüyordu. Kırk yaşında olmasına rağmen, güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.

Tanrım, bu zalim barbarlar ona ne yapacaktı? Meg yutkundu. Onlara ne yapacaktı?

————

¹    Highland: Kuzey İskoçya’nın dağlık bölgesi, (Çev.N.)
²    Arisaidh: Ekoseli kumaştan yapılmış ayak bileğine kadar inen, kadınların giydiği kilt. (Çev.N.)

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club