Medine Müdafaası – Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa

Ağustos 1, 2012 Tarihi Roman, Timaş

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Evlatlarım!

Bir söz verdik. ‘Kutsal şehri isyancılara vermeyeceğiz’ diyerek. Elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Ta ki son mermi, son er ve son kana dek.. Bu azim, bu kararlılık bize dayanma gücü verecektir. Bunu hiç unutmayın! Ümitsiz olmayınız.

Bakın, bayrağımıza iyi bakın. Herhangi bir bayrak değildir o. Şu an devletimizin düşen birçok kalesi var. Ele geçirilen birçok şehri var. Ama burası son kaledir. Devletimizin son direnme noktasıdır. Belki bizim bu gayretimiz diğerlerine de örnek olursa, her yerde ittifak etmiş düşmanlara, yedi düvele karşı koyarız!

Fahrettin Paşa

Birinci Dünya Savaşı’nda askerimiz birçok cephede çarpıştı. Bu çarpışanlardan bazıları da Medine’deydi. Etrafları kuşatılmıştı. Yokluk içindeydiler. Ancak onlar ellerinden geleni sonuna dek yapmak için kararlı ve azimliydiler…Çamurlu su içtiler, hurma çekirdeklerinden ekmek yaptılar. En önemlisi çekirge yediler… Sadece düşmanla değil, açlıkla, susuzlukla ve sıcakla da çarpıştılar.

Medine Müdafaası / Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa, işte bu kahraman askerleri ve bin bir zorluk içinde görevini hakkıyla yapmaya çalışan Fahrettin Paşayı anlatmak için kaleme alınmıştır.

Bu kitap; okurları tarihimizin acılarla dolu bir sayfasına, cesur, inançlı, şerefine düşkün, görevine sadık, bayrağına, vatanına, milletine bağlı askerlerin verdiği mücadeleye tanıklığa davet eden bir fedakârlık öyküsü.

***

ÖNSÖZ

Osmanlı Devleti yıkılmaya yüz tuttuğu yıllarda, Birinci Dünya Savaşında askerimiz birçok cephede çarpıştı. Bu çarpışanlardan bazıları da Hicaz’daydı. Etratları kuşatılmıştı. Yokluk içindeydiler. Ancak onlar ellerinden geleni sonuna dek yapmak için kararlı vc azimliydiler… Çamurlu su içtiler, hurma çekirdeklerinden ekmek yaptılar. En önemlisi çekirge yediler… Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi uçakla dahi üç beş kez yere inilerek gidilecek uzaklıkta vatan diyerek, bavrak diyerek savaştılar. Sadece düşmanla değil, açlıkla, susuzlukla ve sıcakla da çarpııştılar.

“MEDİNE MÜDAFAASI, Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa” onların mücadelesini gelecek nesillere anlatmak ve tanıtma gayretinde olan bir kitaptır. Başka hiçbir amacı yoktur, bunu titizlikle belirtmek isterim…

Fahrettin Paşa’yı ve yaptıklarını okuyup yazdıkça, hem gururlandım hem de üzüldüm… Cesur, inançlı, şerefine düşkün, görevine sadık, bayrağına, vatanına, milletine bağlı Türk paşasını bu kitap elbette hakkıyla anlatamaz. Zaten ben o iddiada da değilim. Ancak gelecek nesiller çöllerde destan yazan bu paşamızı tanırlarsa, kitabı yazarken, duyduğum mutluluk bir kat daha artacaktır.

İngilizler, Fahrettin Paşa kadar büyük yararlılıklar göstermemiş Lawrence’i bütün dünyaya tanıttılar. Onu bir efsane yaptılar. Hatta 1962 yılında Arabistanlı Lawrence (Lawrence of Arabia) adlı filmi çevirdiler ve yedi dalda Oscar kazandılar. Ancak dünyayı dize getiren, baş eğmeyen, gerçek bir efsane olan Fahrettin Paşanın tam 88 yıl geçmesine rağmen bir sinema filmi yok. Belgeseli yok. Dizisi yok. Hikâyeleri ve romanları ne yazık ki yok…

Özellikle, bugün Ortadoğu’da olan biteni görünce, her türlü zorluğa, yokluğa rağmen görev yapan, başta paşamızın nezdinde, askerimizin orada yaşadıklarını hatırlamaya muhtaç olduğumuz ortaya çıkıyor.

Bin bir zorluk içinde görevini hakkıyla yapmaya çalışan Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaası’nı anlatma gayreti içinde oldum. Takdir elbette ki sevgili okuyucularımındır.

İyi okumalar efendim…

Teşekkür

Yaklaşık bir yıldır bana büyük destek olan, kitabın ilk nüshasını büyük bir ttitizlikle okuyan eşime, birlikteliğimizden, aile zamanımızdan çaldığım, bu durumu büyük olgunlukla karşılayan kızıma ve oğluma da çok teşekkür ederim…

EKİM 2006
İSMAİL BİLGİN

1. BÖLÜM

Esaret kelepçesi, esaret nedir bilmeyenlerin
bileklerini incitemez.

5 Ağustos 1919/Malta

Malta’nın büyük bir tepesine kurulmuş tarihi Fort Salvatore kalesinin yüksek duvarları çok uzaktan kolayca fark edilir, kirece boyanmış duvarların dibine dikilmiş palmiye ağaçları hemen göze çarpardı. Hapishaneye doğru kıvrıla kıvrıla çıkan yolun her iki tarafındaki palmiye dalları, neredeyse birbirine değecek kadar uzanırdı. Akdeniz’in sık sık esen o meltemi nedeniyle palmiyeler bazen birbirleriyle vals yaparcasına ahenkli ahenkli sallanır, yolun üzerine gölgelerin dansı düşer, nefis manzaraya dalanlar yürüyüşün bitmesini asla istemezlerdi. Bu istek üzerine adımlar iyice yavaşlardı. Hele gündüzleri kadınların güneşten korunmak için kullandıkları şemsiyelerle limanda gezinmeleri, çarşı pazar dolaşmaları palmiye ağaçları ile benzerlik gösterirdi.

Malta adası, mavi denizin ortasında beyaz bir kuğu gibi süzülürdü. Limandan başlayarak tepenin yamaçlarına gelişigüzel serpiştirilmiş hissini veren bir ve iki katlı evlerin bahçesinde rengârenk çiçekler açmıştı. Kaldırımlar, akşamüstü ada sakinlerinin palmiye gölgelerinde oturup sohbet etmeleriyle kalabalıklaşırdı. Hayat, adada genellikle akşamları renklenir, hareketlenir ve bu hareketlilik mehtabın çıkmasına dek sürüp giderdi.

Gün, önce bu tarihi kalede doğardı sanki. Ada halkı güneşin sadece kendi adalarının arkasından doğduğu ve battığı zannına kapılır, bazı günler nefis bir manzara sunan bu tabloyu doya doya seyretmekten hoşlanırdı. Tepelerin ardından yükselen güneş ışınları, kalenin beyaz duvarlarına, camlarına vurur, buralarını âdeta yangın yerine çevirirdi. Daha sonra güneş, billur gökyüzünde yavaş yavaş yükselmeye başladıkça, kırmızıdan sarıya döner, ışık ve gölge oyunları azalırdı. Aslında adadaki her şey, gizli kalmış bir oyundu belki de… Gölgeler, palmiyeler, insanlar, dalgalar, martılar, hep bu oyunun birer sahnesi ve parçasıydı. Hayat, burada kendi oyununu oynamaya, zaman yavaş da olsa akıp gitmeye devam ederdi.

Tepedeki tarihi kale, geçmiş zamana şahitlik etmiş, uzun bir süre kaderine terk edilmiş, kısa bir süre depo olarak kullanılmıştı. Yakın zamanda İngilizlerin burayı hapishane haline dönüştürmesiyle, ara verdiği tarih şahitliğine tekrar başlamıştı. Burada sürüp gidecek hikâyenin baş mekânı oluvermişti. Kale, iç içe geçmiş odalar ve yeniden düzenlenmiş büyük salonlardan, tepeye yakın müstakil iki katlı evlerden oluşmuştu. Tüm bunlar, dışardan bakıldığında bir oteli andıran kalenin esaret için düzenlemiş soğukluğunu ve iticiliğini ortadan kaldırmaya yetmemişti.

Bir su kaynağının akış yatağını bulması gibi sakin ve tekdüze geçen hayat, esir dolu vapurların limana yanaşıp, esaret kelepçesi takılan asker ve sivillerin adaya getirilmesiyle iyiden iyiye hareketlenmişti. Bu hareketlenme kısa sürede çarşı pazara yansımış, esnafın cebi uzun hır süreden beri ilk defa para görmüştü. Esnafın kazancını arttıran esirlerin alışverişi değil, İngilizlerin esirler için yaptıkları harcamalardı.

Limana esir getiren yolcu gemilerinin yanı sıra, savaş gemilerinden birkaçı açığa demirlemişti. Bunun dışında, adanın koyları irili ufaklı balıkçı tekneleriyle doluydu. Balıkçılar, yaşanıp giden bu hareketliliği umursamadan, gamsız bir şekilde dalgaların kucağında leylim leylim sallanmalarına devam eden teknelerinde işlerini yapıyordu. Halk adalarına gelip gidenleri aslında hiç merak etmiyor, bir başkaları tarafından oynan bu oyunun olabildiğince dışında kalıp Akdeniz’in o ağır ağır demlenen yaşamını sürdürmeye gayret ediyordu. Hele İngilizlere hiç aldırmıyor, alışveriş yaparlarken karşılarında eğilip bükülmüyor, Akdeniz insanın o sıcaklığı ve heyecanı gözlerinden okunmuyordu. Birilerinin gelip, kendi hayatlarına karışmasa da, adada bazı düzenlemeler yapmaları hoşlarına gitmiyordu. Doğal tutsaklığı yaşayan ada halkının gönlü kendi mekânlarının bir esaret adasına çevrilmesine razı olmuyordu. Ancak bu değişikliği engelleycbilecek güçte olmadıkları için de, hiç bir şeye karışmadan hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlardı.

Malta adasında hür ve sınır tanımayan iki şey vardı: Biri Akdeniz’in meltemi, diğeri de adanın kireçtaşı falezlerine ve kumsallarına vuran deli dalgaları. Rüzgâr istediği zaman, istediği yerden eser, palmiye ağaçlarıyla bu hürriyetin getirdiği dansa tutuşurdu. Dalgalar adadaki her şeye sanki esir gözüyle bakar, “bu yalnızlıktan vc esaretten kurtulun” diyen inatçılıkla durmadan kayalara çarpardı. Bu hürriyet tablosunu tamamlayan martılar ise dalgaların ve rüzgârın koynunda çivit mavisi bir gökyüzünde doyumsuz şekilde uçarlardı.

Karıncaların gidip gelerek oluşturdukları yollar misali, İngiliz askeri de çarşıdan kaleye uzanan yoldan telaşsız bir şekilde bazen yürürler, bazen de arabalarıyla hızla geçip giderlerdi. İngilizlere bakan kadın ve kızlara, camlarda gözleri yumuk bir şekilde yatan miskin kediler eşlik ederdi. Köpekler ise dilleri bir karış çıkmış halde palmiye gölgelerinde, yol üstlerinde vc kaldırımda yatarlar, gelen geçene aldırmazlardı.

İç içe olup da birbirinden oldukça uzak duran iki farklı topluluk vardı adada; İngilizler ve Maltalılar…

***

Osmanlı aydınları, siyasetçileri ve komutanları adada toplanıp gözaltına alınıyordu. Bu yüzden de savaş gemilerinin yanı sıra büyük yolcu gemileri de adanın limanına demirliyor ya da açıkta bekletiliyor, getirilen esirler kayıklarla karaya çıkartılıyordu. Limana ayak basanlar, zorlu bir yürüyüşle kaleye doğru tırmanmaya başlıyordu. Bu yürüyüş esnasında yorulan sivillere, İngiliz subay ve erleri tarafından yardım edilmediği gibi sert davranıldığı da oluyordu.

Esaretin utancını, mahcubiyeti yüzlerinden okunan bu esirler adaya ayak basınca, ayrı bir heyecan ve endişeye kapılıyordu: Nereye götürülüyorlardı? Nerede kalacaklardı? Ne yiyecek ve ne içeceklerdi? En önemlisi kendilerine nasıl davranılacaktı? İşte akıllarına gelen bir yığın soruyla Akdeniz sıcağında yokuşu tırmanıp, palmiyelerin arasından geçip uzaktaki kalenin yüksek duvarlarını görünce, eskiden korsanlar ve şövalyeler tarafından kullanılan bu kalede kalacaklarını anlıyorlardı.

Bakışlar ilk önce çekingen bir şekilde kalenin duvarlarında geziniyor, “Bu yüksek duvarlardan da kaçılmaz” düşüncesi hemen her esirin beynine hâkim oluyordu. Esir düşenler ilk önce kaçmayı düşünüyor, eğer buna imkân yok ise kaçmayı zamanla kafasından siliyor ve esareti istemeye istemeye kabullenmek zorunda kalıyordu…

***

Fahrettin Paşa limana ayak bastıktan sonra bir süre bekledi. Mısır’da hastalanmış ve hastalığı tam geçmeden buraya getirilmişti. Ayakta zor duruyordu. Alnında boncuk boncuk biriken terler İspanyol nezlesinin şiddetlendiğini gösteriyor ancak onun bu terlemesini, şişmanlığa ve sıcaklığa bağlayanlar, paşanın hasta halini fark edemiyorlardı. Malta’ya gelirken vapurda aldığı ilaçlar biraz olsun, direncinin artmasına yardımcı olmuştu. Paşa şimdi ise her dem sürüp giden bitkinliği iliklerinde hisediyordu. Yine de İngilızlere “Ben hastayım, bana yardım edin” demeyi askerlik gururuna yakıştıramadığı için bu yokuş yolu zor da olsa tırmanmayı düşünüyordu …

Fahrettin Paşa tepedeki kaleye şöyle bir baktı. Yorgun gözlerini hafifçe kıstı. Sonra sarı bıyıklarını dalgınlıkla yukarı doğru burdu. Değişik düşünceler içinde olduğu her halinden belliydi. Yanından geçip gidenlere aldırmadı. Neden sonra bir İngiliz subayı gelip sert bir şekilde:

Yürüyün, diye kendisini ikaz etti.

Bunun üzerine paşa, yüzbaşıya sert sert baktı. Bir şey demedi. Ancak yüzbaşı paşanın kendisine ne demek istediğim gözlerinde okur gibi oldu. Tekrar ikaz edecektı ki, vazgeçti. Hızla oradan uzaklaştı. Paşa, yüzbaşının arkasından baktı. Kendi kendine:

Yürüyelim bakalım, dedi.

Elinde küçük çantası vardı. İngilizler, kendisine iki valizinin daha sonra kalede verileceğini söylemişler, o da görevlilere “Bir şeyim kaybolmasın” demişti…

Fahrettin Paşa ağır ağır yürümeye başlayınca, yakışıklı bir Türk teğmeni yaklaşıp selam verdi:

Paşam kolunuza gireyim islerseniz? Hastasınız herhalde…

Sana yük olurum evladım.

Yük mü? Aman paşam, siz sadece benim değil, Medine’de on beş bin Türk’ün hatta tüm Osmanlı’nın yükünü çektiniz. Şimdi kolunuza girsem, bunu asla yük olarak addedemem. Bilâkis kendime en büyük şeref sayarım efendim…

Paşa, teğmenin bu içten konuşmasından etkilenmişti. Birkaç kez yutkundu. Gözlen doldu… Bir şey diyecekti, diyemedi… Bu esnada teğmen, paşanın koluna girdi. El çantasını da aldı. Bir süre yürüdükten sonra Fahrettin Paşa genç subaya:

Şunu unutma teğmen, ben kimsenin yükünü taşımadım. Sadece görevimi en iyi şekilde yapmaya gayret ettim.

Tabi ki en iyi şekilde yaptınız komutanım.

En iyi mi? O zaman neden buradayız? Neden esiriz ki?

Bu, sizin elinizde değildi ki paşam.

Öyle mi dersin? Ben ki Osmanlı’nın direnen en son kalesiydim. Plevne’de Osman Paşa, Edirne’de Şükrü Paşa gibi sadece görevimi yapmaya çalıştım. Üstelik şanlı tarihimizde bu örnekler dururken, daha kolay bir yolu seçemezdim ya.

Bunu gayet iyi biliyoruz efendim.

Bu sözleı üzerine Fahrettin Paşa durdu. Teğmenin yüzüne dikkatlice baktı.

Medine’de Fahrettin Paşanın titizliğini, disiplinini iyi bilen teğmen adeta ürperdi. “Acaba kötü bir söz mü söyledim” diye irkildi.

Paşa:

Teğmen! Bu sözlerinle şu kezzap misali yanan yüreğime, bir damla yağmur suyu gibi düştün. Bir an da olsa, içimdeki ateşi azalttın. Berhudar ol… Söylediklerin benim için çok önemlidir. Yaptıklarımı daha doğrusu görevimi hakkıyla yapmaya, hem de zor şartlarda yapmaya çalıştığımı, sizin gibi genç subaylar iyi biliyorsa mesele yok… Buna özellikle çok sevindim. Teşekkür ederim evladım.

Efendim asıl ben teşekkür ederim…

Paşa hastalığını unutmuş, direnci birden artmış gibi tepeyi tırmanmaya başladı. Teğmenin yardımıyla alnında biriken terlere, yükselmekle olan ateşine aldırmadan gayret ederek yukarı çıkmaya çalışırken, zorlu yolu yavaş yavaş yürüdü. Sonra tepedeki kaleyi görünce çeşitli düşüncelere daldı.

“Kartallar yüksek yerleri severmiş… Medine’den sonra burası… Ya daha sonra neresi? Ben ki en sıkıntılı günlerimi en zor günlerimi Medine’de geçirmişim. Sıkıntı mı? Ah keşke o sıkıntıları hep çekseydim. Yine aç kalsaydık. Kurşunumuz bitseydi, çekirge yemeye hep devam etseydik de, al bayrağımız Medine’nin kalesinin burçlarından inmeseydi…

Heyhat Paşa! Her gördüğüm kale bana Medine kalesini hatırlatıyor… Hatırlatıyor mu? Aşk olsun. Unutmadın ki hatırlatsın! Her gördugüm bayrak, al bayrağımı görmeme yardımcı oluyor… Ben 188 gun Kahire’de, Kasr el Nil kışlasındayken bile bayrağım Medine kalesi burcunda hâlâ dalgalanıyor, diye düşündüm.

Ne raman bir kale, ne zaman yüksek bir tepe görsem, hemen buraya al bayrağımızı dikesim geliyor. Kendimi kandırdığımı, avuttuğumu bilsem de, şimdi Medine’de Türk bayrağı hâlâ dalgalanıyordur.”

Paşanın gözlen kısılmıştı. Hep böyle olurdu zaten… Ya gözleri dolunca ya da sinirlenince kısardı gözlerini paşa… Taşlı yolda ilerleyip de kale önüne geldiklerinde, kendini ikaz eden yüzbaşı gelen esirlere seslendi:

İçeriye tek tek gireceksiniz! Üstünüz aranacak ve çantalarınıza bakılacak! Zorluk çıkarmayın! Bize yardımcı olun. Biz de, size yardımcı olalım!

Bu uyarı üzerine subaylar hemen sıraya girdiler. İçeri tek tek alınmaya başladılar. İçeri giren subayın daha sonra ana kapının hemen yanındaki nöbetçi kulübesinde, üstü aranıp çantası kontrol ediliyordu. Uzun bir süre teğmenin yardımıyla ayakta bekleyen Fahrettin Paşa, teğmenin kolundan sıyrıldı.

Bu İngiliz subaylarının önünde desteksiz ayakta durmak isierim teğmen.

Ama paşam hastasınız.

Bir Türk subayı, bir komutanınız olarak, hastalığımı bu İngiliz subaylarına söylemeyi bile kendime zül sayarım.

Ama…

Merak etme. Ne olursa olsun, İngilizlerin önünde asla yere düşmeyeceğim…

Teğmen yavaşça kolunu çekti. Çantayı paşaya verdi. Gözlerini bir an olsun bu hasta ve yorgun paşadan ayırmadı. Onun arkasında durmaya devam etti.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>