Mehmed Akif Ersoy – Kur’an Meali

Eylül 17, 2012 İslam, Kuran ve Kuran Üzerine, Mahya Yayıncılık

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

İÇİNDEKİLER

Bir Güzelin Takdimi / VII
Hayreddin Karaman

Bulunan Meal / IX
M. Ertuğrul Düzdağ

Giriş / XI

Kur’an Meali

Sûre-i Fâtiha / 4
Sûre-i Bakara / 7
Sûre-i Âl-i İmran / 103
Sûre-i Nisâ / 156
Mâide Sûresi / 215
En’âm Sûresi / 259
A’rif Sûresi / 304
Enftl Sûresi / 356
Berâe Sûresi / 376

Lügatçe / 419

Yayına Esas Teşkil Eden Nüshadan Örnekler / 423

BİR GÜZELİN TAKDİMİ

Hayreddin Karaman
Sevgili Recep Şentürk beni odasına davet etti, odanın kapısını arkadan kilitledi, kesin olarak gizli kalması kaydıyla bana bir şey göstereceğini ve onunla ilgili danışmada bulunacağını söyledi. Tabii merak ettim. Dolabı açtı, daktilo ile yazılmış, her tarafından eski olduğu anlaşılan bir metin çıkardı, bunun merhum Mehmed Âkif Ersoy’un yaptığı Kur’an mealinin bir kısmı olduğunu söyledi. Hemen elinden aldım ve hızlı bir şekilde bazı nirengi noktalarına baktım. İlk dikkat çeken husus, farklı bir meal ile karşı karşıya olduğumuz idi. Bu meali yapanın hem Türkçe’yi, hem Arapça’yı, hem de Kur’an dilini iyi bildiği anlaşılıyordu.

Peki bunun “O tercüme-meal olduğu nasıl biliniyor, bunu nereden ele geçirdiniz, aidiyetine nasıl inanıyorsunuz?” diye soruları sıraladım. Sizin de elinizdeki baskının giriş kısmında okuyacağınız bilgileri bana verdi. Doğrusu bu bilgiler bana oldukça inandırıcı geldi.

Danışma faslına geçtik; danışma konusu “eserin yayınlanması” idi. Düşündüm: Meal tam değildi, yaklaşık Kur’an-ı Kerim’in üçte biri kadardı (Tevbe Sûresi’nin sonuna kadar), ama merhum mütefekkir, âlim şairimize ait olma ihtimali kuvvetli görünüyordu, ayrıca kısa bir sürede az da olsa okuyabildiğim kısımlara göre karşımızda “farklı, görülmesi ve okunması gereken bir meal vardı. Yayınlayacak olanlar (Prof. Dr. Recep Şentürk ve Yrd. Doç. Dr. Âsım Cüneyd Köksal) Kur’an meali konusunda doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek, değersiz bir eseri yayınlamayacak kadar maddi ve manevi donanıma sahip kişilerdi. Görüşümü açıkladım: Bu eseri, gerekli hizmeti yaparak yayınlayın”.

İşte kitap elimizde, insan bir okumaya başlayınca acaba şurayı nasıl çevirmiş, şu ifadeyi nasıl Türkçeye aktarmış diye oradan oraya atlayarak okumaya doyamıyor.

Girişte okuyacağınız “bu kitabın macerası-hikayesi” yıllardır konuşulurdu, “keşke yakılmasaydı, korunsaydı da zamanı gelince yayınlansaydı” diye iç geçirip dururduk. “Gün geçer, devran dönerdi, İlâhî Kitab’a uzatılan eller toprak olur ama o, müminlerin kalplerinde, dillerinde ve davranışlarında yaşamaya devam ederdi. Onu Allah korumayı vaad etmişti, kimse onu değiştiremez ve yok edemezdi” derdik. Meğer bir meraklı-hamiyetli kişi (ve belki daha başkaları) elde ettikleri kısmı (belki başka kısımları da) korumuşlar, Allah’ın murad ettiği vakit gelince en uygun ellere teslim etmişler, onlar da titizlikle çalışarak bu gizli hâzinenin bir kısmını güzel bir neşirle ortaya koymuş oldular.

Kitap ellere geçince şüphesiz yankı uyandıracak, hakkında yeni araştırma ve eleştiriler yapılacak, bunlar da hayırlı sonuçlara sebep olacaktır.

Tercüme edene, daktilo edip saklayana, yüklü bir menfaat elde etme imkanına rağmen onu emin ellere bedelsiz teslim etmeyi tercih edenlere, neşir için emek harcayanlara dua, teşekkür ve minnet borcumuzdur. Allah cümlesinden razı olsun!

BULUNAN MEAL

M. Ertuğrul Düzdağ
Seksen yıldır merak edilen, otuz yıl “gerçekten yakıldı mı, yoksa bir yerlerde saklı duruyor mu” diye endişeli temennilerle anılan, nihayet yirmi yıl önce, “yakanların” açık itirafı sonucu, üzüntüler içinde varlığından hemen hemen ümid kesilen “Meal”, şimdi -üçte biriyle de olsa- işte karşımızda…

Lütfuyla kayıplarımızı bulduran Rabbimize hamd, O’nu bize hakkıyla tanıtan Resûlümüze salâtu selâm olsun…

Recep Şentürk Bey’in “Giriş” yazısında tafsilâtıyla anlatıldığı üzere, hülâsa edersek: Merhum Akif Bey’in “Meal”inden, Kur’ân’ımızın başından on sûrenin ve 206 sayfanın karşılığı olarak, yeni harflerle daktilo edilmiş 153 sayfalık metin, Mustafa Runyun Bey’de muhafaza olunurken, vefatı üzerine oğlu Ali Yahya Bey’e geçmiş, o da Recep Bey’e vermiştir. Adı geçen zevata ve daktilo metni dikkatle dizip ortaya çıkaran  . Cüneyd Köksal Bey’e teşekkür ederiz…

Mehmed Âkif Bey’in hayatı ve eserleri üzerinde -kendimce- epey bir zamandır meşgul bulunduğumu dikkate alan arkadaşlar, görüşümü almak üzere, nezaket gösterip, bir ay kadar önce daktilo ilk metinle birlikte yeni dizilmiş olan metni bana da verdiler. Tahmin olunacağı üzere merakla, heyecanla ve dikkatle okudum. Daha sonra kitap sayfası olarak tertip olunduğunda da -yayınevinin isteği üzerine- tekrar gözden geçirdim.

Evet, Meal metninin Âkif Bey’e ait olduğunda şüphe yoktu.

Güzel bir Türkçe, akıcı bir dil, Kur’ana gönül vermiş bir müminin göz yaşlarıyla yazılmış ve elbette gözleri yaşartan samimi bir ifade…

Metin, şekil olarak da, Eşref Edib Bey merhumun 1932′de Kahire’de Âkif Bey’in yanında Meal’i okuduktan sonra yazdığı gibidir: Konu birliği olan âyetler, geniş paragraflar halinde ele alınmış, hatta kesintiye sebep olmasın diye -aslında olduğu gibi- âyet sıra numaraları da konulmamıştır. Kitapta Âkif Bey’in geniş paragrafları aynen korunmuş ve satırbaşı yapılarak belli edilmiş, ancak âyet numaraları, -karşısındaki asıl metinde takip olunabilmesi için- konulmak zorunda kalınmış. Okunurken, numaralar “yok” farzolunmalıdır.

Ele geçen ve “Giriş”te anlatıldığı gibi epeyi tamire muhtaç olan daktilo edilmiş metnin, kimin tarafından ve Akif Bey’in Meal’inin hangi nüshasından istinsah olunduğu” konusu da düşünülüp araştırılacak bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

Bakalım gelecek günler ne gösterecek…

Kırk yıllık bir hasrete kavuşmanın sevinciyle kaleme aldığım bu satırlara, metnin meydana çıkmasına himmet ve gayret eden arkadaşlarıma ve eserin hak ettiği dikkat ve itinayı layıkıyla gösterdiklerinin şahidi bulunduğum Mahya Yayınevi mensuplarına teşekkürlerimi sunarak son veriyorum… Allah bes, bâkî heves vesselâm.

05.08.2012
Beykent – İstanbul

GİRİŞ

“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” diyor şâir. Yeryüzünde konuşulan bütün sözler gökkubbede kayda geçmektedir. Arz ve sema, üzerinde olup bitenler için hesap gününde şahitlik edecektir. Kâinatın bir hafızası olduğunu ifade eden bu hakikatler yanında toplumun da bir hafızası vardır. İşte bu hafıza elinizdeki Kur’ân-ı Kerim mealinin korunup günümüze ulaşmasını ve siz okuyucularıyla buluşmasını mümkün kılmıştır.

Merhum Mehmed Akif Ersoy’un uzun vıllar bir yandan Mısır’da gurbet çilesini çekerken, diğer yandan gelecek nesillere armağan etmek için geriye bırakacağı bir eser olsun diye bütün olumsuzluklara rağmen gecesini gündüzüne katarak büyük bir aşk ve heyecanla kaleme aldığı Kur’an mealinin -en azından bir kısmının- kaybolmasına Allah Teâlâ müsaade etmemiştir. Bu meali yayınlamak için uygun zamanın geldiğine ve Akif’in endişe ettiği mahzurların ortadan kalktığına, yaptığımız istişare ve istihareler neticesinde kâni olduk. Bundan da öte böyle bir eserin kaybolması gibi bir durumun büyük bir vebal olacağını düşünmek de bizi bu konuda harekete geçiren en önemli âmil olmuştur. Böylece çeyrek asra yakın yoğun ve karmaşık duygular, endişeler içerisinde muhafaza ettiğimiz bu emaneti milletimize tevdi etme zamanının gelmiş olduğu sonucuna ulaştığımızdan -yayınevi ve yayına hazırlayanlar tarafından hiçbir maddi beklenti olmaması ve elde edilen gelirin Âkif nâmına tamamen hayra harcanması şartıyla- Âkif’in mealini yayınlamayı nasip eden Allah’a hamd ediyoruz. Bundan sonra milletimizin bu emanete gereken itinayla sahip çıkacağına inancımız tamdır.

Yeni Cumhuriyet idaresi 1925 yılında temel İslâmî kültürün millete kendi diliyle öğretilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle TBMM’nde bir Kur an tercümesi ve tefsiri ile Sahîh-i Buhâri muhtasarı Tecrîd-i Sarîh tercümesi hazırlatılmasına karar vermiş, bu işler için Diyanet İşleri Riyaseti’ne bir tahsisat ayrılmıştı. O dönemde herkesin itimat edebileceği nitelikte bir Kur’an tercümesi mevcut değildi. Böyle zor bir işin altından kalkabilecek kapasiteye sahip birkaç kişi arasından herkes bilhassa Safahat ve İstiklal Marşı Şâiri Mehmed Akif’i işaret ediyordu. Gerçekten de başyazarı olduğu Sebîlürreşad dergisine yazdığı kısa tefsir yazıları çok beğenilmiş olan ve memlekette o devirde Arapçayı en iyi bilen dört kişiden biri olarak kabul edilen, Türk dilindeki hakimiyeti zaten tartışma dışı olarak görülen, İslâmî ilimleri kendi gayretleriyle tahsil etmiş bir zat olarak Mehmed Âkif Ersoy, Kur’an tercümesi için tabiri caizse biçilmiş kaftan olarak ortaya çıkıyordu.

Tefsirin Elmalılı Hamdi Efendi’ye, Tecrîd-i Sarîh tercümesinin de Babanzade Ahmed Naîm Bey’e yaptırılması kararlaştırıldı. Fakat Mehmed Âkif, Kur’an tercümesini kabul etmedi, yoğun ısrarlar karşısında uzun zaman direndi. Nihayet uzun çabalar sonucu Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin gayretleri ve Elmalılı Hamdi Efendi’nin teşvikleri ile bu vazifeyi Ekim 1925’de kabul etmek zorunda kaldı.

Mehmed Âkif Bey tercümeyi kabulünü müteakip Mısır’a gitti ve oraya vardıktan birkaç ay sonra 1926 yılında Kur’an’ın tercümesi üzerinde çalışmaya başladı. Üç yıllık bir çalışma sonucunda 1928 yılında tercümenin ilk şeklini tamamladı. Tercümenin müsveddesini bitirdikten sonra dört yıl boyunca düzeltmeler yaptı, tercümeyi baştan sona yeniden elden geçirdi ve 1932 yılında çalışmasını tamamladı. Meal çalışmalarıyla geçen bu yıllar boyunca bir yandan da memleketin dinî hayatında vukua gelen değişimleri ve hükümetin aldığı yeni kararları takip etmekteydi. Ezcümle namazlarda artık Kur’an’ın Arapça aslı yerine tercümesinin okutulacağı şeklindeki düşünce ve şayialar kulağına geldi. Kendi yaptığı mealin bu amaçla kullanılacağından endişe etmeye başladı. Tercümeyi bitirdiği 1932 yılında, Diyanet’le yaptığı sözleşmeyi feshetti.

Diyanet yetkilileri Elmalılı Hamdi Efendi’ye tercüme işini de üstlenmesini teklif etmişlerdi. O sıralarda Furkan Sûresi’nin tefsirine kadar gelen Elmalılı Hamdi Efendi, Kur’an’ın hakettiği doğruluk ve güzellikte tercüme edilebileceğine inanmadığını söyleyerek görevi kabul etmek istemediyse de, görüşmelerden sonra âyetlerin altına, tefsire geçmeden önce bir meal ilave edilmesi konusunda anlaşma sağlandı. Mehmed Âkif’in, anlaşmayı feshetmekle birlikte, aldığı avansı ödeyecek parası yoktu. Aldığı bin lirayı Sebîlürreşad’ı çıkarması için Eşref Edib Bey’e vermişti. Bir rivayete göre Elmalılı Hamdi Efendi Meal için alacağının bin lirasından vazgeçerek bu borcu ödedi.

Mehmed Âkif’in mukavelesini niçin feshettiğine dair bizzat kendisinden aktarılan şu ifade yeterince açıklayıcı mahiyettedir:

“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”(1)

Âkif, sözleşmesi gereği, ilk başta yaptığı tercümelerin bazı müsveddelerini İstanbul’a göndermişti. Tercümeleri okuyan Elmalılı Hamdi Efendi’nin ilk kanaatlerini ifade etmesi bakımından Eşref Edib’in naklettiği şu hatıra önemlidir:

“Bir müddet sonra üstad yaptığı bir miktar tercümeyi Hamdi Efendi’ye gönderdi. Bu hususta onun fikrini sordu. Hamdi Efendi çok güzel, çok selis ve sade olduğunu, ancak cezalet hususunda biraz zayıf bulduğunu yazdı. Üstad cevap verdi: ‘Evet, doğrudur. Cezalet itibariyle böyledir. On sene evvel yazsaydım cezalet olurdu, fakat bugün lisanda sadeliğe doğru büyük tahavvül var. Onun için cezaletten ziyade sadelik cihetini iltizam ettim.”(2)

Buna göre Elmalılı, Akif’in yaptığı tercümeleri sadelik bakımından takdir etmekle birlikte, Kur’an’ın orijinalindeki dil musikisinin tercümeye yansıtılması, anlamıyla tınısı uygun sözcüklerin seçilmesi noktasından bir eleştiri yapmış oluyor, Âkif ise bu anlayışı bir tasannu olarak gördüğü ve sadeliğe doğru yönelen dilin günlük kullanımını daha önemsediğini söylemiş oluyordu.(3) Elinizdeki metin boyunca Âkif’in Meal’de kullandığı dil ile, aynı âyetlere daha önceki yıllarda yapmış olduğu ve dipnotlarda bir mukayese unsuru olmak üzere yer verdiğimiz tercümelerin üslubu arasında yapılacak karşılaştırma, burada kastedilen hususu daha vazıh bir şekilde anlamamıza vesile olacaktır.

Âkif Bey sözleşmesini feshetmekle birlikte tercüme işini bırakmadı, Mısır’da kaldığı yıllar boyunca temel meşguliyeti Kur’an Meali oldu. Nihayet içine sinecek bir şekilde mealini tamamladıktan bir süre sonra İstanbul’a döndü. Ağır bir hastalığa yakalandıktan sonra doktorların tavsiyesiyle 1936 Haziran’ında İstanbul’a son kez dönmeden önce, Kur’an Meali‘ni içeren defterleri yakın arkadaşı Yozgatlı Mehmed İhsan Efendi’ye, “Ben sağ olursam da gelirsem, noksanlarımı ikmal eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem, bunu yakarsın” şeklinde bir vasiyetle teslim etti. İhsan Efendi yıllar boyunca her türlü teklif ve baskılara rağmen Meal‘i kimseye vermeyip yaktığını söyledi, fakat kendi sağlığında yakmaya kıyamadı.

İhsan Efendi 1961 yılında ölüm döşeğindeyken oğlu Ekmeleddin’e çalışma odasındaki çekmeceyi gösterip içindekini yakmasını vasiyet etti, Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Bey’in yaş ve konum itibariyle başını çektiği beş kişilik ekip hem Akif Bey’in orijinal defterini, hem de İhsan Efendi’nin kendi eliyle istinsah ettiği ikinci nüshayı yaktılar. Yaptıkları işin mezara kadar aralarında kalacağına söz veren bu beş kişilik ekibin içinde bulunan İsmail Hakkı Şengüler, yıllar boyunca süren dedikodulara son noktayı koyarak, tarihî bir hakikati ortaya çıkarmak amacıyla orijinal defterin yakılmış olduğunu 1992 yılında kamuoyuna ilan etti:

“Yıl 1961… Mehmed İhsan Efendi üçüncü defa kalp krizi geçirmiş. Şekeri de var. Hep evde istirahat ediyor. Onun yatak odası, aynı zamanda çalışma odası idi. Ama artık o odadaki masasıyla kütüphaneyi sadece uzaktan yatarak seyredebiliyor. Ölümünden üç-beş gün önce oğlu Ekmeleddin’i yanına çağırıyor ve karşısında duran çalışma masasının kilitli sağ gözünü göstererek şunları söylüyor: ‘Oğlum! Bu dünya fânidir, hepimiz ölümü tadacağız. Sana, ben öldükten sonra yerine getirmeni istediğim önemli bir vasiyetim var. Gördüğün şu gözde bir iki tomar defter var. O gözün anahtarı orta gözdedir. Ben ölünce o gözü açıp oradaki defterleri yakacaksın!”(4)

Babasının vefatının üçüncü günü taziyeye gelenler arasında, Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri Bey de vardır. O sıralarda henüz 18 yaşında bulunan Ekmeleddin İhsanoğlu, İbrahim Bey’in yanına gelip alçak sesle babasının yukarıdaki vasiyetinden söz eder ve kendisinden yardımcı olmasını ister. İbrahim Bey heyecanlanır. Bu iki kişiden başka Osman Saraç, Ali İhsan Okur ve İsmail Hakkı Şengüler İhsan Efendi’nin odasına girerler. Oğlu, masanın sağ üst gözünde, iki tomar hâlinde urganla bağlanmış okul defterlerini çıkarır. Defterlerin Âkif’in yazısıyla tebyiz edilmiş Kur’an tercümesi olduğu anlaşılır. Masanın orta gözünde ise ciltli, kalınca bir defter daha bulunur. İncelenince bunun İhsan Efendi’nin inci gibi rik’a yazısıyla baştan sona istinsah ettiği Âkif Bey tercümesinin bir başka nüshası olduğu anlaşılır.

Kısa bir süre önce 27 Mayıs İhtilali’nin vuku bulmuş olması ve Türkçe Kur’an, Türkçe ibadet iddialarının yeniden gündeme gelmesi sebebiyle her iki nüshanın da yakılmasına karar verilir. Daha doğrusu yaş ve konum itibariyle İbrahim Sabri Bey karar verir, diğer dört kişi de buna uymak zorunda kalırlar. Her iki nüsha da tamamen kül edilir.(5)

Yirmi yıldan beridir bu hikayenin bu hazin sonla bittiği biliniyor. Doğrusu Şengüler’in bu açıklamalarından sonra artık Âkif’in Kur’an Meali‘nin orijinal nüshasının hâlâ mevcut olabileceğini düşünmek ihtimali kalmamıştır, fakat Âkif’in vefatından İhsan Efendi’nin vefatına kadar geçen çeyrek yüzyıl boyunca, meselenin meraklısı ve hamiyet sahibi insanlar tarafından Meal‘in görülmesi ve korunup çoğaltılmasına dair hiçbir şey yapılmadığını düşünmek de aslında biraz uzak bir ihtimaldir.

Nitekim, İhsan Efendi’nin kendi eliyle yazdığı (ve maalesef Âkif’in elyazmalarıyla birlikte yakılan) kopyadan başka, Meal‘in üçte birlik bir bölümünün aslından latinize suretiyle daktilo edildiğini okuyucularımız artık bugün öğrenmiş bulunuyorlar. Sözkonusu daktilo metin, uzun yıllar Mısır’da yaşayan ve orada tahsil gören, Mısır’da yaşadığı yıllarda Yozgatlı İhsan Efendi’nin ders ve sohbetlerinden istifade eden merhum âlim Mustafa Runyun (6) tarafından muhafaza edilmiştir.

Mustafa Runyun’un oğlu Ali Yahya, babasının sağlığında onun evrakları arasından teksir kâğıtlarına daktilo ile yazılmış bir dosya bulup babasına bunun ne olduğunu sorar. Mustafa Runyun “Bunları nereden buldun? Bu Âkif’in mealidir!” der. Mustafa Runyun’un vefatına kadar bu dosya aile içerisinde muhafaza edilir. Ali Yahya Bey, babasının vefat ettiği 1988 yılında, Erenköy’deki evlerinde taziye ziyaretimiz esnasında bu dosyayı tarafımıza intikal ettirmiştir.

Yıllar boyunca bu metni çeşitli endişelerle hiç kimseyle paylaşmadan muhafaza ettim. Ancak bir vesileyle bu sırrımı paylaştığım Âsım Cüneyd Köksal kardeşimin teşvik ve ısrarı yayınlama konusunu gündemime almama sebep oldu. Başta Hayreddin Karaman ve Raşit Küçük Hocalarımız olmak üzere istişare yaptığımız âlimler ve hac ve umre esnasında yaptığımız istihareler neticesinde benim için gerçekten zor bir karar olan yayınlama kararı kesinleşmiş oldu.

Bu arada çeşitli hastalıklar vesilesiyle geçirdiğim ameliyatlar esnasında, başkalarıyla paylaşmadığım takdirde -bilebildiğim kadarıyla- başka hiçbir kimsede nüshası bulunmayan bu metnin benden sonra kaybolmasının vebali de böyle bir karar vermemde son derece etkili olmuştur. Yayın kararı verdikten sonra A. Cüneyd Köksal kardeşimiz titiz bir çalışmayla daktilo metni bilgisayara geçirmiştir. Bu metin üzerinde birlikte yaptığımız çalışmalardan sonra aslıyla mukabele ederek Meal‘i yayına hazır hale getirmiş bulunuyoruz.

Bugün sizinle paylaştığımız Meal metni yukarıda zikri geçen daktilo nüshadan hazırlanmıştır. Elimizdeki meal metninin orijinal el yazması defterlerden daktiloya geçirilmesi işinin 1956-1957 yılları arasında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Özellikle metnin baş kısımlarında yer yer tarihler kaydedilmiştir ki bunların tam bulundukları noktaları dipnotlarda belirttik. Metnin çeşitli kısımlarında yer alan bu tarihler, metinde kaydediliş sırasına göre ilk önce Kur’an’ın 8. sayfasının sonunda karşımıza çıkar: 17/1/957. İki sayfa kadar sonra, Bakaranın 80. âyetinin bulunduğu yerde “23/1” yazılıdır, bunun yılı yazılmamış, 1957 yılına ait bir tarih olduğu ve buna göre bir önceki tarihten altı gün sonrasına ait olduğu tahmin edilebilir. Daha sonra Kur’an’ın 18. sayfasının sonunda bir önceki seneye ait bir tarihle karşılaşırız: 5/10/956. Bundan bir sayfa sonra yaklaşık kırk gün sonrasına ait bir tarih, 14/11/56 şeklinde kaydedilmiştir. Yine bir sayfa sonra 23/11/956 tarihi yazılmıştır. Tekrar bir sayfa sonra 1957 yılının mart ayına geçilmiş, 2/3/957 tarihi yazılmıştır. Yine yaklaşık birer sayfa arayla aynı aya ait 14/3/957 ve 24/3/57 tarihleri kaydedilmiş olup metinde bundan sonra başka bir tarih yer almamaktadır. Sonuncu tarih Bakara 167. âyetinin bulunduğu yere tekabül etmektedir.

Görüldüğü gibi sözkonusu tarihler 5/10/1956 ile 24/3/1957 arasındaki yaklaşık beş buçuk aylık bir zaman dilimini kapsamaktadır. Ayrıca
tarihlerin kaydediliş sırası kronolojik değildir. Bu durumu, kimi tarihlerin daktiloda yazma esnasında, kimisinin ise yazım işlemi bittikten sonra tashih esnasında kaydedildiği şeklinde açıklamak mümkün olabilir. Bir başka dikkat çeken husus ise, Bakara Sûresi’nden sonra kaydedilen bir tarihin bulunmayışıdır. Bu durumda sonraki sûrelerin yazımının belirtilen tarihlerden daha ileriki aylarda gerçekleştiği, fakat herhangi bir sebeple bunların kaydedilmediğini düşünebiliriz. Her halükârda zikredilen tarihlerin Meal‘in yakılma yılı olan 1961′den önceye ait olduğuna dikkat edilmelidir.

Meal metnini orijinal defterlerden daktiloya geçiren kişinin Mustafa Runyun olmadığı hem oğlu Ali Yahya Bey’in ifadesinden, hem de müstensihin Arapçaya vâkıf bir âlim olmadığını gösteren çeşitli emarelerden anlaşılmaktadır. Ezcümle âyetlerde geçen ve Türkçe’ye çevrilirken de mütercim tarafından aynen bırakılmış olduğu kuvvetle muhtemel bazı kelimelerin okunamayarak boş bırakılmış olması ve çeşitli dipnotlarda işaret ettiğimiz çeşitli okuma hataları bu hükme delil olarak zikredilebilir. Fakat bu daktilo metnin, Arap harfleriyle yazılmış bir metinden latinize edilmiş olduğu kesin gibidir. Bu hükmün en önemli delili ise, bazı kelimeler okunurken yapılan hataların ancak Arap harfli bir metin okunurken yapılabilecek cinsten hatalar olduğudur. Bu hataların önemlilerine yine metin içerisindeki çeşitli dipnotlarda işaret etmiş bulunuyoruz.

Elimizdeki metin, Kur’an-ı Kerîm’in başından Tevbe Sûresi’nin sonuna kadarki bölümünün mealini kapsamaktadır. Devamı maalesef elimizde değildir. Metni orijinal defterden daktilo edenin kimliğini bilemediğimiz gibi, bu şahsın Tevbe Suresi’nden sonrasını daktilo edip etmediğini de kesin surette söyleyebilecek durumda değiliz. Ama görünen odur ki bilemediğimiz bir sebepten dolayı Âkif Bey’in mealinin daktilo edilme süreci yarım kalmış, tamamlanamamıştır.

Bu tercümenin Mehmed Akif Ersoy’a ait olduğuna dair Mustafa Runyun’un şehadetini, tercümenin üslubu da teyid edecek niteliktedir. Mehmed Âkifin üslubuna aşina olanlar, onun diğer eserlerini ve Meal çalışmasından önce yaptığı çeşitli âyet tercümelerini inceleyenler için, elinizdeki Meal‘in onun kaleminden çıkmış olduğundan şüphe etmek gerçekten zordur. Âkif merhumun elinizdeki kitabın dipnotlarında yer verdiğimiz eski tercümeleriyle aynı ayetlerin Meal‘deki tercümeleri arasında bulunan karakteristik benzerlikler bu noktada yeterince fikir verecek ve kanaatimizi teyid edecek mahiyettedir. Âkif, Bakara Sûresi”nin önemli bir kısmını Meal‘den önce tercüme etmiş olduğu için, bu sûredeki ayetlerin önceki ve sonraki çevirileri bilhassa mukayeseye elverişlidir. Âkif Bey’in Meal‘de dili sadeleştirme yönündeki bariz tavrının dışında, iki çeviri arasındaki üslup benzerliği, hatta ayniyeti noktasında birkaç örnek vermek suretiyle kastımızı daha açık bir şekilde göstermek istiyoruz:

 

DAHA ÖNCE YAPTIĞI ÇEVİRİ KUR’AN MEALİ’NDEKİ ÇEVİRİ
Bakara 34-37 Bakara 34-37
“Hani Biz meleklere: Adem’e secde ediniz!’ demiştik, onlar da secde etmişlerdi de yalnız İblis imtina eylemiş ve bunu kibrine yedirememiş idi ki zaten kâfirlerden idi. Hani demiştik ki: ‘Yâ Âdem! Zevcenle beraber cennette oturunuz ve ondan istediğinizi bol bol yeyiniz, ancak şu ağaca yaklaşıp da zâlimlerden olmayınız!’ Bunun üzerine Şeytan oradan ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nâz u naîmden her ikisini cüdâ kıldı. Biz de, ‘Haydi yeryüzüne ininiz, orada neslinizin bir kısmı diğerine düşman kesilecek ve muayyen bir zamanın nihayetine kadar cümlenizin arzdan nasibe-i istikrar ve intifâı olacaktır’ dedik. Bunu müteâkib Âdem, Hâlıkından merhamet-i hakîkiyeyi mutazammın kelimeler telakki ederek onlarla tevbe etmesi üzerine Cenâb-ı Hak tevbesini kabul eyledi. Çünkü O, kullarının tevbesini kabul eder ve kendilerine son derecede rahîmdir.” “Hani bizler meleklere “Adem’e secde edin!” demiştik, hepsi secde ettiler. Yalnız İblis geri çekildi ve kibrine yedirmedi ki zaten kâfirlerden idi. Bizler “Ey Adem! Zevcenle beraber cennette oturun, hem dilediğiniz yerinde dolaşarak nimetlerinden bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşıp da nefsine zulmedenlerden olmayın” dedik. Bunun üzerine Şeytan oradan ayaklarını kaydırdı, bulundukları naz u naîm içinden her ikisini çıkardı. Biz de “Bir takımınız, bir takımınıza hasım olarak inin ki yeryüzünde sizlere bir zaman için yerleşip hayatın esbâbından nasip almak mukadderdir” diye emrettik. Adem mabudundan kelimeler telakkî ederek onlarla yalvardı, O da kendisini affetti. Şüphe yok ki bütün suçları bağışlayan, mahlûkâtına rahîm olan ancak O’dur.
Bakara 177 Bakara 177
“Yüzlerinizi meşrıka, yahut mağribe dönmeniz taat değildir. Taat ancak o kimselerin işledikleridir ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a, peygamberlere inanır; sevdiği malını hısımlarına, yetimlere, biçarelere, yolda kalmışlara, isteyenlere, bir de esir olanlara verir; namazı kılar, zekâtı eda eder; sonra muahede ettikleri zaman ahdini yerine getirenler, hele sıkıntılı, hastalıklı sıralarda ve harb zamanlarında sebat ve metanet gösterenler yok mu, işte taatlerinde sadık olanlar bunlardır; işte Allah’tan korkanlar bunlardır.” “Yüzlerinizi maşrıka, yahut mağribe dönmeniz taat değil. Taat o kimselerin hali ki; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba, peygamberlere inanır. Sevdiği malını hısımlarına, öksüzlere, biçarelere, yolda kalmışlara, isteyenlere, bir de esir olanlara verir. Namazı kılar, zekâtı öder, sonra ahde girişince ahdini yerine getirenler, hele sıkıntılı, hastalıklı sıralarında ve harp zamanlarında sabredenler, metin olanlar… İşte taatlerinde sadık bunlardır. İşte Allah’tan korkanlar bunlardır (Allah’ın saygılı kulları bunlardır).”
Bakara 255 Bakara 255
“Öyle Allah’tır ki O’ndan başka ilah yoktur. Bâkîdir, her an bütün hilkat üzerinde hâkim ve kâimdir. Ne uyuklar, ne uyur. Göklerde, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim tasavvur edilebilir ki kalksın da O’nun izni olmaksızın nezd-i ilâhîsinde şefaat edebilsin?! Mahlûkâtının işlediklerini, işleyeceklerini bilir; mahlûkâtı ise ilm-i ilâhîsinden yalnız O’nun dilediğini kavrayabilir, başka bir şey bilemez. İlmi bütün gökleri, yeri kucaklar ve bunların nigehbanlığı kendisine ağır gelmez. Yüksek, büyük ancak O’nun Zât-ı kibriyâsıdır.” “Allah öyle bir ilâh ki, O’ndan başka ilâh yok. Bâkî; her an bütün hilkat üzerine hâkim ve kâim. Ne uyuklar, ne uyur. Göklerde, yerde ne varsa hep O’nun. Kim tasavvur edilebilir ki kalksın da izni olmaksızın O’nun yanında şefaat eyleyebilsin?! Mahlûkâtın işlediklerini, işleyeceklerini bilir. Mahlûkâtı ise ilm-i ilâhîsinden ancak O’nun dilediğini kavrayabilir. İlmi bütün gökleri ve yeri kucaklar ve bunların nigehbanlığı (bunları ademden sıyanet) Kendisine ağır gelmez. Yüksek, büyük ancak O (ancak O’nun Zât-ı Kibriyâsı).”
Âl-i İmran 18 Âl-i İmran 18
“Allah şahid, melekler şahid, ilim sahipleri şahid ki O’ndan başka Allah yoktur! Her an adl ile kâimdir. O’ndan başka Allah yoktur. Azîzdir, hakimdir.” “Allah şahid, melekler şahid, ilim sahipleri şahid ki: O’ndan başka ilah yok, bütün hilkat üzerinde her an adl ile hâkim ve kâim O’ndan başka ilah yok! Azîz O, hakîm O.”
Maide 66 Maide 66
“Şayet onlar Tevrat ile İncil’in ve Allah tarafından kendilerine daha neler indirilmişse hepsinin ahkâmını yerine getirseydiler, üzerindeki hava ile ayaklarının altındaki topraktan nimete müstağrak olurlardı; içlerinden itidaline sahip ümmet var, lâkin çoğu ne kötü işler işliyor!” “Eğer onlar Tevrat ile İncil’in ve Rabbü’1-âlemîn tarafından kendilerine daha neler indirilmişse hepsinin ahkâmını yerine getireydiler, üzerlerindeki hava ile ayaklarının altındaki topraktan nimete müstağrak olacaklardı. İçlerinden itidaline sahip ümmet yok değil, lâkin çoğu ne kötü işler işliyor!”

————

1  Dücane Cündioğlu, Bir Kur’an Şâiri (İstanbul, 2004), s. 143. Sık sık referans yapacağımız Bir Kur’an Şâiri adlı eser, Âkif’in Kur’an Meali’nin bütün safahatını anlatan kapsamlı bir çalışma olması bakımından fevkalade mühimdir. Ayrıca M. Ertuğrul Düzdağ’ın Mehmed Âkif: Mısır Hayatı ve Kur’an Meali (İstanbul, 2003) adlı eseri de bu konuda zikredilmesi gereken bir çalışmadır.
2  Eşref Edib, Mehmed Akif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, haz: Fahrettin Gün, İstanbul 2010, s. 160-161 ;Cündioğlu, a.g.e., s. 123-124.
3  Cündioğlu, aynı yer.
İsmail Hakkı Şengüler (hazırlayan), Mehmed Âkif Külliyatı, İstanbul 1992, X. 230-231.
5  İsmail Hakkı Şengüler, a.g.e., s. 231-233; Düzdağ, a.g.e., 214-228; Cündioğlu, a.g.e., 159-161.
6  1917′de Konya’da dünyaya gelen Mustafa Runyun, Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin oğludur. 1935 yılında ailesiyle birlikte Türkiye’den ayrılarak bir yıl Şam’da kaldı, sonra Medine’ye yerleşti. Daha sonra Mısır’a giderek orta ve yüksek öğrenimini Ezher’de tamamlayan Runyun, hakimlik ihtisası yaptı. Mustafa Sabri Efendi, Zahid Kevserî ve Yozgatlı Mehmed İhsan Efendi gibi Türk âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine katıldı. Ahmet Dâvudoğlu, Ali Yakup Cenkçiler, Ali Ulvi Kurucu, İsmail Ezherli gibi Mısır’da öğrenim gören öğrencilerle dostluk kurdu. On iki yıllık tahsilin ardından 1950′de Türkiye’ye dönen Runyun, 1957 yılına kadar Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Kurulu üye yardımcılığı görevini yürüttü. Bu dönemde hatiplik ve öğretmenlik de yapan Mustafa Runyun, Ankara Radyosu’ndaki dinî sohbetleriyle ismini duyurdu. 1956′da Diyanet İşleri Başkanlığı’nca Kur’an tercümesi için kurulan ilk heyette yer aldı. 1957’de Demokrat Parti’den Konya milletvekili oldu. 1960 İhtilali’nin ardından bir süre Yassıada’da tutuklu kaldı, ardından Kayseri Cezaevi’nde hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra Şişli Camii imam-hatipliğine tayin edildi ve uzun süre bu görevini sürdürdü. 1970 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Arapça öğretmenliğine tayin edildi ve 1981′de emekli oluncaya kadar bu görevine devam etti. 1988 yılında İstanbul’da vefat etti, Sahrayıcedid Mezarlığı’na defnedildi (Sedat Şensoy, “Mustafa Runyun”, DİA, XXXV, 245), Mustafa Runyun’un Mısır’daki hayatına dair Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında önemli ayrıntılar mevcuttur; bk. M. Ertuğrul Düzdağ (haz.), Ali Ulvi Kurucu Hatıralar, İstanbul 2007, c. 1, s. 271 vd.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Mehmed Akif Ersoy – Kur’an Meali için 3 cevap

  1. Mehmet Akif Ersoy’un Türkçe Kur’an çalışmasına daha önce 1979 yılında Ankara daki Milli Kütüphane deki meal ve tefsirler arasında rastlamıştım, basılı bir nüshası bulunmaktaydı. Ancak yayınevini şimdi anımsıyamıyorum. Tekrar basılıp okuyucuya ulaşabilecek olması ilgiyle okuyacak bir çok kardeşimiz olacağına işarettir. Hayırlara vesile olsun inşallah. Esen kalınız.

  2. Bu mealde, M. Akifin 40 yıllık sevdası, Kuranı Kerimin sadece üçte birinin meali ile sonuçlansa da bu sevdanın meyvesi teheccüt ve seher vakitlarine ilaçtır, Aşıklarına duyurulur!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>