Mutluluk Nerede ?

Nisan 18, 2013 9+ Yaş, Ödüllü Kitaplar, Özlem Yayınevi

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

En büyük mutluluğu, elbette sizlerle birlikte olduğum zamanlarda yaşıyorum. Tam anlamıyla doyurucu mutluluklar, elbette yalnızca insanlarla birlikte yaşanılıyor. Bu gerçeği ayrı tutarsam, burada bir yalnızlık duymadığımı; tersine güzel günler geçirdiğimi söyleyebilirim…

Üç mevsim, günlerimin bir bölümü, her birine ayrı bir sevgi, ilgi duyduğum bitkilerin arasında geçiyor.

Bahçemde ve bahçemin çevresinde kuş cıvıltıları da hiç eksik olmaz. Kışın bile burayı terk etmeyen kuşlar vardır…

Bitkiler çoğaldıkça bahçe, kuşların da uğrak yeri oldu. Az önce sesini duyduğumuz kuş, kırlangıçtı. Kulak verirsen, yakın, uzak yerlerden başka kuş seslerini de duyabilirsin. Bu kuş korosunu üç mevsim dinleyebilirsin, burada…

***

İçindekiler

Alfabe Sevinci      5 – 13
Beni Etkileyen İlk Kitap      14 –  20
Anne Köpekle Yavru Köpeğin Ölümü      21 – 34
Mutluluk Nerede?      35 – 53
Düşten Gerçeğe      54 – 77

ALFABE SEVİNCİ

O zamanlar köylere motorlu taşıt girmemişti daha. Köyler birbirine toprak yollarla bağlıydı. Köylerden kasabalara, kentlere alışveriş ve başka gereksinimler için ya atla, eşekle ya da yaya gidilip geliniyordu. Kışın kar yağdığında ise attan, eşekten yararlanma olanağı da ortadan kalkıyordu.

Küçük köylerde o yıllar öğretim, üç sınıflı eğitmenli okullarda yapılıyordu. Bu okullarda eğitmenler, okula kaydettikleri öğrencileri üç yıl okutup mezun ediyor, sonra yeniden birinci sınıfa öğrenci alıyorlardı.

Birinci sınıfı Utku da bu tek derslikli, tek sınıflı okullardan birinde okumuştu. Aralık sonlarıydı. Bir hafta önce saatlerce kar yağmış; sert rüzgârlar, karları oradan oraya savurup durmuştu. O tipili havalarda okulun tavan arasına giren karların erimesiyle, sınıflarına şakır şakır su damlamaya başlamıştı. Bu nedenle sınıfları, geçici olarak köyün camisinin bitişiğindeki geniş ahşap odaya taşınmıştı.

Utku’nun sınıfı yeni alfabelerine, işte orada kavuştu. Utku, o günü hiç unutmamıştı. İlk derste eğitmenleri, alfabelerini getiren Bekçi Amca’nın önceki akşam ilçeden köye döndüğü haberini vermişti. Onun için, gözleri hep kapıdaydı.

Derse geç gelenlerin kapıyı her vuruşunda bütün sınıf, hop oturup hop kalkıyordu. Kış geceleri evlerinde Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Hz. Ali’nin cenkleri okunan öğrenciler, daha da heyecanlıydılar. Onlar, kitaba daha sıcak bakıyorlardı. Utku da onlardandı.

Hem sobanın hem de pencerelerden giren güneşin etkisiyle sınıf sımsıcaktı. İkinci dersin ortalarıydı. Bekçi Amca, sonunda sırtındaki heybesiyle sınıfa girmişti. Onun sınıfa girişi, herkesi heyecanlandırmış; öğrenciler anlaşmış gibi, “Yaşasın! Alfabelerimiz geldi!” diye fısıltı biçiminde sevinçlerini belli etmişlerdi.

Bekçi Amca, önce “Günaydın!” dedi. Sonra, ellerini ovuştura ovuştura eğitmenin masasına, sobanın yakınına doğru yürüdü. Omzundaki heybeyi masanın üzerine koydu. Bekçi Amca’nın, külot pantolonunun üzerine çektiği uzun boyunlu beyaz yün çorapları kar içindeydi.

Çorapların üzerindeki karlar sıcağı görür görmez, eriyip su damlacıklarına dönüşmeye başlamıştı. Bu damlacıklar, çorapların üzerinde, anlatılmaz güzellikte kristal süsler oluşturuyordu.

Öğrenciler için bir giz olan yeni alfabe, az sonra onların ellerinde olacaktı! Eski alfabenin yerine, artık bunu okuyacaklardı. Utku, yıllar sonra, bu yeni alfabeyi, öğretmen Hilmi Güçlü’nün yazdığını; resimlerini de Hulusi İhap’ın yaptığını öğrenecekti.

Az sonra, alfabeyle birlikte kurşun kalemleri ve defterleri de ellerinde olacaktı. Bir an önce sayfalarını çevirmek istedikleri alfabe, şu anda karşılarındaki şu heybenin içindeydi. Kalem, defter ve silgiler de. Bütün öğrenciler, bakışları, masanın üzerindeki heybeye odaklanmış, öylece bekliyorlardı.

İçerisi sımsıcaktı; ama dışarıda, güneşe karşın, dondurucu bir soğuk vardı. Yağan kar, neredeyse adam boyunu aşmıştı. O zamanlar, o yörelere çok kar yağardı. İlkbahar ortalarına kadar da kalkmayı bilmezdi.

Sınıfta öğrencilerin yüzü güneye dönüktü. Karşılarında duran kar altındaki topraklar, köyün alt yanından güneye doğru hafif hafif yükseliyordu. Bu yükseliş, gerilerdeki çam ve köknar ağaçlarından oluşan orman kuşağına kadar sürüyordu. Orman kuşağı da Çadır Dağı’nın eteklerindeki aşınmış tepelerde son buluyordu. Utku, arada bir, pencereden buraları seyretmekten çok hoşlanıyordu.

Tipi, karşıda dik bayırlardaki çukurlukları karla doldurmuş, dümdüz etmişti. Girintili çıkıntılı tepelerden birçoğu da dümdüz bir beyaz örtüyle kaplanmıştı. Tepelerin eteklerinde ve doruklarda yalnızca keskin kaya çıkıntıları görünüyordu. Koyu gri görüntülü bu kayalar siyah, kalın, düzensiz birer çizgi biçimini almıştı. Güneş vurmayan yerlerde, mavimsi duru bir beyazlık egemendi. Güneş gören yerlerdeki karlar ise süt beyaz renkteydi.

Gökyüzü, masmavi ve pırıl pırıldı. Beyaz örtü üzerine düşen güneş, Utku’nun gözünü kamaştırıyordu. Bu görüntü, onun yaşama sevincine yeni sevinçler katan doyulmaz bir mutlulukla eşdeğerdeydi. Sabahleyin, bir tas çorba içmiş; öğle yemeği olarak, çıkınındaki peynir ekmeği yiyecekmiş; hiçbiri umurunda değildi. İnsanları seviyordu ve insanlarca sevildiğini duyumsuyordu. Ama akşam yemeklerinin daha özel olduğu da anımsanmalıydı. Akşamları, kesme çorbasının yanında arada bir peynirli kesme makarna bile yiyebiliyorlardı. Diğer akşamları da kuru fasulye, patates yemeği, yanında ayranıyla birlikte bulgur pilavı yeniliyordu. Kimi akşamları keşkek yedikleri bile oluyordu.

İvedi durumlarda yapılan papayı, tereyağlı pekmeze banarak yediklerini de hiç mi hiç unutmuyordu Utku. Ne kadar çok severdi papayı! Haksızlık etmemeli; binde bir süt de içiyorlardı. Sığırları, hatta bir mandaları bile vardı; ama yağ elde edilsin diye sık sık süt içirilmezdi.

Kalabalık sofrada yemek bittiği halde doyamamış olanlar bulunursa, sofranın ortasına “söz kesen” diye anılan güveç peyniri konulurdu. Doyamayanlar, kalan ekmeklerini bu peynire banarak açlıklarını giderirlerdi.

Ne tek yanlı beslenme, ne de gizli açlık gibi bir bilgisi ve derdi vardı Utku’nun. Bir derdi, günlerdir beklediği alfabe, kalem, defter ve silgileriydi ki onlar da gelmişti işte.

Ödüllü Kitap:
2007 Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülleri yarışmasında 3.lük ödülü almıştır.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>