Notre Dame´ın Kamburu | Victor Hugo | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Notre Dame Kilisesi’nin kambur zangocu Quasimodo, güzel çingene kızı Esmeralda’ya âşık olmuştur. Ne var ki velinimeti rahip Claude Frollo da bu kıza karşı ilgisiz değildir. Esmeralda’nın âşık olduğu Yüzbaşı Phoebus da bu üçgene eklenince, Sevmek sahip olmak mıdır yoksa fedakârlık mı? sorusunu akla getiren üç farklı insan ve üç farklı aşk gözler önüne serilir.

Victor Hugo’nun 15.yy Paris’ine ilişkin pek çok tasvire yer verdiği Notre Dame’ın Kamburunda, olayların yanı sıra dönemin mimarisi ön plana çıkarılır ve bunun üzerinden tarihsel bir anlatım ortaya koyulur.

***

BİRİNCİ BÖLÜM

I

BÜYÜK SALON

Bundan tam üç yüz yıl, altı ay, on dokuz gün önce Paris halkı, Cite, Üniversite ve Şehir üçgeni arasında aynı anda var gücüyle çalan kilise çanlarının gürültüsüyle uyandı.

Oysa 6 Ocak 1482 günü tarihte önemli bir gün değildi. Sabahın erken saatlerinde kilise çanlarını ve Paris halkını harekete geçiren olay çok önemli değildi. Bu ne Picardlıların ne de Burgonyalıların bir saldırısı, ne tören alayı halinde çıkılan bir av, ne Laas bağlarında bir öğrenci isyanı, ne sayın kral hazretlerinin kente girişi, ne de bir hırsızın ya da kapkaççının Paris Adliyesi’nde idam edilmesiydi. 15. yüzyılda sıkça rastlandığı gibi sırmalı, işlemeli elbiseli bir elçinin şehre aniden gelmesi de değildi. Krala hoş görünüp yaranmak uğruna bütün o Flaman belediye başkanlarının kaba saba topluluğuna güler yüz göstermek, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur kapısının önündeki o görkemli halıları ıslatırken Bourbon Konağı’nda nefis bir şölen vermek zorunda kalan Bourbon Kardinali hazretlerinin canını sıkmaya neden olan benzer bir kafilenin, veliaht ile Marguerite de Flandre’in evliliklerini sonuçlandırmakla görevli Flaman elçiliğinin geçit töreni de daha iki gün önce gerçekleşmişti.

6 Ocak günü, Jehan de Troyes’in de dediği gibi “bütün Paris halkını heyecanlandıran” şey, çok eskiden beri birlikte kutlanılan Krallar Günü ve Deliler Bayramı’nın kutlanmasıydı.

O gün, Greve Meydanı’nda mutlaka şenlik ateşi yakılır, Braque Kilisesi’nde ve Adalet Sarayı’nda ağaçlar dikilirdi. Bu olay bir gün önceden, sayın belediye başkanının, mor renkli savaşçı ceketleri giymiş, göğüslerinde büyük beyaz haçlar bulunan çığırtkanları tarafından kavşaklarda borular öttürülerek halka ilan edilmişti.

Böylece, sabahın erken saatlerinden itibaren evlerini ve dükkândükkânlarını kapatan burjuva hanımlar ve beyler belirlenen üç şenlik yerine doğru yollanmaya başlamışlardı. Herkes kararını önceden vermişti, kimi şenlik ateşinin, kimi ağaçların yanına, kimi de dini oyuna gidiyordu. Paris aylaklarının sağduyusuna övgü olsun diye, kalabalığın büyük çoğunluğunun tam mevsime uygun olan şenlik ateşine ya da Adliye Sarayı’nın her tarafı örtülü, kapalı toplantı salonunda gerçekleşecek oyuna gittiğini söylemek gerekir. Meraklılar da zevksizce çiçeklendirilmiş zavallı mayıs ağacını Braque Kilisesi’nin mezarlığında ocak ayının soğuğunda yapayalnız bırakmak konusunda hem fikirdiler.

Halk Adliye Sarayı’nın çevresindeki sokaklara akın etmişti, çünkü iki gün önce gelen Flaman büyükelçilerinin, dini oyunu ve yine aynı toplantı salonunda yapılacak “Deliler Başkanı”nın seçimini izlemeyi planladıkları biliniyordu.

O dönemde dünyanın en büyük kapalı salonu olarak tanınmış büyük salona(Sauval henüz Montargis şatosunun büyük salonunu ölçmemişti) ulaşmak o gün pek kolay değildi. Tıka basa dolmuş Adliye Meydanı, penceredeki meraklılar için bu beş-altı cadde, tıpkı nehir ağızları gibi, her an yeni bir insan dalgası getiren bir deniz görüntüsü sunuyordu.

Sürekli büyüyen bu kalabalığın dalgaları, meydanın engebeli arazisinde tıpkı denize uzanan burunlar gibi sağda solda çıkıntılar oluşturan evlerin kenarlarına çarpıyordu. Aradaki avluda kırıldıktan sonra geniş dalgalar halinde yandaki eğimlerden dökülen ikili bir akımın aralıksızca çıkıp indiği sarayın Gotik tarzdaki yüksek cephesinin tam ortasındaki büyük merdiven, bir göldeki çağlayan gibi sürekli meydana akıyordu. Çığlıklar, kahkahalar, binlerce ayağın hareketi büyük bir gürültü ve uğultu çıkarıyordu. Bazen bu uğultu ve gürültü artıyor, bütün bu kalabalığı merdivenlere doğru iten akım kesiliyor, karışıyor ve dönüyordu. Buna ya bir okçunun dürtmesi, ya da düzeni sağlamak için kalabalığın arasına girmiş bir zabıtanın tepinen atı neden oluyordu; zabıtanın polis memuruna, polisin jandarmaya, jandarmanın da Paris merkezine bıraktığı hayranlık verici bir gelenektir bu.

Kapılar, pencereler, çatı pencereleri, damların üzeri, Adliye Sarayı’na, kalabalığa bakan, daha fazlasını istemeyen, sakin, namuslu binlerce burjuva ile doluydu. Çünkü Paris’te birçok insan göstericilerin yaptığı gösterilerle yetinirdi ve zaten bizim için arkasında bir şeylerin döndüğü yüksek bir duvar bile yeterince merak uyandırıcıdır.

Bizlere, 1830’da yaşayan insanlara, on beşinci yüzyılda yaşayan Paris halkına düşünce olarak karışma, onlarla beraber itişerek, dirsek dirseğe, düşe kalka Adliye Sarayı’nın 6 Ocak 1482’de daracık kalan bu kocaman salonuna girme şansı verilseydi, kesinlikle ilgi çekici şeyler görürdük, etrafımız bu kadar eski oldukları için bize bu kadar yeni görünen şeylerle dolu olurdu.

Eğer okuyucu razı olursa, zırhlı, pelerinli, asker ceketli kalabalığın arasında bu büyük salonun eşiğini bizimle beraber geçince kapılacağı izlenimleri düşünerek bulmaya çalışacağız.

Önce, kulaklarda uğultu, gözlerde hayranlık. Başlarımızın üstünde oymalı tahta kaplamalı, gök mavisi renkli, altın yaldızlı çiçeklerle süslü bir çift kubbe, ayaklarımızın altında mermerle döşenmiş siyah beyaz bir zemin. Bizden birkaç adım ötede kocaman bir sütun, sonra bir tane daha, sonra bir başkası, toplamda salon boyunca çift kubbeye dayanak olan yedi sütun. İlk dört sütunun etrafında camları ve göz alıcı görüntüleriyle dükkânlar, diğer üç sütunun çevresindeyse, davacıların pantolonlarıyla, savcıların cüppeleriyle aşındırıp kirlettikleri meşe ağacından sıralar vardı. Salonun çevresinde, yüksek duvar boyunca, kapıların, pencerelerin, sütunların arasında Pharamond’dan bu yana gelmiş geçmiş bütün Fransa krallarının bitmek bilmez bir dizi heykeli; kolları sarkık, bakışları yerde tembel krallar, kafalarını ve ellerini cesaretle gökyüzüne kaldırmış cesur ve savaşçı krallar. Sonra, uzun oval pencerelerde bin bir renkle süslenmiş camlar, salonun uzunluğu boyunca titizlikle oyulmuş gösterişli kapılar, ve hepsi, kemerler, sütunlar, duvarlar, pencere pervazları, duvar kaplamaları, kapılar, heykeller, hepsi baştan aşağı göz kamaştırıcı bir mavi ve altın yaldızla işlenmiş. Bizim dönemimizde çoktan solmaya başlayan bu işlemeler, 1549’da Du Breul geleneğe uyarak hayranlıkla izlenirken, tozun ve örümcek ağlarının altında tamamen kaybolmuştu.

Şimdi, bir ocak ayının solgun ışığıyla aydınlanan bu dikdörtgen biçimindeki gösterişli salonun, duvarlar boyunca akın eden, yedi sütunun etrafında fır dönen, gürültücü ve rengârenk bir kalabalığın saldırısına uğradığı düşünüldüğünde, en ince ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacağımız tablonun ne kadar kafa karıştırdığı anlaşılabilir.

Şurası kesin ki, Ravaillac IV. Henri’yi öldürmüş olmasaydı, Ravaillac’ın Adalet Sarayı’nın mahkeme kalemine bırakılan dava belgeleri de olmayacaktı. Adı geçen belgeleri yok etmek isteyen suç ortakları, belgeleri yakmak için binayı yakmaktan başka çaresi kalmayan kundakçılar, ve 1618 yangını olmayacaktı. Eski adliye, eski büyük salonuyla ayakta olacaktı, okuyucuya “gidip onu görün” diyebilecektim, böylece, her ikimiz de, ben bu tanımlamayı yapmak, okuyucu da onu okumak zorunda kalmayacaktık. Bu durum yeni bir gerçeği kanıtlıyor: büyük olayların hiç hesap edilmeyen sonuçları oluyor.

Öncelikle, belki Ravaillac’ın suç ortakları yoktu, ve belki, eğer varsalar, bu suç ortakları 1618 yangınını çıkarmadılar. Bu da mümkün. Akla uygun iki açıklama daha var. Birincisi, herkesin bildiği gibi, 7 Mart’ta, gece yarısından sonra gökyüzünden saraya düşen, bir ayak genişliğinde, dirsek uzunluğunda büyük alevli yıldız. İkincisi, Theophile’in1 şiiri:

Elbette, oyun hüzünlü bitti

Paris’te Bayan Adalet

Çok baharat yediği için

Bütün sarayı ateşe verdi.

1628’deki Adliye Sarayı yangının politik, fiziksel ve şiirsel açıdan üçlü açıklaması hakkında ne düşünülürse düşünülsün, kesin olan, ne yazık ki yangındı. Bugün, bu felaket ve özellikle de bu felaketten kalanları da yok eden, arka arkaya yapılan onarım çalışmaları yüzünden, Fransa krallarının Louvre’un ağabeyi sayılan bu ilk konutundan, Kral Robert tarafından yaptırılan, Helgaldus’un tasvir ettiği muhteşem binaların izinin arandığı Philippe le Bel zamanında bile çoktan eskimiş olan bu saraydan pek bir iz kalmamıştı. Neredeyse her şey yok olmuştu. Aziz Louis’nin evlilik sözleşmeleri yaptığı mahkeme odasına ne oldu? Üzerinde kaba kumaştan dikilmiş kolsuz bir yelek, siyah sandaletlerinin üzerinde bir manto, Joinville ile, halıların üzerinde yatarak adalet dağıttığı bahçe nerede? İmparator Sigismond’un odası? IV. Charles’ın odası? Evsiz Jean’ın odası? IV. Charles’ın af ilan ettiği merdiven? Marcel’in, veliahtın gözleri önünde, Robert de Clermont ve Mareşal Champagne’ı boğazladığı kaldırım taşı? Kilisenin kabul etmediği sözde Papa Benedict’in fetvalarının paramparça edildiği, bu fetvaları getirenlerin suçlarını kabul etmek zorunda kalıp, alaylarla geri döndükleri o küçük kapı nerede? Ya altın yaldızlarıyla, çivit mavisiyle, sivri pencereleri, heykelleri, sütunlarıyla, görkemli oymalı kubbesiyle büyük salon nerede? Peki yaldızlı oda? Kapının önündeki, Süleyman’ın tacındaki aslanlar gibi kuyruğu bacaklarının arasında, adaletin gücüne yaraşır bir şekilde kafası öne eğik, küçük düşmüş gibi duran aslan nerede? O güzel kapılar, süslü camlar? Biscornette’in cesaretini kıran oymalı demirler? Du Hancy’nin ustalıkla çalıştığı o doğrama işleri? Zaman ne yaptı, insanlar bu harikalara neler yaptılar? Bütün bunların, bütün bu Galya tarihinin, bütün bu gotik sanatın karşılığında bize ne verdiler? M. de Bross’un, Saint-Gervais Kapısı’nın beceriksiz mimarının kaba, basık kemerleri, sanat dedikleri bu. Tarihe gelince, hâlâ Patrus dedikodularıyla yankılanan büyük sütunun geveze anıları var sadece.

Çok fazla değil. Şimdi gerçek eski sarayın gerçek büyük salonuna dönelim.

Bu devasa dikdörtgen yapının iki ucundan birinde şu ünlü mermer masa duruyordu. Mermer masa öyle uzun, öyle geniş ve öyle kalındı ki eski tapu belgelerinin, Gargantua’nın iştahını açacak bir dille anlattığına göre dünyada bu mermer parçasının bir benzeri asla görülmemişti. Diğer uçta Louis XI’in Meryem’in önünde diz çöküp heykelini yaptırdığı, kraliyet heykellerinin sırasında iki oyuğun boş kalmasını umursamadan, Charlemagne’ın ve Aziz Louis’nin, Tanrı katında Fransa kralları kadar itibarı olduğunu düşündüğü iki azizin heykellerini kaldırttığı küçük kilise bulunuyordu. Daha altı yıl önce yapılmış, hâlâ yepyeni bir halde olan küçük kilise, Rönesans’ın güzellik hayalleri ve çılgınlıklarıyla 16. yüzyılın ortalarına kadar süren, bizde gotik çağın sonunu belirten o usta mimari, nefis işlemeler, ince ve derin oymalar zevkine bütünüyle uygundur. Özellikle, ana kapının üstünde, küçük, gül şeklindeki bezeme bir incelik, bir zarafet başyapıtıdır, dantelden bir yıldız gibi görünür.

Salonun ortasına, tam büyük kapının karşısına, Flaman elçileri ve oyunu seyretmeye davet edilen önemli insanlar için duvara dayalı ve içine yaldızlı odanın koridorunun penceresi aracılığıyla özel bir girişin yerleştirildiği altın sırmalı bir kürsü kurulmuştu.

Gösteri, gelenekler gereği, mermer masanın üzerinde olmalıydı. Masa bunun için sabah erkenden buraya konulmuştu. Adliye çalışanlarının topuklarıyla her tarafı çizilmiş olan görkemli mermer, üst yüzeyi bütün seyircilerin görebileceği sahne görevini gören, örtülerle saklanmış alt tarafı sahnedeki insanlara giyinme odası görevi yapan oldukça yüksek bir yapı iskeletini destekliyordu. Dışarıya eğreti bir şekilde yerleştirilen merdiven sahneyle giyinme odası arasında iletişimi sağlıyor ve basamakları da giriş ve çıkışlar için kullanılıyor olmalıydı. Sanatın ve makinelerin masum ve saygıdeğer çocukluğu!

İdam günlerinde olduğu gibi bayramlarda da halkın bütün eğlencelerinin zorunlu bekçileri olan Sarayın dört icra memuru, mermer masanın dört ucunda ayakta duruyorlardı.

Oyun, Adliye Sarayı’nın büyük saati öğlen on ikiyi vurduğu zaman başlamalıydı. Bu bir tiyatro gösterisi için elbette geç bir saatti ama büyükelçileri beklemek gerekmişti. Aslında bütün bu kalabalık sabahtan beri buradaydı. Bu masum meraklıların birçoğu gün doğumundan beri sarayın büyük merdiveni önünde soğuktan titriyorlardı. Hatta bazıları içeri giren ilk kişiler olacaklarından emin olmak için geceyi büyük kapının karşısında geçirmişlerdi.

Kalabalık giderek artıyordu. Yatağını aşan bir su gibi, duvarlar boyunca yükseliyor, sütunların etrafında kabarıyor, saçakların, kornişlerin, pencere dayanaklarının, mimarinin bütün çıkıntılarının, heykelin bütün kabartmalarının üzerine taşıyordu. Böylece işkence, sabırsızlık, sıkıntı, bir günlüğüne edepsizlik ve çılgınlık yapma özgürlüğü, bir dirsek dokunması ya da ufak bir çarpışmada, her an her fırsatta patlayan tartışmalar, uzun bir bekleyişin yorgunluğu, bütün bunlar, büyükelçilerin gelmesi gereken saatten önce, bu sıkışmış, ezilen, havasızlıktan boğulmak üzere olan halkın yaygarasına acı ve sert bir ton katmıştı. Flamanlara, esnaf amirine, Bourbon kardinaline, saray kâhyasına, Madam Marguerite d’Autriche’e, değnekli çavuşlara, soğuğa, sıcağa, kötü havaya, Paris piskoposuna, Deliler papasına, sütunlara, heykellere, şu kapalı kapıya, açık pencereye edilen beddualardan ve şikâyetlerden başka bir şey duyulmuyordu. Olan bitenler, kalabalık arasına dağılmış, bütün bu hoşnutsuzluğa muzipliklerini, şakalarını katan ve neredeyse genel keyifsizliği kışkırtan öğrenci ve uşak gruplarını da alabildiğine eğlendiriyordu. Bundan başka şu neşeli şeytanlardan oluşan bir grup vardı. Bir pencerenin camlarını yerle bir ettikten sonra, son derece çevik hareketlerle saçağın üstüne oturmuşlardı. Böylece bakışlarını, alaylarını içerden ve dışardan, salondaki ve alandaki kalabalığa daldırıyorlardı. Gülünç hareketlerinden, çınlayan kahkahalarından, salonun bir ucundan ucuna arkadaşlarıyla alaycı atışmalarından, bu genç rahip adaylarının diğer insanların yorgunluğunu ve sıkıntısını paylaşmadıkları, gözlerinin önünde gerekleşenlerden, kendi özel zevkleri için, diğerini sabırla bekleten bir oyun çıkarmasını çok iyi bildikleri kolayca anlaşılabiliyordu. İçlerinden biri, bir sütunun oymasına asılı, güzel yüzlü, muzip bir sarışın diğerine bağırdı:

— Yemin ederim bu sîzsiniz Joannes Frollo deMolendino! Adınız gerçekten Değirmenci Jehan olmalı, kollarınız ve bacaklarınız rüzgârda dönen dört kanada benziyor çünkü. Ne zamandan beri buradasınız?

Joannes Frollo:

— Şeytanın da desteğiyle, dört saati geçti, diye cevap verdi. Umarım Araf’ta geçireceğim süreden düşürülür. Sicilya kralının sekiz ozanının Sainte-Chapelle’deki yedi ayininin ilk ayetini okuduklarını bile duydum.

— İyi ozanlardır onlar, diye devam etti diğeri, külahlarından bile sivridir sesleri! Aziz Jean’a bir ayin düzenlemeden önce, kral Aziz Jean’ın Latince şarkıyı taşra ağzıyla dinlemeyi sevip sevmediklerini öğrense iyi ederdi doğrusu!

Pencerenin altındaki kalabalıktan yaşlı bir kadın:

— Sicilya kralının lanetli ozanlarını kullanmak için yaptı bunu! diye bağırdı aksice. Sorarım size! Bir ayin için bin lira! Hem de Paris balık halinin üstünde!

Balıkçı kadının yanında burnunu tıkayan iri kıyım bir adam:

— Sus kadın! diye bağırdı. Elbetteki bir ayin yapılacaktı. Kralın yeniden hastalanmasını istiyor olmayasınız?

Sütunda asılı duran öğrenci bağırdı:

— Çok cesur konuştunuz sayın Boynuzlu Gilles, kralın kıyafetlerinin kürkçü başı!

Öğrenciler zavallı kürkçü başının can sıkıcı ismini duyunca bir kahkaha patlattılar. Bazıları:

— Boynuzlu! Boynuzlu Gilles! diye bağırıyorlardı.

Diğerleri:

— Boynuzlu ve dikenli, diye ekliyordu.

Sütuna asılı küçük şeytan:

— Hey! Gülünecek ne var? Kralın sarayının baş kâhyasının kardeşi, Vicennes ormanının ilk mübaşiri üstat Boynuzlu Mahiet’in oğlu Saygıdeğer Boynuzlu Gilles, hepsi de Parisli burjuva, babadan oğla hepsi de evli!

Kahkahalar iki katına yükseldi. İri kürkçü, bir tek söz bile söylemeden, her taraftan ona yönelen sabit bakışlardan saklanmaya uğraşıyordu. Ama boşuna çırpınıp, ter döküyordu: çabaları, hayal kırıklığı ve öfkeden kıpkırmızı olmuş kırmızı yüzünün bir tahtaya saplanmış bıçak gibi etrafındakilerinin omuzlarına daha bir sıkıca karışmasından başka bir işe yaramıyordu.

Sonunda tıpkı kendisi gibi kısa boylu, şişman, saygıdeğer biri imdadına yetişti.

— Ne kadar tiksindirici! Bir burjuvayla bu şekilde konuşan okul öğrencileri! Benim zamanımda bu çocuklara değnekle bir güzel dayak atılır, sonra da değnek çocuğa yaktırılırdı.

Çete bir kahkaha patlattı.

— Hey! Kim şakıyor öyle? Hangi zavallı baykuş bu?

İçlerinden biri:

— Ah! Ben tanıyorum. Üstat Andry Musnier o.

Bir diğeri:

— Çünkü Üniversitenin dört yeminli kitapçısından biri o, dedi

— Orda her şey dörder tanedir, diye ekledi bir üçüncüsü: dört ülke, dört fakülte, dört bayram, dört bakan, dört seçmen, dört kütüphane.

Jean Frollo araya girip:

Eh öyleyse, şeytanı da dörtlemek lazım.

Musnier, kitaplarını yakacağız.

Musnier, uşağını döveceğiz.

Musnier, karınla kırıştıracağız.

Zavallı şişko Matmazel Oudarde.

Bir dul kadar taze ve neşeli.

Üstat Andry Musnier:

— Canınız cehenneme, diye homurdandı.

Hâlâ sütuna asılı duran Jehan:

— Andry efendi, kapat o çeneni, yoksa kafana düşerim, diye bağırdı.

Üstat Andry kafasını kaldırdı, bir an sütunun yüksekliğini, haylaz çocuğun ağırlığını ölçüyormuş gibi yaptı, aklından bu ağırlığı hızın karesiyle çarptı ve sustu.

Meydan savaşının lideri Jehan zaferle devam etti:

— Baş diyakozun kardeşi olsam da yaparım!

— Ah bizim Üniversitenin güzel beyefendileri! Böyle bir günde bile ayrıcalıklarımıza saygı göstermediniz! Sonuçta şehirde şenlik ateşi, Cite’de Flaman büyükelçiler, gösteri, delilerin papası, Üniversite’de hiçbir şey!

Pencerenin pervazına rahatça yerleşmiş rahip adaylarından biri:

— Oysa Maubert Meydanı yeterince büyük! diye ekledi.

Joannes bağırdı:

— Kahrolsun rektör, seçmenler ve bakanlar!

Bir başkası:

— Bu akşam Champ-Gaillard’da bir şenlik ateşi yakmalıydık, Üstat Andry’nin kitaplarıyla! diye ekledi.

Yanındaki:

Kâtiplerin sehpalarıyla! diye bağırdı.

Asacının sopasıyla!

Dekanların hokkalarıyla!

Bakanların masalarıyla!

Rektörün koltuğuyla!

Küçük Jehan şarkı söyler gibi:

-Kahrolsun! dedi. Kahrolsun Andry, asacılar, kâtipler, doktorlar ve bakanlar, seçmenler ve rektör!

Üstat Andry kulaklarını tıkayarak mırıldandı:

— Dünyanın sonu geldi!

Çocuklardan biri bağırdı:

— Rektör demişken, işte meydandan geçiyor!

Herkes meydana döndü.

Bir sütunun iç tarafında asılı kaldığı için dışarıda olup bitenleri göremeyen Jehan Frollo:

— Gerçekten saygıdeğer üstadımız Rektör Thibaut mu geçiyor? diye sordu.

Diğerleri hep bir ağızdan:

— Evet, evet, diye cevap verdiler. O geçiyor, gerçekten Üstat Rektör Thibaut bu.

Gelen gerçekten de rektördü ve yanında Üniversitenin bütün yöneticileriyle sürü halinde, elçiye doğru gidiyorlardı ve o sırada sarayın meydanını geçiyorlardı. Pencerede sıkışıp kalmış öğrenciler meydanı geçerken onları alaycı alkışlarla ve sözlerle karşıladılar. En önde yürüyen rektör bu karşılamaya göğüs germek zorunda olan ilk kişiydi, karşılama oldukça zorlu geçti.

— Günaydın rektör bey! Hey! Günaydın dedik!

— Yaşlı kumarbaz nasıl olmuş da gelmiş? Zarlarını nasıl bırakabilmiş?

— Nasıl da güzel gidiyor katırının üstünde! Katırının kulakları daha kısa!

— Hey! Günaydın Rektör Thibaut! Yaşlı budala! Koca kumarbaz!

— Tanrı sizi korusun! Bu gece çift altı geldi mi hiç?

— Ah, kumar ve zar uğruna yaşlanmış, eskimiş, çökmüş suratlı adam!

— Nereye gidiyorsunuz böyle? Sırtınızı Üniversiteye döndünüz Şehre doğru gidiyorsunuz!

Değirmenci Jehan:

— Thibautode Caddesi’ne ev aramaya gidiyordur elbette! diye bağırdı.

Bütün çete gümbür gümbür bir sesle ve çılgın gibi alkışlarla bu cümleyi tekrar etti.

— Thibautode Caddesi’ne ev aramaya gidiyorsunuz değil mi, rektör bey, şeytanın kumarbazı!

Sonra sıra diğer rütbelilere geldi.

— Kahrolsun sopalılar! Kahrolsun yönetim!

— Hey Robin Poussepain! Şu adam neyin nesi?

— O Gilbert de Suilly, Gilbertus de Soliaco, Autun kolejinin başkanı.

— Al işte ayakkabım, senin yerin benimkinden uygun, şunu tam suratına at.

— Kahrolsun beyaz pelerinli altı din bilimci!

— Din bilimciler de burada mı? Ben onları Sainte-Genevieve’e Roogny malikânesi için yolladığı altı beyaz kaz sanmıştım.

— Kahrolsun doktorlar!

— Kahrolsun kardinallerin tartışmaları!

— Külahıma anlat, Sainte-Genevive başkanı! Sen bana da haksızlık ettin! Gerçekten! Normandiya’daki yerimi, kendisi İtalyan olduğu için Bourges’dan gelen küçük Ascanio Falzaspada’ya verdi.

Öğrenciler hep bir ağızdan:

— Bu haksızlık! diye bağırdılar. Kahrolsun Sainte-Genevive başkanı!

— Hey! Joachim de Ladehors efendi! Hey! Louis Dahuille! Hey! Lambert Hoctement!

— Almanya bakanının canı cehenneme!

— Gri kürklü Sainte-chapelle rahiplerinin de!

— Hey! Sanat uzmanları! Kahrolsun bütün kara zırhlar! Bütün kızıl zırhlar!

— Rektöre uygun bir kuyruk olmuş.

— Sanırsınız denizden gelip evlenmeye giden bir Venedik dükü.

— Hey Jehan! Sainte-Genevieve Kilisesi meclis üyeleri!

Kahrolsun meclis üyeleri!

— Rahip Claude Choart! Doktor Claude Choart! Marie la Giffard’ı mı arıyorsunuz?

— Kendisi Glatigny Sokağı’nda!

— Kadın dört dinar borcunu ödüyor.

— Parayı suratınıza fırlatsın ister miydiniz?

— Arkadaşlar! Simon Sanguin geliyor, Picardie’nin adayı, yanında karısı!

Cesur Üstat Simon!

Günaydın sayın aday!

Günaydın adayın hanımı!

Hâlâ sütundaki yaprak süslemelere asılı duran Joannes de Mo-lendino:

— Bütün bunları görmek ne kadar da güzel! diye iç çekiyordu.

Bu sırada Üniversitenin yeminli kitapçısı Andry Musnier, kralın kürkçü başı Gilles Boynuzlu’nun kulağına eğildi.

— İnanın beyefendi, dünyanın sonu geldi. Öğrencilerin bu kadar aşırıya gittikleri hiç görülmemiştir. Yüzyılımızın lanetli buluşları yüzünden her şeyi kaybettik. Toplar, serpantinler, savaş topları ve özellikle de matbaa, Almanya’nın bulaştırdığı başka bir hastalık. Ne el yazması kaldı artık, ne de kitaplar! Matbaa kitapçılığı öldürdü. Dünyanın sonu geliyor.

Kürkçü başı:

— Kadife kumaştaki gelişmeden ben de fark ettim bunu, dedi.

Bu sırada saat on ikiyi çaldı.

Kalabalık hep bir ağızdan “hah!” dedi. Öğrenciler sustu. Sonra büyük bir karmaşa çıktı, ayaklar ve başlar harekete geçmişti, genel bir öksürük ve sümkürme patlaması yaşanıyordu. Herkes toparlandı, hazırlandı, kalabalık kabardı, gruplar oluşturuldu. Sonra büyük bir sessizlik oldu, bütün boyunlar kaldırılarak, bütün ağızlar açık, bütün bakışlar mermer masaya döndü. Orada hiçbir şey yoktu. Kâhyanın dört çavuşu hâlâ, kıpırtısız ve soğuk, dört heykel gibi orada dikiliyorlardı. Bütün gözler Flaman elçilerine ayrılmış yükseltiye döndü. Kapı kapalı kalmıştı, yükselti boştu. Bu kalabalık sabahtan beri üç şey bekliyordu: öğlen, Flaman büyükelçisi, oyun. Bir tek öğlen tam vaktinde gelmişti.

Bu kadarı da fazlaydı artık!

Bir, iki, üç, beş dakika, sonra bir on beş dakika beklediler, gelen giden yoktu. Yükselti ıssız, sahne sessiz duruyordu. Bu sırada sabırsızlığın yerini öfke almaya başlamıştı. Yavaş sesle söylenen sinirli sözler ortalıkta dolaşıyordu. Boğuk mırıltılar duyuluyordu:

— Oyun! Oyun!

Kalabalığın tepesi atmaya başlamıştı. Şimdi yalnızca homurdanan fırtına kalabalığın yüzeyinde dalgalanmaya başlamıştı. İlk kıvılcımı çakan Jehan de Moulin oldu. Sütununun çevresinde yılan gibi kıvrılarak bütün gücüyle bağırdı:

— Oyun istiyoruz! Kahrolsun Flamanlar!

Kalabalık çılgınca alkışladı.

— Oyun! Kahrolsun Flamanlar!

Jehan devam etti:

— Hemen şimdi istiyoruz gösteriyi! Yoksa komedi ve gösteri yerine adliye yöneticisini asmamız gerekecek.

Kalabalık bağırdı:

— Evet, asmaya çavuşlarından başlayalım.

Bu sözün üstüne büyük bir alkış koptu. Zavallı dört adam sararıp solmaya, aralarında bakışmaya başladılar. Kalabalık onlara doğru geliyordu, adamlar kendilerini kalabalıktan ayıran tahta korkuluğun nasıl eğilip büküldüğünü görebiliyorlardı.

Durum çok ciddiydi.

Her yerden sesler yükseliyordu:

— Ölüm! Ölüm!

Tam o sırada daha önce bahsettiğimiz giyinme odasının halı duvarı havaya kalktı ve görüntüsüyle bile halkı aniden susturuveren ve halkın öfkesini meraka dönüştüren biri gözüktü.

— Sessizlik! Sessizlik!

Oldukça rahatsız görünen ve bütün vücuduyla titreyen adam mermer masanın ucuna kadar ilerledi. Yaklaştıkça daha çok dalkavukluğa benzeyen selamlarla yerlere eğiliyordu.

Bu sırada sessizlik yavaş yavaş sağlanıyordu. Artık kalabalığın sessizliğinden yükselen hafif uğultudan başka bir şey duyulmuyordu.

Adam konuşmaya devam etti:

— Sayın baylar, sayın bayanlar, yüce kardinalin önünde Bakire Meryem’in iyiliği adında çok güzel bir oyunu sergilemek şerefine erişmek üzereyiz. Jüpiter’i ben oynuyorum. Hazretleri şu anda çok şerefli Avusturya düküne eşlik ediyor. Şu anda, Baudets Kapısı’nda Sayın Üniversite Rektörünün nutkunu dinlemek için alıkoyulmuş durumdalar. Çok saygıdeğer kardinal gelir gelmez oyuna başlayacağız.

Jüpiter’in müdahalesi sarayın dört zavallı çavuşunu kurtarmaya elbette yeterdi. Eğer bu son derece gerçek hikâyeyi uyduran biz olsaydık ve bu yüzden Notre-Dame’a(Meryem Ana’ya) karşı sorumlu olsaydık, şu klasik söz bizim için söylenmiş olmazdı.Araya hiçbir tanrı girmesin! Üstelik Jüpiter’in kıyafeti çok güzeldi ve kalabalığın dikkatini çekip onları sakinleştirmeye oldukça yardım etmişti. Jüpiter’in üzerinde siyah kadife kaplı, yaldız çivili zırh gömleği vardı. Başına da yaldızlı gümüş düğmelerle süslü, omuzlarına kadar inen bir sırt miğferi takmıştı. Yüzünü kaplayan kocaman sakalı, elinde tuttuğu, göz alıcı kemerlerle süslü yaldızlı karton olmasa, Yunan usulü süslenmiş ten rengi ayakları olmasa, kılığı ağırbaşlılığı açısından sayın de Berry’nin adamlarından birinin Britanyalı bir okçusuyla karşılaştırılabilirdi.

PİERRE GRİNGOİRE

Şu da var ki, adam konuştukça, kıyafetinin yarattığı ortak beğeni ve memnuniyet dağılmaya başladı ve şu can sıkıcı “Çok saygıdeğer kardinal gelir gelmez oyuna başlayacağız” cümlesini sarf ettiği zaman sesi yeri göğü inleten yuhalamalar arasında kayboldu.

— Hemen başlayın! Oyun! Hemen istiyoruz!

Bütün seslerin üstünde de Johannes de Molendin’in, bir velvele içindeki kaval sesi gibi uğultuyu delen sesi yükseliyordu.

— Hemen başlayın!

Pencereye tünemiş Robin Poussepain ve diğer öğrenciler de bağırıyordu:

— Kahrolsun Jüpiter ve Bourbon kardinali!

— Oyunu istiyoruz! Hemen! diye tekrarlıyordu kalabalık. Hemen! Derhal! Oyuncuları ve kardinali asalım!

Zavallı Jüpiter, korkmuş, şaşkına dönmüş, sararıp solmuştu, değneğini bıraktı, zırhlı miğferini eline aldı, sonra mırıldanarak titremeye ve selam vermeye başladı: kardinal hazretleri, elçiler, Ma-dame Marguerite de Flandre; ne söyleyeceğini bilemiyordu. Aslında asılmaktan korkuyordu.

Beklerse ayaktakımı tarafından, beklemezse kardinal tarafından, her iki tarafta da bir uçurum vardı, yani bir darağacı.

Neyse ki sonunda biri geldi ve onu bu sıkıntıdan kurtardı ve sorumluluğu üstlendi. Mermer masanın etrafındaki boş alanda, parmaklığın ötesinde duran biriydi bu. İncecik ve uzun yapısı yüzünden yaslandığı sütunun arkasında kaldığı için hiç kimsenin henüz fark etmediği, uzun, zayıf, solgun, sarışın genç bir adamdı. Alnı ve yanakları kırışmış olmasına rağmen, ışıltılı bakışları, güleç bir yüzü vardı. Üstünde eskilikten hırpalanmış ve parlamış siyah bir ceket olan bu adam mermer masaya yaklaştı ve zavallı adama bir işaret yaptı. Ama diğeri hareketsiz kalmıştı, onu görmüyordu.

Yeni gelen bir adım daha attı:

— Jüpiter, dedi, sevgili Jüpiter.

Diğeri hiçbir şey duymuyordu. Sonunda iri yarı sarışın sabırsızlıkla, neredeyse burnunun ucuna kadar gidip bağırdı:

— Michel Giborne!

Jüpiter irkilerek uyanmış gibi:

— Kim o? dedi.

— Ben, dedi siyahlı adam.

— Ah! dedi Jüpiter.

— Hemen başlayın, dedi diğeri. Halkı memnun edin. Ben baş kâhyayı yatıştırırım, o da kardinali yatıştıracaktır.

Jüpiter rahat bir soluk aldı. Kendisini yuhalamaya devam eden halka dönüp avazı çıktığı kadar bağırdı:

— Sayın beyefendiler, hemen başlıyoruz.

Öğrenciler:

— Yaşasın Jüpiter! Alkış, bravo! diye bağırdılar.

Halk:

— Yaşasın! Yaşasın! diye bağırdı.

Kulakları sağır edici bir alkış koptu. Jüpiter çoktan salonun alkışlarıyla titreyen halının arkasına geçmişti. Bu arada, sevgili yaşlı Corneille’imizin söylediği gibi, fırtınayı sihirli bir şekilde durgunlaştıran adam, alçakgönüllü bir şekilde sütunun alacakaranlığına girdi. Eğer seyircilerin ilk sıralarında yer alan iki genç kadın Michel Giborne-Jüpiter sohbetini fark edip onu çekiştirmeselerdi, daha önceki gibi sessiz, kıpırtısız, görünmez, bekleyecekti.

Kadınlardan biri yaklaşmasını işaret ederek:

— Efendi, dedi.

Yanındaki genç, taze, süslü ve cesur kadın:

Susun sevgili Lienarde, dedi. O bir rahip değil, o bir laik. Efendi diye seslenmemek gerekir, üstat demeli.

Lianarde:

— Üstat, dedi:

Yabancı parmaklığa yaklaştı. Telaşla sordu:

— Ne istiyorsunuz hanımlar?

— Ah! Hiçbir şey, dedi Lienarde şaşkın şaşkın. Sizinle konuşmak isteyen arkadaşım Gisquette la Gencienne idi.

Kıpkırmızı kesilen Gisquette:

— Ah, hiçbir şey, dedi. Size efendi diye seslenen Lienarde’dı. Ben ona üstat demesini söyledim.

— İki genç kız bakışlarını yere eğdiler. Sohbete dalmaya dünden hevesli olan adam gülümseyerek onlara baktı:

— Yani bana söyleyeceğiniz bir şey yok, öyle mi hanımlar?

Gisquette cevap verdi:

— Hiçbir şey.

Lienarde tekrar etti:

— Hiçbir şey.

Uzun boylu, sarışın genç adam çekilmek için bir adım attı. Ama diğer iki meraklı onu bırakmaya niyetli değillerdi. Gisquette aniden açılan bir havuz fıskiyesinin ya da aniden karar veren bir kadının coşkusuyla:

— Gösteride bakire rolünü oynayacak şu askeri tanıyorsunuz öyleyse?

Yabancı:

— Jüpiter rolünden mi bahsediyorsunuz? diye sordu.

Lienarde:

— Evet, dedi. Çok aptal değil mi! Öyleyse Jüpiter’i tanıyorsunuz?

— Michel Giborne’u mu? Evet bayan.

Lienarde :

— Sakalları ne kadar gösterişli değil mi! dedi.

— Peki ya oyun güzel mi? diye sordu Gisquette.

— Çok güzel bayan, diye cevap verdi yabancı hiç tereddüt etmeden. Lienarde sordu:

Ne oynayacaklar peki?

Bakire Meryem’in iyiliğini. Dinsel bir oyun hanımefendi. Lienarde devam etti:

— Ah, öyleyse başka.

Kısa bir sessizlikten sonra yabancı söze girdi:

— Yepyeni bir gösteri, daha önce hiç sahnelenmemiş.

Gisquette:

— O halde iki sene önce, papanın elçisi geldiğinde sahnelenen üç güzel kızın olduğu oyun değil….

Lienarde:

— Deniz kızları, diye düzeltti.

— Hem de çırılçıplak, diye ekledi genç adam.

Lienarde utanarak gözlerini kaçırdı. Gisquette ona baktı ve o da aynısını yaptı. Genç adam gülümseyerek devam etti:

— Seyretmesi çok hoştu. Bugünkü Flaman prensesi için özel hazırlanmış bir gösteri.

Gisquette:

— Çoban şarkıları da söylenecek mi? diye sordu.

— Ne? dedi yabancı. Dinsel bir gösteride mi! Oyun türlerini karıştırmamak lazım. Oyun komediyse olurdu.

— Ne kötü, dedi Gisquette. O gün, Ponceau çeşmesinin başında dövüşen, çoban şarkıları ve ilahiler söyleyerek gösteri yapan yabani kadınlar ve erkekler vardı.

Yabancı kuru bir sesle:

— Papanın elçisine uygun olan şey bir prensese uygun olmayabilir, dedi.

Lienarde devam etti:

— Bir de onların yanında çok hoş sesler çıkaran birçok müzik aleti vardı.

Gelip geçenleri serinletmek için, çeşmenin üç ağzından isteyen içsin diye şarap, süt ve sıcak şarap akıtmışlardı.

Bir de Trinite’de Ponceau’nun az ötesinde, insanlar çok büyük bir sabırsızlık içindeydi.

Gisquette bağırdı:

— Evet, hatırlıyorum! İsa çarmıha gerilmişti ve her iki yanında hırsızlar vardı.

Konuşmanın burasında iki geveze genç kadın papa elçisinin girişini hatırlayarak hep bir ağızdan konuşmaya başladılar.

Daha önce Porte-aux-Peintres’de, çok gösterişli giyinmiş başkaları vardı.

Saint-İnnocent çeşmesinde, köpeklerin ve av borularının eşliğinde bir geyiği izleyen şu avcı!

Paris kasap dükkânındaki, Dieppe Hapishanesi’ni simgeleyen şu giyotinler!

Papanın elçisi geçerken, herkes nasıl saldırıya geçmişti de, bütün İngilizlerin boğazları kesilmişti.

Chatelet Kapısı’nın karşısında da çok saygıdeğer insanlar vardı!

Change Köprüsü’nde asılı duran kimdi?

Peki papanın elçisi geçerken bir sürü -iki yüzden fazla— çeşit kuşun nasıl havaya salındığını hatırlıyor musun Lienarde, ne kadar güzeldi?

Onları sabırsızlıkla dinliyor gibi gözüken yabancı:

Bugün çok daha güzel olacak, dedi.

Gisquette:

— Bu oyunun güzel olacağına söz veriyor musunuz? diye sordu.

Adam:

— Elbette, diye cevap verdi.

Sonra da biraz kasılarak ekledi:

— Bayanlar, oyunun yazarı benim.

Kızlar şaşkına dönmüşlerdi:

— Gerçekten mi?

Şair hafifçe gururlanarak cevap verdi:

— Gerçekten. Aslında iki kişiyiz: tiyatronun iskeletini ve bütün kaplamalarını yapan, sahneyi kuran, Jean Marchand ve oyunu hazırlayan ben, Pierre Gringoire.

Yayım tarihi
  • Kitap AdıNotre Dame´ın Kamburu
  • Sayfa Sayısı608
  • YazarVictor Hugo
  • ÇevirmenBuket Yılmaz
  • ISBN9789944184380
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2008-9

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur