Ölüler Böyle Sever

Ocak 4, 2011 Hikaye(Yabancı), PARANTEZ YAYINLARI

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı tıraşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.

İKİ ŞARAPÇI

Yirmi yaşlarındaydım, çok içiyor, kötü besleniyordum ama güçlüydüm hâlâ. Bedenen demek istiyorum, ki hayatımda her şeyin ters gittiğini düşünürsen bu da bir şanstı. Beynim kaderime isyan ediyordu ve bu isyanı bastırmanın tek yolu içmek, içmek ve içmekti. Yürüyordum; çoraplarım keçeleşmişti. kokuyorlardı. Çiviler ayakkabılarımın tabanını delip ayağıma batıyorlardı. Mukavva veya gazete koyuyordum tabanlara ama bir süre sonra çiviler onu da deliyor, ya mukavvayı değiştiriyordum bulabilirsem, ya da eskisini çeviriyor veya şeklini değiştiriyordum.

Bir kamyon durdu yanımda. Oralı olmadım, yürümeye devam ettim. Kamyon tekrar yanıma geldi, şoför bir süre yanımda sürdü.

“Evlat.” diye seslendi, “iş ister misin?”

“Kimi öldüreceğim?”

“Kimseyi öldürmeyeceksin,” dedi adam, “bin.”

Kamyonun öbür yanına dolandığımda kapı açıktı. Basamağa basıp tırmandım, deri koltuğa oturup arkama yaslandım. Güneşten kurtulmuştum.

“Ağzına alırsan sana beş dolar veririm,” dedi adam. Sağımı midesine, solumu kulağı ile ensesinin arasında bir yere gömdüm ve çenesine bir sağ aparkütle devam ettim. Kamyon yoldan çıktı. Direksiyonu kavrayıp kamyonu yola soktum, kontak anahtarını kapattım ve frene bastım. Kamyondan inip yürümeye başladım. Beş dakika sonra kamyon yine yanımdaydı.

“Kusura bakma, evlat,” dedi adam. “Yanlış yaptım. İbne olduğunu ima etmek istememiştim. Hafif ibnemsi bir halin olduğunu itiraf etmeliyim ama. Hem ibne olmak ayıp mı?”

“İbneysen değildir herhalde.”

“Hadi,” dedi adam, “sana gerçekten iş vereceğim. Biraz para kazanır, kendine gelirsin.”

Bindim kamyona. Sürdü.

“Kusura bakma,” dedi, “yüzün hayli sert ama ellerine baksana. Ellerin çok zarif, kadın eli gibi.”

“Ellerim seni fazla meşgul etmesin.”

“İş kolay değil. Ray yükleyeceksin. Ray yükledin mi hiç?”

“Hayır.”

“Zor iştir.”

“Hayatım boyunca zor işlerde çalıştım.”

“Pekala,” dedi adam, “öyle olsun.”

Bir süre konuşmadan yol aldık. Kamyon sarsılıp duruyordu. Tozdan başka bir şey yoktu, toz ve çöl. Adamın yüzü bir şeye benzemiyordu, hiçbir yeri bir şeye benzemiyordu. Ama bazen aynı işte uzun süre çalışan insanlar biraz prestij ve güç edinebiliyorlardı. Altında kamyon vardı ve işe insan alıyordu. Katlanmak zorunludur bazen.

Bir süre sonra yol kenarında yürüyen yaşlıca birini gördük. Kırk beş yaşlarında olmalıydı. Yaşlıdır kırk beş yol için. Bay Burkhart, bana adını söylemişti, yavaşlayıp adama, “Hey ahbap, birkaç dolar kazanmak isler misin?” diye seslendi.

“İstemez olur muyum!” dedi babalık.

“Yanaş biraz,” dedi Bay Burkhart bana.

Babalık kamyona tırmanıp yanıma oturdu ve iğrenç kokuyordu içki, ter, ıstırap, ölüm. Birkaç binanın olduğu bir yere geldik. Burkhart’la kamyondan inip bir dükkana girdik. Bileğine lastikler geçirmiş yeşil gözlüklü biri vardı tezgahta. Adam keldi ama kollan uzun iğrenç sarı kıllarla kaplıydı.

“Merhaba Bay Burkhart,” dedi adam, “görüyorum iki şarapçı daha bulmuşsunuz kendinize.”

“işte liste, Jesse,” dedi Bay Burkhart ve Jesse işe koyuldu. Epeyi zaman aldı siparişleri hazırlaması. “Başka bir şey var mı. Bay Burkhart? İki şişe de ucuz şarap ilave edeyim mi?”

“Ben şarap istemem,” dedim.

“Ben isterim,” dedi moruk. “İki şişeyi de alayım.”

“Hesabından kesilecek,” dedi Burkhart.

“Olsun,” dedi moruk, “hesabımdan kesilsin!”

“Bir şişe de sen istemediğinden emin misin?” diye sordu Burkhart bana.

“Peki,” dedim, “bir şişe de ben alayım.”

Burkhart bir çadır verdi bize. O gece çadırda şarap içtik ve babalık bana sorunlarından söz etti. Karısı onu terk etmişti. Hâlâ aşıktı karısına. Aklından hiç çıkmıyordu. Olağanüstü bir kadındı. Eskiden matematik öğretmeniydi. Ama karısını kaybetmişti. Yoktu karısı gibi kadın. Kafamı ütüledi.

Sabah uyandığımızda moruk hastaydı, ben de hiç iyi değildim ve güneş doğmuştu, yakıyordu ve iş başı yaptık: ray yüklüyorduk. Üst üste dizmek zorundaydık. Alt seviyede pek zorlanmıyorduk ama üste çıktıkça saymak zorunda kalıyorduk. “Bir. iki, üç!” diyordum ve bırakıyorduk rayı.

Babalık bir bandana bağlamıştı başına. Alkol başından bandanaya boşalıyordu. Alkol terliyordu. Bandana sırılsıklam olmuş, koyu bir renk almıştı. Arada sırada bir kıymık çürük eldiveni delip elime batıyordu. Başka koşullarda acısı dayanılmaz olur. işi bırakmak zorunda kalırdın. Yorgunluk insanın hislerini köreltiyordu ama. Elime her kıymık battığında korkunç bir öfke duyuyordum sadece. Birini öldürmek geliyordu içimden ama etrafıma bakındığımda kum, kaya ve ortalığı kavuran parlak sarı güneşten başka bir şey göremiyordum ve kaçabileceğim bir yer yoktu.

Demiryolları arada sırada eski rayları söküp yeni ray düşüyordu. Söktükleri rayları yol kenarına bırakıyorlardı ve Burkhart gibi uyanıklar onları bizim gibi kerizlere taşıtıp kamyona yüklettikten sonra satıyordu. Oldukça kullanışlı olmalıydılar. Çiftliklerde tel örgü yapımında kullanıldığını görmüştüm. Başka kullanım alanları da vardı eminim. İlgilenmiyordum.

Bütün imkansız işler gibiydi. Yoruluyor ve mola vermek istiyordun ama yoruldukça mola vermeyi unutuyordun ve zaman ilerlemiyordu, bir dakikanın içinde sonsuzluğu yaşıyordun, ümitsiz, çaresiz, tuzakta, mola veremeyecek denli sersemlemiş ve gidecek yerin olmaksızın.

“Karımı kaybettim, evlat. Eşsiz kadındı. Hiç aklımdan çıkmıyor. İyi bir kadın değerli bir elmastır.”

“Evet.”

“Biraz şarabımız olsaydı keşke.”

“Yok biraz şarabımız. Geceyi beklemek zorundayız.”

“Şarapçıları kimse anlayabilir mi acaba?”

“Şarapçılar sadece.”

“Elimize batan kıymıklar kalbimize yürür mü sence?

“Sanmam. Kısmetimiz yok bizim.”

iki kızılderili gelip bizi izlemeye koyuldular. Uzun süre izlediler. Morukla bir sigara molası verip raylardan birine oturduğumuzda kızılderililerin biri kalkıp yanımıza geldi.

“Siz işi bilmiyorsunuz,” dedi.

“Ne demek istiyorsun?”

“Çöl sıcağının en dayanılmaz olduğu saatte çalışıyorsunuz. Sabah erken kalkıp hava ısınmadan işi bitirmeye bakmalısınız.”

“Haklısın,” dedim, “sağol.”

Haklıydı Kızılderili. Sabah erken kalkmaya karar verdim. Bir kez bile kalkamadık ama. Moruk felaket akşamdan kalma oluyordu, bir kez bile kaldıramadım.

“Beş dakika daha.” diyordu, “beş dakikacık.”

Sonunda moruk pes elti bir gün. Tek bir ray daha kaldıracak gücü kalmamıştı. Özür dileyip duruyordu.

“Boşver babalık, takına kafana,” dedim.

Çadıra dönüp akşam olmasını bekledik. Babalık uzanmış anlatıyordu. Eski karısından söz ediyordu. Sabah akşam eski karısını dinlemekten fenalık gelmişti bana. Derken Burkhart geldi.

“Çalışmamışsınız bugün. Toprağın bereketinden yaşamaya mı karar verdiniz?”

“işi bıraktık Burkhart,” dedim, “paramızı bekliyoruz.”

“Aklımdan size para ödememek geçmiyor değil.”

“Aklın varsa ödersin,” dedim.

“Lütfen Bay Burkhart,” dedi babalık, “lütfen, canla başla çalıştık, yemin ederim!”

“Bay Burkhart yaptığımız işin farkında,” dedim, “kaç sıra ray dizdiğimizi benim gibi o da biliyor.”

“Yetmiş iki sıra,” dedi Burkhart.

“Doksan sıra,” dedim.

“Yetmiş altı sıra,” dedi Burkhart.

“Doksan sıra,” dedim.

“Seksen sıra,” dedi Burkhart.

“Sattım,” dedim.

Burkhart eline kağıt kalem alıp hesabımızdan şarap, yemek, yol ve yatak düştü. Beş gün için on sekizer dolar düştü babalıkla payımıza. Aldık. Burkhart kasabaya beleş bıraktı bizi. Beleş mi? Her açıdan düzmüştü bizi Burkhart. Kanun diye bağıramıyordun ama, paran yoksa kanun işlemiyordu.

“Öyle sarhoş olacağım ki,” dedi babalık, “küfelik olacağım. Ya sen evlat?”

“Sanmıyorum,” dedim.

Kasabanın tek barına girip oturduk. Babalık şarap söyledi, ben bira. Babalık eski karısına sardırmaya başladı yine. kalkıp barın öbür ucuna gittim. Merdivenden Meksikalı bir kız indi. Gelip yanıma olurdu. Neden hep böyle merdivenden inerler, filmlerdeki gibi? Bir filmde oynuyormuş gibi hissetmiştim kendimi hatta. Ona bir bira söyledim. “Adım Sherri,” dedi ve ben, “Ama bu bir Meksikalı ismi değil,” dedim ve o, “Olmak zorunda değil,” dedi ve ben. “haklısın,” dedim.

Yukarı çıkmak beş dolardı. Önce yıkadı beni ve sonra. Üstünde birbirlerini kovalayan civcivler resmedilmiş küçük beyaz bir tasla yıkamıştı beni. On dakikada benim bir gün ve birkaç saatte kazandığım parayı kazanmıştı. Ekonomik açıdan bakınca yarıklı doğmanın kamışlı doğmaktan çok daha kârlı olduğu tartışılmazdı.

Merdivenden indiğimde babalık tezgahın üstünde sızmıştı bile; bütün gün bir şey yememiştik, direnci kalmamıştı. Başının yanında bir dolar ve biraz madeni para vardı. Onu da yanıma almayı düşündüm bir an. Kendi başımın çaresine bakamıyordum ama. Dışarı çıktım. Hava serindi, kuzeye yürüdüm.

Babalığı orada tek başına küçük kasaba akbabalarına terk etmek koymuştu bana. Eski karısı onu hiç düşünür mü, diye geçirdim aklımdan. Düşünmediğine karar verdim, düşünse bile onun düşündüğü gibi düşünmediği kesindi. Dünya babalık gibi acı çeken zavallılarla doluydu. Yatacak bir yer bulmalıydım. Meksikalı kızla yattığım yatak iki haftada yattığım ilk yatak olmuştu.

Birkaç gece önce hava soğuduğunda ellerime batan kıymıkların sızladıklarını fark etmiştim. Her birinin nerede olduğunu biliyordum. Bu erkekler ve kadınlar dünyasından nefret ettiğimi söyleyemezdim ama beni zanaatkarlardan ve tüccarlardan ve yalancılardan ve sevgililerden farklı kılan bir şey olduğunun farkındaydım ve şimdi, otuz yıl sonra, o gün iğrendiğim denli iğreniyorum onlardan. Bu sadece bir insanın öyküsü, bir insanın bakış açısı elbette. Okumayı sürdürürseniz bir sonraki öykü daha iç açıcı olur belki. Umarım olur.

PAZAR GÜNLERİ

Kadınlardan konuşur, arabadan indiklerinde bacaklarını dikizler, geceleri sevişen bir çift izlemek ümidi ile pencerelerden içeri bakardık. Bir kez olsun izleyemedik ama. Bir keresinde yatakta bir çift gördük, adam kadının üstüne çıkmıştı ve nihayet, diye geçirmiştik içimizden ama kadın adamı üstünden itip, “bu gece canım çekmiyor/’ dedikten sonra adama sırtını dönmüştü. Adam bir sigara yakmış, biz de başka pencereler aramak üzere yürümeye başlamıştık.

“Nasıl iş bu, benim kadınım bana hayatta sırtını dönemez!”

“Benimki de! Ne biçim erkekti bu?”

Üçümüzdük. Ben, Keltoş ve Jimmy. Büyük günümüz pazardı. Pazar günleri Keltoş’un evinde buluşup tramvaya atlar, Main sokağına giderdik. Tramvay bileti yedi sentti.

iki striptiz kulübü vardı o günlerde, Follies ve Burbank. Burbank’deki striptizcilere aşıktık ve espriler daha kaliteliydi. Burbank’ı yeğlerdik bu yüzden. Pornografik filmler oynatan sinemaları da denemiştik ama filmler pornografik değillerdi, senaryo ise hep aynıydı. İki herif saf bir kızı sarhoş eder, kız başına ne geldiğini bile anlayamadan kendini kapısının önünde denizcilerle kamburların

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Ölüler Böyle Sever için 6 cevap

  1. çok güzel görünüyor

  2. çok güzeldir zaten..bukowski nin müthiş yorumuyla anlattığı anıları.beynin kadere isyanının küfür ve alkolle açıklanması.

  3. iyi bir kitaba benziyor

  4. Mükkemmel bir kitap kesinlikle tavsiye ederim

  5. Bu kitapları nasıl alabilirim

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club