Osmanlı’da Kadın

Eylül 10, 2009 EKİM YAYINLARI, Kadın-Erkek, Sosyal Tarih, Türk-Osmanlı

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

osmanlida-kadin

19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’un varlıklı ve seçkin bir ortamında doğan Fatma Aliye, küçük yaştan itibaren babasının memuriyeti dolayısıyla doğudan batıya ülkenin en uzak yerlerini de görme imkanı bulmuştu.

Kendini çok iyi yetiştirmiş olan Fatma Aliye, gerek yetiştiği seçkin ortam nedeniyle sık sık karşılaştığı ve gerekse iyi derecede bildiği Fransızca’nın yardımıyla, okuduğu yabancı eserlerde anlatılanlardan Avrupalıların Türkler ve Türkiye hakkında ne kadar yalan yanlış bilgilerle doldurulduklarına şahit olmuştu.

Fatma Aliye, Batılıların Türklere karşı olan inanılmaz yanlış kanaatleri karşısında sorumluluk duygusu olan bir Türk aydını tavrı sergilemiş; Batılılardaki yanlış bilgi ve kanaatlerin kaynaklarının nedenlerini araştırarak düzeltmek amacıyla eserler kaleme almıştır.

Bu eserler arasında en önemlisi cariyelik, çok eşlilik, kadınların aile içindeki yaşamları ve giyim kuşamları hakkında yazdığı elinizdeki bu kitabıdır.

İÇİNDEKİLER
Sunuş.
Giriş.
BİRİNCİ SOHBET
Harem Hayalı ve Cariyeler.
Ramazan ve Oruç.
Kuran’daki Hazret i Isa
incil’deki Hazret i Muhammed
İKİNCİ SOHBET
Çokeşlilik.
Hazret i Peygamberin Evlilikleri ve Eşleri.
Örtünme Konusu
Dinler ve Felsefe
ÜÇÜNCÜ SOHBET
Giyim, Kuşam ve Moda.
Boşanma Alaturka Giyim
Ev İşlerinde Kadın
Son.

SUNUŞ
Türklerin, Ban ile ilişkilerinde en çok şikâyetçi oldukları hususların başında, ön yargılı yaklaşımları ve Türkler hakkındaki yanlış tanım lamaları gelir. Aslında Batıdaki bu tavrın kökleri çok eskilere uzanır. Özellikle Osmanlı kadını, aile ve aile içi yaşamı en fazla spekülasyon yapılan konulardan biridir.
Çok fazla ilgi göstermelerine rağmen Batılıların Türk kadını ve aile yaşamı konusundaki bilgilerinin yetersizliği, Türkler arasında şaşkınlık uyandıracak derecededir. Halta onların yaklaşımı çoğu kez Türkler de rahatsızlık ve tepkiye neden olmaktadır. Fatma Aliye de Batılıların bu bilgisizliklerinden ve tavırlarından şaşkınlık ve rahatsızlık duymuş; her hassas aydın gibi buna karşı bir şeyler yapma çabasına girmiştir.
19. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’un varlıklı ve seçkin bir ortamında doğan Fatma Aliye, küçük yaştan itibaren babasının memuriyeti dolayısıyla doğudan batıya ülkenin en uzak yerlerini de görme imkânı bulmuştu. Kendini çok iyi yetiştirmiş olan Fatma Aliye, gerek yetiştiği seçkin ortam nedeniyle sık sık karşılaştığı, gerekse iyi derecede bildiği Fransızca’nın yardımıyla, okuduğu yabancı eserlerde anlatılanlardan Avrupalıların, Türkler ve Türkiye hakkında ne kadar yalan yanlış ve ön yargılı bilgilerle doldurulduklarına şahit olmuştu.
Batılıların Türklere karşı olan inanılmaz yanlış kanaatleri karşısında sorumluluk duygusu olan bir Türk aydını tavrı sergilemiş; Batılılardaki yanlış bilgi ve kanaatlerin kaynaklarının nedenlerini araştırarak düzeltmek amacıyla eserler kaleme almıştır. Bu eserler arasında en önemlilerinden ve Avrupalıların en çok ilgilendikleri ve bir o kadar da yanlış kanaat sahibi oldukları cariyelik, çok eşlilik, kadınların aile içindeki yaşamları ve giyim kuşamları hakkındaki sizlere takdim ettiğimiz bu kitabıdır.
Günümüzde Türkler arasında da yaygın olan aynı konular hakkındaki yanlış bilgi ve önyargının, maalesef 19. yüzyıl Avrupalılarından çok daha iyi düzeyde olduğu söylenemez. Bu nedenle eser, Türk okuyucusuna çok faydalı ve önemli bir kaynak olma özelliği taşımaktadır. Eser sayesinde, Osmanlı dönemi Türk kadınını, döneminde yaşamış, içlerinden birisinin kaleminden doğrudan Öğrenme imkânı elde etmiş olmaktayız. Üstelik de bir kadın gözüyle…
Kitabın yayına hazırlanması sürecinde doküman ve belge temini konusunda büyük yardımlarını gördüğüm değerli dost Murat Öncül ve Muhammet Hızarcı’ya, Fransızca metinlerin çevirilerindeki yardımları için Bürge Çınar, Mustafa Özsaray ve Şevket Kacır’a, tashih ve katkılarından dolayı da Nermin Taylan’a teşekkürlerimi sunuyorum.

Orhan Sakin
Aralık 2008İstanbul

Giriş
İnsanların medeni ve birbirleriyle yardımlaşma içinde olmaları doğal bir zorunluluktur. Bu nedenle, çeşitli toplumsal bağlar ve düzenlemeler ile medeniyetin gelişmesi, insanlara zorunlu bir takım ihtiyaçlarını karşılama imkanı sağlamış ve aşama aşama en üst düzeydeki ihtiyaçlarını elde etmeyi başarmışlardır. Bu yolla çeşitli diller ve birbirine uymayan gelenek ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Dil ve coğrafi farklılıklar, kavimler ve milletler arasında büyük ayrılıkları doğurmuştur. Böylece eskiden beri her biri kendi küçük âleminde yaşamış, diğerlerinin durumlarından habersiz kalmıştır.
Aralarında işleyen kervanlar, gemiler ve daha başka gelip giden vasıtalar olmuşsa da deniz ve kara seferlerinin zorluğu ve iletişimin azlığı nedeniyle birbirlerinden uzak memleketlerde yaşayan insanlar, diğerlerinin hallerini öğrenememişlerdir. Kısaca Avrupa’nın bir tarafında meydana gelen hadiseden haber alınıncaya kadar uzun zaman geçerdi. Bunun gibi Avrupa da dünyanın uzak yörelerindeki olayları çok geç duyabilirdi.
Vapurların icat olunmasıyla gidiş gelişler çoğaldı. Nakliyat ve harekete sürat ve kolaylık geldi. Ardından demir yolları, seyahati bir kal daha süratlendirdi ve kolaylaştırdı. Seyahat ve seferlerin bu şekilde hızlanmasına ek olarak bir de haberleşme aracı oları telgraf icat edildi. Uzak ülkelerden bir sene içinde alınacak haberler, artık bir saat içinde öğrenilir oldu. Alem bir başka tarza döküldü. Şu hâle göre her şeyi araştırma ve inceleme ile meşgul olan Avrupalılar, bizim de özel durumlarımızı öğrenmeye büyük çaba harcamaya başlamışlardır. Ancak henüz hakkımızdaki kabul ve inanışlarının gerçekten şaşılacak derecede yanlış olduğunu, Avrupa’nın itibarlı gezginlerinden bazı madamlar ile yaptığım görüşmelerim neticesinde anladım. Almış oldukları yanlış haberlerden kendileri nasıl şaşırıyorlar ise, ben de bu yalan haberleri onlardan işitince aynı derecede büyük şaşkınlık içine düştüm ve bizden başka farklı bir milletten söz ediyorlar sandım.
Oysaki benim bu misafirlerden işittiğim yanlış sözler, seyahatname olarak yazılmış Avrupa’daki birçok eserde de yer almaktadır. O halde zikrolunan seyahatnameler, gerçek durumlardan söz eden bilgi kitapları değildir. Çoğunluğu roman tarzında yazılmış ve hayali hikâyelere benziyor.
Bu yanlışlıklar nereden kaynaklanıyor? Avrupalıların özel maksatlarından mı? Hayır! İtibar edilen seyyahlar, gerçeği anlamak ve elde ettikleri bilgilerle kendi vatandaşlarını yararlandırmak isteyen, gerçeğin peşinde koşan kimselerdir, Bu yolda paralar harcamakta ve yorulmaktadırlar. Bu hususla kusuru öncelikle kendimizde aramalıyız. Kusuru önce kendinde aramak kadar yücelik olamaz. Kendi kabahatlerini tetkik ettikten sonra onları karşısındakinin kusurlarıyla mukayese eden kadar da haklı çıkan olmaz.
Bir ülkenin, çarşı ve sokaklarını gezmek ve ünlü yerlerini görmekle halkını, düşünce ve adetleriyle tanımak mümkün olmaz. Bir milletin gerçek yönlerini tanıyabilmek için erkek ve kadınlarıyla görüşüp konuşmak gerekir. Bizde kadınlar örtülü olduğundan onlar ile görüşmek gezginlerin erkekleri için değilse de, o saygın gezginler içinde erkekler kadar malumat sahihi olan madamlar da bulunuyor. İşte onlar aracılığıyla çeşitli seyyahlar dahi Müslüman kadınların gerçek durumlarını kolaylıkla Öğrenebilirler. Fakat öyle bilgili madamlar dahi lisanını bilmedikleri bir aile içine girip de dilsiz gibi yüz yüze bakmakla bir şey anlayamazlar.
$imdi bizde Fransızca bilen hanımların da bulunduğu bir gerçek. Ancak onların birçoğu, özel öğretmenler aracılığıyla sırf alafranga usulde eğitim görmüş, Fransızcayı da bilgisini artırmak için değil, tam alafranga olmak amacıyla öğrenmişlerdir. Bu gibiler dinin hükümlerinden habersiz oldukları gibi milli geleneklerini de terk etmiş halde; tamamıyla alafranga yaşamakladırlar. Dolayısıyla bunlar ile görüşmek Beyoğlu’ndaki Frenk aileleriyle konuşmak gibi olacağından kendilerinden hiçbir şey öğrenilemez. Bu taklitçi aileler, terk etmiş oldukları İslami yaşayış tarzlarına dair kendilerinden bilgi almak isteyenlere yüce İslam dininin istikamet ve safiyetini o yolda malumatları olmadığından beyan edememektedirler. Bununla kalmayarak tesettür hususunda hiddetlerinin şiddetinden ağızlarına geleni söyleyip sonradan âdet edilen milli gelenekleri de sanki şer’î hükümlermiş gibi bilmedikleri şeyler hakkında konuşarak, şereflenip aydınlandığımız temiz dinimiz için bazı yabancıların isnat ve iftiralarına sebep oluyorlar.
Galiba Avrupa’dan seyahat için şehrimize gelen madamlar da bu inceliği kavramış olmalıdır ki bir vakitten beri eski usulde yaşayan Müslüman aileleriyle görüşmek arzusunda bulu
Mûslüman ailelerin bir kısmı, güya, eğitim ve Öğretimin kadınlara günah olduğunu düşünerek, değil Fransızca öğrenmek, Türkçe’de Öğrenilmesi zorunlu şeylerden fazla eğitimi bile kabullenememektedirler. Bunlar, Hazreti Peygamber’in hanımları ve Ehl i Beyt’ten gelen kızlar ile İslam’ın ilk devirlerinde yaşamış olan nice kadın âlim ve yazarların ilim ve fazilette ne kadar yüksek derecelere varmış olduklarını bilmeyenlerdir.
Dinen kadınların yüzleri namahrem olmayıp ancak saçlarını örtmek vacip iken bir takım hanımlarımız da dinin gereklerinin aksine olarak yüzlerini örtüp saçlarını açıyorlar. Sözün kısası bizim ortamız yok. Ne tarafa gideceğimizi şaşırmış gibiyiz. Oysa her şeyde ifrat ve tefrit yani aşırılığa kaçma fenadır. Her hususla itidal üzere olmak gerektir. (Hayrü’l umûri evsatuhâ1.)
Bu hâlde seyyahların gerçekleri öğrenebilmeleri için hem Fransızca bilen, hem de dini hükümleri bilen ve milli geleneklerini koruyarak bu esaslara uygun yaşayan aileler ile görüşüp konuşmaları gerekir. Yabancılara göre bunu ayırabilmek zordur. Doğruca Beyoğlu otellerine inen yabancıların, Beyoğlu âleminden başka bir şey tanımayan tercümanlardan öğrenmek için sordukları sorulara tercümanların sırf cevap verme zorunluluklarıyla, laf olsun türünden, bilir bilmez söyledikleri sözler, işte halimizi böyle hayali hikâyelere dönüştürür.
Herkesin bildiği üzere Avrupalıların akla ve hikmete uygun olan dini hükümlerimize bir diyecekleri yoktur. Ancak Müslüman kadınları mazlum ve mağdur sanıp bu konuda şiddetli tenkitlerde bulunuyorlar.
Seyyahlardan bazı muteber madamlar ile yaptığımız konuşmalarda, Avrupalıların hakkımızda o kadar yanlış kanaat sahibi olduklarını öğrendim ki; bu konudaki şaşkınlığımı kalbimde saklayamadım; işte sözünü ettiğim konuşmalardan üçünü aşağıda olduğu gibi yazmaya mecbur oldum.

Harem Hayatı ve Cariyeler

Geçen sene Ramazan ayı idi. Bir gün Avrupa’nın asil ailelerinden birine mensup olan Madam E’nin, yanında bir karabaş, yani dünyadan elini eleğini çekmiş bir rahibe ile birlikte evimize gelecekleri haberi verildi, İftar sofrasını görmeyi arzu ediyorlarmış.
Misafirler ikindiye doğru gelmişlerdi. Yarım saat kadar bahçede gezindikten sonra içeri gelecekleri bildirildi. Evde tercümanlık görevi bendenizde olduğundan karşılamaya bahçe kapısına kadar çıktım. Madamların manto ve şemsiyelerini almak üzere iki de cariye götürmüştüm. Madamları içeriye alırken Fransızca hoş geldiniz dedim ve tokalaştık. Bu arada Madam E. evimizin baş kalfalık hizmetinde bulunan yanımdaki cariyeye de elini uzattı; fakat cariye sadece madamın diğer elindeki şemsiyeyi alıp geri çekildi. Diğer cariyeler de manto ve şapkalarını aldıktan sonra hep birlikle salona geçtik. Burada ev sahibesi ile aile halkını kendilerine takdim eltini.
Madam E oluz beşkırk yaşlarında bir kadındı. Rahibe ise kırkkırk beş dolaylarındaydı. Madam E ve kocası İstanbul’a gelmişlerdi. Rahibe de onlarla birlikte bu seyahate katılmıştır ve her ikisi de İstanbul’a ilk kez geliyorlardı.
Misafirlere öncelikle Türk âdeti üzere çay ve kahve ikram ettik. Bu arada Madam E, “Türk usulü üzere döşenmiş bir oda görmek arzusunda olduğunu oysa bu salonda kanepe ve koltuklan başka bir şey görmediği için garipsediğini” söyledi ve “Mümkün olup da evin diğer odalarını da gezdirirsek memnun olacağını” ekledi. “Kendilerini memnun etmenin bizi de memnun edeceğini, arzularının gereğini hemen yerine getireceğimizi” söyledim.
Bu esnada madam E, karşıda duran baş kalfayı göstererek dedi ki:
“Demin su banıma elimi uzattım almadı. Şemsiyemi aldı. Şimdi de bizimle oturmuyor, ayakta duruyor. Sebebi nedir?”
Ben. “Çünkü cariyedir madam.” diye karşılık verdim.
“Ya yanındaki kızlar?”
“Onlar da öyle madam,”
“Peki ama hanımefendi, bunun kulağında küpe, parmağında yüzük bir de j;üzel kordonlu saati var Demin bunun hanım olduğuna inandığım gibi, şimdi de cariye ise neden diğerlerinden böyle daha zengin olduğunu merak ediyorum Şu taraftaki genç kızın yalnız kulağında bir küpe var ama öbürü kadar değerli değil ve başka bir şeyi de yok. Öte tarafta duranın da sadece bir saat ve kordonu var!..”
Ben: Hanım zannettiğiniz cariye, bu konağın baş kalfası yani diğer cariyelerin müdiresi gibi bir şeydir” diye cevapladım. “Diğerleri acemi olarak onun eline gelir. Elbiselerini dikmek, saçlarını taramak gibi bütün işlerini ve bakımlarını, kendileri öğrenip yapıncaya kadar bu baş kalfa yapar veya daha önce yetiştirmiş olduğu çıraklarına yaptırır. O burada kaç cariye varsa hepsine analık eder. Ev sahibesi, cariyelerin hepsinin temizlik ve bakımlarını baş kalfadan sorar. İste onun emeği diğerlerinden fazla olduğu için emeğine karşılık efendisi de…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club