Osmanlı’yı İmparatorluk Yapan Şehir İstanbul

Temmuz 31, 2009 Tarih, Timaş

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

978-975-263-586-9

“Tarihle birlikte düşünmek” için yola çıkan Mustafa Armağan, bu kitabında Osmanlı’yı İmparatorluk Yapan Şehir olan İstanbul’un kabuğunu kırmaya çağırıyor okurunu. Bu kabuk kırılırsa fışkıracak enerjinin geçmişimizi olduğu kadar geleceğimizi de aydınlatacağına inanıyor. Çünkü Tanpınar’ın dediği gibi İstanbul bizim ‘hakiki ruh mimarımızdır’.

Ayasofya Camii’nin yanı başındaki iki bin yıllık Milion Taşı’nın dünyanın ortasını gösterdiğine inanıyordu Bizanslılar. Görkemli imparator Justinianus Kudüs’teki Süleyman tapınağına rakip olarak Ayasofya’yı inşa etmişti. Ya Fatih’in Büyük İskender’in Zülkarneyn olarak portresini aklının baş ucunda kılıç gibi taşıması neyin göstergesidir sizce?
Genç Fatih, daha 32 yaşında iken bir büyük eğitim sitesi inşa etmişti şehrin kalbinde. Vakfiyesi’ndeki sözler Mekke’nin fethinden dönmekte olan İki Cihan Serveri’nin (sav) fem-i mübareğinden dökülen incileri derliyordu adeta: “Küçük cihad bitti, şimdi büyük cihad başladı.”
Bunun içindir ki, daha Fatih’in tarihçisi Tursun Beğ’in kaleminden başlayarak İstanbul merkezli bir bakış, Osmanlı’nın dünyaya açılma felsefesinin sütunlarından biri olacak ve Beylerbeyi Sarayı’nda mahpus bulunan sabık padişah II. Abdülhamid’e, kardeşi Reşad’ın İstanbul’u terk etmesi ricası iletildiğinde şu acı sözleri söyletecekti:
Fatih’e karşı şehrini kahramanca savunan İmparator Konstantin kadar da mı olamayacağız? Buradan bir yere gitmiyorum. Gerekirse bana bir silah verin, İstanbul’un savunmasına katılayım!

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
I. ŞEHİRLERİN ÖLÜMSÜZ KRALİÇESİ / II Şehirlerin ölümsüz kraliçesi / 13
Altın Kuleler Şehri / 23
İstanbul’un kutsal yorganı / 37
Bir Semti Sevmek İstanbul’da../45
İstanbul’un Nesini Severim? / 49
İstanbul’un Yüz Yıllık Yalnızlığı / 54
Karlı Bir İstanbul Sohbeti /58
İstanbul’un ‘Yeraltı Dünyası! / 65
Evliya Çelebl’nin İstanbul’u/68
İstanbul’un Tarihteki Gözleri / 71
Câmı Cem’den Seyredilen Maceramız: İstanbul / 77
II. SONSUZLUĞA ÇAKiU BİR YILDIZ / 83 Boğaziçi’nde EdebiyatEdebiyatta Boğaziçi / 85 Boğaziçi’ne Küsülen Devir!/97
III. İSTANBUL’U YAPANLAR VE YIKANLAR /107 Ayasofya. Sinan ve Bir Modern Efsane/109 İstanbul’da Suyun ve Susuzluğun Tarihi /114 İstanbul’un Tozu Toprağı ve Le Corbusier /127 Eski İstanbul’u temizlemek /132
Beyazıt Meydam’nda Tanzimat Lekesi /138
IV. İSTANBUL’DA MEKANLAR VE ZAMANLAR /143 Dünyanın merkezi İstanbul /145
Tüllere Bürünmüş Bir İstanbul Bizim mi? /153
Beyoğlu’nda Yalntz Bir Cami /157
Gören güzümüz, akan yaşımız: Çeşmeler/162
VSni Mehmed Efendi’nin Semti /167
Bizans’ın Müslüman Yüzleri /171
Horologlon ve Muvakkithane / 175
Bayramlar şahdamarlarıdır dünyamızın /179
Kırım Harbi’nde istanbul ve Florence Nightingale Efsanesi /185
istanbul’un Köpekleri/ 188
Ankara İstanbul’un Neresinde? /191
Fetih Kutlamaları Üzerindeki Gölge /195
V. İSTANBUL’UN GEÇMİŞİNE AÇILAN 12 GÖZ / 201 Boğaz’daki En Yaşlı Osmanlı: Amcazade Yalısı / 203 Çiçekler, Eğlenceler ve Acılar Evi: Aynalıkavak Kasrı / 207 İstanbul’da Bir İrak Hazinesi: Bağdat Köşkü / 211 İstanbul’a Mısır’dan Gelen Hediye: Beykoz Kasrı / 214
Bir Fatih Yadigârı: Çinili Köşk/217
Boğaz’ın İtalyan Soylusu: Hidiv Kasrı / 220
Gizli Biı Hazine: Çûrüksulu ya da Muharrem Nuri Birgi Yalısı / 223
Boğaz’ın Polonyalısı: Kont Ostrorog Yalısı / 22G
O Bir Gazi: Özbekler Tekkesi/229
İntihar Eden Şairin Bahtiyar Evi: Sadullah Paşa Yalısı / 233
Denize Dökülen Nur Şelaleleri: Said Halim Paşa Yalısı / 237
Padişah Kaçıran Yılanların Evi: Yılanlı Yalı / 241
VI.  KÖRLER DİYARINDAN KADİ’NIN KÖYÜNE: KADIKÖY / 245 Kadıköy’ün Tarihi/247
Kadıköy’de Geçen İlginç Olaylar/ 259 Kadıköy’ün Tarihi Eserleri/ 261
VII. İSTANBUL’UN TACI: EMİNÖNÜ / 267 İstanbul’un Tacı/269
Tarih/271
Anıtların dünyası: Taşlar, kiliseler, türbeler… / 278
Son Söz / 307

önsöz
Byzantium, Byzantion, Antoniopolis, Yeni Roma, Konstantinopolis, Koslantiniyye, Istinpolin, Çarigrad, Dersaadet, Deraliyye, Asitane, istanbul veya sadece Şehir (Polis)…
Her millet ona farklı bir dilden seslendi. Onun ismini sayıkladı rüyalarında. Efsaneleri, masal kayıklarına binerek kıtaların sınırlarından içeriye aktı. Rüyasını görenler, gerçeğiyle karşılaştıklarında hangisinin daha yaman bir avcı olduğuna karar vermekte zorlandılar.
Şehir, M.ö. 658 yılında Megara Kralı Byzas tarafından kuruluşundan bu yana geçirdiği 2669 {ikibinaltıyüzahmışdokuz) yılı dolu dolu yaşamasını, üzerine kurulduğu benzersiz stratejik konumuna ve aynı şekilde benzersiz sembolik avantajlarına borçludur. Dogubatı, kuzeygiiney deniz ve kara ticaret yollarının düğümlendiği bu mevki avantajı, daha Megaralılar zamanından İtibaren cihangirlerin gözdesi yapmıştır istanbul’u. Traklar, Persler, Spartalüar, Atinalılar, Makedonyalılar, Romalılar, Araplar, Ruslar, Bulgarlar ve nihayet Türkler bu şehri arzulayan ve bunun için yollara düşen kavimler yumağından birkaç ipliktir sadece. Çünkü Philip Mansel’in deyişiyle, “Dünyanın arzuladığı şehir”dir o.
Dünya, orada durulmuş, toplanmıştır adeta. Eski adıyla Hipodrom, şimdiki adıyla Sultanahmet Meydanı’nda kendisini İstanbul’a getirten İmparator Büyük Theodosius ve elçileri kabul edişini gösteren Bizans saray kabartmalarıyla Dikilitaş, bu şehrin en yaşlı parçasıdır. O kadar yaşlıdır ki bu parça, Hıristiyanların hesaplarına göre daha Hz. İbrahim’in Mısır’a gidişinden 437 yıl önce Teb hanedanından Firavun Thothmosis’in ustaları onu yontup dikmişlerdir bile. Beni İsrail’in Mısır’ı terkedişîerini de görmüş bu ihtiyar taş, hu yıl 3779. yaş gününü kutlamaktadır!
Yalnız Mısır .mı? Ya Roma’dan gelenler? Atina’dan, Girit’ten, Trabzon’dan, Kudüs’ten, Babil’den onun ışığına üşüşen parçalar? Ayasofya’ııın dev sütunları, adeta bu şehrin köklerini yeryüzüne yaymak ve oturtmak için ya Truva’dan getirilmiştir ya da Efes’ten. Atina’dan, Ege adalarından sütunların da taşındığını biliyoruz Ayasofya’ya. Aynı şekilde Süleymaniye Camii yapılırken Babil’den, Belkıs harabelerinden dev sütunlar devşirildiğini görüyoruz. Nihayet Mukaddes Emanetler de Hicaz’ın manevî esintisini taşımamışlar mıdır bu Mutluluk Şehri’ne?
Sonuçta İstanbul, yalnız başkalarının hakkında konuştuğu bir şehir olmaktan çıkar, kendi kucağında başka seslerin cıvıldaması için açar müşfik kollarını. Böylece kazandığı muazzam kudret sayesinde Hıristiyanlığa annelik vazifesini yapar, öte yandan asırlar sonra emperyalizme karşı mazlum İslam âleminin direnen son kalesi olma rütbesine erişir.
Osmanlı’yı İmparatorluk Yapan Şehir, medeniyetin bağrında açılmış görkemli bir yol olan istanbul’un palimpsest gibi üst üste yazılmış ve silinmiş ve tekrar yazılmış “metinler”inden yola çıkıyor ve onun renkli, zengin ve yoğun dünyasına eğilmeyi deniyor. İçinden asırlann uğultusu işitilen bu deniz kabuğuna kulak kabartıyor. Bu zengin sofradan anıtlar, insanlar, olaylar, nesneler, hikâyeler, rüyalar tarihin gümrah bahçesinden salkımlar halinde kopartılıyor ve önünüze sunuluyor. İstanbul’un bütününü kuşatmak gibi bir iddiası yok bu kitabın. Ondan bir kaç enstantane düşürerek dimağınıza, bir şehrin ölümsüzlük tılsımının nasd bir formüle bağlandığına işaret etmek istiyor sadece.
Sinan’dır, livhya Çelebi’dir, Fatih’tir, Kanuni’dir bu şehir. Ama aynı zamanda Patrona Halil’dir, Lâleli Baba’dır, kırdığı feslinin başında ağlayan geleceğin Saliha Sultan’ıdır. Konstantin’dir, Theodosius’tıır. Romen Dîyojen’dlr, lüstinianus’tur. Ama aynı zamanda Kurtubaiı Abdülaziz fiey’diı. talihsiz oğlu Mihail’dir, güzeller güzeli Anna Komnena’dtr, Nika ayaklanmasında boyunları vurulanların şehridir. Vakvak Ağacına asılanların da. Anemas Zindanı’na yahut Yedikule hapishanesine atılanların da körler alfabesüıe sığınmış adlan yazılıdır onun yollarına. Herevf ve lbn Battuta kadar Novgorodlu Anthony’dir, İspanyol Clavijo’dur, Fransı?,şiirinin mahzun martısı Andre Chenier’dir.
Kabui edelim ki, çıldırmış renklerin cirit attığı bu tabloya en yakışan isim, bir elinde Homeros’un İlyada’sı, öbür elinde Gazali’nin Tehafütiyyesi Fatih Sultan Mehmed’dir. Kitabımı, bu Dogu’nun ve Batı’nın Sultanına ithaf ediyorum.

Mustafa Armağan

Şehirlerin ÖlUmsBz Kraliçesi
istanbul’un 1453′ıe alınması bir 5im şek gibi çakarak
Osmanlı devletini, oraya egemen olmak üzere imal edilmiş
bir keme, denizin göbeğine taşımıştır. Latinler tarafından
(Venedikliler de aralarında) Özünden boşaltılan kent,
Türklerin önünde kendiliğinden çökmüştür. Ama çabucak
yeni ve güçlü bir kente, çoğu zaman zorunlu iskânla
kalabalıklaşan ve yeniden büyüyen İstanbul’a yer açmıştır.
Türk başkenti kısa bir süre sonra, kendini padişahlara
dayatacak olan bir deniz siyasetinin sürükleyicisi olacak
ve Venedik, zararına gelişen bu durumu fark edecektir.
BERNAND RASUEEL
Geçenlerde Anadolu şehirlerinden ziyaretime gelen dostum bit iki gün içinde İstanbul’u şöyle doya doya gezmek istediğini söyleyince irkildim ister istemez. Ne mümkündü efendim birkaç günde İstanbul’u doya doya gezmek? Buna günler, hatta bir ömür yeter miydi? Binlerce yılın mekana serptiği bu muhteşem izler cennetini, bu Şehirlerin Kraliçesini, bu Yeni Roma’yı, bu Yeni Kudüs’ü, bu Dersaadet’i, bu Dünyanın Merkezini, bu insanlığın batmayan güneşini birkaç günde kat edecek babayiğit var mıydı acaba yeryüzünde? Yunan, Roma, Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihlerinin bu toprağın derinlerine kök salmış izlerini içimizde hissetmeden gezmek hiç doya doya gezmek olarak nitelenebilir miydi?

mıştı sevgili şehrine. O kadar dokunaklı bîr dille kaleme alınmıştır ki, tarihin yamaçlarında hep yankılanıp durmuştur bu ağıt. Özellikle Avrupa’da “Türk barbarlığı” denilince İlk akla gelen delillerden biri olarak sunulmuş olan bu şiirde, fetihle birlikte şehrin artık bir çöle döndüğü, hayat damarlarının kuruduğu, çıplak ve sessiz kaldığı, biçim ve güzellikten mahrum bırakıldığı anlatılır.
“Şehir, ey Şehir” der Dukas ve devam eder:
Ey bürün şehirlerin şahı!
Şehir, ey Şehir.
Dünyanın dört bucağının merkezi!
Şehir, ey Şehir,
Romalıların gururu, barbarların medeniyet hocası!
Dukas, sözlerini “Nerede a güzelliğin, o kiliselerin, o evlerin, o kutsal surların…” diye sürdürür ve adeta bütün bu saydığı güzelliklerin ete kemiğe bürünmüş varlıklar okluğunu ve onlar için yas tuttuğunu belirterek devam eder. “Şimdi şehrin başına gelen bu felaketi, bu müthiş esareti ve acı hicreti tasvire muktedir kalem nerede?” diye de sormadan edemez.
Şüphesiz ki. Dukas bazı yönlerden haklıdır. Konstantinopolis kurulurken zamanın en büyük ve medeni şehri kabul edilen £bedî Roma’nın rakibi olmayı hedeflemişti ve bu hedefe de henüz ömrünün 4. yüzyılı tamamlanmadan erişmeyi başarmıştı. Roma. Barbarların istilası altında Karanlık Çağlara ürkek adımlarını atarken, Konstantin’in alternatif başkenti, gerçek bir imparatorluk merkezi olarak Eski Dünya’nın sanat. bilim, kültür, din ve siyasetinin odağına kuruluyordu. İlk adı, bizzat Konstanün tarafından Yeni Roma (Nea Roma) konulmuştu; bir ara İkinci Roma (Deuıera Roma) da denilmişti ama halkın gönlü, şehri, kumcusunun İsminden ayırmaya yanaşmamışa bir türlü: Konstanün’in Şehri, yani Konstanlinopolis.
Bu Yeni Roma’nın şöhreti o kadar hızla yeryüzüne yayılmıştı ki, Rus steplerinden Arap çöllerine kadar bir efsane bulutu eşliğinde seyahat etmekleydi. 10. yüzyılın sonunda Ortadokslugu seçen Ruslar İçin o, artık herhangi bir şehir değil, bir maneviyât ışığı ve medeniyet modeliydi. Daha Hıristiyanlığı kitlesel olarak kabul etmelerinin üzerinden 50 yıl bile geçmeden, 1307′de Kiev’de onların eliyle İstanbullu usıalar işbaşı yapmışlardı bile. Ortodoks Hıristiyanlığın ebedî ışığı olan Ayasofya’nm bir benzeri ve adaşı, Kiev’de onların eliyle yükselmeye durmuştu.
Aynı şekilde Müslüman Araplar da gerek “Kostantiniyye”nin. gerekse Ayasofya’nm şöhretine “ezelden” aşina idiler. Hz, Muhammed’in (sav) doğumunda meydana geldiğine inanılan olaylardan birisinin de Ayasofya’nm kubbesinin çatlaması olduğuna inanılmaktaydı. Nitekim meşhur hadislerden birisinde, “Kostantiniyye”nİn Müslümanlarca mutlaka fethedileceğinin müjdelendiğini biliyoruz.
Hatta Yeni Roma, Eski Roma’nın kıskançlığını da celb edecekti. Nitekim geçenlerde Papa’nın seçimi vesilesiyle gündeme gelen Papalığın baş kilisesi Sen Piyer Katedrali, 150fi’da yeniden yapılmaya başlandığı halinde Ayasofya’nın mimarisi model alınmıştı Böylece bir zamanlar Yeni Roma’yı küçümseyen Roma, şimdi onu omek almaya başlıyor, kısacası yarışta geriye düştüğünü itiraf etmiş oluyordu.2
YENI ROMA KURULUYOR
Konstantinopolis’in şöhreti yalnız manevî ve mistik gücünden değil, aynı zamanda ticarî bir merkez, ana ticaret yollarının kavuşma noktası olmasından da ileri geliyordu. Hem doğubatı kara yolları, hem de Karadeniz Akdeniz su üstü hattının düğüm noktasını işgal eden Konstantinopolis, kozmopolitliğini biraz da bu eşsiz konumunun sağladığı kudrete borçludur. 12. yüzyılda şehri ziyaret eden Yahudi tüccar Tudelalı Benjamiıı, “Buraya Babil’den, iran’dan, Hindistan’dan, Mısır’dan, Kenan ülkesinden, Rusya’dan, Macaristan’dan, Peçenek ve Hazar ülkelerinden, Lombardiya ve ispanya’dan her ırktan tüccar geliyor” diyerek onun haiz olduğu olağanüstü ticari potansiyelin renkli bir profilini çiziyordu.

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club