Özgürlüğün Elli Tonu (Elli Ton Serisinin Son Kitabı)

Kasım 29, 2012 Pegasus, Roman (Yabancı), Roman(çeviri)

Romantik, özgürleştirici ve kesinlikle bağımlılık yaratıcı…
Bu roman dengenizi sarsacak, sizi ele geçirecek ve ebediyen sizinle kalacak.

Anastasia Steele’in ne istediğini bilen, göz alıcı iş adamı Christian Grey’le tanışması, her ikisinin de hayatlarını geri dönülmez biçimde değiştiren şehvetli bir ilişkinin kıvılcımını çakmıştır. Christian’ın sıra dışı zevkleri karşısında şoka uğrayan, ondan hem hoşlanan hem de korkan Ana, daha derin bir bağlılık istiyordur. Onu yanında tutmaya kararlı olan Christian, bunu kabul eder.

Şimdi her şeye sahiptirler; aşk, tutku, yakınlık, servet ve sonsuz olasılıklarla dolu bir dünya. Ana, Grey’i sevmenin kolay olmayacağını ve beraberliklerinin her ikisinin de tahmin edemeyeceği zorluklar getireceğinin her zaman farkında olmuştur. Anastasia’nın kendi benliğinden ve bağımsızlığından ödün vermeden Grey’in yaşam stiline uyum sağlamayı öğrenmesi, Grey’inse kontrol dürtüsünü aşması ve kendisini altüst eden fırtınaları arkasında bırakması gerekmiştir.

Ama geçmişle hesapları henüz kapanmamıştır. Tam her şeye sahip gibi göründükleri bir anda, talihsizlik ve kader bir araya gelip Ana’nın en korkunç kâbuslarını gerçeğe dönüştürür…

***

Tüm sevgi ve şükranlarımla anneme,
Ve sevgili babama,
Babacığım, seni özlüyorum…

TEŞEKKÜR

Öncelikle en büyük dayanağım Niall’a teşekkürler.

Bana yazdıklarımla ilgili fikirlerini sunan teknoloji dâhisi dostum ve sırdaşım Kathleen’e,

Sonsuz moral desteği için Bee’ye,

Bana güzel anlar yaşatan Taylor (kendisi de bir teknoloji dâhisidir), Susi, Pam ve Nora’ya teşekkürlerimi sunarım.

Ayrıca aşağıda adı geçen kişilere incelikleri ve destekleri için teşekkürü borç bilirim:

Tıbbi konularla ilgili bana yardımcı olan Dr. Raina Sluder’e, sağladığı mali destek için Anne Forlines’a, Amerika’daki evlat edinme sistemiyle ilgili beni bilgilendiren Elizabeth de Vos’a teşekkürler.

Maddie Blandino’ya mükemmel ve ilham verici sanat eserleri için teşekkür ediyorum.

Cumartesi sabahı kahveleriyle beni tekrar gerçek hayata döndüren Pam ve Gillian’a,

Editör ekibimden Andre, Shay ve her zaman sevimli, ara sıra da öfkeli olan, benim köpürmelerime de sabır, metanet ve mükemmel bir mizah duygusuyla tahammül eden Janine’e teşekkürler.

Son olarak Amanda’ya, The Writer’s Coffee Shop YayINevi’ndekilere ve en çok da Vintage’daki herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

GİRİŞ

Anne! Anne! Annem yerde uyuyordu. Uzun zamandır uykudaydı. Saçlarını fırçaladım; çünkü bunu severdi. Uyanmadı. Sarstım. Anne! Karnım ağrıyordu. Açlık yüzündendi. Adam yoktu. Susamıştım. Mutfakta, lavaboya bir sandalye çekip su aldım. Su, mavi kazağıma sıçradı. Annem hâlâ uyuyordu. Anne uyan! Hareketsiz yatıyordu. Soğuktu. Battaniyemi getirip annemin üstünü örttüm ve yanına, yapış yapış yeşil halıya uzandım. Annem hâlâ uyuyordu. İki oyuncak arabam vardı. Annem uyurken onları yerde yarıştırdım. Annemin hasta olduğunu düşündüm. Yiyecek bir şey aradım. Buzlukta bezelye buldum. Soğuktular. Yavaş yavaş yedim. Karnımı acıttılar. Annemin yanına uzandım. Bezelyeler bitti. Buzlukta bir şey vardı. Acayip kokuyordu. Yaladım, dilim yapıştı. Yavaş yavaş yedim. Pis bir tadı vardı. Biraz su içtim. Arabalarımla oynadım ve annemin yanında uyudum. Annem çok soğuktu ve uyanmıyordu. Kapı hızla açıldı. Annemi battaniyeyle örttüm. O gelmişti. Siktir. Burada ne oldu böyle? Ah, rezil kaltak. Kahretsin. Siktir. Yolumdan çekil seni küçük pislik. Beni tekmeleyince başımı yere vurdum. Başım acıdı. Adam birini aradı ve gitti. Kapıyı kilitledi. Annemin yanına uzandım. Başım acıyordu. Polis memuresi geldi. Hayır. Hayır. Hayır. Bana dokunma. Bana dokunma. Annemin yanında kaldım. Hayır. Benden uzak durun. Polis memuresi battaniyemi aldı ve beni kucakladı. Çığlık attım. Anne! Anne! Annemi istiyorum. Kelimeler gitti. Kelimeleri söyleyemiyordum. Annem beni duyamıyordu. Hiç kelimem kalmamıştı.

“Christian! Christian!” Onu kâbusunun ve çaresizliğinin derinliklerinden çekip çıkaran sesi telaşlıydı. Buradayım. Yanındayım.”

Uyandığında üzerine eğilmişti. Onu omuzlarından tutup sarsarken yüzü endişe doluydu; mavi gözleri gözyaşlarıyla parlıyordu.

“Ana.” Adamın sesi nefes nefese bir fısıltıyı andırıyordu. Korku ağzında metal tadı bırakmıştı. “Buradasın.

“Elbette, buradayım.”

“Bir rüya gördüm.”

“Biliyorum. Buradayım. Yanındayım.”

“Ana.” Adını soludu. O ad vücudunu kuşatan siyah, boğucu paniğe karşı bir tılsımdan farksızdı.

“Şişşt. Buradayım.” Kadın ona arkadan sarıldı ve uzuvlarıyla onu bir koza gibi sarıp gölgeleri ve korkuyu savuşturarak, sıcaklığını bedenine akıttı. O güneş ışığıydı, ışıktı. Onundu.

“Lütfen kavga etmeyelim.” Kollarını ona dolarken, adamın sesi boğuktu.

‘Tamam.”

“Evlenelim. İtaat yok. Bunu yapabilirim. Bir yolunu buluruz.” Ve kelimeler ağzmdan bir duygu, karmaşa ve kaygı yumağı halinde dökülüvermişti.

“Evet. Buluruz. Her zaman bir yolunu bulacağız,” diye fısıldadı kadın ve dudaklar, Christian’ın dudaklarının üstüne kapanıp onu susturdu ve şimdiki zamana döndürdü.

BÖLÜM BİR

Saz şemsiyenin aralıklarından göklerin en mavisine, yaz mavisine, Akdeniz mavisine hoşnut bir şekilde iç geçirerek baktım. Christian yanımdaki bir şezlonga uzanmıştı. Kocam -tişörtsüz ve paçaları kesik kot pantolonu içinde seksi, güzel kocam- Batılı bankacılık sisteminin çöküşünü öngören bir kitap okuyordu. Kitabın sürükleyici olduğuna hiç şüphe yoktu. Christian’I hiç bu kadar hareketsiz otururken görmemiştim. Amerika’nın önde gelen özel şirketlerinden birinin seksi CEO’sundan çok bir öğrenciye benziyordu.

Balayımızın son ayağında, orada kalmasak da, Monaco’daki Beach Plaza Monte Carlo Oteli’nin kumsalında öğleden sonra tembelliği yapıyorduk. Gözlerimi açtım ve koya demir atmış durumdaki Fair Lady‘ye baktım. Elbette lüks bir yatta kalıyorduk. 1928’de inşa edilen ve limandaki bütün yatların kraliçesi olan Fair Lady, suda bütün heybetiyle süzülüyordu. Bir çocuğun kumandayla çalışan oyuncağına benziyordu. Christian yata âşık olmuştu ve satın almak için can attığından emindim. Bu erkekler ve oyuncakları yok mu?

Arkama yaslanmış, yeni iPod’umdan Christian Grey’in hazırladığı listeyi dinleyerek öğleden sonra güneşinde şekerleme yaparken, evlenme teklifini hatırladım. Ah, kayıkhanedeki rüya gibi teklifini… Çayır çiçeklerinin kokusunu yeniden duyar gibiydim.

*

Christian kulağıma usulca. “Yann evlenebilir miyiz?’ diye fısıldadı. Kayıkhanenin çiçekli çardağında, tutkulu sevişmemizle doyuma ulaşmış halde, göğsünde yatıyordum.

“Hımm.”

“Bu bir evet mi?” Umut dolu şaşkınlığını duydum.

“Hımm”

“Hayır mı?”

“Hımm.”

Sırıttığını hissettim. “Bayan Steele, yoksa siz tutarsız bir insan mısınız?”

Sırıttım. “Hımm.”

Güldü ve bana sıkıca sarılıp kafamı öptü.

“O zaman yarın, Vegas’ta.”

Uyku mahmuru, başımı kaldırdım. “Annemle babamın çok mutlu olacaklarını sanmam.”

Parmak uçlarını sırtımda bir aşağı bir yukarı dolaştırarak beni usul usul okşadı.

“Ne istersin. Ana? Vegas mı? Bütün ıvır zıvırıyla büyük bir düğün mü? Söyle bana.”

“Büyük olmasın. Sadece dostlar ve aile.” Kafamı kaldırınca parlayan gri gözlerindeki sessiz yakarışla karşılaştım. O ne istiyordu?

“Tamam.” Başıyla onayladı. “Nerede?”

Omuz silktim.

Çekinerek, “Burada yapabilir miyiz?” diye sordu.

“Annenlerin evinde mı? Onlar için bir sakıncası olmaz mı?”

Bir homurtu çıkardı. “Annem havalara uçar”

“Tamam, o zaman burada olsun. Annem ve babamın da bunu tercih edeceklerinden eminim.”

Saçlarımı okşadı. Daha mutlu olabilir miydim?

“O zaman nerede olacağına karar verdik. Sadece ne zaman olacağına karar vermek kaldı.”

“Herhalde annene sorsan daha iyi olur.”

“Hımm.” Christian’ın dudakları sarktı. “En çok bir ay verebilirim. O kadar. Seni daha fazla bekleyemeyecek kadar çok istiyorum.”

“Christian, zaten seninim. Bir süredir seninim. Ama tamam, bir ay olabilir.”

Göğsüne, yumuşacık, masum bir öpücük kondurdum ve ona gülümsedim.

-

Christian kulağıma, “Yanacaksın,” diye mırıldanarak beni şekerlememden sıçrattı.

“Sadece senin için yanarım ben.” Ona en tatlı gülümsememle baktım. Akşamüstü güneşi yer değiştirmişti; tam üzerimde dikiliyordu. Sırıttı ve şezlongumu tek bir hamleyle şemsiyenin gölgesine çekti.

“Sizi Akdeniz güneşinden çıkaralım, Bayan Grey.”

“İyilikseverliğiniz için teşekkürler, Bay Grey.”

“Benim için zevk, Bayan Grey ve iyilik ettiğim falan yok. Yanarsan sana dokunamam.” Tek kaşını kaldırdı; gözleri neşeyle parlarken yüreğim şişip kocaman oldu. “Ama senin bunu zaten bildiğinden ve benimle dalga geçtiğinden şüpheleniyorum.”

Masum rolü yaparak, “Yapar mıyım hiç?” dedim.

“Evet, yaparsın ve yapıyorsun da. Sık sık. Sende sevdiğim pek çok şeyden biri de bu.” Eğildi ve beni alt dudağımı ısırarak öptü.

Dudaklarımı dudaklarından uzaklaştırmadan, “Bana biraz güneş sürersin diye umuyordum,” dedim.

“Bayan Grey, bu pis bir iş ama reddedemeyeceğim bir teklif. Dik otur,” diye emrederken, sesi boğuktu. İsteğini yerine getirdim.

Güçlü fakat esnek parmaklarının agır ve titiz darbeleriyle, beni güneş kremiyle kapladı.

Parmakları losyonu yayarak göğüslerimi sıyırıp geçtiğinde, “Gerçekten çok güzelsin. Ben şanslı bir adamım,” diye mırıldandı.

“Evet, öylesiniz, Bay Grey.” Kirpiklerimin arasından ona nazlı nazlı baktım.

“Mütevazılık size çok yakışıyor. Bayan Grey. Yüz üstü dön. Arkana da sürmek istiyorum.”

Ben gülümseyerek dönünce, acayip pahalı bikini üstümün arkasını açtı.

“Kumsaldaki diğer kadınlar gibi üstsüz güneşlensem ne hissederdin?” diye sordum.

“Hoşuma gitmezdi,” dedi tereddütsüz. “Zaten şu anda üstünde bu kadar az şey olması konusunda da pek mutlu olduğum söylenemez.” Eğildi ve kulağıma fısıldadı. “Şansını zorlama.”

“Bu bir meydan okuma mı, Bay Grey?”

“Hayır, bu gerçeğin ortaya konulması, Bayan Grey.”

İç geçirerek kafamı salladım. Ah, Christian… Benim sahiplenici, kıskanç, kontrol manyağı Christian’ım.

İşi bitince popoma bir şaplak indirdi.

‘Tamamsın, eksik etek.”

Yanından hiç ayırmadığı ve hiç susmayan BlackBerry’si çaldı. Ben kaşlarımı çatınca, Christian sırıttı.

“Gözüm üzerinizde Bayan Grey.” Şakadan bir uyarıyla popoma bir kez daha vurdu ve telefonu açmak için şezlongunda arkasına yaslandı.

İçimdeki tanrıça mırladı. Belki bu akşam, Bay Grey’in gözlerine özel bir gösteri sunabilirdik. İçimdeki tanrıça tek kaşım kaldırarak, bilmiş bilmiş sırıttı. Bu düşünceyle sırıttım ve siesta‘ma geri döndüm.

Mam’selle? Un Perrier pour moi, un Coca Cola light pour ma femme, s’il vout plait. Et quelque chose â manger… laissez mois voir la carte.”*

Hımm Uykumdan su gibi Fransızca konuşan bir Christian’la uyandım. Kirpiklerimi güneşin göz alıcı parlaklığında kırpıştırarak Christian’ı beni izlerken buldum. Üniformalı genç bir kadın, elinde tuttuğu tepsisi ve kışkırtıcı bir şekilde salınan atkuyruğuyla uzaklaşıyordu.

“Susadın mı?” diye sordu Christian.

Uykulu bir sesle, “Evet,” diye mırıldandım.

“Seni gün boyu seyredebilirim. Yorgun musun?”

Kızardım. “Dün gece çok fazla uyuyamadım.”

“Ben de öyle.” Sırıttı, BlackBerry’sini bırakıp ayağa kalktı. Kalçasından düşecek gibi duran şortu, içindeki mayosunu gösterecek şekilde aşağı sarkıyordu. Şortunu çıkarıp terliklerinden kurtuldu. Düşüncelerim bir anda allak bullak oldu.

“Benimle yüzmeye gel.” Ben büyülenmiş gözlerle ona bakarken, elini uzattı. Başını yana yatırarak, keyifli bir ifadeyle bir kez daha, “Yüzelim,” dedi. Ben karşılık vermeyince kafasını salladı.

“Bence senin uyandırılmaya ihtiyacın var.” Birden üzerime atıldı ve ben telaştan çok şaşkınlık çığlıkları atarken beni kucaklayıp kaldırdı.

“Christian! Beni yere bırak!” diye haykırdım.

Kıkırdadı. “Denize atacağım, bebeğim.”

Christian beni kahkahalar atarak denize taşırken ve bütün enerjisiyle suya girerken, kumsalda güneş banyosu yapan pek çok kişi, artık Fransızlara has olduğunu bildiğim şaşkın bir kayıtsızlıkla bizi izliyordu.

Kollarımı boynuna doladım. Nefes nefese, “Bunu yapamazsın,” derken takırtımı bastırmaya çalışıyordum.

Sırıttı “Ah, Ana, birbirimizi tanıdığımız şu kısacık zamanda hiç mi birşey öğrenmedin?” Beni öptü ve ben de fırsattan istifade, parmaklarımı arasından geçirip saçlarını sıkıca kavradım ve onu, dilimle ağzını istila ederek öptüm. Derin bir nefes alıp geri çekildiğinde gözleri dumanlı ama temkinliydi.

“Ne yapmaya çalıştığını biliyorum,” diye fısıldadı ve dudakları dudaklarımı bir kez daha bulurken, beni de yanında götürerek ağır ağır serin, berrak suya girdi. Akdeniz’in serinliğine, vücudumu kocama sımsıkı sardığım için kısa sürede alışmıştım.

Ağzımı ağzından ayırmadan, “Yüzmek istediğini sanıyordum,” diye mırıldandım.

“Çok dikkat dağıtıcısın.” Christian dişlerini alt dudağıma sürttü. “Ama Monte Carlo’nun iyi insanlarının karımı tutkudan kıvranırken görmelerini istemem.”

Monte Carlo’nun iyi insanlarına zerre aldırmadan, dişlerimi çenesine sürterken, sakallarının dilimi gıdıkladığını hissettim.

“Ana,” diye inledi. Atkuyruğumu bileğine dolayıp yavaşça çekerek başımı arkaya yatırdı. Kulağımdan boynuma bir dizi öpücük kondurdu.

“Denizde sevişelim mi?” diye soludu.

“Evet,” diye fısıldadım.

Christian geri çekildi ve bana arzu ve keyifle aydınlanmış gözlerle baktı. “Bayan Grey, doymak nedir bilmiyorsunuz ve arsızsınız. Ben nasıl bir canavar yarattım?”

“Sana uygun bir canavar. Başka türlü olmamı ister miydin?”

“Seni mümkün olan her şekilde isteyeceğimi biliyorsun. Ama şu anda olmaz. İzleyicilerimiz var.” Başıyla sahili işaret etti.

Ne?

Gerçekten de kumsalda güneş banyosu yapan pek çok kişi kayıtsızlıklarından sıyrılmış, ilgiyle bizi izliyordu. Christian beni bileğimden yakalayıp havaya fırlattı ve dalgaların altındaki yumuşacık kuma çarpmama neden oldu. Öksürerek, su püskürterek ve kıkırdayarak geri çıktım.

Onu azarladım. “Christian!” Denizde sevişeceğimizi ve bir ilki daha yaşayacağımızı sanmıştım. Ne kadar eğlendiğini gizlemek için alt dudağını dişliyordu. Ona su attım, o da beni su içinde bıraktı.

Bir aptal gibi sırıtarak, “Bütün gece bizim,” dedi. “Kaçtım, bebek.” Suyun dibine daldı ve bir metre öteden çıktı. Ardından zarif kulaçlarla kıyıdan ve benden uzağa yüzdü.

Bak sen! Oyuncu, baştan çıkarıcı Elli! Gidişini izlerken, elimi gözüme siper ettim. Tam bir baş belası! İntikam almak için ne yapabilirdim? Kıyıya yüzerken seçeneklerimi değerlendirdim. İçeceklerimiz gelmişti. Kolamdan hızlı bir yudum aldım. Christian uzakta cılız bir noktaya dönüşmüştü.

Hımm… Yüzüstü uzandım ve bikinimin üstünü el yordamıyla açıp rahat bir tavırla Christian’ın şezlonguna attım. İşte… Ne kadar arsız olabileceğimi bilmiyorsunuz, Bay Grey. Alın size arsızlık. Gözlerimi yumdum ve güneşin tenimi yıkamasına… kemiklerimi ısıtmasına izin verdim. Sıcağın altında ağır ağır uykuya dalarken, düğün günüme geri döndüm.

-

Peder Walsh, “Gelini öpebilirsin,” dedi.

Kocama mutlulukla gülümsedim.

“Sonunda benimsin,” diye fısıldadı ve beni kollarının arasına çekip dudaklarıma masum bir öpücük kondurdu.

Evlenmiştim. Bayan Christian Grey’dim artık. Sevinçten başım dönüyordu.

Çok güzel görünüyorsun, Ana,” diye mırıldanarak gülümserken, gözleri aşkla ve daha karanlık, daha ateşli bir şeyle parlıyordu. “O elbiseyi benden başkasının çıkarmasına izin vermeyeceksin, anlaşıldı mı?” Parmak uçları yanağımda dolaşıp kanımı tutuşturmuş, gülümsemesi de kanımı kaynatmıştı.

Lanet olsun… Burada, bu kadar insan bize bakarken bile nasıl başarıyordu?

Ses çıkarmadan, başımı salladım. Tanrım, bizi kimsenin duymadığını umdum. Neyse ki Peder Walsh sessizce geri çekilmişti. Düğün şıklığına bürünmüş kalabalığa baktım. Annem, Ray, Bob ve Greyler alkışlıyorlardı. Christian’ın sağdıcı ve kardeşi Elliot’un yanında, uçuk pembeler içinde göz kamaştıran baş nedimem Kate de elbette. Elliot’un bu kadar şık giyineceği kimin aklına gelirdi? Beyaz enfes bir mendile zarif gözyaşları döken Grace dışında, hepsinin yüzünde, kocaman, neşeli gülümsemeler vardı.

Christian utangaç bir gülümseme eşliğinde, “Kutlamaya hazır mısınız, Bayan Grey?” diye mırıldandı. Eridim. Gümüş rengi yelek ve kravatla tamamlanmış sade siyah smokini içinde muhteşem bir görüntüsü vardı. O kadar… havalıydı ki.

“Daha fazla hazır olamam.” Tamamen aptalca bir gülümsemeyle sırıttım.

Bir süre sonra, düğün eğlencenin zirvesine ulaşmıştı… Carrick ve Grace çok çalışmışlardı. Yanları açık çadırı yine körfeze karşı kurdurmuş, pembe, gümüş ve fildişi renklerle süsletmişlerdi. Hava bizden yanaydı ve akşamüstü güneşi suda parlıyordu. Çadırın bir ucunda bir dans pisti, diğer ucunda israfa kaçan bir açık büfe vardı.

Ray ve annem dans ederken birlikte gülüyordu. Onları buruk bir mutlulukla izledim. Christian ve benim daha uzun ömürlü olacağımızı umdum. Beni terk etse ne yapardım, bilmiyordum. Acele kalkan pişmanlıkla oturur. Bu söz aklımdan çıkmıyordu.

Kate yanımdaydı ve uzun, ipek tuvaleti içinde çok güzel görünüyordu. Bana kaşlarını çatarak baktı. “Hey, bunun hayatının en güzel günü olması gerekiyor,” diye çıkıştı.

“Öyle.” diye fısıldadım.

“Ah, Ana, sorun ne? Yoksa annen ve Ray’i mi izliyorsun?”

Hüzünle başımı salladım.

“Mutlular.”

“Ayrıyken daha mutlular.”

Kate telaşlanmıştı. “Yoksa şüpheye mi düştün?”

“Hayır, alakası yok. Sadece… onu çok seviyorum.” Korkularımı söze dökemeyerek ve dökmeyi istemeyerek sustum.

“Ana, sana taptığı her halinden belli. İlişkinize sıra dışı bir başlangıç yaptığınızı biliyorum ama son bir aydır ne kadar mutlu olduğunuzu görebiliyorum.” Ellerimi tutup sıktı. Sırıtarak, “Ayrıca, artık çok geç,” diye ekledi.

Kıkırdadım. Zaten bariz olanı işaret etmek tam Kate’lik işti. Bana Katherine Kavanagh Özel Kucaklaması’yla sarıldı. “Ana, her şey yolunda gidecek. Ayrıca saçının tek bir teline zarar verirse bana hesap vermesi gerekecek.” Beni bırakırken, arkamda duran birine gülümsedi.

“Merhaba, bebeğim.” Christian arkadan sarılarak beni şaşırttı ve şakağımı öptü. “Kate,” dedi. Aradan geçen altı haftaya rağmen, ona karşı hâlâ mesafeliydi.

“Merhaba, Christian. Sağdıcını bulmaya gidiyorum.” İkimize de gülümsedikten sonra, erkek kardeşi Ethan ve dostumuz José’yle içki içmekkte olan Elliott’a doğru yürüdü.

Christian, “Gitme zamanı,” diye mırıldandı.

Bu kadar çabuk mu? Bu, katıldığım ve ilgi odağı olmaktan hiç rahatsız olmadığım ilk parti.” Kollarının arasında dönüp yüzüne baktım.

“Tüm ilgiyi hak ediyorsun. Göz kamaştırıyorsun, Anastasia.”

“Sen de öyle.”

Gülümserken, ifadesi ısınmaya başlamıştı. Bu güzel elbise sana o kadar yakıştı ki.”

Kate’in annesinin benim için tasarladığı sade ve vücuda oturan gelinliğin ince dantel süslemesini çekerek, mahcup bir tavırla, “Bu eski şey mi?” dedim.

Eğilip beni öptü. “Haydi gidelim. Seni bütün bu insanlarla daha fazla paylaşmak istemiyorum.”

“Kendi düğünümüzü bırakıp gidebilir miyiz?”

“Bebeğim, parti bizim. Canımız ne isterse yapabiliriz. Ve şu anda, seni alıp götürmeyi ve sadece bana kalmanı istiyorum.”

Kıkırdadım. “Bir ömür boyu sizinim, Bay Grey.”

“Bunu duyduğuma çok memnun oldum, Bayan Grey.”

“Ah, demek buradasınız. Sizi aşk kuşları.”

Grace’in annesi bizi bulmuştu.

“Christian, hayatım. Büyükannenle bir dans daha eder misin?”

Christian dudaklarını büzdü. “Elbette, büyükanne.”

“Ve sen, güzel Anastasia. Git, yaşlı bir adamı sevindir. Theo’yla dans et.”

“Theo mu, Bayan Trevelyan?”

“Büyükbaba Trevelyan. Ve sanırım artık bana büyükanne diyebilirsin. Siz ikiniz çocuk yapmak için acele etseniz iyi olur. Çok uzun süre buralarda olmayacağım.” İkimize bir gülümseme gönderdi.

Christian dehşet içinde gözlerini kırpıştırdı. “Gel, büyükanne,” dedi ve onu elinden tutup dans pistine çekti. Arkasına dönüp bana baktığında suratını asmıştı. Gözlerini devirdi. “Kaçtım, bebek.”

Büyükbaba Trevelyan’a doğru ilerlerken, José yoluma çıktı.

“Senden bir dans daha istemeyeceğim. Sanırım bana fazlasıyla zaman ayırdın bu gece. Seni mutlu gördüğüm için seviniyorum, ama ciddiyim, Ana. Burada olacağım… bana ihtiyacın olursa.”

“José teşekkürler. Sen iyi bir dostsun.”

“Ben ciddiyim,” derken, gözleri samimiyetle parlıyordu.

“Öyle olduğunu biliyorum. Teşekkürler, José. Şimdi izin verirsen, yaşlı bir adamla randevum var.”

Aklı karışmış gibi kaşlarını çattı.

“Christian’ın büyükbabası,” diye açıkladım.

Sırıttı. “İyi şanslar, Annie. Her konuda iyi şanslar.”

“Teşekkürler, Jose.”

Christian ın her zaman büyüleyici olan büyükbabasıyla dansımın ardından. Fransız kapıların yanında durdum ve güneşin, körfeze parlak turuncu ve camgöbeği gölgeler yansıtarak batmasını izledim.

Christian, “Haydi gidelim,” diye ısrar etti.

“Üstümü değiştirmem gerek.” Onu Fransız kapılardan dışarı, üst kata sürüklemek niyetiyle elimi uzattım. Anlamayarak kaşlarını çattı ve elimi yavaşça çekerek beni durdurdu.

“Bu elbiseyi çıkaracak kişi olmak istediğini sanıyordum,” diye açıkladım. Gözleri aydınlandı.

“Doğru.” Bana şehvet dolu bir gülümsemeyle baktı. “Ama seni burada soymayacağım. Yoksa buradan… Bilmiyorum.” Cümlesini yanda bırakarak uzun parmaklı elini havada salladı ama ne demek istediği ortadaydı.

Kızararak elini bıraktım.

Gizemli bir sesle, “Ve saçlarını da açma,” diye mırıldandı.

“Ama…”

“Aması yok, Anastasia. Çok güzel görünüyorsun ve seni kendi ellerimle soymak istiyorum.”

Ah. Kaşlarımı çattım.

“Kıyafetlerini de yanına al,” diye talimat verdi. “Onlara ihtiyacın olacak. Asıl valizin Taylor’da”

———

* (Fr.) Hanımefendi? Benim için bir Perrier, eşim için de  bir Coca Cola light, lütfen. Ve yiyecek bir şeyler istiyoruz. Mönüye bir bakayım. (ç. n.)

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Pomstore.net | Keşfet ve Satınal